16. bölüm · Beyhûde Sitem
16. Bölüm: Hain
Selamün aleykümmmm🌸🌸🌸
Yeni bölüm ile karşınızdayımmmm. Allah'ın izniyle hem beğenmeyi hem de farkındalık yaşamayı Rabb'im nasip etsin.
Bu arada lütfen boykoty ihmal etmeyelim. 🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸
Hatırlatmayı da yaptığımıza göre o zaman sahne sizin....
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
“Üç kişinin duası geri çevrilmez: Adaletli yöneticinin, orucunu açıncaya kadar oruçlunun ve mazlumun duası.”
(Tirmizî, Deavât, 129; İbn Mâce, Sıyâm, 48)
Hifâ'dan
Ayaklarım, içimde büyüyen stresin ritmine yetişmeye çalışırcasına durmadan sallanıyordu. Konuşmam gerekiyordu. Anlatmalı ve içimde düğüm düğüm olan o gerçeği nihayet dışarı bırakmak zorundaydım.
Fakat ne ağzımı açacak gücü bulabiliyor ne de kelimelerin ardından gelecek yıkıma cesaret edebiliyordum.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimi kısa bir an kapatıp, yıllardır her çaresiz kaldığımda sığındığım duayı fısıldadım.
“Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.”
“Rabbim, gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.”
Tâhâ Suresi, [25]–[28]. ayetler
Ne zaman kendimi köşeye sıkışmış hissetsem, ne zaman konuşacak gücü içimde bulamasam, ne zaman kalbim kırılıp da nefes almak bile ağırlaşsa bu ayetlere sığınırdım. İnanarak edilen her dua gibi, o da içime yavaşça işleyen bir teselli bırakırdı. Bazen insanın mütmain olması için tek bir cümle, tek bir yakarış yeterdi.
Derin bir nefes aldım. Sanki ciğerlerime dolan hava, boğazımdaki düğümü çözecekmiş gibi…
“Yüzbaşı…” dedim; sesim beklediğimden daha kısık çıktı.Buna rağmen devam ettim. “Sana bir sorun olduğunu söylemiştim. İnan, benim de bunu öğreneli yalnızca birkaç saat oluyor. Leyla ile ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilemedik. Her ne kadar mantıksız görünse de ilk sana anlatmaya karar verdik.”
Yüzbaşı, kaşlarını çatarak önce bana, sonra Leyla’ya baktı. Leyla başını kaldırmıyor, parmaklarını birbirine geçirip duruyordu. Ellerinin titremesini saklamaya çalışıyor gibiydi. O an onun sessizliği, sakladığı bir şeyler olduğunu artık çok net bildiriyordu.
“Mantıksız olan ne?” diye sordu Yüzbaşı. Sesi sakindi, ama o sakinliğin altında yaklaşan fırtınayı hissedebiliyordum.
Yutkundum.
“İçimizde bir hain var.”
O cümle ortamıza bırakılmış bir bomba gibiydi.
Yüzbaşının yüzündeki beklenti bir anda dondu. Gözleri önce şaşkınlıkla büyüdü, ardından sertleşti. Birkaç saniye boyunca hiç kimse konuşmadı. Kafedeki tek tük insan sesleri bile az önce olduğundan daha yüksek geliyordu.
“Ne dedin sen?” dedi sonunda.
“Hain…” Kelimeyi tekrar etmek bile içimi bulandırıyordu. “Hem de sandığımızdan çok daha yakın biri. Bu zamana kadar fark etmemiş olmamız… akıl alır gibi değil.”
“Kim?” Yüzbaşının sesi bu kez daha keskin, daha buyurgandı.
“Kim o, doktor?”
Sustum.
Anlatmam gereken o kadar çok şey vardı ki… Fakat saklamam gerekenler de en az onlar kadar fazlaydı. Bildiğim, şüphelendiğim, duyar duymaz içimde bir şeyleri parçalayan her gerçeği onun, önüne dökmek istiyordum. Sanki konuşursam omuzlarıma çöken yük hafifleyecek, son birkaç saattir içimi delen o karanlık biraz olsun dağılacaktı.
Ama Leyla’nın yalvaran gözleri zihnimden silinmiyordu.
Benden bunu istemişti.
Çaresizce, sesi kırılarak, sanki gerçeğin ağırlığı altında ezilmekten korkar gibi… Ona yapılanları anlatmayacağıma söz vermemiştim belki, ama susmamı istemişti. Ömer’in güvende olduğundan emin olana kadar bazı şeyleri saklamak zorundaydım. Leyla’nın yaşadıklarını, Tufan’ın ona yaptıklarını şimdi anlatamazdım.
Yüzbaşı, ablasını süt abladan da öte seviyordu. Ona karşı içindeki sevgi, bazen küçük bir çocuğun annesine duyduğu o saf, koşulsuz bağlılık kadar derindi. Gözlerine bakınca bile bunu anlayabiliyordum. Tufan’ın yalnızca bir hain olmadığını; Leyla’ya el kaldırabilecek, onu korkuyla susturabilecek kadar zalim bir adam olduğunu öğrenirse kendini kaybedebilirdi. Ve öfkesi bir kez yükseldi mi, önünde ne rütbe kalırdı ne de mantık.
O an atacağı tek bir yanlış adım, söyleyeceği tek bir yanlış söz… Ömer’in hayatına mal olabilirdi. Bu yüzden her şeyi anlatamazdım. Şimdilik yalnızca bildiğimiz, kanıtlayabildiğimiz kısmını söyleyecektim.
“Tufan abi…” dedim.
Kelime dudaklarımdan çıkar çıkmaz içime keskin bir sancı saplandı. Midem düğümlendi, boğazım kurudu.
Abi.
Bu sıfat artık ona ait değildi.
Ona “abi” demek, aylardır gözümün önünde taşıdığım o güvene, o sofralara, o hatıralara ihanet etmek gibiydi. Bir zamanlar aynı ekmeği bölüştükleri, yüzüne bakıp kendilerini güvende hissettikleri adamın adını şimdi bu kadar yabancı, bu kadar kirli hissetmek… Hepsi için ağır olacaktı.
Yüzbaşının tepkisi beklediğimden de sert oldu.
Sandalyesi bir anda geriye sürtündü. Çıkan ses kafedeki bütün uğultuyu yarıp geçti. Birkaç kişi dönüp bize baktı.
“Ne?” dedi.
Sesindeki sarsıntı, verdiği tepkinin farkında bile olmadığını gösteriyordu. Elimle onu durdurdum ve oturmasını işaret ettim.
“Sakin ol lütfen.”
Ama sakin olmak mümkün müydü?
Yüzbaşı yüzünü sertçe sıvazladı. Gözleri bir noktaya kilitlenmişti; sanki duyduğu şeyi zihni kabul etmiyor, kelimeleri geri itmeye çalışıyordu.
“Nasıl yani?” dedi, sesi titrek ama öfkeliydi. “Tufan mı?”
Biraz daha susarsam kafeyi ayağa kaldıracağından emin oldum. Bu yüzden vakit kaybetmeden konuşmaya başladım.
“Leyla… Tufan’ın biriyle gizlice görüştüğünü fark etmiş. İlk başta basit bir mesele sanmış. Belki iş, belki ailevi bir şey… Ama sonra duydukları…”
Sözüm boğazımda düğümlendi. Leyla’ya baktım. Başını kaldıramıyordu. Gözleri yerdeydi; sanki ne kadar bakarsa baksın, yerde açılan o karanlık çukurdan kaçamayacaktı.
“Duydukları bunun çok daha büyük bir şey olduğunu gösteriyor,” dedim sonunda. “Konuştuğu adamlar sizin askerlerden değilmiş. Sınır hattından bahsediyorlarmış. Sevkiyatlardan… İçeriden alınan bilgilerden…”
Ömer’in yüzü bir anda soldu.
“Abla?”
Leyla, gözlerinde biriken yaşlarla başını ona çevirdi.
“Ablam?” diye cevap verdi.
Yüzbaşının sesinde çocukluğundan kalmış bir korku vardı. Her şeyin yanlış anlaşılmış olmasını dileyen, ablasının birazdan gülüp “Öyle bir şey yok,” demesini bekleyen bir çocuk gibi bakıyordu ona.
“Doğru mu bunlar?”
Leyla konuşamadı. Sadece başını salladı.O küçücük hareket, Ömer’in dünyasını yerle bir etmeye yetti. Leyla’nın dudakları titredi. Parmaklarını birbirine öyle sıkıyordu ki eklemleri kızarmış, elleri bembeyaz kesilmişti. Nefes alışları düzensizdi. Ömer’e baktı, ama bakışları onun gözlerinde duramadı. Kaçıyordu. Sanki Ömer’in gözlerine bakarsa, içinde sakladığı her şey ortaya dökülecekmiş gibi.
“Altay…” diye başladı, sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıydı. “Ben… ben sana söyleyemedim. Günlerdir söyleyemedim. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”
Ömer’in yüzündeki ifade değişmedi ama gözlerindeki sertlik bir anlığına kırıldı. “Neyi söyleyemedin abla?”
“Birkaç kez…” diye başladı, sesi neredeyse fısıltılıydı. “Birkaç kez onu kenarda, köşede konuşurken gördüm. Su-i zan etmek istemedim bu yüzden dinlemedim… Duyduğum bazı kelimeler olsa da bir anlam veremedim. Vermek istemedim belki de.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü. Elinin tersiyle sertçe sildi.
“Sonra bu defa söylediklerini duydum. Kimlerle konuştuğunu, nelerden bahsettiğini…” Sesi kırıldı. “Altay… O adam terörist.”
Kelimeler havada asılı kaldı. Leyla derin bir nefes almaya çalıştı ama ciğerlerine hava dolmuyormuş gibi göğsü titredi.
“Benim kocam olacak adam…” dedi, gözlerini kapatarak. “Benim hayatımı emanet ettiğim adam… bir hainmiş.”
Ömer uzun süre konuşamadı. Yüzünde öfke vardı ama o öfkenin altında, daha ağır bir şey gizleniyordu: Kırılmış bir güven, gecikmiş bir korku. Fakat bunu da ustaca saklıyordu.
“Abla,” dedi sonunda. “Sen bunu ne zaman duydun?”
Leyla ellerine baktı. Parmakları hâlâ birbirine kenetlenmişti.
“Bir hafta oldu.”
Ömer’in çenesi kilitlendi.
“Bir hafta mı?” Kendini tutmaya çalıştı. “Abla, bir haftadır bunu bilip de nasıl bana söylemezsin?”
Leyla birden başını kaldırdı. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu.
“Yapamadım!” dedi.
O tek kelime, içindeki bütün yükü dışarı döktü.
“Yapamadım Altay… Söyleyemedim.” Sesi titriyor, kelimeler birbirine karışıyordu. “Nasıl söyleyecektim? Nasıl çıkıp da sana, yıllardır tanıdığımız, aynı sofraya oturduğumuz adamın hain olduğunu söyleyecektim? Nasıl kocam, vatanımın, bayrağımın düşmanı diyecektim... Nasıl söylesene?”
Ömer sessizce ona baktı. Gözlerinin içindeki damarlar sinirden kırmızıya dönmüştü; sanki her bir kılcal damar, içinde biriken öfkeyi taşıyamaz hâle gelmişti. Az önce oturduğu yerden bir daha fırladı. Sandalyesi geriye doğru sert bir sesle sürtündü.
“Öldüreceğim o adamı…” diye hırladı, sesi boğuk ama tehlikeli derecede netti. “O haini elimin altında boğacağım, o herifi geberteceğim ulan.”
Bizi umursamadan kafenin çıkışına doğru yürüdüğünde, ben de yerimden kalkıp ona yetiştim. Adımları hızlı ve kararlıydı; sanki her adımı, onu hedefine daha da yaklaştırıyordu. Kapıya ulaştığında, kolundan yakaladım. Elim, onun bileğinin biraz yukarısında sertçe kenetlendi.
“Nereye gidiyorsun?”
Ömer durdu ama bana dönmedi. Bir an önce gitmek ister gibi ayakları ritimdeydi. “O hainin işini bitirmeye.”
“Yapma lütfen.” Sesim, bir fısıltıydı ama kararlıydı. “Fevri hareket etme. Bu senin tek başına halledebileceğin bir şey değil. Hem önce bir dinle. Hesapsız, plansız ne yapacaksın?”
Ömer, sonunda yüzünü yavaşça bana çevirdi. Gözlerinde hâlâ o öfke vardı.
“Umrumda mı sanıyorsun?” diye karşılık verdi, sesi alçak ama keskindi. “O herif bu vatana ihanet etmişken hesap kitap zerre miskal umurumda değil. Gırtlağını sıkacağım onun. Nefessiz bırakacağım o çakalı.”
“Bak haklısın,” dedim, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi vurgulayarak. “Fakat böyle savunmasız, tek başına… Ya sana bir şey yaparlarsa? Ya zaten istedikleri sensen ve bu tuzağa düşersen?”
Elimi, onun kolunda daha da sıktım. Parmak uçlarım, onun cildinin sıcaklığını hissediyordu. Ve o sıcaklık, içimde garip bir şeyler uyandırıyordu. Korku değil… daha derin, daha karmaşık bir şey.
“Ne olur,” diye fısıldadım, “Önce bir konuşalım. Ne yapacağımıza karar verelim.”
Ömer, bir an öylece durdu. Bakışları birbirine dolanmış kollarımıza, sonra da bana baktı. Öylece tepkisiz kaldığında, öfkesi dinmiş gibiydi. Yerini… başka bir şeye bırakmıştı. Anlayışa. Belki de… minnete.
Ben elimi çektiğimde, o da başını iki yana sallayarak beni onayladı. O derin nefesler eşliğinde tekrar masaya dönerken, ben de onu takip ettim. Ama bu sefer, adımlarımız daha yavaştı. Ve aramızdaki mesafe… daha azdı.
Masaya oturduğumuzda, Ömer ablasına yöneldi.
“Peki şimdi ne değişti? Şu ana kadar sustun da şimdi ne oldu abla?” diye sordu. Sesi artık öfkeden çok yaralıydı.
Leyla’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Sen,” dedi. Ömer’in gözleri Leyla’nın gözlerine kilitlendi. "Sen değiştin Altay...Çünkü seni seçtiler.” Leyla’nın sesi fısıltıya döndü. “Canın tehlikede. Seni kurban seçtiler. Seni öldürecekler…”
Kelimeleri söyler söylemez yüzünü ellerinin arasına kapattı. Omuzları sarsılıyordu.
“Bu pusu için seni seçtiler; bu defa seni yakacaklar Ömer Altay. Ben seni nasıl kurtarayım… Ben seni koruyamam ki,” dedi Leyla, sesi ağlamaktan çatallanmış, kelimeler boğazında düğümlenerek dudaklarından dökülüyordu. Gözlerinde çaresizliğin en ağır hâli vardı. “Ne yaparsam yapayım seni onlardan saklayamam. Saklayamam çünkü bulurlar. Arkama gizlesem alırlar. Artık küçücük bir şey değilsin, seni arkamda gizleyemem. Sen bu işleri benden daha iyi biliyorsun. Bir yol bulursun sandım… Yarbay’a söylersin, bir şey yaparsınız, baskın olur, ne bileyim…”
Başını kaldırdığında, Ömer’in ifadesizliğinin yanında aynı zamanda şaşkınlık, kırgınlık, korku… Hepsi gözlerinde birbirine dolanmıştı.
Onu böyle görmek bana yabancıydı.
Ömer, zihnimde hep en çaresiz anlarda bile bir yol bulan insandı. Bana göre herkes dağıldığında o toparlar, herkes sustuğunda o konuşur, bir şeyler kırıldığında parçalarını tek tek toplar ve yeniden bir araya getirirdi. İnsanların yaralarına sadece merhem değil, umut da olurdu. Ki bunu yaparken dahi bir komutan gibi hareket ederdi. Sanki fıtratında sarsılmaz bir profil varmış gibi.
Ama bu defa karşısında çözülmesi gereken bir mesele değil, ablasının gözlerinde büyüyen bir korku vardı. Ve belli ki Ömer, ilk kez neyi onarması gerektiğini bilemiyordu.
Yine de merhametinden hiçbir şey eksilmedi. Ağır adımlarla Leyla’nın yanına yürüdü. Bir an durdu; sanki söyleyeceği bütün sözler boğazında düğümlenmişti. Sonra onu kollarının arasına aldı. Öyle sıkı sarıldı ki… Sanki Leyla’yı kendine değil, hayatın bütün kötülüklerinden uzağa saklamak istiyordu.
Leyla da kardeşine sımsıkı sarıldı. Ömer’in omzuna tutunan elleri titriyordu. Onu bıraktığı anda, her şeyin daha gerçek, daha korkunç olacağına inanıyormuş gibiydi.
Onlara bakarken içim burkuldu. O kadar içten, o kadar yaralı bir sarılıştı ki bu… Gözlerim dolarken dudaklarıma yalnızca hüzünlü bir tebessüm yerleşebildi.
Hep bir abim olsun isterdim; annem beni anlamadığında, babam beni göremediğinde, en büyük benim diye bütün sorumluluklar beni yorduğunda sarılacağım bir abi istemiştim ama kısmet oydu ki Allah Teâlâ beni bununla hem imtihan etmiş hem de mükâfatlandırmıştı. İmtihan etmişti çünkü yıllarca abisi olan kızlara sadece bakmakla yetinmeyi öğrenmiştim. Mükâfatlandırmıştı çünkü öyle anlar olmuştu ki bana kendisinden başka hiçbir dayanak nasip etmemişti. Şimdi Ömer de tam tersiydi. İmtihan edilmişti çünkü küçükken anne ve babasını kaybetmişti… Mükâfatlandırmıştı çünkü Allah ona yardımcı olarak bir abla göndermişti.
Ömer, Leyla’nın saçlarını yavaşça okşadı. Sesi yumuşaktı; fakat o yumuşaklığın altında saklı kalan sitemi duymamak imkânsızdı.
“Üzülme,” dedi. “Halledeceğiz. Allah’ın izniyle her şey yoluna girecek.” Kısa bir an durdu ama kollarını ondan ayırmadı. “Ama sakın ha,” diye devam etti, “senden duyduklarını benden gizlemenin hesabını sormayacağımı sanma. Onun da sırası gelecek.”
Leyla, gözlerini kapatıp kardeşine daha sıkı sarıldı. Ağlamasının arasından güçlükle gülümsedi. “Sen iyi ol da…” diye fısıldadı. “Bütün hesaplar başımın üstüne, Ömer.”
Ömer Leyla’nın başına öpücük kondurup eski yerine geçti. Her ne kadar araları tatlıya bağlasa da asıl mevzu olduğu gibi duruyordu. Ömer’in kaçamak bakışlarını hissedebiliyordum ama ona taraf dönmedim. Şu an ben önemli değildim.
“Abla…” dedi Ömer. “Şu söylediklerini bana en başından detaylıca bir daha anlatmanı istiyorum. Şimdi gidip o herifin kafasına sıkmak vardı da…" Anlık gözlerimiz kesişti. "Ben onu daha beter edeceğim. Önce bir Yarbay ile konuşacağım. Müsait ise buraya gelmesini isteyeceğim.” Telefonunu masanın üzerinden alıp ayağa kalktı. “Siz burada bekleyin. Beş dakikaya dönerim inşallah.”
Leyla ile başımızı salladık.
Ömer gittikten sonra masa yine ilk anki gibi sessizliğe büründü. Leyla’nın yaşadıklarını tekrar tekrar kafamda oynattığımdan ondaki sessizlik bende de hâkimdi. Hâlâ duyduklarımın şoku içimde bir yerde duruyordu.
Elimi kaldırıp Leyla’nın omzuna koydum. Yavaşça sıvazladım. Onu teselli edemezdim çünkü böyle bir olayın karşısında nasıl teselli olunur bilmiyordum. Fakat… Belki yanında olabilirdim. En azından varlığımdan haberdar olması yeterdi. Bazen her şeyi bilmemek, her zaman konuşmamak gerekirdi. Sadece susmak ve olanı kabullenmek en doğrusuydu.
Uzun bir müddet Ömer’in yokluğu sürdüğünde Leyla’ya döndüm. “Ben bir yüzbaşıya bakıp geleyim olur mu?” Leyla tepkisiz kaldı. Bunu garipsemedim çünkü Ömer yanımızdan kalktığından beri bu haldeydi. Yine de onu tek başına bırakmak istemediğimden kasa tarafına yöneldim ve karşılaştığım garson kızı durdurdum.
“Selamün aleyküm.”
“Aleyküm selam, buyrun.”
“Şey, acaba… Şu ilerideki cam kenarı masada oturan hanıma göz kulak olabilir misiniz? Yani sadece izleseniz, gözünüz üzerinde olsa bile yeter. Ben kapının önündeyim, birazdan dönerim inşallah.”
“Elbette, kendisini izlemeye çalışırım.”
“Çok sağolun. Gerçekten Allah razı olsun.” Garson kız gülümsediğinde aynı şekilde karşılık verdim. İşimi sağlama aldığıma göre yoluma devam edebilirdim.
{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}{{}{}{}{}
Bölüm Sonuuuu
Devamı yayındaaaa
Beğenmeyi unutmayalım lütfen
