14. bölüm · Beklenmedik Anda
Sırlar, Yalanlar ve Kan
Ne yapmam gerekiyordu?..
Etraf, karanlığa bulanmış bir tiyatro sahnesi gibiydi. Maskeler... Korkunç, ifadesiz maskeler, gölgelerin içinde birer birer beliriyordu. Ormanın derinliklerinden gelen boğuk çığlıklar, kemiklerimin içine işleyen bir uğultuya dönüşüyordu.
Ve Kael'in sesi...
O lanet fısıltı hâlâ kulaklarımdaydı.
"Kaybedeceksin..."
Sanki dünya dönüyordu ama biz... ortada kalan beş kişi... donmuş gibiydik. Bizim dışımızdaki her şey hareket ediyor, zaman bile bizden kaçıyordu.
Kaybetmem... mümkün müydü?
Hayır.
Ben Bahar'dım.
Bahar Solmazeldim.
Hayat, beni defalarca kırmış, defalarca yakmıştı. Üzerime örülen düğümler, kan ter içinde sökülmüş; acı, etime işlemişti. Ve şimdi... tam da ipler çözülmeye başlamışken... pes etmem mi bekleniyordu?
Asla.
Beni tanımıyorlardı.
Aslında hiç tanımadılar. Beni sadece görmelerine izin verdiğim halimle tanıyorlardı.
Ve en komikleri de neydi biliyor musunuz? Beni aptal sanmaları.
Bu onları daha da aptal yapıyordu bunu fark etmemeleri ne kadar da yazık ama!
"Kael... " Fısıltımı kimsenin duyduğunu düşünmüyordum. Daha gür bir şekilde,
"Karşıma çık Kael oyunu sadece ikimiz oynayalım! " Ormandaki kuşların uçuşma sesi geldi ve ardından ürkütücü bir kahkaha...
"Cık cık... Küçük kuzgun. Bu oyunu ben kurdum ve bazı küçük süprizler var bu oyunda. Sadece ikimiz değil kalabalık bir oyun olacak... "
"Ne oyunu bu? " Ekip benimle birlikte düşünceler içindeydi.
"Hiç sormayacaksınız sanmıştım; oyun basit, ileride bir ev var onun içine girecek ve arkadaşlarınızı bulacaksınız ve orada ki ipuçlarını toplayarak nerede olduğumu bulacaksınız. " Dedi. Sesinde oyunbazlık yatıyordu. Orman onun sesiyle yankılanıyor bizim sessizliğimizle eski haline geri dönüyordu.
Biz sessizlik içindeyken parmakların şıklatılma sesi geldi.
"Ha, söylemeyi unutuyordum... Acele etsen iyi olur küçük kuzgun arkadaşlarından birisinin durumu kötüye gidiyor ve süreniz akmaya başladı eğer biraz daha burada durursanız, tüm arkadaşlarınız durumu kötüye gidebilir! "
Kalbim öfkeyle sıkıştı. Diğerlenin bakışları birbirinde dolandı.
"Ne yaptın onlara?! " Sesim onun ki gibi yankı yaptı ormanda. Sert ve duygusuz olan sessimde hissedilen bir tehlike vardı... Karanlık vardı.
Kahkahası yankılandı bu seferde.
Bu adam tam anlamıyla psikopattı.
"Onlara uslu durmalarını tambihledim küçük kuzgun ama o boğa gibi olan pek yerinde durmadı... Gerçektende kırmızıyı sevmiyor sanırım. " Son cümleyi kısık sesle söylemişti ama bende dahil ekip de duymuştu.
Onları kırmızı bir odaya kapatmıştı. O çığlık da Nur'a ait olmalıydı. Kahretsin!
Zaman kaybediyorduk.
"Eve girelim. "
"Bahar Hanım... Bence bu pek güvenli değil bir plan yapmalıyız. " Dedi Fırat haklıydı. Ama zaman yoktu.
"Fırat Özgür kan kaybediyor olabilir onların canına bir şey gelmemeli beni anlaman lazım! " Onları kurtarmam gerkiyordu. Çevreme bakındım maskeler sallanmaya devam ediyordu. Arada gidip gelen gölgeler, ışıklar tam bir ilizyon gibiydi.
Ben önden yürümeye başlamıştım ki,
"Yalnız o eşyaları bırakalım beni güldürüyor biliyor musunuz yoksa sizinle gelebilirdi. " Diye sanki düzgün bir şey demiş gibi keyifle söylemişti.
Elimde ki silahı attım.
Benimle birlikte diğerleri de silahlarından arınmıştı.
Tekrar bir gülme sesi geldi.
"Sana bol şans dilerim küçük kuzgun... Ama ben karşındaysam şans bile seni bırakıp kaçabilir. "
Gülümsedim.
"Bende sana bol şans dilerim Kael oradan çıktığımda seninle birebir karşılaşmak için can atıyorum. "
Tabi çıkabilirsek.
Arkaya bakıp kafamla ileriyi işaret ettim.
"Dikkatli olun kendinizi koruyun ben bir şeyler bulucam. " Fısıldıyor sadece onların duymalarını sağlıyordum.
Kafalarıyla onaylamışlardı.
Önde ben bir yanım da Veyra diğer yanımda Alp vardı. Veyra'nın arkasında Kağan, Alp'in arkasında Fıratla beraber adımlarımızın altında ki yaprakların ezilme sesiyle yürümeye başlamıştık.
Ne yapıcım?
Bilmiyorum.
Onları nasıl kurtarıcam?
Bilmiyorum.
Senin bildiğin bir şey var mı ki?
Evet var... Onları buradan sağ salim çıkarmanın bir yolunu bulucam. Kuzgun sözü.
***
Beni aramamıştı. En sevdiğim kişi ablam beni aramamış telefonlarıma cevap vermemişti.
Saat gece 12.30.
Ve ben aklımda ki seslerden buranın yabancılığından uyuyamıyordum.
Telefona son kez bakıp ofladım.
Acaba beni unutmuş muydu?
Sonra kendi kendime güldüm.
Ablam beni asla unutmazdı.
Telefonu yatağın yanında bulunan şifonyerin üzerine koyup tek kişilik yatağıma iyice yerleştim. Burada bir sürü insam vardı. Kuzenler... Akrabalar... Her iki taraf da beniö sayemde birleşmişti.
Ama keşke birleşmeselerdi. Her dakika başı bağırış oluyordu.
'Yok bu senin yüzden.'
' Bunu sen mi aldın?' bu cümleleri bu kadar çok duymak zorunda mıydım?
Kafamı yastağa koyup, gözlerimi kapattıp kafamda ki sesleri susturmaya amaçladığımda bir mesaj sesi buna engel olmuştu.
Ablamın olması ümidiyle hızla doğrulup telefonu elime aldım şarjım azalmıştı.
"Uyudun mu? "
Bilmediğim bir numaraydı. Kaşlarım çatıldı. Bu saate kimdi ki bu?
"Kimsiniz? "
"Ben Doruk Demirhan kusura bakma rahatsız ettim. "
Ne? Doruk Demirhan mı? Allah'ım... O dev bana neden mesaj atıyor? Hemde bu saate?
"Sorun değil... Numaramı nereden buldunuz? "
Parmaklarım, klavyenin üzerinde gezinirken ki titremesinin sebebini anlayamıyorumdum.
Yazıyor...
"Ben abimden istemiştim o da Bahar ablandan almıştı. Rahatsız etmedim değil mi? "
"Yok yani rahatsız etmediniz. "
"Sevindim. E ne yapıyorsun? "
Bana mı öyle geliyordu bilmiyorum ama sanki o da heyecanlıydı kelimeleri silip silip yazmasıyla bunu anlayabiliyordum. Yüzümde oluşan gülümsenin nedeni bu yüzden olabilirdi.
"Hiç yatmak üzereydim ama şuan seninle mesajlaşıyorum. Sen ne yapıyorsun? "
Cümlelerim saçma olup olmadığı anlayamıyorum çünkü ben ilk defa bir erkekle mesajlaşıyordum.
Bu garip miydi?
Bence değildi.
"Ben uykunumu böldüm? Kusura bakma tekrardan. Sabah işlerim vardı ancak gece müsait olabiliyorum. Ve bende şuan motorla bir parka geldim oturuyorum. "
Bu saatte motorla park mı? Harika fikir.
"Dediğim gibi sorun değil. Yalnız mı oturuyorsun? " Diye merakla yazdım. Doruk Demirhan bildiğime göre fazlasıyla tanınan birisiydi. Yalnız olmasına ihtimal vermiyordum.
Yazyor...
Çevrimiçi...
Yazıyor...
"Aslında yalnız değilim ben varım motorum var ve... Sen varsın işte konuşuyoruz mesajda olsa da. "
Ah kalbim...
Bu adamla ilk kez mesajlaşıyordum ama şimdiden gecemi daha iyiye getirdiğini hissediyordum.
Parmaklarım titriyordu. Ne hissettiğimi anlayamıyorumdum bir cümle mi beni bu hale getirmişti? Yalnızlığını sadece ben ve motoruyla paylaşıyordu. Bu düşünce de kalbimin atışını hızlandırdı.
"Yani yalnız değilsin demek... Peki bana yazmayı aklınıza nasıl getirdiniz büyük bey? "
Senden size dönmeyide ancak benim gibi birisi başarabilirdi.
Yazıyor...
"Bilmem motoruma baktım biraz konuştum motor bana dedi ki; hadi küçük hanıma yazalım... Bende dedim ki; hayır uyumuştur. O da tekrar dedi ki; hayır ben hissediyorum o uyumadı senin yazmanı bekliyor. İşte bende ona uyup yazdım. "
Ekranda ki mesajla kısa süreliğine bakışma yaşadım. Ve bir an gözlerimi kapattım, sanki Doruk'la gerçek bir bakışma yaşamış gibi hissettim.
E... Ben nasıl bir cevap vericem şimdi?
Gözlerim sinsilikle kısıldı desem yeridir.
"Bu demek oluyor ki motor istemese sen yazmayacaktın öyle mi büyük bey? " Soru küçüktü. Etkisi büyüktü.
Yazıyor...
Çevrimiçi...
Yazıyor...
Çevrimiçi...
Cevap bulamama sırası ondaydı anlaşılan. Sonunda bir bildirim sesi daha geldi.
"Yok öyle değil tabi ben istedim."
Tebessüm ettim.
"Yani motorun sözünü dinledim ama ilk ben istedim. "
Daha çok gülümsedim.
Cevap vermedim.
"Küçük hanım beni çıkmazda bırakacak sorular sorma ben bilmiyorum bunun cevabını. "
Kahkaha attım.
Odada yankılandı.
"Tamam tamam şaka yaptım. "
Mesajı yazarken bile gülüyordum.
Bu sefer tekte cevap vermişti.
"Hiç komik değildi Küçük hanım. Ben burada ölüp ölüp dirildim yanlış bir cevap vericem diye. "
Bu cümleyi sanki karşımda söylemiş gibi hissettim. Hafif bir küskün tavırla.
"Bence çok komikti. Bugün hiç gülmediğim kadar güldüm Büyük bey."
Diye keyifle cevap verdim.
Arkama yastığı koyup yatak başlığına dayandım. Uykum gülmekten kaçmıştı.
"Güldün mü? "
"Evet! Hem de çok. "
"Bana niye gülüşünü göstermedin Küçük hanım? "
"Göstermem mi gerekirdi? "
"Evet! Hem de fazlasıyla. "
Bu sözler bu kadar etkili olmamalıydı. Ama sanki her geçen saniye onu geçmişte de tanımış gibi hissediyordum. Çok tanıdık geliyordu. Tanıyordum. Ama bir o kadar da tanımıyordum. Onu ondan tanımak istiyordum. Baştan en başından.
"Sonra... "
Diye yazdım. Ne cevabı vereceğimi bilememiştim.
Cevap hızlı geldi.
"Ne kadar sonra? "
"Ben... Eskişehirde değilim. Yani baya sonra. " Bu tekrar beni üzmüştü.
Yazıyor...
"Dert ettiğin şeye bak ben yanımda ki canavarı boşa mı taşıyorum? Konum at geleyim. " Dedi.
Dedi.
Bunu bana dedi.
İnanamıyorum.
"Bu saatte mi? " Benim mantığım nereye gitmişti?
"İstediğin her saatte küçük hanım. "
Mesaja şaşkınlıkla karışık ayrı bir heyecanla baktım. Ve sonrasında mantığım yerine gelmiş olmalı ki;
"Neden? Neden benim isteklerime bu kadar önem veriyorsun? " Diye sordum.
Çevrimiçi...
"Çünkü... "
"Çünkü ne ? "
"Ne bileyim ben, sen mutlu olunca bende mutlu oluyorum işte. "
Bir cümle, bir kalp krizi...
Bu konuşma nereye gidecek? Harelde bu sohbetten sonra iki evli barklı olarak buradan çıkıp gidecektik. Tekrar kendi kendime güldüm.
Ne hayalperest birisiydim böyle?
Mesaja bakmayı kesip cevap vericekken kapı çaldı. Telefonu kapatıp tekrar şifonyere koydum sesini kapatmıştım elbette.
"Gel..." Bağlaç kurarak oturdum.
Kapı yavaşça aralandı. Gelen annemin annesiydi. Asel hanım.
"Konuşalım mı? " Allah var geldiğimden bu yana bana tek bir ses yükeltişi yoktu.
Gerçi geleli daha ne kadar olmuştu ki?
"Buyrun Asel hanım konuşalım. "
Kapıyı arkasından kapatarak, tülbentini düzelterek girdi içeriye. Büyük bir evdi burası sadece aileler ve onların çocukları vardı. Çok kalabalık değildi.
Yani bir ordu kadardık.
Buna da şükür çünkü anlattıklarına göre bunun bir kaç misli daha akrabamız vardı.
Hayat garipti değil mi? Sadece ablamla yaşayan sıradan bir kızdım. Ama şimdi... Mardin ve Trabzon'un en köklü ailelerinin torunlarıydık. Ben ve ablam bunu asla kabul etmeyecektik. Onlar bize hep yabancı kalıcaktı.
Gözlerim karşıma oturan kadını izliyordu ama kalbim ve mantığım başka diyarlara uçmuştu bile.
***
"Sence neden cevap vermedi? "
Yanımda bulanan canavara soru sormam ekrana boş boş bakmam kadar saçmaydı.
"Bunu bana yapma küçük hanım beni cevapsız sorularımla baş başa bırakma. " Fısıltım görüldü yediğim cümleme karşıydı.
"Ya ben ne zaman dürüst olsam bir bokluk oluyor. Ben mi yanlışlık var acaba? Küçüğe hissettiklerimi söylemese miydim?" Yanımda acıma eşlik eden canavar vardı.
Evet! Motorumun siyah olması benim gibi onu da canavar yapıyordu.
"Hiç yardımcı olmuyorsun canavar! " Bir motora sebepsiz yere kızmak da benim gibi delilerin işiydi işte.
Ekrana son kez baktım. Son görülme 00.54.
"Off... "
"Benim hiç uykum da yok. Ne yapalım canavar? "
"Gezelim değil mi? Gezelim. Yok, bize bu küçük hanımdan fayda bence aşk itirafıma dayanamadı koydu kafayı yattı. Acaba kendini rüyada mı sanıyo? " Gülümsedim. Yine saçmalıktı. Bunun bilincindeydim.
"Lan! O ne güzel uyuyodur şimdi? Keşke görme fırsatım olsaydı." İç çekişim dertliydi.
Ayağa kalkıp canavara çevirdim bakışlarımı.
"Seninle giderdik ama olmaz onun izni olması lazım. Hem belki uyumamıştır bize cevap verir ha? " Parkta ki demir parmaklıklara dayadım belimi.
O gün geldi aklıma. Onu ilk kez ağladığını gördüğüm zaman... Onun güldüğünü gördüğümde benim de yüzümün nasıl gülümsediğini.
Aşk mı deniyordu buna?
Yoksa sevda mı?
Bir yerde görmüştüm ya da duymuştum tam hatırlamıyorum ama orada geçen aşk hevesin bitene kadar, sevda nefesin bitene kadar. Sözüydü.
"Kim dediyse ne güzel demiş. Sevdim bak bunu. Nasıl aklıma geldiyse artık?" Sıkıntılı nefesim bu sözü söyleyene ve söyletmeyeneydi.
Az daha konuşsaydık söylerdim hemen uyumanın sırası mıydı kızım?
Deri ceketten anahtarı çıkarıp motora bindim.
Bugünlük bu kadar park mesaisi yeterdi.
"Bu kadar dertlenmek yeterli canavar." Kaskı taktım.
Motoru çalıştırdım. Her zaman ki gibi muazzamdı. Aynı onun gülüşü gibi.
"Lan? " Ne zaman ben onu kıymetlim olan motoruma benzetmiştim. Amanım ben yandım. Bittim. Kül oldum. Abayı yakmışım lan ben!
Kahretsin.
Sevdalanmak için daha çok gençtim ama olsun. Bu onun gülmesini sağlayacaksa ben tüm yıllarımı sevdalık için feda edebilirdim yani en fazla ne olabilirdi ki? Dememek lazım çünkü bunu her dediğimde o şeyde mutlaka bokluk çıkıyordu.
Pek ümitlenmemek lazım.
Yoluma devam edicektim ki telefon çaldı.
Bakışlarım gökyüze kaydı.
Hadi İnşallah.
Motoru düzlüğe çıkarıp cebimden çalan telefonu aldım.
Ve arayan annem...
Dedim işte al bu da kanıtı. Her ümit bir boşluğa çıkıyordu.
Telefonu önüme koyup kaskı hızla çıkardım. Ve aramayı cevaplayıp kulağıma koydum.
"Anne? " Sesimde merak vardı. Normalde bu saatte aramazdı. Uyuyor olurdu.
"Oğlum? " Dedi titrek bir nefesle.
"Anne ne oldu? " Kaşlarım çatılmış annemden gelecek tek bir cümleyi bekliyordum.
"Oğlum baban... Abinin şirketi çok boşladığını fark etti Samsun'dan Eskişehir'e geliyoruz. Orada değil mi abin gittiğinde beni aramasını söyle oğlum. " Diye fısıldadı.
Abim yoktu ki.
"Anne abim yok ki... Bahar ablanın yanındaydı en son. "
"Bahar kim oğlum? Siz ne karıştırıyorsunuz orda? Ne yapıyorsanız bu babanızı sinirlendirdi. Tuvalete zor kaçtım oğlum. " Bu yüzden sessiz konuşuyordu. Bu yüzden musluk sesi geliyordu.
"Anne gel bizim yanımıza kalma o adamın yanında! " O bir baba değildi. Biz onun oğlu değildi. O bir yabancıydı. Bize en yakın olan en uzak yabancı.
Bahar ablayı tanıtmaya uğraşmamıştım o abimin konusuydu.
"Oğlum... O benim kocam yapamam biliyorsun. Kapatmam lazım... "
"Anne boşan. Ne olur boşan o adamdan! " Sesim yankılanmıştı. Biliyordum, o adam anneme kötü davranıyordu.
Telefon kapandığı anda abimi aramaya koyuldum.
Aç abi, aç...
Aradığınız kişiye ulaşamıyor. Lütfen...
Hay ben...
Kaskı takıp hızla ilerledim. Araçların arasından geçerken ki tek düşüncem aileme bir şey olmamasıydı.
Ailem annem ve abim.
Ve isterse o küçük hanım. Onu da ailem olarak benimsemem benim sinirlerimi daha da hoplattı.
Son hızla boş yolda gecenin ıssız karanlığında ilerlerken aklımda ki düşünceleri toplamak bir hayli zordu.
***
"Bu oyunda arkadaşınızı siz çıkıncaya kadar sağ tutmak için birkaç tıbbi ilaç bulmanızı istiyorum..." Kael'in sesi kulaklıkta yankılandı, tıslayan bir yılan gibi. "Ama... biraz acele etmelisiniz. Zaman akıyor. On dakikanız var. Daha doğrusu... Özgür'ün on dakikası."
K
ael büyük bir keyif alıyordu.
Onların çırpınışlarını izlemek ona keyif veriyordu.
Bahar'ın sandığı gibi değildi bazı şeyler...
İnsan bir şeyi doğru yaptığını sanır ama aslında kendi kuyusunu kazar ya Bahar da öyle yapıyordu.
Doğru sandıkları yanlıştı. Bunu anlamasının bedeli her zamankinden daha acı olabilirdi. Bu olabilir miydi?
Bahar ve ekibine hayat hiç beklemedikleri bir anda en kötü süprizleri yapıcaktı.
Tahminler... Oyunlar...Hepsi boştu. Bu oyunun sadece üç belirli kuralı vardı;
Kimseye güvenme.
Kimseye aldanma.
Kimseye inanma.
Her zaman bu üç şeyi yapan kananan olmuştu Bahar bunu yapabilecek miydi? Ekibini kendinden fazla düşünerek iyi mi yapıyordu yoksa kötü mü? Bir yandan arkadaşı için tıbbi ilaç bulabilme çabası, bir yandan Özgür'ün kesik nefislerine eşlik eden Nur'un çığlığı... Sadece 10 dakika vardı.
10 dakika içinde Özgür'ün ölme ihtimali Nur'u fazlasıyla ürkütüyor arkadan kelepçe ile boruya bağlanmış ellerini çözmeye çalışıyordu. O da biliyordu, rahat durmazsa aynı duruma düşecekti ama umrunda değildi. Tam karşısında kan kaybeden bir can vardı. O canı kendi canı gibi hissediyor olması... Acıyı sanki Özgür değilde Nur yaşıyordu. Sağ alt karnından vurulmuştu. Bir acı çığlık daha döküldü dudaklarından.
"Dayan... lütfen dayan, Özgür... ne olur..."
Nur'un hıçkırıkları aralıksızdı. Daha dün... Daha dün söyleyecekti ona hissettiklerini. Ama şimdi? Söylemeye fırsat bulamadan, onu kaybedecek miydi?
"Lütfen... Daha seni sevdiğimi söyleyemedim lütfen... Lütfen beni bırakma sende babam gibi beni bırakma! "
Onun da babası ölmüştü. Belkide öldürülmüştü. Bilemiyordu. Anlayamıyordu. Buna rağmen hep sakinliğini koruyabilmiş, annesinin yolundan gitmişti. O masaya babası için oturmuştu. Ve Harun amca için. Onun Nur'a olan yardımlarının haddi hesabı yoktu. Deniz yengeye ve Harun amcaya olan saygısı asla bitmeyecekti. Bahar'a da öyle.
Yine farkındaydı. O sebep olmuştu ama o da yeniydi. Tüm suçu ona atmak istemiyordu ama bir yanı... Onu suçlu buluyordu. Susucaktı. Yine en iyi bildiği şeyi yapıp susucaktı. Onun omuzlarına bir yük daha bindirmek istemiyordu.
Ya Özgür'e bir şey olursa? O zaman kimi suçlayacaktı? Kimden hırsını alıcaktı? Yoksa yine sessizliğine gömülüp ortadan mı kaybolacaktı tekrar?
Olmaz. Bu sefer bu olmayacak Özgür'ü koruyucaktı.
Bu sırada Hayal ve Ezgi bir odada, Pars ve Ece farklı bir odadaydı. Elleri kelepçeli duvardaki demire sabitlenmişlerdi. Hiç birinden ses çıkmıyordu.
Farkındalardı...
İçlerinden birisine bir şey olduğunun farkındaydılar fakat kim? İşte onu bilmiyorlardı.
Bu en kötüsüydü. Belirsizlik içinde kalmak en kötüsüydü.
Pars Ezgi'yi düşünüyürdu.
"Haylaz Tilki..." Diyordu.
"Umarım iyisindir. " Dilekte bulunmaktan başka çaresi yoktu. Çok kalabalıklardı. Evet çoğunda hasar bırakmıştı fakat ensesine vurulan bir cisim onu güçsüz düşürmüştü. Son sözleri Ezgi'ye dokunmamaları içindi.
Üzerinde paylanço kıyafeti duruyordu. Saçlarındaki peruk bir yere düşmüş yüzündeki boyalar akmıştı.
Kelepçe için çözüm bulmaya çalışıyordu. İp olsa çözerdi ama kelepçe biraz sıkıntıydı.
Ama bir ses geldi.
Karşıya baktığında Ece bir elini kaldırmış kelepçeyi salandırıyor aynı zaman da sırıtıyordu.
Az önce saçından bir şey çıkarmaya çalışıyordu bu yüzdenmiş.
"Aferim kız sana. " Dedi fısıldıyarak Ece kör noktadaydı. Yukarada ki kamera onu göremiyordu. Ece de bunun farkındaydı. Canı sıkıldıkça böyle şeylerle uğraşırdı. Onda da kimsenin bilmediği sırlar vardı. Ailesi yılandı o değil. Ailesinin lekesi ona bulaşmıştı. Evet bazı davranışları ailesi gibiydi ama onu kimse tanımaya çalışmıyordu. Kalbi vardı onun, kalbi. Kırılıyordu nadir de olsa.
"Bekle." Dedi. Kelepçeden ses gelmemesi için eline hapsetti. Duvardan sürünmeye devam ederken, kameranın olduğu duvarın tam aşağısına geldi. Etrafa baktı, tırmanmak için bir şey aradı ama yoktu. Tüm odalar farklı renkteydi. Onların bulundu oda lacivert renginde, Hayal ve Ezgi'nin bulunduğu oda Pembe rengindeydi. Ezgi'nin suratı bu duvarları gördükçe düşüyordu.
Ece aradığı şeyi bulamayınca çereyi yukarıda ki boruda bulmuştu. Pars onu izlemiyordu izlerse belli edebilirdi. O yüzden eski pozosyonuna dönmüş düşünüyor gibi yapıyordu.
Boruya dokunda. Sıcaktı.
Boynundaki fuları çıkarıp boruya koydu. Koyduğu anda kendini yukarıya çekip bir ayağıyla kamerayı kırması bir olmuştu. Boyu buraya göre yeterince uzundu.
Kameranın kırılmasıyla Ece oradan çekilip kendinde olduğu gibi hızlı hareketlerle Pars'ın kelepçesini açmaya Yöneldi.
"Senden beklenmeyecek hareketler... " Diye söylendi Pars. Haklıydı. Ece de beklemiyordu.
"Daha beni tanımıyorsun... "
Vay be der gibi kaşlarını kaldırdı.
"Bitti." Pars'ın yanından çekilip kapıya yöneldi bu kapıları biliyordu. Tel tokayla biraz uğraştıktan sonra onu da açmış etrafı kontrol ederek dışarı çıkmıştı. Pars üzerindeki paylanço kıyafetlerinden anında kurtulmuş, Ece'yi takip etmeye koyulmuştu. Diğerlerini de bulup buradan hızlıca çıkmaktı amacı.
Kimseye görünmeden.
Nerede olduklarını bilmiyorlardı. Normaldi. Kimisi baygın, kimisi gözleri kapalı olarak gelmişti.
Diğer tarafta Bahar ve Kağan, ellerinde fenerlerle dar koridorlarda koşturuyordu. Nabızları kulaklarında atıyordu. Her saniye, Özgür'e doğru giden bir ölüm sayacı gibiydi.
"Bir şey bulmamız lazım!" dedi Bahar, panikle.
Kağan'ın sesi keskinleşti:
"Bulacağız! Vazgeçmek yok!"
O an, Bahar'ın gözü duvar dibinde kırık bir çiçek saksısına takıldı. Elini içine daldırdı ve... birkaç bez, eldiven ve küçük bir ilk yardım paketi buldu.
"Buldum!" diye haykırdı, sesi yankılandı.
"Güzel... Şimdi onları girdiğiniz kapının altından at ki dakika bitmeden onları yetiştirebilelim. " Kael'in sesi ortama buz soğukluğu vermişti.
Alp geri dönüp Bahar'a baktı, gözlerinde bir anlığına umut kıvılcımı parladı.
"Kapının altından at!" dedi hızla. "Dakika dolmadan yetiştirmeliyiz!"
Onaylayıp hızla kapının altından attım bulduklarımı.
Kael'in yalan söyleme ihtimali var mıydı? Hemde fazlasıyla. Başka saçenekleri var mıydı? Yoktu hem de hiç.
Hoparlörden yine Kael'in sesi geldi.
"Tebrikler küçük kuzgun, ilk oyununuzu bitirdiniz şimdi açılan kapıdan diğer oyuna geçebilirsiniz."
Birleşip ortama ürkütücü bir ses vererek açılan kapıya temkinli adımlarla ilerledik.
Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında, içeri soğuk bir rüzgâr doldu.
Karanlık odaya adım attığımızda, tek bir sarı ampulün loş ışığı masanın üstüne vuruyordu. Masanın etrafında beş sandalye... Ortada ise paslı kenarları olan küçük, siyah bir kutu.
Kimse konuşmuyordu.
Kağan, gözlerini masadan kutuya kaydırdı.
"Bu hiç hoşuma gitmedi," diye fısıldadı, sesi gergin.
Dişlerimi sıkarak etrafı süzüyordum.
"Özgür'ün durumu kötüye gidiyor olabilir... Vakit kaybedemeyiz. Ne varsa, burada bitireceğiz," dedim.
Alp sandalye kenarına yaklaştı, parmağıyla tozları silip yüzümüze baktı,
"Bu... bir tuzak gibi kokuyor."
Kael'in sesi, o an hoparlörlerden yankılandı. Sesi eskisinden daha alaycı, daha iğneleyiciydi:
"Tebrikler küçük kuzgunlar... İlk oyunu tam zamanında bitirdiniz.
Şimdi... oturun."
Sesi, içimizi ürperten bir kesinlik taşıyordu. Ne bir seçenek vardı, ne de kaçış yolu. Yavaşça sandalyelere oturduk. Masanın altındaki ışık yanınca, kutu daha net görünür oldu. Paslı, eski ama tehlikeli bir hava yayıyordu.
Kael devam etti:
"Kutunun içinde... sırlarınız var.
Bazen kurtuluş, kimin neyi sakladığını bilmekten geçer.
Bazen de... kimin neyi sakladığını asla bilmemekten.
Ama dikkat edin... Bu oyunda doğru cevap hayatta kalmaktır."
Kaşlarımı çattım, dudaklarımı bastırarak fısıldadım:
"Yine bir bilmeceyle oynamaya çalışıyor..."
O anda kutudan kendi kendine gelen bir tıkırtı sesi duyuldu.
Bunun bizim yanılsamamızın olmasını isterdim.
Kağan ileri atıldı ama Alp kolundan tuttu.
"Dur!" dedi sertçe. "Bu basit bir kutu değil... Bizimle oynuyor."
Hoparlörden Kael'in kahkahası yankılandı. Bu kahkaha, bu defa kısa değildi, neredeyse boğuk, içten gelen bir zevk taşıyordu.
"Kutuyu açtığınız an... ikinci oyununuz başlayacak.
Özgür'ün 10 dakikalık süresi boşa gitmesin.
Anlayın artık... burada zaman sizin düşmanınız."
Veyra dışlerini sıkıp,
"Yeter artık! Aç şunu, Bahar!"
Umursamadım. Sakince kapağa uzandım. Soğuk metale dokunduğum an, içimizden birinin nefesi kesildi gibi oldu.
Kapak yavaşça açıldığında...
İçinden beş küçük zarf çıktı. Her birinin üzerinde isimlerimiz yazılıydı.
Kael yeniden konuştu, bu kez fısıltı gibi bir tonla,
"Her birinizin bir sırrı var...
Ama birinizin sırrı, hepinizin ölümüne sebep olabilir."
O an, odanın köşesinden gelen hızlı bir bip sesi duyuldu. Kağan'ın bakışları yukarı kaydı ve tavandaki dijital sayaçta kırmızı rakamlar belirdi:
09:59
09:58
09:57
Zaman başlamıştı.
Her oyun 10 dakikaydı. Her dakika bizim için bir ömre bedeldi. Ne sırrı bu? Benim gizli bir sırrım yoktu... Hayır! Onu bilmesine imkan yoktu.
Senin sakladığın ben miyim?
Senden başka saklamam gereken var mı?
Kahkaha.
Neden gülüyorsun?
Beni ortaya çıkarmaktan korkuyorsun neden? Onların senden korkmasını istemez misin?
Hayır! Sen var olursan ben kaybolurum.
Ama, onlar senden korkar. Kimse önüne çıkmaya cesaret edemez. Tam anlamıyla kuzgun olursun. Ve herkes bunu senin yaptığını zanneder daha ne istiyorsun?
Böyle konuşması beni dahada ürkütüyordu.
Adalet istiyorum.
Anla artık adalet denen şey kalmadı! Benim çıkmama izin ver!
Yapamam... Işığımın kaybolmasına izin veremem.
Sen saçmalıktan başka bir şey yapmıyorsun! Senin her şeyin benim. Sen bir hiçsin. Ben ise o hiçi nasıl kullanmasını bilenim! Çekil karanlığımın önünden.
Daha zamanı gelmedi.
Neye?
Sonuma.
Soğukkanlılıkla omuzlarımı oturduğum sandalyede dikleştirdim.
Kael'den korkmuyordum.
Ondan korkmuyordum. Beni korkutan tek şey içimdeki oydu.
O beni bile korkuturken bunları ne hâle getirirdi? Bilemiyordum.
"Kimin çok önemli sırrı var? " Sorum beklenmedik bir şeyle karşılaşmamak içindi.
Forat sadece kutuya bakıyor, Alp bana, Kağan ve Veyra ise ne olduğunu anlamaya çalışan bakışlar atıyordu.
"Pekala başlıyalım bakalım... " İlk önce kendi ismim yazılı zarfı aldım.
Bu masa geçmişi çözmek içindi. Birisimiz de öyle büyük sır olmalıydı ki belki de bunu öğrenmemizin bedelleri buradan çıkmamızdan daha imkansızdı.
Zarftan çıkan kağıdı sesli bir şekilde okudum. Doğruydu ama çok da önemli değildi.
"Bazı kararlarımın sonuçlarını kimse bilmiyor ama hepsi sizin güvenliğiniz için."
Kağıdı ters çevirip onlara da gösterdim en ufak bir şüphe bırakmak istemiyordum.
"Hangi kararlar? " Diye soran Kağan oldu.
"Sokaklara çıkmamız mesela... " Diye cevabı Veyra verdi.
Diğerleri sadece onaylamıştı.
Gözlerimi kapatıp kutunun içinden bir zarf daha seçtim. Alp'ti.
"Tik... Tak küçük kuzgun acele edin bütün sırları açın ve sindirin zaman daralıyor! " Onun sesini duymamaya çalıştım.
"Alp... " Hâlâ bana bakıyordu. Okyanus gözlerinde sadece benim yansımam vardı.
İçinden çıkan kağıdı ilk önce içimden sonra Alp'e bakarak sesli bir şekilde okudum.
"Geçmişimdeki bazı adımlarımı saklıyorum, ama bu oyunda bana güvenmek zorundasınız."
Kaşları çatıldı ama sonra,
"Bana güvenmelisin yarukum. "
Başımla onayladım.
"Güveniyorum."
Yarukum diyordu. Işığım diyordu.
Gözlerimi kapatıp tekrar zarf seçtim. Kağan gelmişti. Zarfı açıp okudum.
"Bazen doğru olanı yapmak için yalan söylemek zorunda kaldım."
Kael bunları nereden biliyordu? Bunları nasıl öğrenmişti?
Ben neler neler biliyorum... Hiç sesim çıkıyor mu?
Veyra, Kağan'a kısa bir bakış attı.
"Doğru'ya ulaştın mı? " Sesi umursamaz gibiydi.
"Son 6.00 dakika. " Kael'in sesi yankılandı.
Kağan'ın gözleri Veyra'nın gözlerine kilitlendi.
"Sen her zaman doğru olandın Taş surat. Söyle banasana ulaşabildim mi?"
Cevap yoktu. Veyra Kağan'a göz ucuyla bakmatan başka bir şey yapmıyordu. Kağan ise Veyra'ya bakmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Buda pek önemli değildi.
Derin bir nefes aldım.
Bu sefer gözlerim açık bir şekilde iki zarftan birini saçtim. Fırat.
Ona baktım.
"Bir kısmınızı korumak için diğer kısmınızı riske attım, ama nedenini kimse bilmeyecek."
Tek kaşım yavaşça havalandı.
"Doğru mu"
Gözlerini kapattı sessizliğini korudu.
"Doğru."
Gözlerine odaklamdım.
Sessiz bir sorum vardı.
"Söyleyecek misin? "
Tek kaşını kaldırıp indirdi.
"Sence? " Diyordu.
Başımı olumsuzca salladım. Söylemeyecekti.
Bunların hiç birinde pek sorun yoktu.
Veyra'ya bakarak diğer zarfı elime aldım.
Yüksek sesle okudum:
"Belki de herkesin bildiği gerçek aslında bir yalandan ibaret."
Sessizlik oluştu.
Odaya ağır bir buz gibi sessizlik çöktü. Sanki birileri nefes almayı unutmuştu. Ne demek oluyordu bu?
Kağan'ın kaşları çatıldı, gözleri kısıldı. Veyra'ya uzun, sorgulayıcı bir bakış attı.
"Bu ne demek Veyra?"
Sesi sakin ama içinde bastırılmış öfke var gibi çıkmıştı.
Veyra bir anda savunmaya geçti, sesi biraz titrek ama gözleri sertti.
"Benimle ne alakası var?! Daha ne olduğunu bile bilmiyorum!"
Alp'in yüzü gerildi, dudağını hafifçe ısırdı. Şüpheci bakışlarını sırayla ben ve Kağan'a çevirdi.
"Ama bu senin kağıdındı... Rastlantı değil bu."
Fırat, gerginliği kırmak ister gibi konuştu ama sesi de güven vermekten çok uzaktaydı.
"Belki de Kael'in bir oyunu bu. Bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor."
Veyra'ya baktım ama bakışlarımda kararsızlık vardı. Onun suçlu olduğuna inanmak istemiyordum ama aklım karışmıştı.
"Veyra... Bize söylemediğin bir şey mi var?"
Veyra, Derin bir nefes aldı, sesi çatallaşmıştı bile eğer bir sebep yoksa neden böyle olmuştu?
"Hayır! Hiçbir şey saklamıyorum. Ama siz böyle bakmaya devam ederseniz... belki de gerçekten bir şey sakladığıma inanırım!"
Kağan, ayağa kalkıp masaya sert bir yumruk indirdi. Kalktığı gibi sandalyesi de düşmüştü.
"Herkes sakin olsun! Kael'in istediği bu! Aramıza şüphe tohumları ekmek!"
Ama çok geçtir...
O an itibariyle şüphe tohumları ekilmiştir. Artık kimse kimseye tamamen güvenemeyecektir. Özellikle Kağan, Veyra'nın en küçük hareketini bile takip etmeye başlayacaktı.
Çünkü yediremeyeckti kendine. Ama unuttuğu bir şey vardı eğer bu suçlamalara devam edilirse Veyra o da dahil hepsine en sert yüzünü gösterecek inanmamalarının bedelini ödetecekti.
Bunları izleye iki kişi vardı. Birincisi Kael'di. Diğerleri ile ilgilenmiyordu ama bu küçük kuzgun... Onun neler yapabileceğini çok merak ediyordu. Yer altı onun zekasına şimdiden hayran kalmıştı. Masaları kendine çekmeyi haberi yokken başarmıştı. Bu Kael'in gururunu incitiyordu.
O kadar uğraşmıştı. Omların her istediğini yapmış, sözlerinden çıkmamıştı. Sonucu bu muydu? Bir hiç miydi bunun sonucu?
Öyle olamalıydı. Farkında değildi. O sadece bir piyondu. Kendini şah zanneden sıradan bir piyon... Bunu anlamıyordu ya da anlamak istemiyordu. Evet zekidi. Evet oyunbazdı. Ve evet onun gücü Ruyan, Tarık ve Sarah'dan daha fazlaydı ama o kadar dı. Diğerlerinden daha büyük değildi. Bunu anlayamaması onun en büyük eksisiydi.
Tüm olanları izleyen ikinci kişi ise gölgede kalandı.
Oyunları kuran oyuncuları belirleyendi.
Ve tek rakibi olan o Kuzguna bir şey olmasına izin vermeyecekti.
Çünkü kimsenin bilmediğini biliyordu. Ve aklından geçen, Eğer onunla birleşirlerse... Değil yer altı tüm alem önümüzde diz çökerdi. Onu izliyordu. Aklımda geçen düşüncelere engel olmuyor sadece izliyordu. Özel karanlık bir odada tüm kameraları izliyordu tüm sesleri duyuyordu. Ama sadece duymak ve görmek istediklerine odaklanıyordu.
Masa'nın üzerinde ki telefonu açıp tek bir mesaj yazdı.
"Ona zarar gelmeyecek. "
Tüm oyunu kuran oydu. Ve düşünüldüğü gibi değildi hiç bir şey.
O da düşülmesini istediği şeyi düşündürüyor, mükkemel derecede manipülasyon'u yapıyor ve yaptırıyordu. O bu yüzden sahne de değil, arka plandaydı.
İzlemek için var olmuştu o.
"Evet! İkinci oyunu da başarıyla bitirdiniz tebrikler! " Bir alkış sesi geldi hoparlörden.
"3. Oyuna geçebilirsiniz. " Sıkıntı şu ki bu odada başka kapı yoktu. Benim düşüncemi Alp dile getirdi.
"E burda kapı yok 3.oyun nerde? "
Hoparlörden yine Kael'in sesi geldi. Sesi bu kez daha soğuk, daha alaycıydı:
"Sevgili küçük kuzgun ve onun pek sevimli arkadaşcıkları... O kapıyı siz bulucaksınız 10 dakikanız başlıyor o kapıyı bulun ve 4. oyuna geçin. Tik...tak... Zaman daralıyor. Arkadaşınızın durumunu göz önünde bulundurmanızı tekrar söylemem gerekmiyor değil mi? " Bir kahkaha daha.
Diğerleri'nin boş duracağını sanmıyordum. Mutlaka bir şey yapmış olmalılardı.
Yukarıdaki kırmızı sayaç tekrar saymaya başlamıştı. Bende dahil herkes duvarlardan bir şey bulmaya çalışıyorduk. Biraz durdum ve odayı inceledim.
Bizim en çok düşüneceğimiz fakat bakmayacağımız bir yer olmalı...
Gözüm bir yere takıldı kocaman gülümsedim...
***
"Hadi biraz daha dayan."
Sözlerim, kendime söylemişim gibi çıkıyordu dudaklarımdan, ama Özgür'ün kulaklarına ulaşmasını umuyordum. Az önce maskeli bir adam kapıyı açmış, küçük bir ilk yardım çantasıyla birkaç parça bez ve eldiveni önüme savurup çıkıp gitmişti. Ellerimi çözdüğü anda tek bir cümle söylemişti:
"Onu kurtarmak istiyorsan, çabuk ol."
Kapıyı kilitleyip kaybolmuştu. Zaman bizim için artık kanın akış hızına bağlıydı.
Özgür'ün dudaklarının rengi kaybolmuştu. Nefesi kesik kesikti, her solukta göğsü daha da zor inip kalkıyordu. Gözleri, kapanmamak için son bir dirençle bana odaklanıyordu.
Elimi titreyen dizlerime bastırdım, zihnimi toparlamaya çalıştım. İlk yardım eğitimim vardı... ama bu bambaşkaydı. Bu, ders kitaplarında öğretilenlerden değildi.
Eldivenleri giydim. Ayaklarını yukarı kaldırdım, başının altına çıkardığım hırkamı koydum. Saçlarımı sıkıca topladım, alnıma düşmesinler diye. Kırmızı ışık yeterli gelmiyordu, ama başka çarem yoktu.
"Özgür... beni duyuyorsun, değil mi?" dedim, gözlerine bakarak.
Zayıf bir nefesle onayladı.
"Mermiyi çıkaracağım... ama senden istediğim tek şey... gözlerini açık tutmaya çalışman."
Ağzına kendi fularımı top yapıp verdim, dişleri sıkılırsa dilini ısırmaması için. Elleri titriyordu, ama bakışları hâlâ bendeydi.
Derin bir nefes aldım.
"Hadi... Allah'ım... ne olur... ilk kez yapacağım... yüzümü kara çıkarma."
"İlk kez mi?" demek ister gibi kaşlarını çattı. Dudaklarının kenarında acıyla karışık küçük bir gülümseme belirdi.
"Merak etme," dedim fısıltıyla, "elim hafiftir... bir çırpıda alacağım onu."
Kıyafetini hızla kaldırdım, yarayı çevreleyen kanı bezle temizledim. Elimden geldiğince alan açtım. Çantadaki küçük bir makasla yaraya en yakın kısımdaki kumaşı kestim.
Derin bir nefes daha... Ellerde titreme yoktu. Titremezdi. Titrememeliydim.
Avuç içime aldığım küçük cımbızı sabitledim. Merminin etrafındaki kas dokusunu hafifçe kenara çektim. Özgür'ün bedeni refleksle kasıldı, ama gözlerindeki direnci koruyordu.
"Tamam... çok az kaldı... biraz daha dayan."
Cımbız, metalin soğuk yüzeyine dokunduğunda çıkardığı tık sesi kulaklarıma çarptı. Sanki odadaki tüm uğultular susmuş, sadece o ses kalmıştı.
"Nefes... al... ver... birazdan bitecek."
Bir hamlede, tüm gücümü toplayarak mermiyi çekip aldım. Küçük, kanlı, soğuk bir metal parçası... Elimdeydi.
Özgür, acı dolu bir iniltiyle başını yana çevirdi. Dudakları beyazdı, ama gözleri hâlâ açıktı.
Bezi bastırıp kanamayı durdurmaya çalıştım. Hızlıca turnike etkisi yaratacak şekilde sargıyı sardım. Dakikalar ilerliyordu, ama kan akışı azalmıştı.
"Tamam... tamam... artık geçti... bitti." dedim, ama sesim kendi kulaklarımda bile titriyordu.
Fularını ağzından çıkardım. Dudaklarından tek bir cümle döküldü:
"Yaşayacağım... Değil mi?" Alayına mı sormuştu yoksa gerçekten mi anlamıyordum.
Omuzlarımı dikleştirdim, gözlerimi kaçırmadan fısıldadım:
"Sen... yaşamak zorundasın."
*****
Ne dersiniz? Bir sonra ki bölümde işler ne hâle dönücek? Beklenmedik Anda, tam da adı gibi olaylarla ilerlemeye devam ediyor keyifli okumalar sevgiler... :)
