6. bölüm · Belki Baba
5.Bölüm: Maviş & Şeker Portakalı
Selammmm🫶🏻
Nasılsınız??? Umarım iyisinizdir.
Hatam varsa affola umarım hoşuna gider keyifli okumalar dilerim 💞 🩵
Oy ve yorum atarsanız sevinirim şimdiden teşekkürler ✨
Derler ki insan ile umut arasındaki ilişki kavanoza benzer. Kavanoz insan kavanozun içindeki oksijen de umuttur. Kavonuzun içinden oksijeni ne kadar çekersen çek içinde ölçülemeyecek derecede bile olsa oksijen kalır. Tıpkı bir insanın içinde ne olursa olsun bir miktar umut kalması gibi.
_Tek Dinleyicisi Olan Masal_
18.05.2015
Cevat öleli neredeyse dört ay oluyordu. Rüya, bu dört ayda dışarı hiç çıkmamıştı sadece okula gitmişti. Zaten Cevat'ın cenazesinde sonra kaybolduğu için annesi ona çok kızmış ve dışarı çıkmasını yasaklamıştı. O da çıkmak istemiyordu artık. Dışarıdaki çocuklarla iyi anlaşamıyordu.
"Bak, Nil, bu karpuz." dedi iki yaşındaki kardeşine. Ona meyveleri öğretiyordu. Rüya'ya göre kendisi çok iyi bir öğretmendi.
Nil ablasının gösterdiği resme bakıyordu ama pek de anlamış değildi. Ablasına bakıp ona ellerini uzattı. "Aba, aba.." ablası ile oynamayı severdi Nil. "Söyle ablacım." dedi Nil'in pek ilgilenmediği kitabı kapatırken. Nil eli ile tezgahın üzerinde duran suyu gösterince Rüya'nın bakışları oraya kaydı. "Su mu istiyorsun?" diye sordu Rüya ayağa kalkarken. Hızla başını salladı Nil.
Rüya sandalyeyi alıp tezgahın önüne koydu ve bardak almak için üstüne çıktı.
"O bardak çok büyük, tutamaz ki."
Bardaklardan birini elini aldığı anda tanımadığı ses ile irkilip sandalyeden düştü. Düşerken kolunu yere sert vurulmuştu ayrıca elinde ki bardakta kırılıp kolunu kesmişti.
Nil düşen ablasına büyük bir korku ile baktı. "Aba, düttü." derken aynı zamanda ayağa kalkmaya çalışıyordu. "Nil gelme buraya cam var." dedi Rüya düştüğü yerden kalkarken. Nil ablasınının dediğinin aksine oraya doğru yürümeye çalışırken kırık parçaların üzerine düşüyordu az kalsın. Neyse ki Barlas son anda yetişip kız kardeşini tutmuştu.
Kız kardeşini kırık parçalardan uzak bir köşeye oturduktan sonra eline oyuncak verdi. "Noldu burada?" dedi camlara basmamaya dikkat ederken. Rüya'nın karşısına geçtiğinde kardeşinin koluna odaklandı. "Kolunu mu kestin? Acıyor mu?" endişeli gözleri Rüya'nın yüzünde gezindi. Acısının boyutunu anlamaya çalışıyordu.
"Yok acımıyor." acıyordu aslında ama abisini endişelendirmek istememişti. "Bir ses duydum ondan oldu yani birden duyunca yere düştüm." dediğinde Barlas önce sandalyeye sonra da yerdeki cam parçalarına baktı. "Şunun üstüne çıkarken bir yere tutun diyorum o kadar Rüya." sesi öfkeli değil kardeşine birşey olabileceğinin korkusu ile doluydu.
"Abi annem bardağı kırdım diye çok kızıcak. Babam yok zaten fazla dahası sinirli bana." dedi Rüya korku dolu sesiyle. Barlas güldü. "Fazla dahası değil, daha fazla o." kardeşi bu kelimeyi sürekli ters söylüyordu.
Omuz silkti Rüya. "Böyle daha güzel." dedi sonra kaşlarını çattı ve abisine baktı. "Ne fark eder annem her türlü bana kızıcak." Annesinin ona kızma ihtimali korkunçtu. "Ben yaptım derim kızmaz sana." Barlas bir peçete ile kardeşinin yarasının üzerindeki kanı silerken konuştu. "O zaman da sana kızar." abisi kanı daha iyi silsin diye kolunu uzattı Rüya. "Kızmaz bana, sen Nil'i al salona git bende bunları toplayıp geleyim." dediğinde kardeşinin yarasının silmeyi bitirmişti.
"Nil su istemişti."
"Tamam ben getiririm." Barlas'ın cümlesi ile Rüya başını salladı.
"Camlara dikkat et, birde ayağını kesme ."
Yine aynı sesi duyunca abisine baktı. "Birşey mi dedin abi?" onun demiş olmasını umuyordu. "Hayır demedim birşey." O zaman kim demişti? Bakışları Nil'e döndü. Nil o kadar iyi konuşmazdı ki. Rüya başını kendine gelmek istercesine salladı. Dışarıdan gelmiştir büyük ihtimalle diye düşündü.
Camlara dikkat ederek Nil'in yanına gitti elinden tutup kaldırdı. Mutfak çıkıp salona gittiler. Nil'i oturtup ona çizgi film açmıştı. Annesi ve Naz beraber mahalledeki bir nişana gitmişlerdi o yüzden evde değillerdi. Beş dakika sonra abisi elinde bir yara bandı ve bir bardak su ile içeri girdi. Suyu masaya bırakıp Rüya'nın yanına oturdu ve kolunda ki kesiğe elindeki yara bandını yapıştırdı. Rüya abisine gülümsedi ve yanağından öptü. "İyi ki varsın, abişim benim." dediğinde Barlas gülümsedi. Birşey demeden kardeşinin saçlarını karıştırdı.
Rüya ayağa kalktı ve masanın üzerindeki suyu alıp kız kardeşinin içmesine yardımcı oldu. Nil suyunun içtikten sonra çizgi filmi izlemeye devam ettiler.
...
Bir saate yakın çizgi film izlemişlerdi. Herşey normaldi ta ki kapının açılıp sertçe kapanma sesiyle tüm normallikler ortadan kalkmıştı.
Duyduğu kapı sesi ile Rüya'nın içini korku kaplamıştı. Annesi kapıyı sert kapattığına göre çok kızgın olmalıydı. Bedeni kasıldı Rüya'nın. Neye öfkelenmişti acaba? Düşündü Rüya. O mu birşey yapmıştı? Bardağı kırmıştı ama annesinin bundan haberi yoktu ki.
Annesi salona girince gözleri üç çocuğun da gezindi en sonunda nefret ettiği adamın mavilerinin aynısı olan mavilerde durdu bakışları. Rüya belirgin bir şekilde yutkundu. Annesinin gözlerindeki öfke öylesine büyüktü ki açık renkli kahve gözleri sanki siyaha bürünmüştü. Burçin'in öfkesini fark eden tek kişi Rüya değildi Barlas da anlamıştı.
"Anne iyi misin?" dedi Barlas amacı annesinin bakışlarını Rüya'nın üzerinden çekmesi ve onu daha az korkmasıydı ama Burçin oğlunu duymadı. "Anne?" diye tekrar dikkati kendi üzerine çekmeye çalıştı. Bu sefer cevap verdi Burçin.
"Ne?" dedi Barlas'a hitafen ama bakışları hâlâ Rüya'nın üzerindeydi. Sesinin tonu Rüya'nın yeniden ürpermesine neden oldu. Barlas tekrar konuştu ama Burçin duymadı.
"Rüya, gel benimle." dedi Burçin. Sanki bir robot gibi hemen dediğini yaptı Rüya.
"Gitme. Salak mısın sen?"
Yine aynı ses ama bu sefer o sesten korkmadı çünkü artık daha çok korktuğu birşey vardı. Annesi.
"Anne." dedi içine kaçmış bir sesle Rüya. İçinde bir yerde annesi ile konuşup halledebileceğini söyleyen çok kısık bir ses vardı. "Anne." dedi bu sefer daha yüksek sesle içindeki o kısık sese güvenerek. Annesi onu eskiden dedesi ve nenesinin kaldığı kata götürüyordu.
"Ne Allah'ın cezası?"
"İyi misin?" kafasındaki onca sorunun içinde bunu seçmişti. Annesinin nasıl olduğunu herşeyden çok merak ediyordu.
Burçin hızla küçük kızına dönünce Rüya korku ile bir adım geriledi. "Bu soruyu babana da soruyor musun?" sustu Rüya. Annesi ve babası sinirliyken hep susar dayağını yer ve sonra da ağlardı. Bu onun için bir rutindi.
"Cevap ver!" diye bağırdı Burçin. Rüya korku ile gözlerini kapatıp cevap verdi. "Bazen.. bazen soruyorum." kekeleyerek konuştuğunda Burçin'in öfkesi arttı. Kızına tokat atıp konuştu. "Düzgün konuş." Başı yana düştü Rüya'nın gözleri doldu ama yinede annesinin istediğini yaptı. Başını kaldırıp zorla olsa da konuştu. "Soruyorum." Yeniden bir tokat sesi duyuldu.
"Anne yapma ne yaptı kız?" dedi Barlas kardeşinin önüne geçerken. Oğlunu yok sayarak başını Rüya görüş açısına girencek şekilde eğdi. "Aldatmış baban beni. Hâlâ soracak mısın ona? Beni aldattığı kadına da sorarsın sen. Ona da anne dersin. Sonuçta babanın kızısın." öfkeyle bağırdı kızına doğru. Barlas duyduğu cümleler ile dondu. Babası annesini aldatmış mıydı?
Bugün gittiği nişan da bir kadın gelip demişti Burçin'e. Geçmiş olsun kocan seni aldattı diye. Burçin yok öyle bir şey desede kadın tüm mahallenin bunu konuştuğunu söylemişti. Çetin kaç aydır eve gelmediği için böyle bir dedikodu dönmüştü mahallede. Burçin duydukları ile kocasına büyük bir kin ve öfke beslemişti. Kocası burada olmadığı için öfkesini kocasını seven ve ona benzeyen kızından çıkaracaktı. Altı yaşındaki kızının hiç bir suçu yoktu oysaki. Her çocuk gibi babasını seviyordu sadece.
Barlas'ı itti Burçin. Hâlâ şokta olan Barlas karşı koyamadı annesine. Burçin Rüya'nın kolundan tutup evin içine attı. Rüya buradan nefret ederdi annesi ona her kızdığında buraya getirir önce döver sonra da burada bir odaya kitlerdi. Evin içine girdi ve kapıyı kapattı ardından.
"Anne ben hiçbir şey yapmadım." ağlayarak konuştu Rüya. Onu istediği kadar dövebilirdi ama buraya kapatıp gitmesindi. Dinlemedi kızını Burçin. Kocasına olan öfkesini ve kinini kızından çıkardı yine. Yüzü kan içinde kaldığını görene kadar durmadı. Normalde bu kadar dövmezdi ya da yüzüne dokunmazdı çünkü okula gidiyordu. Kimsenin bilmesini istemiyordu ama okulu bitmek üzereydi o yüzden umursamamıştı.
Saçlarından çekiştirip kaldırdı ayağa küçük kızı ve odaya doğru ilerletti. "Anne yalvarırım beni oraya kapatma. İstersen biraz daha döv ama beni oraya kapatma." Saçlarını annesinin elinden kurtarmaya çalışırken aynı anda yalvarıyordu Rüya.
Tüm yalvarışlara kulak tıkadı. Küçük odanın içine girdi. Kızının kulağına eğildi. "Sakın ses çıkarma. İnsanları başımıza toplama." fısıltı ile konuşurken ellerinin arasından kaçan sihay saç tutamı gözünün önüne gelince aklına kocası düştü tekrardan. Rüya'yı hemen orada bıraktı ve evden çıktı.
Rüya ne olduğunu anlamadı. Kapıya baktığında açıktı. Ayağa kalktı ve içinde bulunduğu odadan çıktı. Bunu güçsüz bedenine rağmen çok hızlı yapmıştı. Kurumuş kanı gözyaşları ile ıslanırken çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Annesi odanın kapısını kitlememişti ama bu kapıyı kapatmıştı. Açmak için kapı kolunu aşağı indirdiğinde kapının kitli olduğu gerçeği küçücük yüreğini ağır gelmişti.
Oysaki o annesi ona üzülmüş ve onu buraya kapatmaktan vazgeçtiğini sanmıştı. Küçük elini kapıya vurdu.
"Anne."
"Anne."
"Anne."
Ses gelmeyince şansını başka birinden yana denedi.
"Abi."
"Abi."
"Abi."
Yine bir ses duymayınca elini yumruk yapıp kapıya vurdu bu sefer. "Korkuyorum.." ağlamaya başladı.
"Çok korkuyorum anne."
"Baba eve gelsen, bana yardım etsen."
"Küçüğüm ben burada tek kalamam."
"Baba korkuyorum."
Konuşmaya devam edecekken kapıdan anahtar sesi gelince geri çekildi. Kapı açılınca annesini gördü, arkasında da babası vardı. Babası eve gelmişti.
"Odaya geç." annesi konuştuğunda bakışlarını babasından çekti. Babasını görünce yüzünde oluşan tebessümden habersizdi Rüya ama annesi görmüştü. "Anne.." yalvarırır gibi çıkan sesine rağmen bakışları değişmedi Burçin'in.
Rüya'nın bakışları babasına döndü.
Yardım dilendi babasından. "Baba." dedi ama Çetin hiç üstüne alınmadan yukarı çıkmak için merdivenlere yöneldi. Umutlar çöp oldu. Kapı tekrar kapandı Rüya daha az önce çıktığı odaya geri girdi.
Annesi saçından tuttuğunda durmak zorunda kaldı. Canı yanıyordu kızın ama bir anda hissettiği acı kesildi. Rüya ne olduğunu anlamak için arkasını döndüğünde Burçin bir elinde makas bir elinde Rüya'nın saçları ile duruyordu. Saçlarını kesmişti.
Rüya annesinin elindeki saçlara bakarken elleri saçlarına gitti. Beline kadar uzanan saçları şimdi kısacıktı. "Neden yaptın?" demekten başka hiç birşey yapamamıştı. Burçin kızının gözlerindeki hayal kırıklığına son kez bakıp çıktı odadan. Kapıyı kitlemeyi ihmal etmemişti.
Rüya olduğu yere çöktü. Ellerini saçlarından çekti.
"Böyle de güzel."
Duyduğu ses ile etrafına bakındı. "Kimsin sen?" kısık sesi ile konuşurken kapıya doğru emekledi.
"Bilmiyorum ki."
Rüya kapıya geldiğinden kapıyı yumrukladı. "Burada biri var. Çıkarın buradan beni."
"Burada değilim ki. Kafanın içindeyim yani seninleyim ben."
"Ne saçmalıyorsun sen?" dediğinde korkusu artıyordu.
"Gerçek değilim ama aynı zamanda gerçeğimde. Seninle beraber yaşıyorum."
"Ben seni duyuyorum." dediğinde kapıya vurmaya devam ediyordu aynı zamanda.
"Diğerleri duymuyor ama."
"Ben niye duyuyorum?"
"Bence sen salaksın. Diyorum ya ben biri değilim seninleyim diye."
"Neden ama?"
"Şöyle düşün artık yalnız değilsin."
Ondan sonra Rüya her odaya kapatıldığında Maviş hayatına biraz daha girdi. Rüya'nın hayatının vazgeçilmez bir parçası oldu.
30.09.2024
Rüya;
"Ailen iki saat içerisinde burada olacak." dedi tanımadığım hemşire. Cümlesi ile başımı salladım. "Karan Hocam dedi ki uyuyabiliyorsa uyusun."
"Ya uyuyamıyorsam."
"O zaman ailenizi bekleyin." Saatlerdir onu yapıyordum zaten.
Bu konuşmanın üzerinden on dakika geçmemişti. Saatlerdir burada olduğum için neredeyse tüm odayı ezberlemiştim. Yatak sağ tarafta bulunan pencereye daha yakındı. Pencerenin önünde oturulabililecek kadar geniş bir alan bulunuyordu. Yatağın karşısında duvara montelenmiş bir televizyon, televizyonun altında küçük bir buzdolabı ve tek kapaklı bir dolap vardı. Pencerenin çaprazında küçük bir masa ve sandalye, büyük ihtimalle hasta yakınlarının yemek yiyebilmesi için vardı. Odaya girmek için kısa bir koridor geçilmeliydi. Koridordaki diğer kapı lavaboya açılıyordu. Yatağın sol tarafında gardrop ve açılıp kapanabilen bir koltuk vardı. Gardıropda yedek çarşaflar ve üzerimdekinin aksine daha kalın bir battaniye bulunuyordu. Birde adını bilmek istemediğim bir kaç alet.
Zaman geçsin diye tüm her yeri kurcalamıştım. Şimdi önümdeki iki saati geçirecek birşeyler bulmalıydım. Oda da hiçbir şey yapamazdım. Saat neredeyse yediye geldiği için hastane bahçesine çıkmak istemiyordum o zaman hastaneyi gezebilirim.
"Ben sevdim bu fikri."
Bende sevmiştim. Yataktan kalkıp ayakkabılarımı giydim. İki saat önce buraya getirmişlerdi. Odanın kapısını açıp başımı dışarı çıkarttım kimseler yoktu. Az önce bana ailemin geleceğini söyleyen hemşire de yoktu. Nazlı tek çıkma demişti ama kimse yoksa başka çare kalmıyordu.
Odadan çıktım ve kapı numrama baktım. Sonuçta geri döndüğümde odamı bulmam gerekiyordu.
314
İlk olarak sola doğru yürümeye başladım. Bu tarafta sadece hasta odalarının olduğunu görünce yönümü değiştirdim. İleriden bana doğru gelen başhekim ile yerimde kaldım. Ne demişti Nazlı? Karan Hocam özellikle tembihledi demişti. Harika, hiç yakalanmamam gereken birine yakalanmıştım.
"Hayırdır küçük hanım ne iş? Burada tek başına." sol gözünü kırparak konuştu. "Geziyordum öyle." ellerimi önümde birleştirip sallanarak konuşunca onun dediği gibi küçük hanım olmuştum.
"Tek gezmemen konusunda hemşiren seni uyarmış olmalıydı." dedi önümde durunca. "Uyardı ama kimse yoktu aynı odada saatlerdir canım sıkıldı." cümlem ile bakışlarını normalde hemşirelerin ve nöbetçi doktorların oturduğu ama şuan bomboş olan yere çevirdi.
"Anlaşıldı." derken gözleri parmaklarıma takıldı. "Nabız ölçüm cihazın nerede?" sorusu ile gözlerimi kırpıştırdım. "Onu odada taksam yetmiyor mu?" dedim ciddi ciddi.
"Sadece oda sınırları içerisinde mi hastansın sen?"
"Fazla dahası mantıklı bir soruydu." biraz düşünür gibi yaptığımda cevapladım. "Hayır değilim."
"O zaman git şu cihazı al da biraz dolaşalım seninle." Olurdu vallah. Bu adam bu hastanenin hem sahibi hem de başhekimiydi. Ondan daha iyi kim bilebilirdi ki burayı.
"Yalnız adam senin fazla dahası demeni yadırgamadı."
"Bence anlamadı ondan."
"Tamam." dedim hızla kendi odamın numarasını ararken. Hızlı adımlar ile ilerlerken bir anda yavaşladım. Benim odamın numarası kaçtı ki? Hangi odadan çıkmıştım ben? Koridorun ortasında kaldığımda bir sağa bir sola bakıyordum. Odam nerdeydi benim?
"Bir sorun mu var?" dedi başhekim.
"Hayır yok sadece..."
"Sadece ne?" konuşurken karşıma geçmişti. "Rüya." Ben yine kitlenmiştim ve cevap veremiyordum. Ama neden? Karşımdaki adam boylarımızı eşitlemek için eğildi.
"Küçük Hanım?" dedi tekrardan. Eli yanağıma gitti ve beni kendime getirmek ister gibi hafifçe iki kez vurdu. "Rüya beni duyuyor musun?" başımı sallamak istedim ama yapamadım. Şu an felç gibi hissediyordum.
Beyaz önlüğünün ön cebinden çıkardığı küçük feneri gözüme tuttuğunda geriye doğru adım attım. O da ayağa kalktı. "Ne sıklıkla oluyor bu?" dediğinde ona baktım. "Vereceğim cevap hastaneyi dolaşmamı etkileyecek mi?" başını önce sağa sola esnetti ve cevap verdi. "Hayır."
"İkinci kez oluyor bu." dediğimde başını salladı. Sanırım bundan sonra odama gidip şu çıkardığım minnak cihazı almalıydım ama hâlâ odamın yerini bilmiyordum. Bana bakmadığı için dikkatini çekmek için önlüğünü tutup biraz çekiştirdim. Bakışları bana döndüğünde mahçup bir şekilde baktım.
"Şimdi şöyle ki Didaktör Bey. Ben odamın nerede olduğunu hatırlamıyorum. Oda numarasını da bilmiyorum." Çatık kaşlarla bana baktığında sinirli değildi daha çok birşeyleri anlamlandırmaya çalışıyor gibiydi. İnsanlık hâli unutuyordum, bunda anlamlandırılacak birşey yoktu. "Üç yüz on dört olması lazım." dediğinde başımı salladım. O önden ben arkada giderken konuştu.
"Ne sıklıkla birşeyleri unutuyorsun?"
Genelde unutkan biriydim kimi zaman en basit kavramlar bile gelmezdi aklıma. Sırf bu unutkanlık yüzünden sayısal seçmiştim. "Unutkan biriyim." dedim.
"Ne zamandır dışardasın?"
"On beş dakika falan oldu."
"On beş dakika önce çıktığın odayı unutacak kadar unutkanlık fazla değil mi?" cümlesi bittiğinde bir odanın önünde durdu. Kapıda üç yüz on dört yazıyordu. Benim odam.
"Öyle mi?" soruya soru ile cevap verirseniz sorudan kaçabilirsiniz. "Oldukça fazla." Doktor olan oydu öyle diyorsa öyledir. Gözlerimi kırpıştırdım. Odaya girip nabız ölçüm cihazını aldım ve çıktım.
"Siz burada ki odaların hepsinde ki hastaları aklınızda mı tutuyorsunuz?" Benim oda numaramı bildiğine göre diğerlerini de biliyordur diye düşünmüştüm. "Çoğunluğunu evet. Sık ziyaret ettiğim veya sık ziyaret edeceğimi düşündüğüm hastarın oda numaraları istem dışı aklıma yerleşiyor." derken elimdeki cihazı alıp işaret parmağıma taktı, üstündeki tuşlara bastığında ne yaptığını anlamak için büyük bir merakla bakıyordum.
"Ne işe yarıyor bu?" dedim yürümeye başladığımızda. "Kalp ritimlerini düzenli olarak sisteme işliyoruz."
"Hani sorun beynimdeydi." Madem sorun sinir sistemi ile ilgiliydi o zaman neden kalp ritmimi kontrol ediyorlardı. "Beyin kordinatördür. Tüm vücudu kontrol eder. Onda varolan sorun sadece onun için değil tüm organlar için sorundur."
"Sen toplasan bir parmak bile olamayacak bilgin ile adamı ne sorguluyorsun."
"İnsanlar bilmedikleri için sorarlar zaten."
Asansörün önünde durduğumuzda tekrar ona döndüm. "Bildiğim kadarıyla kalp kendi sinirlerini kendi üretebiliyor."
"Üretiyor ama bu demek değil ki sinir sisteminin etkisi kalp üzerinde etkisiz kalıyor. Kalbin ritmine etki edebilir."
Başımı sallayarak gelen asansöre bindim. Daha çok soru sorardım da ansızın ne çok konuşuyor bu diyip beni yanından kovarsa diye susacaktım. O da binince bir tuşa bastı. "Nereye gidiyoruz?"
"Odam da canım sıkılıyor demedin mi? Boş vaktini değerlendirmen için kitap okuyabilirsin." Ben boş boş ona bakarken asansör kapısı açıldı. Asansörden çıkarken konuştum. "Hastanede kütüphanemi var?"
"Varsa yuh derim."
Dilini damağına vurdu. "Yok ama iyi fikirmiş." Ciddi görünüyordu. Bence bu adam hastane bahanesiyle kendine burada yeni bir şehir kuruyordu. "Nasıl kitap bulacağım o zaman."
"Anlarsın birazdan." Bir süre yürüdükten sonra geniş ve kalabalık bir alana çıktık. "Burası giriş kısmı oluyor. Az önce çıktığımız yer ikinci bölüme açılan kapı." dediğinde arkamı dönüp kapıya baktım. "Bu alandaki hastalar genelde birinci bölüm için gelenlerdir." eliyle ilerideki kapıyı gösterip konuşmaya devam etti. "Birinci bölüme açılan kapı da bu oluyor ama dışarıdan da direkt birinci bölüme giriş var."
Büyük bir hayranlıkla etrafa bakıyordum. Bir zamanlar doktor olmak istiyordum ama zaman geçtikçe bu isteğimi sömürmüşlerdi. Doktor olmak istediğim o dönemde bu hastanenin araştırma kısmında çalışmak istiyordum. O yüzden şuan en çok üçüncü bölümü merak ediyordum. "Birinci ve ikinci bölüm arasında git gel fazla yapılıyor o yüzden birbirlerine bağlılar."
Bakışlarım giriş kapısındaki arma gibi şeye takıldı. Bu armanın anlamını hep merak etmiştim. Altıgen şeklindeydi içerisinde kuzgun bulunuyordu birde "G" ve "D" harfleri iç içe geçmiş bir haldeydi. Altıgenin bir köşesinde 1807 yazıyordu bir diğer köşesinde ise 2512 yazılıydı. Geriye kalan tüm köşeler boştu.
Yanımdaki adama geri döndüm. "Çok özel olmayacaksa bir soru sorabilir miyim?" ileriye dönük bakışları bana döndü. "Sen sor, özelse cevaplamayız." dediğinde gülümsedim.
"Kapıdaki armanın anlamı ne." direkt sorumu yönelttiğimde bakışları armaya döndü. "Deha ailesinin arması." Yeşilleri bir süre armada oylandı. "Kuzgun ne alaka?" dedim merakla. Fazla mı soru soruyordum?
"Kesinlikle."
"Ama ne sorarsam cevaplıyordu. Cevaplamak istemese cevaplamaz bende sormayı bırakırım."
Dehalara ait herşeyin üzerinde kuzgun bulunurdu. Bunun mantıklı bir açıklaması kesin vardır diye düşünüyorum açıkçası.
"Kuzgunlar zeki hayvanlardır. Deha adını daha iyi tanımlayabilecek başka bir hayvan olduğunu sanmıyorum." Evet kesinlikle daha fazlası ile mantıklıydı.
"Açıkçası Wednesday hayranı olduğunuzu sanmıştım." bunu söylerken fazla ciddiydim. Tamam öyle olmadığını biliyordum ama yine de aklımdan geçmişti. Tuhaf bakışları bana döndüğünde omuz silktim.
Birinci bölüme açılan kapıdan içeri girdiğimizde az öncekinden daha kalabalık bir ortam ile karşılaştık. Ben etrafa bakınırken omuzunlarımdan tutup beni kendi önüne konumlandırdı. "Önüne bakarak yürü birilerine çarpacaksın." dediğinde başımı salladım.
"Kaç poliklinik var?" Ben hâlâ önüme bakmadığım için ellerini omuzlarından çekmemişti beni yönlendiriyordu. "Yaklaşık on bin civarı." duyduğum sayı ile kendimi tutamadım. "OHA!" Yanlarından geçtiğimiz bazı insanlar tepkime gülünce bakışlarımı yere çevirdim. Utandım bir an.
"On iki binden fazla polikliniği olan hastaneler var Rüya." dediğinde başımı salladım. "Biliyorum ama orası Çin onların nüfusu nerdeyse Dünya'nın üçte biri." Farklı bir koridora saptığımızda öncekinin aksine sakin bir yer olduğunu farkettim.
"Deha Hastanesi tek ülkeye değil tüm dünyaya hizmet veriyor." dediğinde hak verdiğim için sustum. "Şimdi nereye gidiyoruz?" Üçüncü bölüme gitsek çok güzel olurdu. " Üçüncü ve dördüncü bölüme giremezsin." aklımdan geçenleri okumuş gibi cevap verince acaba dışımdan mı söyledim diye düşünmeden edemedim.
Düşünürken yerimde durdum ve gözlerimi kısarak yürüyen adama bakındım. Arkasından gelmediğimi anlayınca bana döndü. "İyi misin?" Değilim. Hayal kırıklığı içerisindeyim şu an ben üçüncü bölümüde görmek istiyordum.
"İyiyim de, madem diğer bölümlere giremiyorum. Nereye gidiyoruz biz şu an?" Başıyla arkasından gelmemi işaret ederken konuştu. "Kitap vereceğim sana." Arkasından koşup ona yetişmeye çalışırken bana döndü ve adımlarını yavaşlattı. "Koşma. Dur desen dururdum. Kalbin zaten iyi değil bir de koşup sen oynama ayarlarıyla." Cümlesi ile koşmayı anında kestim bir anda durduğum için ayağım kaymıştı ama hızla toparladım.
Başparmağımı kaldırıp onu onayladığımda ona yetişmem için durdu yanına gittiğimde tekrar yürümeye başladık ama başhekim artık daha yavaş yürüyordu. İlerideki koridordan sağa saptığımızda ilerideki pencerenin önünde Akın ve bana ailemin geleceğini söyleyen hemşire duruyordular.
"Arif durman gereken yeri mi karıştırdın?" yanımdaki adam konuşunca ona baktım. Arif denilen adam Didaktör Bey'i görünce kendini toparladı ve elindeki bardağı Akın'ın eline tutuşturdu. "Hayır hocam."
"O zaman neden buradasın?" sorgularcasına karşısındaki adama baktı. "İçecek birşeyler almaya indim beş dakikacık." Başhekim anladığını belirtmek için başını salladı sonra bana döndü. "Ne zamandır dışarıdasın Rüya?"
"Biz ne alaka bir anda?"
"İnan hiç bir fikrim yok."
"Şimdi hemşireyi koruyacağım diye yalan söyleme."
"Nasıl bir yalan söyleyebilirim Maviş? Beş dakikadan daha fazladır zaten Didaktör Bey ile gezdik ya."
"Yarım saattir sanırım." dedim. Bakışları tekrar Arif'e döndü. "Rüya odasından çıktığında orada değilmişsin. Yerinden ayrılıyorsan birilerinin senin için orada beklemesini sağla. Diyelim ki sadece beş dakika yoktun orada. O beş dakikanın kimin hayatına mal olabileceğini tahmin edemezsin. Şimdi yukarı çıkıp nöbetine devam et." Konu işi olunca birazcık korkutucu oluyordu.
"Adam haklı Rüya."
Arif başını sallayarak bizim geldiğimiz koridoru gitmek üzere hareketlendi. Arif giderken bir süre kimse konuşmadı.
"Ortam çok gerildi bir anda."
"Hocam sizin favori Spiderman'iz hangisi?" dediğinde ortamın gerginliğini dindirmeye çalışıyor gibiydi. "Ne yapacaksın Akın?" Akın cevap vermeyince ben konuştum. "Benim ki Andrew Garfield." Akın'ın başını bana döndürdüğünde ona yardım ettiğim için gülümsedi.
"Tom Holland en iyisi." Akın'ın cümlesiyle bakışlarım Başhekime değdi. Cevap vermek zorunda değildi ama benimle beraber Akın'ın bakışları da ona dönünce baskı altında hissetmiş olacak ki -ya da bizden kurtulmak istedi- cevap verdi. "Oyumu Tobey Maguire'den yana kullanıyorum." sesi bizim kadar heyecanlı değildi ama en azından cevap vermişti. Az önce Akın'ı terslediği için cevap vermez sanıyordum.
Kol saatine baktıktan sonra bana döndü Başhekim. "Gel kitabını vereyim." dedi ve cevap vermemi beklemeden Akın'a döndü. "Bizi burada bekle." Akın başını salladıktan sonra Başhekim Bey yürümeye başlayınca bende arkasından ilerledim. Asansöre binerek dört kat yukarı çıktık.
Asansör durunca indik. Bu katta bir kaç oda vardı. Bazı doktorların ayrı odası oluyordu bu katta da o odalar vardı. Koridorun en sonundaki odaya doğru ilelerdiğimiz de üstünde onun ismi yazıyordu.
Doç. Dr. Alp Karan Deha
İçeri girdiğinde bana döndü. " Gel bakalım." içeri girdiğimde arkamdan geldi ama kapıyı kapatmadı. Büyük hilal şeklinde bir masa vardı. Masanın önünde iki sandalye, sandalyelerin ortasında küçük bir sehpa vardı. Masanın arkasındaki duvar bir kitaplık şeklindeydi içerisinde bir sürü dosya ile doluydu. Cam ile olan duvar ve uzun bir toplantı masası da vardı ki bu şaşırtıcı değildi. Kapının hemen yanında bir kitaplık bulunuyordu. Masanın karşısında duvar ile bitişik kaldığım odadakinin aynısı olan bir koltuk dışında başka birşey yoktu. Oda genel olarak düzenliydi ama masanın üzeri için aynısını diyemezdim.
Masanın önündeki sandalyelerden birine oturdu ve eli ile kitaplığı gösterdi. "İstediğin bir tanesini al. Canın sıkıldıkça okursun." Bakışlarım kitaplığa döndü sonra tekrar ona döndüğümde başını geriye doğru atmış ve gözlerini kapatmıştı. Ne yapacağımı bilemedimğim anlardan birindeydik şu an. Başını kaldırıp bana baktı tekrar. "Rüya biraz hızlı olsan. Ameliyatta gireceğim." Ayy! Ben adamı oyalıyordum. Hızla başımı salladım ve kitaplığa doğru yürüdüm. Çok büyük bir kitaplık değildi. İçerisinde daha çok tıbbi, psikoloji ve klasik türde kitaplar vardı. Düşününce psikoloji alabilirdim ama gözüm bir kitaba takıldı.
Şeker Portakalı
Şeker Portakalı'nı çok severdim. Defalarca kez okumuştum. İki kez almıştım kitabı ama birini Nil daha beş yaşındayken yırtmıştı diğerini de babam geçen yıl öfke ile yırtmıştı. Bir daha da almamıştım. Şimdi buradaki kitaplardan birini madem alabiliyordum bu kesinlikle Şeker Portakalı olacaktı.
"Şeker Portakalı'nı alabilir miyim?" dediğimde bana baktı ardından ayağa kalktı ve kitaplığa doğru yürüdü. Şeker Portakalı'nı raftan aldı. Masaya doğru ilerleyip masanın üzerinde gözleri ile birşey aradı. Aradığını şey ne ise bulmuş olacak ki masanın diğer tarafına geçip masanın üzerinde bulunan küçük poşetin içindeki dolma kalemleri çıkarttı ve çekmeceyi açıp içine koydu. Kitabı poşetin içine koydu ve bana uzattı.
Uzattığı poşeti alırken gülümsedim. "Çok teşekkür ederim. Aldığım gibi hiç bir zarar görmeden geri getireceğim." konuşurken hâlâ gülümsüyordum. "Gerek yok. Senin olabilir." dediğinde itiraz etmek için ağzımı araladım ama o benden önce davrandı. "Hadi Küçük Hanım, hadi. Daha girmem gereken ameliyatlar var." dediğinde itiraz etmeden odadan çıktım.
"Hediyem olsun sana." dedi biz koridorda ilerlerken. "Hiç gerek yoktu." mahçup çıkan sesime tezat bir şekilde elimdeki kitaba sarılıyordum. "Bence vardı Küçük Hanım."
"Bir soru daha sorabilir miyim?" Bugün çok soru sormuştum ona. Etrafımdaki insanlar genelde soru sormamı sevmezlerdi. Cevat bile zamanında çok soru soruyorsun Rüya demişti.
"Sor."
"Bana neden Küçük Hanım diyorsunuz?" Küçük Hanım demeyin demiştim ama demeye devam etmişti. "Küçüksün çünkü." Şuana kadar verdiği en mantıksız açıklamaydı. "Neye göre küçüğüm? Hastanede benden daha küçük hastalarda vardır illaki." Kesinlikle ben daha mantıklıydım.
Birşey diyecek gibi oldu ama demedi. Bende başka bir soru sormadım o cevap vermeyi bırakınca soru sormayı bırakacağım demiştim sonuçta.
"Siz bana Küçük Hanım demeyi bırakana kadar bende size Didaktör Bey diyeceğim. Ben neye göre küçüğüm bilmiyorum ama siz bu hastaneye göre didaktörsünüz." Soru sormadım sadece konuştum ama o konuşmadı sadece başını salladı.
Karan kızına ilk hediyesini farkında bile olmadan vermişti.
...
Tekrar aşağı kata indiğimizde Akın Didaktör Bey'in dediğini yapmış ve yerinden ayrılmamıştı. Az önce Arif'e kızdığı için korkmuş olabilirdi bence.
"Ben ameliyata gireceğim. Ailesi gelene kadar Rüya'ya göz kulak ol." dedi Didaktör Bey. Akın hızla başını salladı. Başhekim yanımızdan ayrılınca Akın ile bakıştık. "Ee, Düş Hanım nasıl gidiyor?" dedi. Evet tekrardan Düş Hanım demişti.
"Adım düş değil." dedim bende sorusunu es geçerek. "Adının eş anlamlısı düş ama." Gözlerimi kısarak baktım ona. "Akın'ın bir eş anlamlısı yok demi." dediğimde dilini damağına vurdu ve konuştu. "Yok. Olsa da boşver ismimi abi de sen bana. On üç yaş var aramızda." Yaşını pek gösterdiği söylenemezdi. "Hadi gel burada durmayalım." Yürümeye başladığında önce durup ona baktım sonra arkasından giderken ona seslendim. "Akın abi." Biraz hızlı uyum sağlamıştım ama adam haklıydı.
Arkasını dönüp beni bekledi, yanına geldiğimde de kolunu omzuma attı. "Söyle bakalım abicim." O benden daha hızlı uyum sağlamıştı. "Sen kaç yıldır burada çalışıyorsun?"
"Yirmi dört yaşından beri."
"Buradan başka bir yerde çalışmadın yani?"
"Bir yıl Isparta'da çalıştım. Yirmi üç yaşında mezun oldum ben." Anladığımı belirtmek için başımı salladım. Hiç sapmadan düz ilerleğimizi fark edince arkamı döndüm. Buraya geldiğimiz koridoru geçmiştik. "Nereye gidiyoruz biz?"
"Ekibin yanına." Cümlenin ortasında iki kapılı bir odanın önünde durduk. Ben kapı ile bakışırken Akın abi kapıyı açıp büyük bir neşe ile konuştu. "Selam değerli arkadaşlarım. Size birini getirdim." Konuşurken onu pek kâle almamıştılar anlaşılan. Bir iki adım atıp açık kapının önünde durdum. "Selam." elimi yavaşça sallarken sesim utangaç çıkmıştı.
İçeride şuana kadar hastane sınırları içerisinde tanıştığım insanlar vardı. Beni görünce ayağa kalkan kişi hemen Talya oldu. "Rüya." dedi neşeyle. Ona el salladım bende. "İçeri gel." dedi Nazlı. Akın abi beni sırtımdan hafif iteliyerek içeri girmemi sağladı. "Rüya bizimle takılmak çok istedi ben de getirdim."
"İyi yapmışsın." dedi Gözde. "Hadi ayakta kalma geç otur." sandalyelerden birini gösterirken yeniden konuştu. Direkt gösterdiği sandalyeye oturup elimdeki poşeti bacaklarımın üstüne koydum. Sağ tarafta Nazlı sol tarafta Talya oturduğunda herkesin bakışları bana odaklandı. Tedirgin bir şekilde kıpırdandım. Yani biraz tuhaf oluyordu böyle. "Bakmayın şöyle kıza." dedi Akın abi.
"Ee nasılsın Rüya." Gözde konuşma konusunda ilk adımı atmıştı. "İyi."
"Olduğu kadar işte."
"Sen hayırdır Rüya? Bana cevap da vermiyorsun. Buldun tabi koca ekibi sattın beni."
"Canım bir susar mısın lütfen?"
Sustu. Beklemiyordum açıkçası. Telefon sesi odada ki sessizliği böldü. Atlas cebinde ki telefonu çıkartıp arayan kişiye baktı ama telefonu açmadan sessize alıp cebine geri koydu. "Üçüncü bölümdeyim ben." Cümlesi ile odadaki herkes başını salladı. Atlas çıkınca oda tekrar sessizliğe büründü.
"Favori Spiderman'iz ne?" Odada bulunan tek koltuğa uzanırken yine aynı soruyu sormuştu Akın abi. "Ne?" dedi anlamadığını belirtmek için Nazlı.
"Neyini anlamdın sen bunun varya Peter Parker üç tane. En çok hangisini seviyorsunuz? Mesela benimki Tom Holland Rüya'nın ki Andrew Garfield." Tüm bakışlar tekrar bana döndüğünde bu sefer bende hepsine baktım teker teker. "Ne? Bana kalırsa aralarında en ilgi çekici olan o."
"Yok ona şaşırmadık biz. Akın'ın bunu biliyor oluşu şaşırtıcı." Bana açıklama yapan kişi Talya olmuştu. "Akın abi sordu bende söyledim."
"Beni Karan Hoca'nın gazabından korumak için ortaya atladı diyelim biz ona." Biz açıklama yaparken onlar başka bir şeye takılmış olacak ki şaşkın bakışları ikimizin arasında gidip geldi. "Akın abi?" Bu sefer konuşan kişi Gözde'ydi. Bunlar abi dememe şaşırdılar.
"Aramızda on üç yaş var ne deseydi kız?" Talya'nın bakışları bir kez daha ikimizin arasında gidip geldi ve en son bana baktı. "Ben ondan daha büyüğüm bana niye abla demiyorsun." Akın abiyi gösterirken konuştu. Akın abi gülerken konuştu. "Kıskanç."
"Ne bileyim? Birşey demedin. Belki abla abi dememi istemezsiniz diye düşünmüştüm." Son cümlem hepsine hitafendi. "Ben isterim." dedi Talya tatlı bir heyecanla. "İstiyorsan derim." gülümseyerek konuştum. Nazlı da istekle bakınca konuştum. "İstiyorsan sana da derim." Başını salladı. "İsterim. Gözde de ister." dediğinde tüm bakışlar kızıl saçlı kıza döndü. "İsterim."
"Kime derse desin ilk bana değdiği gerçeğini değiştirmez." Akın abi nispet yapar gibi konuştuğunda Nazlı abla gülerken bu çocuk uslanmaz bakışları artıyordu. "Soruma cevap alamadım ben." Spiderman sorusundan bahsediyordu.
"Ben ilk adamınkini izlemedim. Diğer ikisi tercih yapacak kadar da hakim değilim." Gözde abla konuşurken bakışları elindeki dosyadaydı. Akın abi onaylamaz bir şekilde başını sağa sola salladı. "Ben Atlas ile beraber izlemiştim. Favorim Tom herhalde." Atlas ismini duyduğu anda hepsinin imalı bakışları Talya ablanın üzerinde oyalandı.
"Bizim anlamadığımız birşey dönüyor burada."
"Sence normal değil mi?"
"Demek Atlas ile izledin. Tam olarak ne zaman?" Akın abi konuşunca Talya abla göz devirdi. "Sanane Akın." Akın abi ayağa kalkarken konuştu. "Birşey demedim." Nazlı ve Gözde abla buna gülerken ben hâlâ olayı anlamaya çalışıyordum. "Ne bakıyorsunuz bana! Nazlı hadi soruyu cevapla." sitem dolu sesiyle konuşup topu Nazlı ablaya atmıştı. "Bende Tom diyorum."
"Niye hepiniz Tom dediniz ki şimdi ben tek kaldım." Benim sistemime gülen Gözde abla konuştu. "Bende Rüya'nın dediğini diyeyim bari." Cümlesi ile kocaman gülümsedim.
Akın abinin telefonundan yükselen ses ile o konuşmadan ayrıldı. Bir süre telefonda bir şeyler yazdıktan sonra bana döndü. "Ailen gelmiş. Hadi seni odana götürelim." duyduğum şey ile ben büyük bir mutluluk duyarken odadaki herkes derin bir sessizliğe büründü. Sandalyemden kalkarken odadakilere döndüm. "Çok teşekkür ederim. Sonra görüşürüz." dedim.
"Görüşürüz, kendine dikkat et." dedi Gözde abla.
"Bende hastamı kontrol edeceğim beraber çıkalım." Talya abla konuşunca Akın abi başını salladı.
Üçümüz beraber çıktığımızda mutluluktan elimdeki poşeti sallayarak yürüyordum. Ailem gelmişti.
"Ailem gelmiş Maviş."
"Yedi saat sonra."
"Geldiler ama."
"Aslında haklısın önceki sefer gibi hiç gelmeyedebilirlerdi."
"Kırıcısın."
"Salaksın."
...
Odamın önüne geldiğimizde Akın abiye döndüm. Talya abla ikinci katta hastasının yanına gitmişti. "Sende mi geleceksin içeri?" Tek kaşını kaldırıp konuştu. "Gelmeyeyim mi?" dediğinde başımı hızla olumsuz anlamda salladım. "Yok, gel. Gelmezsin diye sordum." Bu halime güldü ve saçlarımı karıştırdı. "Sakin! Öyle çabuk alınacak biri değilim. Öyle olsaydım Atlas ve Karan Hocam ile aynı ekipte paramparça olmuştum." Karıştırdığı saçlarımı düzeltip güldüm.
Kapıya yaklaştıkça kalbimin ritmi hızlanıyordu. Gelmişlerdi ama buraya getirilmemi istemiyorlardı ki. Ya bana kızarlarsa.
"Alışkınsın."
"Neyi değiştirir ki?"
"Bilmem."
Korkuyordum. Neyden korkuyordum ki kızgın olsalar hiç gelmezlerdi. Geldilerse kızgın değillerdir. Beni düşündükleri için gelmişlerdi. Ya kızmak için gelmişlerse belki beni buradan alıp götüreceklerdi o yüzden geldiler. Düşüncelerden kurtulmak için başımı sağa sola salladım. İşe yaramadı aksine daha da arttılar.
Elimi kapının kolunun üzerine koydum ama aşağı indirmedim. "İyi misin?" diye sordu Akın abi. Ona bakmadan cevap verecektim ama tekrar konuştu. "Bana bakar mısın?" Bakmadım ama o başımı ona doğru çevirdiğinde yüzüme baktı. Bakışlarını saniyeler içinde endişe kapladı. "Burnun kanıyor." Yine mi? Ben niye hissetmiyordum. Ağzıma gelen metalik tat ile artık hissediyordum.
Akın abi hızla kapıyı açtı ve benide peşinden sürükledi. Odadaki lavaboya girdiğimde burun kanamamı durdukmak için bana yardım ediyordu. Kanaması durduktan sonra tek elimle yüzümü yıkadım çünkü sol elimde nabız ölçüm cihazı vardı. Lavabodan çıktıktan sonra odadaki aileme baktım. Abim ayakta bana bakıyordu, annem ve babam koltuğa oturmuşlardı.
"Ayakta durma, geç yatağına." Akın abi elimi sırtına koyup beni yatağıma yönlendirdi. Yatağıma oturduğumda bakışlarım ailemin üzerindeydi. "Rüya bana bak." Akın abinin sesi ile ona döndüm. Elindeki küçük feneri gözüme tuttuğunda refleks olarak gözümü kapattım. "Aç bakalım gözünü." Gözümü tekrar açarken konuştum. "Neden hepiniz bunu yapıyorsunuz ki abi." cümlem ile güldü. Barlas abimin bakışları Akın abinin üzerinde dondu.
Elimde ki nabız ölçme cihazına
baktığında o da bir kaç tuşa bastı. Derin bir nefes verdikten sonra bana baktı. "İyi misin?" Başımı salladığımda saçımı okşadı. "Yataktan kalkma. Nazlı'yı göndereceğim birazdan." Akın abi çıkmadan önce aileme baktı. Bakışları babama deydiğinde onun üzerinde diğerlerinin aksine daha fazla durdu. "Geçmiş olsun." Çıkmadan önce kullandığı son cümle bu olurdu. Pek istekli değildi sesi ama.
...
Bir süre ailem ile konuşmak istemiştim ama pek de yardımcı olmamışlardı. Hiç biri konuşmak için yeltenmeyince bende vazgeçmiştim.
"Rüya biz neden buradaydık?"
"Ne salak saçma bir soru bu. Bayıldık ya."
"İyi de Neden bayıldık?"
"Bayılmak için bir sebepe ihtiyacımız mı vardı?"
"Genelde olur."
Bayılmıştım sadece o kadar bir sebebi yoktu. Olmalı mıydı? Hayır gerek olduğunu sanmıyordum. Daha önce de bayılmıştım. Bir sebebi yoktu. Öncesinde nolmuştu? Matematik dersindeydim sonra ders bitmişti. Peki ya sonra? Sınıfta mı bayılmıştım? Nerede bayıldım ben? Bayıldığımı hatırlamıyordum ki. Buradakiler bayıldığımı söylemişti oradan biliyordum.
Bir süre daha bunun üzerine düşündüm. Bakışlarımı aileme çevirdim onlara bakarken babamın mavileri benim mavilerimle kesişince durdum. Babamla fiziksel olarak tıpatıp aynıydık. Herşeyle. Bizi yan yana gören anlardı baba kız olduğumuzu.
'Şaka falan değil. Babam okulunu bitirdikten sonra seni Sarp'a vereceğine dair söz verdi.'
'Yani zamanı geldiğinde karım oluyorsun Rüya Hanım.'
Kafamda yankılan sesler yüzüme birer tokat gibi çarptı. Anılar beynimde teker teker yaşandı. Aynı acılar vücuduma yayıldı yeniden. "Babam." dedim sessizce. Babam beni satmıştı resmen. Zamanında Hacer ablayı aldıkları gibi benide almıştı o aile. Babam da vermişti.
Babamın üzerinde olan bakışlarım bulanıklaştı. Başım döndü ama umrumda olmadan yataktan kalktım ve babama doğru ilerledim ve onun biraz ilerisinde durdum. "Şimdi sana bir soru soracağım ve sende bana cevap olarak yok öyle birşey diyeceksin." Şaşkın bakışları ile konuştu. "Ne saçmalıyorsun sen."
"Ben değil sen birşeyler saçmalamışsın baba." dedim öfkeyle. "Benim sinirlerimle oynama." benim üzerime yürüdü. "Rüya.." dedi abim uyarırcasına. "Ne Rüya?" diye bağırdım. "Hep Rüya zaten. Yapma Rüya. Sus Rüya. Gitme Rüya. Otur Rüya. Kalk Rüya." Cümlem babamın tokadı ile yarıda kesildi. Yana düşen başımla beraber bir göz yaşı düştü.
Başımı kaldırıp az önce hasta olmama bakmadan yine canımı yakan adama baktım. Aramızda kalan mesafeyi kapatıp onu ittim. "Sesi çıktımı dayak at sussun demi Baba." İtmem pek etki etmemişti ama parmağında ki cihaz yere düşmüştü.
"Sen kızını nasıl sattın ya. Ne yaptım ben sana? Sevdim seni. Seni sevdim diye annem nefret etti benden ama yine de seni sevmeye devam ettim. Sen ne yaptın! Sattın beni. Başına kalmasın diye kızını sattın." Ağlarken konuşmaya devam ettim ama bu sefer hedefimde annem vardı. "Sende biliyordun demi. Beni sattığını biliyordun. Tabi ki biliyordun sen bilmezsen Naz nereden öğrensin. İşine geldi ama sende sevmediğin adam ile evlendiğin için benim de aynısını yaşamamı istedin. Bana olan o sebepsiz kinin yüzünden ölmem bile umurunda değil."
Ne yapacağımı bilemez bir şekilde etrafa bakarken saçlarımı çekiştirip konuştum yeniden. "Doğdum diye mi bu kinin? Babamı sevdim diye mi? Ona benzediğim için belki de. Bunlar yeterli değil ama." Sitem ile ayağımı yere vurdum. "Yeterli değil." dedim tekrar aynı zamanda geriye doğru yürüyordum. "Yeterli olmamalı." gittikçe kısılan sesim ile konuşurken sırtım duvara değdi. Yere çöktüm ayaklarımı kendime çektim ve saçlarımı çekitirmeye devam ettim. "Yeterli olmamalı çünkü bunlar suç değil." Kime diyordum bunları. Kendime mi yoksa anneme mi?
"Rüya, abim bırak saçını." dedi abim omzuma eli değdi aynı zamanda. Dokunuşu ile irkilip geri çekildim. Ağlamaktan kızaran bakışlarım onla eli arasında oyalandı. "Sende biliyor muydun?" Bakışlarım onun üzerinde durduğunda yutkundu. Biraz geriledim ve ayağa kalktım. "Yalvarırım bilmiyordum de. Bu herifin seni Sarp'a sattığını bilmiyordum de. Sana bunu yapamadım de." Parmağımla babamı gösterirken yalvardım abime ama o cevap vermedi. Elim sağ tarafa düştü.
"Cevap ver!" diye bağırdım. Bağırmamın ardından kapı açıldı. Arif'di sesimi duymuş olmalıydı ama umrumda dahi değildi. "Haberim yoktu de! Söylemediler, söyleselerdi buna asla izin vermezdim. Senden bu kadar nefret etmiyordum de!" Sanki sesim daha fazla çıkabilirmiş gibi bağırdım yeniden. "Rüya.." dedi çaresizce. "Abi! Konuş." daha sakindi sesim.
"Biliyordum." Dünyam başıma yıkıldı diye bir deyim vardır ya. İşte tam olarak o oldu. Tüm dünyam başıma yıkıldı. Son kolonu da yıkıldı ve ben altında kalmadım direkt öldüm. İçimde abimi tekrar kazanabileceğime dair olan o umut artık yoktu. Cevat hazksızmış kavanozun içindeki oksijen bitermiş.
"Delirdi bu yine, doktor çağırın." dedi annem olacak kadın. "Barlas oğlum doktor çağır." Buda babam oluyordu. Babamın üzerine yürüdüm tekrardan. Önünde durunca kahkaha attım. Acı bir kahkaha. Evet, kesinlikle delirmiştim.
"Hayır, hayır, hayır. Delirdiysem de sizi ilgilendirmez çünkü sevgili babam beni sattı." gülerek konuştum. "Merak ediyorum ne kadara sattın beni? Kaç para verdiler sana?" sesim korkunç bir sakinlikteydi. Cevap vermedi o cevap vermedikçe benim gözüm seğirdi.
"Sen nasıl satarsın beni? Siz nasıl izin verirsiniz buna? Hiç mi vicdan yok sizde. Ne zaman biter bu kin? Ben ne yaptım size?" cümlelere devam ederken etrafı dağıtıyordum. "Neden ya neden? Çok mu yer kapladım evinizde? Çok mu yedim içtim? Ne yaptım da size benden kurtulacak kadar benden nefret ettiniz." Arkamdan bana sarılan kollardan kaçmak için çaba sarf etmeye başladım bir anda Kimdi bu? "Bırak beni. Konuşuyorum sadece. Onlar bana onca şey yaparken kimse onları tutmadı. Ben sadece konuşuyorum beni de tutmayın."
"Tımarhane bu kızın yeri burası değil." Baba sus artık susta gör artık beni. Sizin eserinz bu. Ben değil sen git tımarhaneye sen olmasan böyle mi olurdum ben?
"Arif çıkar şunları buradan." dedi biri. "Sakin ol. Kendine zarar veriyorsun, yapma."
"Peki Atlas Hocam."
"Hayır daha konuşacağım ben. Anlatacakları var onların bana. Nereye götürüyorsunuz onları?"
"Sakinleştirici getir Nazlı." Sakinleşmek istemiyordum ama isteklerimin pek önemi yoktu. Kolumda hissettiğim kısa süreli acının ardından herşey yok oldu. Hem şimdi için yok oldu hem de sonrası için yok oldu.
Umarım beğenmişsinizdir.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
See youuu 👋🏻
