13. bölüm · Beklenmedik Anda
Sessiz Orman Soğuk Gözler
Hayat bazen insanlara istemedikleri şeyleri yaptırabilirdi.
Hayat...
Tek bir kelime bana o kadar zorluk yaşatmıştı ki... Sanki bir ömrü bin defa yaşamış gibiydim. Oysa ki daha 24 yaşımdaydım.
Dile kolay gelen 24 sene.
Bu iki rakamın birleşimi ailem varken bile zordu. Ya şimdi?
Bu zorluk bana hem gündüzümde hem gecemde tek bir an yaşatmamıştı.
Kırgındım... Ailemin bu zorlukların altında beni tek bıraktığı için, aileme kırgındımdım.
Kardeşime kırgındım... Beni anlamak istemesine rağmen, ona anlatmama rağmen beni anlamamasına kırgındım.
Kendime kırgındım... Bu kadar yükü omuzlarıma yüjlediği için hem kendime hem de hayata kırgındım. Ama ne önemi vardı ki?
Bahar Solmazel, her zaman kırıldım. Ama bunu kolay sandılar...
Oysa ki ben hep kırıldığım yerden güçlendim.
Hayatımda kolaylık nedir bilmedim. Ben çocukluğumda bile zorlukları severdim. Tabii bunların bazıları kimsenin kaldıramatacığı yükten bile ağırdı.
Neredeyse bir haftadır vücuduma giren, damarlarımda dolaşan bu zehirde onlara örnekti. Unutuyordum.
İğnenin ucu vücuduma girdiği anda sadece bedenim orada aklım başka diyarlarda gibiydi. Zehiri bile hissetmiyordum ki ben.
"2.0 mg bu kadar kolay atlatan ilk insan olabilirsin Bahar... " Diyen Hayal'i bile anlamakta güçlük çekiyordum.
Tam bir hafta olmuştu. Ve vücuduma 2.0 mg zehir girmişti. Ve ben bunu hissetmemiştim bile.
Konuşmadan oturduğum sandalyeden karşımda ki laboratuvar duvarını izliyordum sebebi neydi? Onu da bilmiyordum.
"Bahar? "
"Bahar? "
"Bahar?! "
Derin bir soluk aldım ciğerlerim benden izinsiz çalışıyormuş gibi hissediyordum... Bu normal miydi?
Yaşadıklarım normal miydi?
"Hayal? " Gözlerimi daldığım yerden alıp bana telaşla bakan Hayal'e bakındım.
"Bahar..."
"Ne oldu Hayal? " Bu teleşa ve korkuya anlam verememiştim.
"Bahar gözlerin... " Sesi titriyordu.
"Taksit taksit konuşmasana Hayal ne oldu gözlerime? " Diye sinirle konuşmuştum.
"Gözlerin farklı bakıyor Bahar... Az önce ki gibi değilsin. Sanki az önce tüm enerjini kaybetmiş gibiydin ama şuan... Bilemiyorum ışığın geri gelmiş gibi, " Dedi. Hayır. Hayır.
Bunu anlamamalı.
"Her zehirin vücuduna gireceği anda bakışların değişiyor. Bahar bunun sebebini biliyor musun? Yoksa bana mı öyle geldi? " Diye kendini sorgular gibi sormuştu.
Sesimi sakin çıkarmaya özen göstererek,
"Hayal bu zehir'in bana etkisinin olmadığını düşünüyorum... Hissetmiyorum etkilerini belkide bir anlık gelen etkilerinden biridir. İnan ne olduğunu bende anlamıyorum. "
Ona dürüst olmuştum.
Ona gerektiğinden fazla dürüst olmuştum.
İçimde bir sessizlik vardı...
Sana kolay gelen bana neler yaşatıyor haberin yok.
Sadece bu cümleyi anlayabilmiştim. Sesi durgun geliyordu.
Benim hissetmediklerimi o hissediyor olmalıydı. Ama buna rağmen sesini çıkarabiliyor olması beni fazlasıyla şaşırtmıştı.
Konuşamaması lazımdı.
Karanlığını göstermesi lazımdı.
Ama o... Kendi karanlığında bile konuşma cesareti gösteriyordu.
Ben ve onu ayıran en büyük farklardan birisi de buydu.
Bana baka kaldı. Bir şey demedi ilk başta.
Oturduğum yerden kalkmaya çalıştım. Başım dönüyor midem karışıyordu.
Sandalyeye tutundum.
"Bahar... Düşüncelerimi sana söylemiştim, istersen buna devam etmeyelim ne dersin? Seni olumsuz etkiliyor ve... Sonuçların ağır olmasından korkuyorum. " Karşımda bir şeyler konuşuyordu ama ben onu duyupta anlayamayacak kadar içimde ki sese odaklanmıştım.
Zaman gelecek...
Zaman geliyor...
Zaman...
Neyin zamanı?
Sanki içimde ki sonun geldiğini söylüyordu. Bir insan sonun geldiğini nasıl anlayabilirdi ki? Bu saçmalıktan ibaretti. Bir ses daha yükseldi içinden,
Güvenme.
Kime? Neye?
Kendine bile güvenme.
Benim kendime olan güvenim onun sayesinde azalmıştı zaten.
O gün aklıma geldi. Onu ilk defa tanıdığım o gün...
"Babam neden buraya geldik? " 8.yaş günümden bir hafta sonraydı.
Annem ile babam göz göze geldiler bir süre. Karanlık bir koridorda yalnızdık. Yukarıda yanıp sönem haste ışığı dışında hiç kimse yoktu. Hiç bir şey de yoktu. Gece vaktiydi.
"Canım daha önce de geldik... Hatırlamıyor musun? " Fısıltı eşliğinde annem konuşmuştu.
Cevabımı başımı sallayarak vermiştim.
Burayı daha önce gelsem hatırlardım. Evimizden çok uzaktı burası.
Bir kadın doktor vardı içeride.
Dışarı çıkıp çağırdı.
"Bahar gel sana bir daha bakalım. " Sesi naifti.
Annem ve babam benimle birlikte ayağa kalktılar destek olduklarını belirttiler her zama olduğu gibi. Babam;
"Bahar'ım, güzel kızım... Sana hiç bir şey olmayacak sakın korkma ben buna asla izin vermem. " Onları sakinlikle dinliyordum.
Annem devraldı konuşmayo bu sefer,
"Canım kızım seni çok seviyorum, seviyoruz bunu unutma sen çok güçlü birisin... Sen Bahar Solmazel'sin. " Başımla onayladım. Çok fazla ses vardı ben... Hangisine odaklanacağımı bilemiyordum.
Ailemi ardımda bırakıp yavaş adımlarla doktorun açtığı kapıdan içeri girdim. Odada bir sedye bir koltuk masa ve sandalye vardı başka önemli pek bir şey yoktu.
Doktor bana sakin bir şekilde bakıyordu . Ben ise gözlerimi yere indirmiştim içimde nedenini bilmediğim ses vardı. içten içe korkuyor gibiydim.
Doktor bana anlayışla yaklaştı beni koltuğa oturtup önüme sandalyeyi çekip oturdu.
"Bahar, senin içinde iki güç var. Biri zayıf, kırılgan... Diğeri ise karanlık ve güçlü. Bu senin karmaşan, ama aynı zamanda potansiyelin." Benim anlayabileceğim şekilde tane tane konuşuyordu.
Başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerimde korku var olduğunu biliyordum belki de kararsızlık,
Sessizce,
"Biliyorum... Kendimi koruyamıyorum. Ama o diğer... o çok karanlık. Onunla nasıl yaşarım bilmiyorum." Çaresizlik gibiydi. Sesliydi çok sesliydi... Onu nasıl bastıracağımı bilmiyordum.
Doktor,yumuşak ama kararlı bir sesle.
"Onu yok sayamazsın, bastıramazsın. Ama kontrol etmeyi öğrenebilirsin. Gücünü anlamak, onu senin için bir araç haline getirmek zorundasın. Bu korkunla savaşmakla başlar." Beni anlamaya çalışıyordu... Ama onun da nilmediği bir şey vardı. Hissemediği bir şeyi tam olarak kimse anlayamazdı. O da böyleydi.
Gözlerimi doktorun gözlerine diktim, içimde hem umut hem korku belirmiş gibi gösterdim.
Doktor:
"Unutma, karanlık olmadan ışık anlamını yitirir. Senin içinde her ikisi de var ve bu seni özel kılıyor." Bu beni özel kılıyor... Ben kendi değerimin ışığımın farkındayım.
Işığımı yaymam için karanlığımın da olması gerektiğini doktordan öğremiştim.
İkimizde sessizleştikten sonra ilk konuşan Hayal olmuştu,
"Neyse... Çocuğa ne oldu?" Diğer olayın üstünde durmamayı tercih etmişti doğru bir karardı.
"Alp'le buraya gelirken Lavinya'yı Fırat'a bıraktık. " Diye sakince konuştum ayakta durarken başımın dönmesi geçmişti.
Şaşırdı.
"Fırat çocuk bakmasından ne anlar Bahar? " Diye mantıklı bir soru sordu.
"Fırat bulur bir çaresini. " Ona güveniyordum.
Güvenme.
Biraz yüzü düşmüştü.
"Ne oldu? " Merakla konuşmuştum. O bana iyi geliyordu ben de ona iyi olmak istiyordum.
Derin bir iç çekti.
"Fırat... Ona üzülüyorum. " Dedi sesinden ne kadar samami olduğunu anlayabiliyordum.
"Neden... O her zaman başının çaresine bakar. "
"Onun için değil... Ailesi için yani, onun ailesi yok ve tamamen tek... Ne bileyim işte üzüyor beni. " Düşünceliydi.
"Lavinya da öyle onun da kimsesi yok." Sessizleşmiştik.
Benim de demek istedim.
Neden kimse benim yalnızlığımı görmüyor?
Çünkü ben varım.
Teşekkür ederim içimi çok rahatlattın iç sesim.
"Ne yapabiliriz ki ikisi için? " Diye Hayal sıkıntıyla sormuştu.
"Hayal... Kimsesiz bir sürü insam var ben bugün buraya hem kael'i bulmak için hem de o meseleye çözüm bulmak için geldim. "
Buraya gelmeden önce masaya haber vermiştik.
"Nasıl bir plan var aklında? "
"Nöbetleşe sokaklara çıkıcaz kimsesizlerin de çığlıklarına koşucaz yani herkesin... Ben sadece kendime odaklandım bu çok yanlıştı Hayal. Hatamı telafi etmem gerekiyor."
Gülümsedi. İçten ve yanımda olduğunu belirten cinstendi bu gülümseme. Bir elini omzuma koydu.
"Sen benim hayatım boyunca gördüğüm en iyi lidersin Bahar... İnan bunu seni teselli etmek için söylemiyorum. Ben gerçekleri konuşurum ve bu sende gördüğüm en büyük gerçek. Sen bir yolunu bulursun. Ben sana inanıyorum. " Dedi. Benim ihtiyacım olan sadece bir kaç kelimeydi ve Hayal bunları az önce bana söylemişti.
Bana inanıyordu.
Bana inanıyordu.
Sana inanan birisi var Bahar.
Bu iki kelime bana gücümü yeniden hatırlattı. Her gün tekrarladığım kelimeleri başkasından duymak gücümü tekrar uyandırdı.
***
"Planı son kez tekrar ediyorum.Pars ve Ezgi siz A noktasında görev yapıcak ve kimin ne yaptığına bakıcaksınız her yardım çığlığına koşucaksınız sıradan bir vatandaş gibi... "
"Sıradan vatandaşlar yardıma koşmuyor ki... " Dedi Ezgi. Ona yandan bir bakış attım bölmemesi için.
Kollarını bağlayıp arkasına yaslandı.
"Özgür ve Nur siz de B noktasına ormana yakın olucaksınız kaçırılma olayları orada daha fazlaymış... Kağan ve Veyra da size yakın bir konum olan C noktasında olucaklar birbirinize kulaklıklar yardımıyla haberleşiceksiniz. Mehmet Bey Amca sende burada kalıcaksın tek olmayacaksın Tunçay seninle kalıcak
Geriye kalan Ben, Alp de D noktasından yani merkez'e yakın yerlerde kalıcaz ve siz Hayal, Ece ve Fırat sizde E noktasında çıkmaz sokaklara yakın bir konumda durucaksınız. Hatırlarsanız Lavinya'yı orada bulmuştum ve dahasının da olduğunu düşünüyorum... Anlaşılmayan bir nokta var mı? " Diye elime projeksiyon kumandasını alırken,
Herkes birbirine baktı. Mehmet Bey Amca da bana.
"Peki, burada ki işler ne olucak? " Kael'i kast etmişti.
"Sokaklara nöbetleşe çıkıcaz ve burada da nöbetleşe kalıcaz Bey Amca buraya ilk geldiğimde de dedipim gibi her sessiz çığlığa koşmak bu masanın görevi... "
"Kurtardığımız çocukları ne yapıcaz onları evlatlık alacak değiliz değil mi?" Elinde ki kalemle oyalanan Ece'den gelmişti soru.
"Onun içinde bir yurt tasarladım Ece her kurtarılan kimsesiz çocuk o yurt'a götürülecek ve her eksiği karşılanacak... Bunlar bağışla da olabilir ya da kendim öderim. " Bilmiyorum der gibi dudak büzdüm.
"Sokaklarda çok fazla çocuk vardır... Hepsinin altından kalkabilecek miyiz?" Bu soruda sessiz sessiz bizleri dinleyen Nur'dan gelmişti.
Elimdeki kumandayla projeksiyondan açılan haritayı kapatıp ellerimi masaya yasladım.
"Bu masanın görevi bu. Yardım etmek adalete kavuşmak... İnsanların yardım çırpınışlarına yetişmek. Her çocuk ya da yetişkin birisi yardım istediyse onları kurtarmak, yardımcı olmak bizim boynumuzun borcudur. Altından kalkabilir miyiz? Bunu bende bilmiyorum. Ama buna da mutlaka bir çözüm bulucam. " Dedim karalılıkla. Suspus olmuştu tüm masa.
"Bahar..." diyen Alp'in sözünü kestim.
"Arkadaşlar, buraya sıradan insanlar olarak gelmedik. Biz sadece görev yapmıyoruz, umut taşıyoruz. Her gece sokaklarda sessizce feryat eden, kimsesiz kalan insanların sesi olacağız.
Korku ve yılgınlık bizim gerçek düşmanımız. Ama biz, karanlığın içinde ışık olmaya ve o ışığı çoğaltmaya geldik.
Unutmayın, attığımız her adım sadece bir yere gitmek için değil; oradaki hayatları değiştirmek için. Her birimiz birer savaşçıyız.
Ve en önemlisi... birlikteyiz. Gücümüz birliğimizde. Kimseyi yalnız bırakmayacağız kendimizi bile.
Bugün buradan çıktığımızda, her karanlık köşeyi aydınlatacağımıza söz veriyorum. Çünkü biz güçlüyüz. Çünkü biz karanlıktaki ışığız."
Önümdeki koltuğa oturdum.
"Kimse kimseden şüphe etmesin. Hepimiz el birliğiyle bu işlerin altından kalkabiliriz. Kendine güveni olmayan, masaya bir daha gelmemek üzere şimdi kalksın gitsin. Bilirsiniz; bende teklif var, ısrar yok."
Arkama yaslandım. Sözlerimi kim ciddiye almış, kim bu masada kalmak istememiş diye baktım.
Bazıları sanki burada olmak istemiyormuş gibi huzursuzdu. Bunu hâl ve hareketlerinden değil, gözlerinden anladım. Çünkü bana göre gözler asla yalan söylemezdi.
Ve bana bakan bir çift gözde hiç yalan yoktu.
Saf, temiz bir sevgi vardı.
Sevgi... Ne demekti?
Uzun zamandır hatırlamıyordum. "Abla" ne demek bilirdim. "Anne" ne demek bilirdim. "Baba" ne demek bilirdim... Ama aşkı bilmezdim.
Bu üçünün sevgisini, şefkatini bilirdim, ama aşkı asla.
O adamın gözlerinde ise... aşk vardı.
Baktı gözlerime... Karanlığın içinde yolunu bulmuş gibi.
Baktım gözlerine... Dalgalarıyla beni alıp götürsün diye...
"Ne zaman başlıyoruz? " Diye parmaklarını kıtlatan Kağan sabırsızca konuştu.
"Şu itleri dövmek için ellerim kaşınıyor... " Dedi ellerini gerçek manada kaşıyan Özgür.
"Bence şu itlerin üzerlerinde ki paraları da alalım hem yurt için kullanırız hem de yeni işler masamızın kasasına koyabiliriz." Mükkemmel bir öneri verdiğini sanan Pars'a tüm masa olarak boş boş baktık.
O da bize baktı.
"Ne? Parayı sevdiğimi bilmeniz gerekirdi. Ben işin kârlı tarafına bakarım arkadaş hiç kusura bakmayın. " Dedi teslim olur gibi ellerini kaldırarak.
"Ben sana her kurtardığın çocuk başına belli bir ücret veririm Pars Karamir sen yeter ki görevini incelikle yap. " Gözlerimi devirerek konuşmuştum.
Dişlerini göstererek gülümsedi.
"Bahar Hanım çok yaşa... " Islık çalıp alkış patlattı.
Gülümsedim.
"Sende çok yaşa Pars. İlk görevimizi bitirdikten sonra birlikte güzel bir akşam yemeği yeriz ne dersiniz? "
Buna en çok Özgür ve Alp sevindi.
"Senin elinden bir yemek yiyelim ya midemiz bayram etsin şöyle. " Dedi Alp.
"Her müsait olduğumzda toplanır yaparız böyle şeyler onları takmayın siz göreve odaklanın... Görev yarın başlıyor. Herkes, sıradan bir vatandaş gibi olucak sıradan . "
"Tamam... Zaten en fazla ne kadar sıradanlığın dışına çıkabiliriz ki? " Diye Veyra sordu.
"Yani şu masaya bakınca ben pek bir sıradanlık beklemiyorum. " Dedi Ezgi.
Haklıydı.
"Bende." Dedi Pars. Bence en sıradandan uzak o vardı.
"Bu 'masa' ve 'sıradanlık' aynı cümle içinde yan yana gelemeyecek en uzak kelimeler. " Dedi Ece.
"Yani pek de öyle değil aslında... " Dedi Nur.
" Bence Nur haklı. " Dedi Özgür.
Alp ise bir şey demeden bana bakıyordu. Mehmet Amca Bey de öyle.
"Düşüncelerinize saygım var ama ben hiç birinize katılmıyorum. Bu masa isterse her şeyi yapabileceğine inanıyorum. " Dedim kararlılıkla.
"İşte bu yüzden bu masa sıradan olamaz. " Diye son noktayı koyan Hayaldi.
***
"Bu mu sıradan yani? " Diye sinir küpüne dönen Alp'e haklılık payı veriyordum.
Pars neredeyse tüm masayı kendine benzetmişti. Biz hariç.
Etrafta görünen palyaço kıyafatiyke gezen parkın tam ortasında durmuş çocuklara şaklabanlık yapıyordu.
Komik miydi?
Fazlasıyla.
Topları çevirmeye çalışıyordu ama onu da beceremiyordu. Yanın da ki Ezgi de durmuş asık suratla bakıyordu. Pek memnun olduğu söylenemezdi.
Çevresine çocukları toplamış parkı sirk alanına çevirmişti. Sıradanlığın dışına çıkmış masayı da yanında birlikte götürmüştü.
Şuna bakarsak Özgür simitçi, Nur bankta gazate okuyan, Kağan gitar çalıyor, Veyra onunla şarkı söylüyor, Ece ise etrafı izliyordu. Hayal de normal birisi gibiydi. Kızıl saçlarını toplamış hanım hanımcık bir görüntü oluşturmuştu...Maviş Fırat'ı sevdiği için onunla kalmakta diretmiş ve Fırat'ı göreve getirememiştik. Kurabiye yapıcaklarmış.
'Fırat' ve 'kurabiye yapmak' beni fazlası ile güldüren kelimelerdi bunlar.
Bazen düşünüyorum... Bu masa, dünyanın en garip insanlarından oluşuyor olabilir. Ama işin tuhafı, bu gariplik bana güven veriyordu.
Çünkü düz insanlar karanlıkla savaşamaz. Onunla başa çıkacak olanlar, sıradanlığın dışına çıkanlardır.
Gözüm yine Alp'e kaydı. Ekrana sinirle bakıyor lazca bir kaç küfür savuruyordu. Küfür olduğunu söyleyiş tarzından anlamıştım.
Ben de kendi kendime gülümsedim.
Evet... Sıradan değiliz. Ama belki de tam da bu yüzden kazanacağız.
Görev yerlerini alan ekip üyelerine garip garip bakmayı kestim.
Evet, bugün ilk gündü.
Depoyı bugün sadece ben, Alp ve Mehmet Amca yönetecektik. Üyeleri kulaklıkla dinliyor, dronla takip ediyorduk. Hayal, Özgür, Ece, Kağan ve Ezgi'nin kullandıkları gözlüklerde, gizli ve ufacık bir kamera vardı. Bunları deponun kullanılmayan bir odasında, gizli bir bölme içinde bulmuştum. Ve bu, düşündüğümden çok daha işimize yarayacaktı.
Kulaklıktan konuştum.
"Herkes görevini biliyor. Gözünüzden hiçbir şey kaçmasın."
Sesim sakin ama otoriterdi. Toplantı odasında, birlikte onları izliyorduk.
"Anlaşıldı," diyen Kağan, bu kelimeyi adeta şarkı söyler gibi söyledi.
Veyra, istemeye istemeye şarkıya girmişti. Kağan haklıydı; bu kızın sesi şarkılara çok yatkındı.
"Tamamdır," diyen Pars'ın sesi geldi, gülüyordu.
Ellerinde çiçekler, kendince sihirbazlık numaraları yapıyordu.
Ormana yakın bir bölgede, küçük bir topluluk vardı. Genellikle oralarda simitçiler olurdu. Şapka ile kendini gizlemeye çalışan Özgür ise hâlâ kendi yapısının farkında değildi. Çünkü o cüsseyle dikkat çekmemek mümkün değildi.
"Anlaa-dım," diye uzatarak konuştu.
'Simitt-çi,' der gibi...
Diğerleri de duyar duymaz başlarını hafifçe sallayarak anladıklarını işaret ettiler.
"Kuzgun," diyen Mehmet Bey Amca'ya baktım. Sesinde bir huzursuzluk vardı.
"Mehmet Bey Amca? Hayırdır?"
"Diğer masalar... Seninle tanışmak istiyorlarmış. Şimdiden onların gözüne batman hiç iyi değil, Bahar," dedi ve yavaşça bir koltuğa oturdu.
Gözlerim ekrandaydı ama onun sözleri üzerimdeydi.
"Ne zaman?"
"Ne?"
"Ne zaman görüşmek istemişler, Bey Amca?"
Yüzü gerildi, sesi sertleşti.
"Bir de görüşmeye gidecek misin? Orası kurtlar sofrası, Bahar. Seni çiğ çiğ yerler... Haberini bile almadan etini kemiğinden ayırırlar. Olumsuz cevap vereceksin."
Onun bu otoriter tonu, belki de korkmam gerekirdi.
Ama ben korkmadım.
Çünkü bunlar sıradanların işiydi.
Ve ben sıradan değildim.
Beni korkutabilecek tek şey, kendi ışığımı kaybetmekti.
Tam o sırada kulaklıklardan kısa bir cızırtı geldi. Önce önemsemedim. Ama sonra, Hayal'in sesi gergin ve aceleci bir şekilde duyuldu;
"Bahar... Sanırım peşimizde biri var. " Mehmet Bey Amca'nın ve Alp'in gözleri ekranda ki görüntüye kaydı. Gözlük kamerasından gelen bir görüntüde kalabalığın arasından siyah kapüşonlu bir adam, ekibin adımlarına bire bir uyuyordu.
"Bu iyi değil, " Dedi Mehmet Bey Amca. "Diğer masalar sadece tanışmak istemiyor olabilir. "
Ekrana gözlerimi kısarak baktım hareket halinde olduğu için tam göremiyordum.
"Hayal, önce sakin ol sonra yavaş ve kontrollü bir şekilde Ece'yi de yanına al. Özgür'ün bulunduğu yere gidin. " Dedim.
"Bahar, istersen halledelim? " Diye sakin bir tonda konuştu Ece.
"Hayır. Onu yakalamak istiyorum siz Özgür'ün olduğu yere dikkat çekmeden yürüyün... Özgür gözlerini kızlardan ayırma. " Başları ile onaylamışlardı.
"Diğer masalar olsaydı, sadece bir kişi mi göderirlerdi? " Diye ortama uygun bir soru sormuştu Alp.
Ekrana bakarken,
"Zaten tek değil... " Diye mırıldandım.
"Ekip etrafınız sarıldı dikkatli bir şekilde birbirinize yaklaşın gördüğüm 15 kişi var halleder misiniz ? Yoksa yardıma mı gelelim? " Cevabı zaten biliyordum.
"Bu çerezleri yemek akşam ki yemekden daha güzel olucak. " Dedi Pars.
"Pars adam başı bir tatlı alabilirim sana. " Dedim alay eder gibi.
Palyaço kostümü içinde yürümeye başladı. Onu Ezgi'nin gözlükleri sayesinde görebiliyordum.
"Bu çerezlerin hepsi benim. Akşamkilerin de hepsi benim. " Dedi.
"Hiç birinizin başına bir şey gelmeyecek... Dikkatli olun etrafa bakının. " Dedim gözlerim ekrandayken.
" Bahar? " Dedi Nur.
"Nur ne oldu? "
Yutkunma sesini hepimizin duyduğuna emindim.
"Sanırım 15 kişi bunların yanında çok az kalır. " Diye fısıldadı.
"Kendini koruyabilir misin? " Temkinli olmam gerekiyordu. Sokağa çıkmamızın bir diğer amacı da suçluları yakalamaktı. Bunlarında bir ekip olduğunu daha önce den bizzat araştırmış bulmuştuk.
"Evet... "
"Hepiniz bir arada olun. Kimse kimseden ayrılmasın yardıma geliyoruz...Biraz idare etmeye çalışın."
Ses gelmedi.
"Anlaşıldı mı?! "
"Anlaşıldı Kuzgun. " Bu ses...
"Sen kimsin? "
Sesin tonu soğuktu.
Öyle bir soğuk ki, kulaklıktan değil de doğrudan ensemin dibinden fısıldanmış gibi hissettim.
Ekrandaki görüntü bir an bulanıklaştı. Kameralar sarsılıyor, görüntüler birbirine karışıyordu.
Ezgi'nin gözlüğünden gelen görüntüde birinin objektife doğru hamle yaptığını gördüm.
"Kim o?!" dedim, neredeyse bağırarak.
Karşıdan gelen cevap ise buz gibi bir alay barındırıyordu,
"Biz de seni izliyorduk, Kuzgun. Ama anlaşılan sen bizi bulmakta acele etmişsin."
Alp bana baktı. Yüzünde "söylemiştim" bakışı vardı ama ben o an sadece ekrana kilitlenmiştim.
Bir adam, kameraya doğru eğildi...
Gözleri, Alp'in bana baktığı o ilk günkü gibi, ama içinde sevgi değil,
saf, dipsiz bir karanlık vardı.
Sadece gözleri gözüküyordu.
"Lan! " Diye bir ses yükseldi arkadan.
"Eğer ona dokunursan seni kendi ellerimle boğarım. " Diyen Özgür'dü bu. Adam Nur'un kamerasına odaklanmıştı.
Drondan gelen görüntü Özgür'ün etrafının sarıldığını gösteriyordu.
"Sen... " Dedim ve durdum.
"Evet ben küçük Kuzgun... Duydum ki beni arıyormuşsun. Bak seni pek yormadan kendim geldim. Nasıl iyi yapmış mıyım? Sevdin değil mi süprizimi? " Sessiz kalmış onu dinliyordum. Hata yapmıştım. Sonra ki hamleleri tahmin etmeden hamle yapmamam gerekiyordu.
Sesinde tek bir duygu dahi yoktu. Yüzünde siyah maske sadece gözleri vardı. Zifiri karanlık olan o gözler...
"Aaa hadi ama beğenmedin mi süprizi mi? Ama bu daha başlangıç küçük kuzgun... " Dedi ve etrafına baktı. Nur'un ağızı bantlıydı. Özgür'ü çok fazla adam tutuyordu. Ve onun bakışları da Nur'daydı.
"O pis ellerin ile saçıma dokunursan bileklerinden keserim! " Diye cırlayan Hayal'di. Onu tutan iki kişi vardı. Ve bir adamın kolunda derin bir yırtık ve çizik vardı.
va
"Burada çok fazla kişi var... " gelen ses Ezgi'dendi.
"Ona dokunmayın! " Diye bağıran Pars'tı.
Tunçay'a işaret ettim. Alp'e de öyle.
'3 araba. ' diye ağzımı oynatarak konuştum.
Onaylayıp toplatı odasından hızla çıktılar.
"Bak şimdi benim küçük kuzgunum..."
"Ne istiyorsun? " Diyen sesim onun gibi soğuk ve hissiz çıkmıştı.
"Sadece küçük bir oyun istiyorum küçük kuzgun. Benimle bir oyuna var mısın? " Eğleniyordu. Kael'di.
Hiç bir izi yoktu.
Beklenmedik bir anda ortaya çıkan hissiz, duygusuz ve bir o kadar sert...
"Nasıl bir oyun? Senin beynin oyun oynayacak kadar var mı lolipop? " Onun gibi alayına konuşmuştum. Birden neşesi gitti. Sesinde sadece ciddiyet vardı.
"Sana lolipop dedirtecek zeki olduğum kesin. Ama bu oyunu kim kazanacak? Orası hâlâ belirsiz. "
İçimde ki ses,
"Sesindeki bu soğukluğun arkasını çözmeden hamle yaparsan kaybedersin. Oyunu oynamak zorundasın, ama kurallarını ben belirleyeceğim."
Sesimde ki alaycı ton ile devam ettim. Mehmet Bey Amca'nın gözü ekranla benim aramda geziniyordu. Ve arkadan bir görüntü daha Ece'yi tutan tek bir kişi vardı ve o adamın da burnu kanıyordu.
Kağan ve Veyra ne yapmıştı?
Onların buraya gelmesi saha iyi olıcaktı.
Kağanın gözlüğünde ki sisteme bağlattım kulaklığımı şuan sadece onun sesi ve benim sesim duyuluyordu.
"Kağan beni duyuyorsan, diğerleri yakalanmış siz hiç bir şey belli etmeden role devam edin. Biz sizi oradan alıcaz. " Başı ile onayladığını ve sonra Veyra'ya baktığını gördüm. İkide yan yanaydı.
Diğerlerinin kulaklığında bağlı kaldım. Kağan'ın bağlantısını çevrim dışı bıraktım. Onlara ulaşmamaları için.
Bunları o kadar hızlı yapmıştım ki adamın ne yaptığımı anlamasına imkan yoktu.
"Ben oyun oynamayı severim Kael... Yeter ki karşımda benim seviyemde birisi olsun. Öyle daha eğlenceli oluyor oyunlar. " Alaycılığım devam etti.
Onun sesin de hiç alay yoktu. Sinirlendirmiştik küçük bey'i.
"Sen kendini benim seviyemde olduğunu mu sanıyorsun küçük kuzgun? Öyle olsaydı bu hamleyi tahmin eder beni çoktan yakalamış olurdun. Haksız mıyım? " Sonralara doğru sesi eğlenir gibi çıkmıştı.
Kael olduğuna emin olmuştum.
"Eğer benim seviyemden yüksek olsaydın Kael benimle düşman olmak istemez dost olurdun. Benimle düşman olmak istemezdin. "
Kael'in sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibi süzüldü kulaklarıma:
"Dostluk... Bu oyunda sadece kaybedenlerin sığınağı, küçük kuzgun.
Benimle dost olmanın bedelini ödeyebilecek misin? Ya da sen kendi kurallarını koyarken, ben kendi yıkımımı planlıyorum."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra, hafif bir alay ve tehdit karışımı bir gülümseme duyulur gibi geldi,
"Hazır ol, çünkü bu oyun, düşündüğünden çok daha karanlık. Ve sonunda, sadece biri ayakta kalacak."
İçimde soğuk bir ateş yandı.
"Ben her zaman oyunun kazananı oldum.
Ve bu sefer de farklı olmayacak."
"Bence pek emin olma Kael... Oyunun içinde ben varsam kazanan çoktan belli olmuştur. "
Biraz sessizlik oldu. Tüm kameralar kapanmış sadece bir tane kulalık aktif haldeydi.
"Güzel, "dedi sonunda. Sesi biraz daha düşük, biraz daha ciddiydi.
"O zaman başlayalım küçük kuzgun. "
Dedi. Ve bir el atış sesi geldi.
***
Yanlış bir hamlem eğer bir cana bedel olduysa... Kendimle birlikte hepsini yakarım.
Üç araba, geceyi yaran siyah oklar gibi, Kael'in söylediği eve doğru gidiyordu.
Evet, bir adres vardı.
Ama bu ev, sistemlerde yoktu.
Sanki hiç var olmamıştı.
Yanımda Alp, Kağan, Fırat ve Veyra vardı. Bu ekiple birlikte o eve gidip oyuna dahil olacaktık.
O bir el atışından sonra kulaklık bağlantısı tamamen kesilmişti.
Mehmet Bey Amca ise Maviş'in yanında kalacaktı.
"Bir çocuk için mi beni görevden alıkoyuyorsun?!" diye söylenip durmuştu.
Ama en sonunda bizim evde Maviş'e bakmak zorunda kalmıştı.
Fırat ve Veyra telefonla hâlâ sinyal ve veri takibi yapıyordular.
Telefonlar kapandığı an hepimiz toplanmış, üç araba dolusu insanla olmayan eve doğru yola çıkmıştık.
Evin bulunduğu yer, Eskişehir'in dışında, kıyıda köşede kalmış bir orman içindeydi.
Ağaçlar, rüzgârla değil, sanki nefes alan bir şeyin huzursuzluğu ile sallanıyordu.
"Şimdi ne olacak?" dedi Kağan, dalgın bir sesle.
"Umarım hiç birine bir şey olmamıştır..." diye mırıldandı Veyra.
"Olan oldu. Onları kurtarıp geri döneceğiz. Amacımız bu." dedi Alp, net bir tonda.
"Planın var mı?" diye sordu Fırat.
Bakışlarını hissettim.
Ama ben düşüncelere gömülmüştüm.
Kafamı camdan çekip, "Bu, diğerleri gibi basit olmayacak..." dedim.
"Adamın gözlerinden belli, bir zihin oyunu hazırlıyor. Belki de bizi tuzağa çekiyor. Ekipten bazıları kendini koruyamayabilir... Her düşündüğümde belki'ler artıyor.
Ve benim tek planım... oraya sağ girip sağ salim çıkmanın bir yolunu bulmak."
Sesim yorgun gibiydi.
Ben yorgun gibiydim.
Ne kadar 'daha ne olabilir ki' desem, hayat bana her seferinde daha bilmediğim, daha karanlık bir kart açıyordu.
Belki de... bunlar sadece oyunun başlangıcıydı.
Çok fazla düşünce vardı. Belkide onları düşünen bile ben değildim. Belkide o düşünüyor yapmamı söylüyordu çünkü benim bu kadar karanlık fikirlerim daha önce hiç olmamıştı...
Aradan geçen saatker sonucunda gece yarısı olmuştu. Ve biz ormana giriş yaptık saat, 12.12.
Bir şey olucak.
Bir şey olucak...
"Arabayı daha yavaş sür bir şey olucak... " Diye Tunçay'a emir verdim.
"Bahar'ım bir şey mi gördün? " Sanki orman uğulduyordu.
"Şşş sessiz olun... Dinleyin. " Orman gerektiğinden daha sessizdi.
"Neyi dinlicez? " Kağan fısıldıyarak sorusunu sormuştu. Ormana çekingen gözlerle bakıyordu.
"Sessizliği." Fırat gereken cevabı vermişti.
Çok kayıp vericeksin.
Vermemek için elimden gelen her şeyi yapıcam.
"Tunçay, telsizden haber ver araçların birisi geri dönsün eğer yarına kadar bizden haber alamazlarsa... Mehmet Bey Amca ne yapacağını bilir bunları söyle. "
"Emredersiniz." Dedi ve yanında bulunan telsizden yola bakarken dediklerimi aynen iletti.
En arkada ki araç ilerde ki patikadan u dönüşü yapıp geri yoluna devam etti.
"Sence bizi ne bakliyor? " Diye sordu Veyra. Bana bakıyordu.
"Lunapark'ın beklemediği kesin. " Dedi dışarıyı işaret ederken.
"Bu da ne böyle? " Diyen Alp'e katılıyordum. Şaşkınlık içerisinde ağaçlara bakıyorduk.
Ağaç dallarında farklı yönlere bakan maskeler vardı.
Her biri beyaz, cansız... ama sanki gözleriyle içimizi delip geçiyorlardı.
Dallara bağlanmış küçük fenerler, maskelere titrek gölgeler düşürüyor, yüzlerini olduğundan daha çarpık gösteriyordu.
Bazılarının ağzı iplerle dikilmiş gibiydi, bazılarının gözleri simsiyah çukurlarla kapatılmıştı.
"Bunlar... ne böyle?" diye fısıldadı Veyra.
Alp'in kaşları çatıldı.
"Tunçay arabayı durdur. " Dediğimi ikiletmedi oda etrafa şaşkın bakışlar atıyordu.
"Sen diğerlerinin yanına git Tunçay, işaretimi bekleyin ondam önce sakın gelmeyin... Eğer uzun zaman bizden haber alamazsanız geriye dönün. " Diye kesin emrimi verdim.
"Ama... " Diyecek oldu.
"Aması yok Tunçay... Bundan sonrasına girmenizi katiyen istemiyorum! Diğerlerinin yanına dön. Ve herkes yanlarına silahlarını alsın. " Herkeste küçükte olsa bir silah vardı. İşe yarardı.
En azından şimdilik.
Hep beraber arabadan indik.
Tunçay bize bakarak diğer arabaya binmişti. Kapıları kilitlemelerini işaret ettim. Gösterdiğimi anlamışlardı. Tam o anda, sol tarafımızdaki bir maskenin başı çok yavaş bir şekilde bize doğru döndü.
Sanki içeriden biri çeviriyormuş gibi... Bir yanılsama sandım.
Arabadan indiğimizde ormanın soğuk ve nemli havası ciğerlerime doldu.
Ayaklarımızın altında kuru yapraklar hışırdıyordu.
Fenerlerin titrek ışığı altında maskeler hâlâ ağaçlarda asılı duruyordu, sanki bizi hâlâ izliyorlardı.
"Gözlerinizi dört açın, kimseyi yanınıza yaklaştırmayın. Birbirimizden ayrılmıyıyoruz"dedim, sesim sertti.
Kağan, Alp, Fırat ve Veyra birbirlerine baktılar, ama kimse itiraz etmedi.
Yavaşça ormanın içine doğru ilerlemeye başladık.
Adımlarımız sessizdi ama kalbim hızlı hızlı atıyordu.
Biliyorum, Kael'in kurduğu oyun şimdi başlıyordu.
Dallardan gelen rüzgar değil, sanki görünmez eller etrafımızda dolaşıyor, bizi sarıyordu.
Bir şey olacak.
"Bir şeyler olacak..." diye fısıldadım kendi kendime.
Ve o anda... uzaklardan gelen kısık bir çığlık duyuldu.
Uzaklardan gelen o çığlık ormanın sessizliğini yıtmıştı.
Hepimiz aniden adımlarımızı kestik adeta nefeslerimiz tutulmuş gibiydi.
"Onlar... " Diye fısıldadı Veyra. Kağan devam etti. "Kael'in tuzağına düşmüş olabilir mi? "
"Tetikte kalın. " Sorulara cevabım yoktu, ama içimde sorular yankılanıyordu. Cevapları olmayan, sadece korkunun derinleştirdiği sorular.
Fırat elindeki cihazlarla ormanın karanlığını taramaya devam ediyordu. Görüntüler bulanıktı, fakat hareket sinyalleri yakalanıyordu.
" Sol taraftan geliyorlar, "dedi.
"Gelebilirler," dedim içimden.
"Ama kim, ne durumda?"
Karanlıkta beliren gölgeler, bizi daha da ürkütüyordu. Her hareket eden yaprak, her sallanan dal, gözlerimizin derinliklerinde büyüyordu. Her anın içinde, bizden çok daha büyük ve tehlikeli bir planın parçasıydık. Arabalardan uzaklaşmış olmamız bize pahalıya patlayacaktı.
Ormanın sessizliği, aniden bizim adımlarımızın ritmine büründü. Adımlarımız, tıpkı bir dansçı gibi uyum içinde, sessiz ve dikkatli ilerliyordu. Bir yanım kurtulmak isterken, diğer yanım Kael'in bu oyununun kurallarını öğrenmek, onu alt etmek için çabalıyordu.
Oyunu kendi tarafına çevir, kuralları sen yaz diğerleri senin oyununu oynasın.
Ama nasıl?
Ben olsam bir çözüm bulurdum Bahar, sende bir çözüm bul ve herkesi kurtar... Tabi yapabilirsen.
Birdenbire, maskelerle süslenmiş ağaçlar arasında, fenerlerin titrek ışığında, karşıdan gelen bir figür belirdi. Belirsiz ve ürkütücüydü. Karşımızda duran bu siluet, donuk gözlerle bize bakıyordu.
"Herkes pozisyonunu alsın!" diye bağırdım. Sesim karanlıkta yankılandı.
Alp, Kağan ve Fırat çevremizi sarmaya başladı. Veyra yanımda duruyor, gözleri korku ve kararlılıkla parlıyordu. Etrafımızdaki hava gerilimi daha da artırıyordu.
Karanlığın içinden gelen fısıltılar kulaklarımı tırmalıyordu. Sanki ağaçların arasından gelen rüzgar değil, düşmanlarımızın nefesleri üzerimize üflüyordu.
Bir adım daha attık. Dallar arasında sarkan maskeler, sanki bizi izliyormuş gibiydi. Maskelerin gözleri siyah boşluklar olarak karanlıkta parlıyordu. Bazılarının ağzı iplerle dikilmiş, bazılarının yüzünde kırmızı lekeler vardı. Her biri, Kael'in korkutucu ve zekice hazırladığı bir mesaj gibiydi.
Tam o anda, maskelerden biri yavaşça başını bize çevirdi. Hareket mekanik ve soğuktu; sanki içinde yaşayan bir varlık gibi. Tüylerim diken diken oldu. Bu sadece bir oyun değildi, bu gerçek bir sınavdı.
"Geri çekilin!" dedim, sesim kısık ama otoriterdi. Fırat'ın gözlerindeki endişe, benimkine eşlik ediyordu.
Ve tam o anda, ormanın derinliklerinden, soğuk ve keskin bir ses yükseldi:
"Hoş geldiniz... Oyun başlıyor küçük Kuzgun."
Ses, tüylerimi ürpertti. Karanlıkta yankılanan bu kelimeler, tüm dünyamı altüst etti. Kael buradaydı ve oyunu başlatmıştı.Ormanın derinliklerinde yankılanan Kael'in o soğuk sesi, tüylerimizi ürpertirken içimizdeki korkuyu ve öfkeyi büyütüyordu.
Gözlerim etrafı tararken, gölgeler arasında hareket eden siluetler belirmeye başladı. Oyunun karanlık perdeleri aralanıyordu.
"Hazır olun!" diye bağırdım.
Kael'in zekâsıyla ördüğü bu oyunun içinde, artık sadece hayatta kalmak vardı. Kazanmak veya kaybetmek, her şeyin ötesinde bir savaş olacaktı.
Gözleri. karanlıkta parlıyor, her detayı yakalamaya çalışıyordu. Etrafımızı saran maskeler, birer gözetleme noktası gibi bizi kuşatıyordu. Yavaşça ilerlerken, bir yandan da aklıma gelen her olasılığı tartıyor, ekibimi korumanın yollarını arıyordum.
"Alp, sağa geç ve çevreyi kontrol et. Kağan, sol tarafı gözetle. Fırat, cihazlarınla devamlı etrafı tara. Veyra, benimle kal ve her an hazır ol."
Sesimde hem komutanlık hem de koruma içgüdüsü vardı. Ekip, benim sözlerimden güç aldığını hissettim ve kendiliğinden organize oldu. Herkes yerini alırken, benim zihnimde sadece bir düşünce vardı: Bu oyunu bozmak ve arkadaşlarımı kurtarmak.
İlerledikçe, ağaçların arasından yankılanan fısıltılar kulaklarına çarptı. "Geri dön..." "Buradan kurtulamazsınız..." "Oyunu kaybedeceksiniz..." Sanki Kael'in sesi, ormanın her köşesine sinmişti, bizi psikolojik olarak da yıpratmaya çalışıyordu.
Birden, önümüzdeki patikadan zayıf bir ışık süzüldü. Ekiple birlikte bende hemen durduk ve işaretimle sessiz olmalarını sağladım. Işık yavaşça bize doğru yaklaşıyordu, yaklaştıkça bir bedenin silueti görünmeye başladı.
"Hazırlıklı olun," diye fısıldadım. Neye hazırlık olduğumuzu bilmeden...
Işık tamamen üzerimize vurduğunda, genç bir adamın yere yığıldığını gördük. Kanlar içinde, titreyerek nefes alıyordu. Ekip hemen harekete geçti, Fırat yaralıya yardım ederken, Veyra etrafı kolaçan ediyordu.
"Bize mesajı var mı?" diye sordu Alp, adamın nefes alışını izlerken.
Adam zorla konuşmaya başladı: "Kael... oyun... tuzak... sakın..."
Tam o anda, arkadan bir ses yükseldi. O, soğuk, keskin ve tehditkârdı:
"İyi haberler getirenler, ilk kaybedenler olur."
Kael'in sesi bir kez daha yankılandı.
Hızlıca toparlandık. "Alp, iki yanda nöbet tutun. Kağan, Fırat, yaralıyı güvenli bir yere taşıyın. Ben ve Veyra yolun devamını kontrol edeceğiz."
Yaralı adamın uyarıları ağır basıyordu; tuzaklar daha karmaşık ve ölümcül olacaktı. Her adım, bir sonraki ölüm ya da esarete açılan kapıydı.
Ben, Kael'in oyununu bozmak için zekâsını ve cesaretini zorlayacaktım, ama en önemlisi, ekibimi hayatta tutacaktım. Çünkü bu oyun, sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel bir savaş olacaktı.
Gözlerimde kararlılık, kalbimde ise korkunun üstesinden gelen bir ateş yanıyordu.
"Oyun şimdi başlıyor küçük Kael,"diye fısıldadım kendi kendime, "Ama ben kaybetmeyeceğim."
*******
Bu bölümde oyun başlıyor. Güven, cesaret ve akıl sınanıyor. Tıpkı küçük kuzgun gibi, kendi oyununu yazmaya ve karanlıkta ışık bulmaya hazır ol.
