Beyhûde Sitem kitap kapağı

10. bölüm / 21

Beyhûde Sitem

10. Bölüm: Altay Değil Yüzbaşı

Vaveyla Yazarı: Zeynep Çelik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 10. Bölüm: Altay Değil Yüzbaşı

Selamün aleyküm ve rahmetullah ve beraketuh....

Nasılsınız yoldaşlar iyisinizdir inşallah??

Lütfen yorum ve beğenileri boş bırakmayın gerçekten emeğe saygısızlık oluyor. Rica ederim aktiflik sağlayın.🌸🌸🌸

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

“Bir gönül yapmak gelmiyorsa elinden, bari bir gönül yıkılmasın dilinden". ( Hz. Mevlana)

Ameliyata giriş yaptığımda Leyla malzemeleri çoktan getirmişti fakat girdiğim ameliyata onun girmesine izin veremezdim çünkü kardeşini böyle görmeye dayanabileceğini sanmıyordum.

“Neva, Leyla bu ameliyata girmeyecek.”

Neva’nın kaşları çatıldı. “Hocam… bu nasıl olacak?"

“Hasta kimliği açıklanmayacak. Hiçbir gerekçe sunulmayacak.”

Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim. “Anlaşıldı mı?”

Tereddüt etti. “Hocam… neden bunu yapıyoruz?”

İçimde bir şey kıpırdadı, ama bastırdım. “Neva,” dedim daha düşük bir tonla, “her hastaya bütün doktorlar giremez. Bu bir tercih değil, zorunluluk.”

“Bu arada,” dedim, konuyu keskin bir şekilde değiştirerek, “Kutay Bey ve Akif Bey’in durumu?”

“İkisinde de ciddi kanama var. Ameliyata alındılar.”

Başımı salladım. “Leyla Doktor, Akif Bey’in ameliyatına girsin. Kutay Bey’de sen ve Asel olacaksınız.”

“Anlaşıldı hocam.”

“Çıkabilirsin.”

Kapı kapandığında derin bir nefes aldım. Bu kararın cefası daha başlamamıştı bile.

Tam o sırada, ameliyathane koridorunda bir çığlık yükseldi. Tanıdık. Parçalayıcı. Leyla.

Yerimde bir an donakaldım, sonra refleksle dışarı yöneldim ama kendimi durdurdum. Görünmemeliydim. Geri döndüm. Kaçmak değil, saklanmaktı bu.

Dışarıda Leyla, danışma masasını sarsacak kadar sert bir sesle bağırıyordu: "Kardeşim nerede?! Bana doğruyu söyleyin!”

Sözleri koridorda yankılanırken, ben yeniden ameliyathaneye kapandım. Kapı, aramızda kalın bir duvar oldu.

Öğrendiğinde her şey daha kötü olacaktı. Ama şimdi… şimdi ikisini birden kaybetme riskini alamazdım.

Bu ameliyat bitene kadar, onu içeri almayacaktım.

Eldivenlerimi düzelttim. Parmaklarım istemsizce hafif titredi, sonra sabitlendi. Önümde yatan yüzbaşının bedenine eğildim.

Cam parçaları çoğunlukla göğüs ve üst karın bölgesine saplanmıştı. Bazı parçalar çok derine ilerlemişti.

Artık duygularımı bir kenara bırakmam gerekiyordu.

“Başlıyoruz,” dedim.

Hasta anestezi altındaydı. Monitörde hayati bulgularını izliyorduk. Nabzı hızlıydı ve tansiyonu düşmeye başlamıştı. Bu durum, ciddi kan kaybına bağlı şok riskini gösteriyordu.

“İki ünite kan hazırlayın,” dedim. “Ayrıca geniş etkili antibiyotik başlansın.”

Ameliyat alanı hazırlandıktan sonra önce yüzeydeki cam parçalarını çıkardık. Ancak derine girmiş olanlar için daha dikkatli bir inceleme gerekiyordu.

“Tomografide sağ göğüs tarafında şüpheli bir giriş vardı,” dedim. “Kaburgalar arasını kontrol edeceğiz.”

Kesiyi dikkatlice genişlettim. Kas dokusunu geçtikten sonra göğüs boşluğunu değerlendirdim.

“Az miktarda kan var,” dedim. “Ama aktif bir kanama olabilir.”

Aspiratörle alanı temizledim ve görüş netleştirildi.

“Burada,” dedim, aleti uzatarak. “Damar hasarı olabilir.”

Ekip sessiz ve uyum içinde çalışıyordu. Herkes işine odaklanmıştı; çünkü burada yapılacak en küçük hata bile kritik sonuçlar doğurabilirdi.

“Hocam, tansiyon düşüyor,” dedi anestezi uzmanı.

“Vazopressör hazırlayın. Sıvıyı artırın.”

Zaman hızla ilerliyordu.

Ben ise içeride bir hayatı kurtarmaya çalışırken, kapının dışında başka bir hayatın yıkılmak üzere olduğunu biliyordum.

2 saat sonra

Maskemi yüzümden yavaşça indirdim. Alnımdan süzülen ter damlaları, az önce geride bıraktığım ameliyatın ne kadar ağır geçtiğini anlatmaya yetiyordu. Ellerimi kandan ve tentürdiyodun keskin kokusundan arındırmak için musluğu açtım; suyun sesi, içimdeki karmaşayı bastıramayacak kadar ince kaldı. Aynadaki yansımasımla göz göze geldiğim anda, yüzümde saklamaya çalıştığım ne varsa hâlâ orada durduğunu gördüm: korku, endişe, titreyen bir kalp.

Ve ilk kez, gözlerimin içine gerçekten baktım.

Hiçbir şey söylememişlerdi belki. Bir cümle bile kurmamışlardı. Ama istemişlerdi. Hem de kalbimin en derinine dokunarak, sessiz ama sarsıcı bir şekilde istemişlerdi.

Ve ben... İlk defa, bir şeyi düşünerek değil, hissederek yapmak istedim. Olasılıkları tartmadan, korkuları sıraya dizmeden, aklımın kapılarını kapatıp sadece kalbimin sesini dinleyerek… Kendimi akışa bırakarak, her şeyi Yaradan’a emanet ederek.

Onunla görüşecektim.Yüzbaşının teklifini kabul edecektim.

Belki mantıksızdı. Belki aklın bütün hesaplarına ters düşüyordu. Ama ben zaten bugüne kadar mantığımla kabul ettiğim her şeyde tam anlamıyla huzur bulamamıştım.

Belki de bazı şeyler, aklın değil kalbin sessiz ama ısrarlı çağrısıyla doğru olurdu.

Kapılar sert bir sesle iki yana açıldı. Dışarı adım attığım an koridorun soğukluğu yüzüme çarptı. Hareketli ve telaşlı bir zaman akıyordu. Hemşireler oradan oraya koşturuyordu.

Ama bu kez biri daha vardı ve bu olmaması gereken biriydi.

Leyla.

Bir an donakaldım. Ameliyatta olması gerekiyordu. Burada ne işi vardı?

Üzerime yürümeye başladığında içimdeki o tanıdık his geri geldi. Kaçma isteği. Ama yerimden kıpırdamadım. Kaçarsam haklı çıkacaktı.

Karşımda durdu ve gözleri öfkeyle büyüdü.

Her şey işte şimdi başlıyordu.

"Ne yaptığını zannediyorsun sen?" Hırsını fark ettiğimde kaşlarım çatıldı.

"Ne yapmışım ben?"

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Hayır,” dedim düz bir sesle. “Sorunun ne olduğunu söyle Leyla.”

Bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.

“Sorunu söyleyeyim, öyle mi?” dedi dişlerinin arasından. “Sen ne hakla kardeşimin ameliyatına girmeme izin vermezsin?”

Sesi yükseldi. Koridor yankılandı.

Kendini kaybediyordu.

“Sen kimsin ki?” diye devam etti. “Benden daha alt rütbede olup da beni nasıl kapının önünde bekletirsin?.”

Çenem gerildi. Sınıf farkı... zayıf noktadan vuruyor.

“Leyla, amacım bu değil—”

“Hayır,” diye kesti sertçe, "Amacını çok iyi biliyorum.”

İçimde bir şey kıpırdadı. Öfke mi, yoksa suçluluk mu… ayırt edemedim.

“Ameliyata tek başına gir. Hastayı kurtar ve alkışları karşıla. Sonra da üstüne rütbeni kap.” Dudakları alayla kıvrıldı. “Plan bu, değil mi?”

Beni bu kadar mı yanlış tanıyor… yoksa öfke insanın gözünü bu kadar mı boyuyor?

“Leyla, neler söylüyorsun sen?”

“Niye?” dedi daha sert. “Gerçekler mi rahatsız etti?”

Bir adım geri çekildi. Ama bu geri çekilmek değildi. Daha net vurmak için mesafe alıyordu.

“İki saattir o kapının önündeyim,” dedi. “Bir kez bile içeri girmeme izin vermedin.”

Çünkü içeri girseydin her şey dağılacaktı… çünkü seni korumaya çalıştım… çünkü—

“Yeter artık!” Sesim istemsizce yükseldi. “Bu bir ameliyattı, yarış değil!”

Sustuğum an pişmanlık içimi yokladı. Kontrolü kaybediyordum. Ama Leyla durmadı.

“Belki de senin için bir yarıştı,” dedi anında. “O yüzden mi beni malzeme almaya gönderdin?”

Sözleri içime saplandı. Bunu da gayet fark etti…

“Çünkü,” diye devam etti, her kelimeyi bastırarak, “O ameliyatta senden başkası olmasın istedin değil mi? Güya başarılı doktor olacaktın.”

Nefesim ağırlaştı.

“Sonra da naklini buraya aldırıp yerini sağlamlaştıracaktın. Ve burada kalacaktın. Değil mi?”

Çenem sıkıldı. İçimdeki her şey birbirine karışmıştı. Öfke, dehşet, şaşkınlık… ve bastırmaya çalıştığım o gerçek.

“Leyla…” dedim, sesim sert ve buyurgandı. “Ne söylediğini biliyorsan devam et.”

Duraksamadı. Bir saniye bile.

“Biliyorum,” dedi. Sesi soğuk nevaleydi, “Ve sen de ne yaptığını çok iyi biliyorsun.”

Ona doğru bir adım attım.

“Evet,” dedim dişlerimin arasından. “Ne yaptığımı biliyorum… ama seni artık tanıyamıyorum.”

“Tanıma zaten,” diye karşılık verdi anında. “Tanıyınca gözden çıkarıyorsun.”

Sözleri tokat gibi indi.

“Çeneni kapa,” dedim, sesim alçaldı ama tehdit daha netti. “Yoksa pişman olursun, Leyla.”

Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Küçümseyici.

“Hiç sanmıyorum, Dermatolog Hifâ Bozalp.”

İsmimi ağzından bir hakaret gibi çıkardı. Ardından parmağını göğsüme bastırdı. Bir kez. Bir daha. Her dokunuş meydan okumaydı.

“Sen,” dedi, sesi yükselmeden daha da sertleşerek, “kendinden başka kimseyi düşünmeyen bir bencilsin. Ünvanının arkasına saklanan korkağın tekisin. Ve ben…” dedi, gözlerini gözlerime kilitleyerek, “yanıyor olsam bile bu yaptığına boyun eğmem. Anladın mı?”

Parmağını sertçe çekti.

“Şimdi çekil yolumdan.”

O an…

Silah patlamadı. Ama daha derin bir şey oldu.

Bir bağ koptu. Ve o kopuşun sesi, günlerce zihnimde yankılanacaktı.

(...)

İlahi bakış açısı

Sabahın ilk ışıkları perdenin arasından süzülüp odaya vururken Ömer Altay, karanlığın içinden zorla çekilip çıkarılır gibi kendine geliyordu. Her nefes bir mücadeleydi. Her hareket, bedenine saplanan görünmez bıçaklar gibiydi.

Yine de doğruldu.

Çünkü o yatmak için değil, savaşmak için eğitilmişti.

Dikişleri sızladı. Görmezden geldi.

En ufak bir ses çıkarsa, başucundaki nöbetçi gibi bekleyen ablası yeniden telaşa kapılacaktı.

“Abla…”

Leyla anında eğildi. Gözleri uykusuzluktan kızarmış ama dimdikti.

“Efendim canım? Ne oldu? Bir şey mi lazım? Söyle, hemen—”

Altay başını hafifçe salladı, sözünü kesti.

“Gerek yok…” Nefes aldı, zorlandı ama devam etti. “Diğerleri... nasıl?”

Leyla elini kardeşinin eline sardı.

“İyiler,” dedi, sesi kontrollüydü ama kırılgan bir çizgideydi. “Akif ve Kutay seninle buraya alındı. Özel kuvvetlerden birkaç kişi daha var. Diğerleri yarın sevk edilecek.”

Altay gözlerini kısmadan baktı.

“Devam et.”

Leyla’nın çenesi gerildi.

“Şehidimiz var.”

Oda bir anda boğucu bir boşluğa dönüştü.

“Kaç?” diye sordu Altay. Sesinde korku yoktu—sadece hazır olma hali.

Leyla gözlerini kaçırmadı bu kez.

“On beş.”

Sayı değil, bir darbe indi. "Basına çıkmayacak,” dedi. “Ama bize bildirildi. On beş şehit verdik. Başımız sağ olsun.”

Altay’ın göğsü kalktı. Boğazına oturan yumru acımasızdı.

İçinde bir şey kırıldı.Ama dışarı yansımadı çünkü o, acıyı göstermek için değil, taşımak için yetiştirilmişti.

Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri artık farklıydı. Daha sert. Daha kararlı.

“Vatan…sağ olsun.”

Bu bir cümle değildi. Bu, geri dönüşü olmayan bir yemindi.

Oda tekrardan sessizliğe gömüldüğünde kapı yavaşça aralandı ve ardından gelen ölçülü ve mesafeli adımlar tanıdıktı.Hifâ bir baş selamı verip yatağın yanına yaklaştı.

- Geçmiş olsun Altay bey. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"

Ömer Altay kaşlarını çattı.

- Yüzbaşı yeterli doktor." Leyla anlamsızca gözlerini kırpıştırdı.

-Pekala, nasılsınız Yüzbaşı?"

- Elhamdülillah doktor. Ölmedik hayattayız."

“Durumu nasıl?” diye yan taraftan sordu Leyla, sesi ne sertti ne yumuşak, sadece duvar gibiydi.

Hifâ’nın cevabı gecikmedi ama içinde alışılmış o sıcaklık yoktu.
“İyi.”

Tek kelimeydi ama içinde mesafe vardı, kırgınlık vardı, hatta biraz da susulmuş şeylerin ağırlığı.

Altay’ın kaşları çok hafif çatıldı çünkü Leyla böyle konuşmazdı, özellikle Hifâ’ya karşı asla böyle olmazdı.

Leyla oturduğu yerden kalktı ve yatağın yanına yaklaştı, profesyonelliğine sığınır gibi. “Enfeksiyon riski var mı?”

“Yok.”

Yine kısa, yine kapalı, yine duygusuz.

O an Altay artık sadece duymuyordu, görüyordu; aralarında görünmeyen ama dokunulacak kadar gerçek bir duvar vardı ve ikisi de o duvarın diğer tarafına geçmeye niyetli değildi.

“ Size ne oldu?” diye sordu Altay, sesi sakin ama sorgu doluydu.

Leyla hemen ona döndü, fazlasıyla hızlı. “Hiçbir şey.”

Hifâ' nın cevabı ise sessizlikti. Yalan söylemek istemiyordu.

Ama biri fazla hızlı, diğeri fazla kontrollüydü ve ikisi de gerçeğe benzemiyordu.

Altay başını hafifçe çevirip önce Leyla’ya baktı; gözlerini kaçırdı. Sonra Hifâ’ya baktı; o tamamen farklı bir dünyadaydı. Bakışlarının içinde bir uzaklık vardı, sanki çoktan geri çekilmişti.

Altay yavaşça doğrulurken dikişlerinin sızısı yüzüne vurdu ama bunu umursamadı çünkü içindeki huzursuzluk bundan daha büyük yer kaplıyordu.

“İkiniz de yalan söyleyemiyorsunuz,” dedi ve bu cümle odanın ortasına bırakılmış bir gerçek gibi ağırlaştı.

Leyla derin bir nefes aldı, sanki konuşsa kırılacakmış gibi. “Altay, şimdi sırası değil…”

“Tam sırası,” diye kesti Altay, bu kez sesi daha net ve daha kararlıydı, “çünkü siz aynı yerde duruyorsunuz ama birbirinize ulaşamıyorsunuz ve ben bunu görmeyecek kadar kör değilim.”

Hifâ’nın çenesi gerildi, Leyla’nın bakışları yere kaydı ama sessizlik yine de devam etti.

“Dün ne oldu?” diye sordu Altay, bu kez daha derinden.

Cevap gelmedi.

Altay bunu hissetti ve yumuşayan bir sesle, “Doktor ne olduğunu anlatır mısın?” dedi.

Leyla hemen araya girdi. “Gerek yok.”

Altay’ın bakışları bir anda sertleşti. “Abla..."

Hifâ uzatılsın istemedi. "Yüzbaşı, her ne olduysa artık dillendirmeye hacet yok." Leyla'ya döndü, "Bu konu çoktan kapandı."

“Demek mesele sandığımdan daha derin,” dedi kısık bir sesle.

Kimse karşı çıkmadı.

Çünkü artık ortada inkâr edilecek bir şey yoktu.

Leyla su alacağını söyleyip odadan çıktığında, Hifâ ağır bir iç çekişle yeniden işine döndü. Elleri titremesin diye kendini zorladı; serumun ayarlarını daha dikkatle düzenledi. Ama içindeki huzursuzluk dinmedi. Sanki her şey yolundaymış gibi görünse de kalbi buna inanmayı reddediyordu. Kapıyı açık bıraktıktan sonra yatağa belirli bir mesafede durdu. Sonunda dayanamayıp bir kez daha ona döndü.

“Yüzbaşı… gerçekten nasılsın?”

Altay hafifçe gözlerini devirdi, ama bu kez o alışıldık sertliğin altında gizli bir şefkat vardı.

“Yaralanmış gibiyim doktor.”

Hifâ’nın dudaklarında silik bir tebessüm belirdi, ama gözleri doluydu.

“Gerçekten mi? Ne kadar şaşırtıcı… Oysa üzerindeki kanların sadece birer süs olduğunu sanıyordum.”

Altay onunla dalga geçtiğini fark etti, ama bu dalgada bile saklanan korkuyu görmemek imkânsızdı. Hifâ bakışlarını saklamaya çalıştı.

“Sen… çok korkmuşsun,” dedi Altay, sesi beklediğinden daha yumuşak çıkmıştı.

Hifâ başını hafifçe eğdi ama inkar etmedi. Gözleri dolmuştu. Sonra tekrar başını kaldırdı ama baktığı şey bomboş bir duvardı.

“Korktum çünkü yüzbaşı… Sana bir şey olmasından çok korktum.” Sesi titriyordu ama geri çekilmedi. “O bedenine saplanan her cam parçası… her biri ayrı bir iz bıraktı. Ve ben o izleri gördükçe… sanki içimde bir şeyler kırıldı.”

Altay bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazına düğümlendi.

“Doktor…”

Hifâ biraz daha sıktı kendini, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü.

“Yüzbaşı… ölüm Allah’ın emri, biliyorum. Ama bir canın kaybı… bu kadar kolay kabullenilmiyor.” Gözlerini yumdu. “Belki de hataydı… ama ben seni yaşarken hayal ettim. Senin varlığını kaybetmek istemedim.”

O an, odadaki sessizlik bile onların kalplerinin çarpıntısını bastıramıyordu. Her biri o sessizliğin içinde daha belirgin, daha kaçınılmaz hâle gelmişti.Altay, gözlerini diktiği noktadan ayırmadan bir süre sustu. Bakışlarında ilk defa açık bir tereddüt vardı; sanki söyleyeceği her söz, geri dönüşü olmayan bir kapıyı aralayacaktı.

“Bu sözler…” dedi nihayet, sesi alçak ama denetimli, “bir anın ağırlığıyla söylenmiş olmalı.”

Altay nabız yokluyordu.

“Aksine yüzbaşı...Bazı anlar vardır,” diye karşılık verdi, “insanın sustuğu her şey birikir… ve sonunda kendine rağmen dile gelir.”

Altay derin bir nefes aldı. Gözlerini kısa bir an kaçırdı, sonra yeniden ona döndü.

“Benim hayatım,” dedi, “insanı yanında tutacak kadar sakin değildir.”

Hifâ bu söz üzerine başını hafifçe eğdi, fakat geri çekilmedi.

“Sakinlik aramıyorum,” dedi. “Sadece inkâr etmiyorum.”

Bu cevap, Altay’ın bakışlarında belli belirsiz bir değişime sebep oldu. "İnkâr etmemek,” diye tekrarladı, “her zaman doğru olanı yapmak değildir.”

“Hifâ,” dedi, adını ilk kez bu kadar açık ve ağır telaffuz ederek, “bu yolun sonu meçhuldur.”

Hifâ’nın bakışları sabit kaldı.

“Bazı yolların sonu bilinmez,” dedi. “Ama insan yine de yürümekten vazgeçmez.”

Altay’ın sesi bu kez daha kesindi:
“Bedeli olur.”

Hifâ’nın cevabı sakindi:
“Her şeyin olur. Lakin niyet temizse… o bedel de insanı eksiltmez, olgunlaştırır.”

Kısa bir sessizlik, ikisinin arasında ince bir perde gibi durdu.

Sonra Hifâ, daha yumuşak bir sesle:
“Eğer bu his bir imtihansa… sabırla taşırız. Eğer bir lütufsa… Rabbim onu hayra çevirir.”

Altay uzun süre sustu. Gözlerinde ilk defa saklanmayan bir tereddüt vardı.Bu tereddüt karşısındaki kadının duygularını anlamak içindi.

“Öyleyse…” dedi yavaşça, “acele etmeden, hududu aşmadan… bu yolu birlikte yürümeyi deneyelim mi?”

“Deneyelim… yüzbaşı.”

{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}
Bölüm Sonuuuu

yorumlar ve beğeniler lütfen

Bu arada kurgu fikri önerebilirsiniz ya da bu kitap içinde geçecek bir olay fikri de olurrr

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18