7. bölüm / 21
Beyhûde Sitem7. Bölüm: Teklif
Bölümler 21Şu an: 7. Bölüm: Teklif
- 1 1.Bölüm: Memleket sevdasından2.723 kelime
- 2 2.Bölüm : Operasyon3.592 kelime
- 3 3.Bölüm: Pişmanlık2.833 kelime
- 4 4.Bölüm: Nikah ve Silah ( part1)1.720 kelime
- 5 5.Bölüm: Nikah ve Silah (part2)3.382 kelime
- 6 6.Bölüm: Öfkenin Korkusu4.728 kelime
- 7 7. Bölüm: Teklif2.353 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm: Yeni bir savaş2.219 kelime
- 9 9. Bölüm: Ateş hattı2.010 kelime
- 10 10. Bölüm: Altay Değil Yüzbaşı2.206 kelime
- 11 11. Bölüm: Görüşme3.036 kelime
- 12 12. Bölüm: Maskeli adam2.542 kelime
- 13 13. Bölüm: Karar2.205 kelime
- 14 14. Bölüm: Çaresizlik2.537 kelime
- 15 15. Bölüm: Akid2.179 kelime
- 16 16. Bölüm: Hain2.143 kelime
- 17 17. Bölüm: Beklenmeyen itiraf1.275 kelime
- 18 18. Bölüm: Geçici görev2.306 kelime
- 19 Sizlere bir notum var! Okumadan geçmeyin...387 kelime
- 20 20. Bölüm: Bir anlık2.238 kelime
- 21 21. Bölüm: Sonbahardan Zümrüdüankaya1.485 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selamün aleyküm yoldaşlarrrr
Bu bölüm daha tatlı daha sade bir bölüm oldu. Sonunda güzel bir sürpriz var..
Bu arada karakter shipiniz kimler??
Bölümü beğenmeyi unutmayınnnn🌹🌹🌹
( Arkadaşlar elimden geldiğince hatırlatayım lütfen boykot yapın ve boykot çağrısı yapın. Çünkü bu memleket değil insanlık meselesi.#FreePalestine🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸🇵🇸)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
"Aşk, altın değildir, saklanamaz; aşığın bütün sırları meydandadır." Diyor Hz.Mevlana
((Hifâ'dan))
İş çıkışında, Elif’e verdiğim adresin işaret ettiği o eski parka doğru yol alıyordum; lâkin bu sefer yalnız değildim. Asel’in beraber gitme konusundaki ısrarı öylesine şiddetliydi ki, onu geri çevirmeye gücüm kalmamıştı. Elif’in kim olduğuna ve onunla konuşma mecburiyetimin hangi sebeplere dayandığına dair en ufak bir bilgisi dahi yokken, “Gidiyorum” dememle birlikte adeta dibimde bitmişti.
Gerçeği söylemek gerekirse, ben de ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Zamanın külleri altında sönüp gittiğini zannettiğim bir yaranın sızısı, yeniden içimde filizleniyor, ruhumu kemiriyordu. Elif, üniversite yıllarımda en yakınımdı; yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, gündelik hayatın bütün yükünü beraber omuzlardık. Yanlış insanlarla yakınlık kurmaz, yanlış yollara tenezzül etmezdi. Onun o saf, berrak ve iyimser hâlini çok seviyordum. Belki de bu sebeple, o yıllarda sahip olduğum tek dost oydu.
Ne var ki bir gün, sanki yazgı kalemini karanlık bir sonla mühürlemiş gibi, sahnenin perdesi ansızın kapandı ve her şey altüst oldu. Günler, haftalar boyunca zihnimde dönüp duran soruların cevabını bulamadım. Sevdiğim bir insandan gördüğüm ihanet bir yana, hâl ve tavırlarının bütünüyle değişmesi ruhumda telafisi güç bir yıkım meydana getirmişti. Neyse ki mezuniyete ramak kalmıştı da, onu bir daha görmek zorunda kalmamıştım. Fakat asıl ağır gelen, herkesin diline doladığı o klişenin—“gözden ırak olan gönülden de ırak olur”—benim için hükmünü yitirmiş olmasıydı. Çünkü ben ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, ne kadar zaman geçerse geçsin, onun hatırası içimde eksilmek yerine büyüyordu.
O günden sonra, yaptığı her şeyi hatırladıkça kalbim yeniden sızlıyor, her anı içimde taze bir yara gibi kanıyordu. Unutmak bir yana, hatırlamak bile artık başlı başına bir acıya dönüşüyordu.
Uzayıp giden ve zihnimi yoran bu düşünceler eşliğinde parkın girişine vardık. Onu uzaktan seçebiliyordum; her zamanki gibi yine benden önce gelmişti. Oturduğu bankın karşısına geçip yerleştim. Asel ise ayakta kaldı.
“Siz, rahatça konuşun,” dedi. “Ben karşıdaki bankta beklerim.”
Anlayışlı tavrıyla gözden kaybolurken, Elif'in yüzündeki heyecanı fark etmemek mümkün değildi. Ne var ki ben, onun aksine, umut denilen o ince duygudan mahrum gibiydim. Yine de ilk sözü ben aldım:
“Selâmün aleyküm.”
Başını hafifçe eğdi.
“Hoş geldin.”
Al dakika bir gol bir! Allah'ın selamı ula, Hoşgeldun nedur? Aleyküm selam diyeceksun.
Sakin ol sakin ol sakin ol!
Kendime verdiğim telkinler sonucu uzatmadan konuya girdim.
“Evet… Anlat bakalım. Seni dinliyorum.”
Gergin bir tebessüm dudaklarında titredi. Söyleyeceklerini zihninde tartıp biçiyor gibiydi.
“Hifâ… Canım…” dedi. “Biliyorum; bana karşı öfkelisin, kırgınsın… belki de nefret ediyorsun. Haklısın da ama öncelikle beni dinlemelisin.”
Bu kez gözlerimin tam içine bakıyordu; sanki sözlerini ispat etmek istercesine.
“O gün… Seninle alay edip seni herkesin önünde küçük düşürdüğüm o gün… Bunu yapmaya mecburdum. Sana ihanet etmek şöyle dursun, saçının tek bir teline dahi zarar gelsin istemezdim. Fakat… beni tehdit ettiler. Canıma kast ettiler. Sana kötülük etmek zorunda bırakıldım."
“Nasıl yani?” dedim, sorgular ifadeyle.
“O üçlü kız grubu… Çalışkanlığından ötürü sana düşmanlık besliyorlardı. Bir gün yanıma geldiler. Gitmelerini istedim, aldırmadılar. Seni rahat bırakmalarını söyledim, kabul etmediler. Karşımda dikilip bana bir tercih yapmam gerektiğini söylediler. Şahika… grubun en nüfuzlu ve en acımasız olanı… üzerime yürüdü. Ardından diğerleri de katıldı. Dayanamadım… Nihayetinde ‘Ne isterseniz yaparım’ demek zorunda kaldım.”
Başını mahcup bir edayla öne eğdi.
“Canım karşılığında… sana zarar vermemi istediler. Hem bedenine hem ruhuna…”
“Hangi zararlardan bahsediyorsun?” dedim, sesimdeki sertliği gizleyemeden.
“İkinci dönem finallerinde tuttuğun notların üzerine su dökülmüştü… Hatırlıyor musun?”
Başımı yavaşça salladım.
“O yaşananların sebebi bendim. Senin sandığın gibi kazara olmamıştı. Daha önceden o kâğıtları ben ıslatmıştım. Sen de bunu yanlışlıkla meydana gelmiş bir olay sandın.”
“Ne?” dedim, dehşetle.
O dönem, uykusuz gecelerin ve bitmek bilmeyen çabanın sonucu olan notlarımın bir anda mahvoluşu gözlerimin önüne geldi. O günlerin çaresizliği, yeniden içimde kabardı.Oysa verdiğim bütün emek, avuçlarımın arasından usulca kayıp gitmişti; ardında yalnızca yorgunluk ve yerle bir olmuş bir ruh bırakmıştı.
Sözlerine ara vermedi; sanki içinde biriken her şey ruhunu tırmalıyordu:
“Bir gün çantandan çıkan kesici aletler… Onların da sebebi bendim. Sen bazı kişilerden şüphelenmiştin ama ispat edememiştin. Hepsi onların planıydı. Üniversitenin kameralarını dahi bilerek devre dışı bırakmışlardı. İzlerini gizlemek için…”
Onu şok içinde dinlerken, zihnimdeki parçalar birer birer yerine oturuyordu. Anlattığı her hadise, zaman çizelgesinde kusursuz bir şekilde birbirini takip ediyordu. Ve bütün bu felaketler zinciri… bizim aramızın bozulduğu döneme denk geliyordu.
“O zaman…” diye fısıldadım, daha çok kendime söyler gibi ama beni duyduğunu biliyordum.
“Kamp gezisindeki tuzak… sınav kâğıdımdaki cevapların silinmesi… denemelerdeki kaydırmalarım…” Sesim titredi. “Bunların hepsini sen mi yaptın?” İçimde derin bir hayal kırıklığı vardı.
“Maalesef…” dedi.
Gözleri dolmuştu. Yavaşça ellerimi tuttu.
“Maalesef, Hifâ… Gerçekten çok üzgünüm. Hiçbirini isteyerek yapmadım ama sana çok zarar verdim. Beni affet… ne olur affet. Yıllardır bunu içimde taşıyorum. Susmaktan yoruldum. Gerçeği saklamaktan bıktım. Canım arkadaşım… en azından sen anla beni. Bari sen anla…”
“Bari sen anla beni…”
Bu söz içimde yankılandı.
Sanki ikiye bölünmüştüm. Bir yanım onu anlamak istiyordu, diğer yanım yaşadığım acıları unutamıyordu. Haklı olduğu yerler vardı… ama benim de vardı. Ve ne olursa olsun, bir zamanlar hayatımın en önemli parçası olan birini silip atmak o kadar kolay değildi.
Onu affetmek istiyordum. Belki de bu yüzden hâlâ buradaydım..
Ve sonunda, içimde biriken o tek soruya tutundum:
“Peki,” dedim, sesim titremeden ama içim paramparçayken, “neden gelmedin? Her şey bittikten sonra… neden yoktun?”
Gözlerini kaçırdı. Bakışları bir anlığına yere düştü, sanki orada bir cevap arıyormuş gibi.
“İzini kaybettim, Hifâ… Seni bulamadım,” dedi kısık bir sesle. Kelimeleri dudaklarından dökülürken bile eksik, yarım ve inandırıcılıktan uzaktı.
Başımı yavaşça salladım. İçimde bir şey o an kesinleşti. Söylediklerine inanmamıştım.
“Hayır,” dedim, sesim beklediğimden daha sakindi; belki de kabullenişin verdiği o tuhaf boşluktaydım.“Kaybettiğin için değil…”
Ayağı kalktım, gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim:
“Aramadığın için bulamadın. Vazgeçtiğin için yolunu kaybettin. Belki de hiç gerçekten bulmak istemedin.”
Sözlerim havada asılı kaldı. Sessizlik, aramızdaki en ağır cümleye dönüştü.
Beni durdurmak istedi ve bana sarılmak için öne çıktığında engel olamamıştım ama onun gibi, hiçbir şey olmamışçasına kollarımı ona saramadım. İçimdeki çatlaklar, o kırıklar, o yaralar henüz öyle bir sessiz ve öyle bir güvenli sarılmaya izin vermiyordu. Uzaktı, aramızda görünmez ama hissedilen bir duvar vardı.
— Haklısın Hifâ," dedi, sesi kırılgan ama yalansızdı. "Daha erken gelmeliydim ama bende, en az senin kadar yolumu kaybettim. Dengemi şaşırdım, hayatım birbirine girdi, dağıldı."
Bir süre duraksadı, gözlerimde bir anlığına hep eksik kalan o parçayı, o kayıp ışığı arıyordu. Sonra devam etti, sözleri dudaklarından dökülürken her biri bir gayret taşıyordu:
-Ama ister inan, ister inanma; hiçbir zaman senden vazgeçmedim. Sen benim tek dostumdun."
Daha fazla diretmeye çabalamadım. Belki direnmenin artık bir anlamı yoktu, ya da belki de kıyamadım. Onu affettiğimi söyledim, ama içimdeki o yıpranmış tahtalar, o yerleşmemiş yapbozlar hala yerinde duruyordu. Bu yüzden fazla yakın olmak, fazla güvenmek, fazla açılmak istemiyordum. Sadece hayatıma girmesine izin vermiştim; kapıyı tamamen açmadan sadece aralamak, sadece bir kenara yanaşmak yetmişti.
— Hifâ, teşekkür ederim, beni dinleyip öyle karar verdiğin için, sabırla beklediğin için, beklemeyi seçtiğin için. Ve yine teşekkür ederim; her şeye rağmen affettiğin için, kalbini kapatmadığın için."
Dudaklarımda bir kıpırdanış peyda olmamıştı.
— Ee, o zaman bundan sonra sık sık görüşürüz." Dedi, umutla..."Nasıl olsa artık buradayım, senin yanındayım, seninleyim."
Kaşlarım çatıldı, şaşkınlıkla, beklemiyordum.
-Ne demek istiyorsun?'
— Çalıştığın hastanede işe başladım." Dedi, dudakları hafifçe büzüşerek "Tek sorun, aynı bölümde değiliz. Ama olsun, seni ziyaret ederim sık sık, her gün, her hafta, her zaman."
— İyi de, senin hizmet yerin Ankara'da değil miydi?"
— Evet, "diye karşılık verdi, "Ama zorunlu hizmet bitince buraya atanmak istedim. Senin yanına. Ve inanır mısın? Ben, koskoca Rize'de seni nasıl bulacağım derken, çalıştığın hastaneyi tutturmuşum."
Güldüm.
— Ne diyelim? Hayırlı olsun o zaman, yolun açık olsun."
Aramızdaki ilk duygu alışverişi henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen, bir şeyler oturuyordu, yerleşiyordu. Bir şeyler, o eski sessiz dostluğun, o kayıp yolların sonunda yeniden buluşmanın ilk nefesi oluyordu.
(...)
Parktan ayrıldıktan sonra başka bir uğraşımız olmadığından eve geçmiş, Asel’le birlikte sakinliğe çekilmiştik. O, dinlenmek üzere uykuya dalmışken ben de ikindi namazımı eda etmiştim. Ancak namazdan sonra ikindi uykusuna yenik düşmemek için epeyce mücadele veriyordum. Çünkü ikindiyle akşam arasına düşen o tatlı ama ağır uyku, insana huzurdan çok bir ağırlık bırakıyordu. Anaannem bu konuda hem beni hem de Asel’i sık sık tembihlerdi; ne var ki bugünün yorgunluğu Asel’i çoktan teslim almıştı. Kim bilir kaçıncı rüyasının içinde dolaşıyordu şimdi.
Biraz hava alırsam kendime gelirim diye düşünerek anneanneme haber verdim ve evin önüne çıktım.Rize’nin akşamı bir tablo misali gözlerimin önündeydi. Güneşin batışı, sanki gökyüzüne değil de suyun üstüne işleniyordu. Garip ama bir o kadar da hayranlık uyandırıcıydı. Bakışlarımı bu renk akışına kilitledim. Manzara ne bir insan eli değmişçesine düzenliydi ne de rastgeleydi; sanki bir ressamın fırçasından değil, doğrudan Yaradan’ın kudretinden dökülmüş gibiydi. Zira insan eli, tabiatı bu kadar kusursuz bir güzellikle yoğuramazdı.
Ayder Yaylası bir turizm noktası olduğu için çevrede sürekli bir uğultu vardı; insan sesleri, yabancı dillerden cümleler, birbirine karışan konuşmalar… Bazı dilleri seçebiliyor, bazı kelimeleri ayırt edebiliyordum ama konuşmak bambaşka bir meseleydi. Sessizce, ahşap merdivenlerden aşağı indim. Her adımda çıkan o hafif gıcırtı bile, nedense kulağıma huzur gibi geliyordu.
Bugün hava sert esiyordu. Kumaşı mavi ama üzeri beyaz çiçekler ile bezenmiş elbisemin etekleri rüzgârla savrulurken üzerimdeki kalın, tenimi belli etmeyen çoraplar için bir kez daha şükrettim. Etrafa göz gezdirdim. Önümde taşlarla ve otlarla kaplı bir patika uzanıyordu; yolun sonu dereye çıkıyordu. Fakat eğimi beni bir an duraksattı. Gidip gitmemek arasında bir an tereddüt ettim. Yine de uzun zamandır dereyi görme merakı içimi sardığı için bu isteğime daha fazla karşı koyamadım.
Dilimde Yasin Suresi’nin ayetleriyle yürümeye başladım. Bu gün günlerden perşembeydi ve bir Yasin okuyup vefat etmişlerimizin ruhuna hediye etmeyi gönlüme koymuştum. Zamanın nasıl aktığını fark etmediğim yaklaşık on dakikanın sonunda nihayet dereye varmıştım.
(Arkadaşlar dere bu şekilde, kafanızda canlandırırken yardımcı olayım dedim.)
Gözümün ilk çarptığı şey, vadinin ortasından köpürerek inen beyaz sulu derenin taşlara çarpıp parçalanmasıydı. Daha yakından izlemek için biraz ilerleyip derenin hemen kenarındaki İnce gövdeli ağacın dibine oturdum ve ayaklarımı taşın üzerinden sarkıttım.
Dere yatağı, etrafında dizilen iri kayalarla doluydu. Kayaların arasında kıvrılarak ilerleyen su, yer yer süt köpüğü kadar beyaz, yer yer gri gölgelerle kirlenmiş bir ipek şerit gibi akıyorken yamaçlar iki yandan yükseliyor; her biri baştan aşağı genç, taze bir yeşille örtülüydü. Bu yoğun bitki örtüsü, manzaraya hem serinlik hem de derinlik veriyordu.
Sağ taraftaki dar toprak yol ve yamaca tutunmuş patika, buranın hem yaşanılan hem de yürünülen bir yer olduğunu hissettiriyordu.
Bütün sahne, insanın içine işleyen bir yayla sabahını andırıyordu; hafif ıslak, serin ve duru. Doğa, burada kendini göstermek için çabalamıyor, aksine sadeliğiyle büyülüyordu. Bu görüntü karşısında, gösterişsizliğin de bir ihtişamı olduğuna şimdi bu kadar derinden inanıyordum.
Ayaklarımın dibinden süzülen suyun adı Hâlâ Deresi’ydi… Hikâyesini henüz bilmediğim bu yere, sanki bilmeden bağlanıyordum. Derin bir nefes aldım. Tam da düşünmek, sorgulamak ve içimdeki karmaşayı susturmak için doğru zamandı.
Tabii, böyle bir fırsatım olsaydı.
Gözlerimi kapattığım anda, yanımdan gelen yumuşak bir sesle irkildim. Hızla toparlandım.
“Selam.”
Sesin sahibinin erkek olduğu belliydi. Ayağa kalktım, gözlerim ona değdiği anda bakışlarımı kaçırdım. Başımı hafifçe eğerek selamını aldım.
“Buyurun, bir şey mi soracaktınız?”
Yüzünde tuhaf bir tebessüm vardı. Sanki beni inceliyor, çözmeye çalışıyordu.
“Hayır,” dedi aksanını saklamayan bir Türkçeyle, “sizi burada yalnız görünce yanınıza gelmek istedim.”
Kaşlarımı çattım.
“Gerek olduğunu düşünmüyorum.” Yanından geçip gitmek üzereydim ki sesi yeniden arkamdan yükseldi.
“Yine de sizinle tanışmak benim için bir şeref olur.”
İçimden alaycı bir ses yükseldi.
Sanki karşısında memleket meselesi var… Bu kadar hevesle tanışmak istemesi de ayrı bir garabet!
- Benim için değil kardeşim. Haydi selametle."
-Çok güzelsiniz, Hifâ Hanım.”
Sözleri kulaklarıma çarptığı anda olduğum yere mıhlanıp kaldım. Bir anlığına nefesim kesildi. Bu adam neyin nesiydi böyle? Bu pervasızlık, bu rahatlık… Bir de ismimi biliyordu. Nasıl? Nereden?
Tam cevap verecekken, beklemediğim bir ses havayı yararcasına araya girdi:
“Ula… sana ne kızın güzelliğinden?”
Sözleri sertti. Tonu daha da sert. Başımı çevirdiğimde, kapkara gözleriyle yabancı adama kilitlenmiş onu gördüm. Gözlerindeki ifade saklanacak gibi değildi: açık ve bir o kadar keskin...
Adam kaşlarını kaldırdı.
-Beyefendi, siz de kimsiniz? Ben hanımefendiyle konuşuyordum.”
Yüzbaşının bakışları bir an bile yumuşamadı. Aksine, sesi daha da netleşti:
“Artık benimle konuşuyorsun. O da sana git diyor, hâlâ burada dikiliyorsun.”
Yabancı adam hafifçe güldü. "Pardon da sana mı soracağım kalıp kalmayacağımı?”
Yüzbaşının çenesi gerildi. Bir adım öne çıktı.
“Evet,” dedi, gözlerini kaçırmadan, “Bana soracaksın. Çünkü kime, nasıl yaklaşacağını bilmiyorsun.”
Havadaki gerilim yoğunlaşıyordu.
“Biraz mesafeni koru,” diye devam etti, sesi alçak ama tehditkâr bir netlik taşıyordu. “Her gördüğün kadınla aynı rahatlıkla konuşamazsın.”
Adam bir şey söylemek üzereydi ki araya girdim.
“Yüzbaşı… sakin olun. Bir sorun yok.” Sonra yabancıya döndüm. “Beyefendi de artık gidiyordu, değil mi?”
Adam başını hafifçe eğdi. Rahatsız bir şizofreni gibi güldü.
“Tabii… siz nasıl isterseniz. Yine de bir gün birlikte kahve içmeyi çok isterim.”
Yüzbaşının dudakları alaycı bir kıvrım aldı. Gözlerini ondan ayırmadan, neredeyse fısıltı gibi ama duyulacak kadar kesin konuştu:
“Daha yolu bilmiyor… kahve teklif ediyor.”
Yabancı adam, bu sözün ağırlığını hissetmiş gibi kısa bir bakış attı. Ardından geri çekildi ve gözden kayboldu.
Geriye, hâlâ çözemedigim bir gerilim ve cevapsız sorular kaldı.
Allah aşkına… burada ne dönüyordu?
“Yüzbaşı?”
Sesim, ona ulaştığında bir an duraksadı. Sonra ağır ağır döndü. Gözleri beni bulduğunda, içimde bir şey sessizce yer değiştirdi.Bana bakmıyordu.
“Doktor…”
İsmimi söyler gibi değil de, içinden kopup gelen bir sızıyla fısıldar gibiydi. Merakımı bastıramadım.
“Sen… burada ne yapıyorsun?”
Soruyu sorarken bile sesim kendime yabancıydı. Onu burada görmek, bu kadar ansızın karşılaşmak… kalbimi hazırlıksız yakalamıştı.
Bir an cevap vermedi.Sonra elini alnına götürüp sertçe ovuşturdu; sanki zihnindeki karmaşayı susturmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ama bu nefes onu sakinleştirmeye yetmedi.
“Doktor…”
Bu kez daha netti sesi. Daha ağır, daha kararlı.
“Hım?”
Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama bakışlarının yoğunluğu insanı olduğu yere çiviliyordu.
“Seni burada görmeyi beklemiyordum,” dedi kısık bir sesle. “Ama… belki de hep seni bulacağım yerlere geliyorumdur.”
Ne diyeceğimi bilemedim. "Ben…” dedim, sesim hafifçe titreyerek.
Dudaklarım bir kere daha aralandı ama kelimeler çıkmadı.
“Bu böyle olmayacak.”
Kaşlarım çatıldı, kalbim daha hızlı çarpmaya başladı.
“Ne demek istiyorsun?”
Cevap vermeden önce bir an gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. Sanki içinde tuttuğu her şeyi tek bir cümleye sığdırmak zorundaydı.
Sonra gözlerini açtı. Bu kez tereddüt yoktu.
“Evlensene benimle.”
Kelimeler havada asılı kaldı. Ne bir eksik, ne bir fazla. Dünya o an sessizleşti. Dere sustu, rüzgâr çekildi, zaman geri durdu.
Ben ise… sadece kalakaldım.
{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}{}{}{}{}{}{}{}}{}{}{}{}{}{}{}{}
Bölüm Sonuuuu
Yorumları alayım
Arkadaşlar beğenmeyi unutmayınız...
Bölüm etkileşimi
