15. bölüm · Beklenmedik Anda
Karanlık Koridor
Hayat bana hiçbir zaman tek seçenekten fazlasını vermemişti.
Güvenmek istiyorsan, tam güveneceksin.
İstiyorsan, hakkıyla alacaksın.
Yapacaksın, edeceksin, yapma, etme… Bunlar daha ne kadar uzayacaktı? Ben piyon değildim. Diğer oyunculardan da değildim.
Ben sadece Bahar'dım.
Ve Bahar olmak, bana hayatın aksine iki seçenek sunmuştu:
Ya yakan olacaksın…
Ya da yanan.
Yakan kişi; Kuzgun'du.
Yanan kişi; Bahar'dı.
Ama bende ikisi de vardı.
Hangisini seçersem hem kendimi hem de arkadaşlarımı kurtarırdım?
Bence cevap basitti.
Ama bu, diğerinin yok oluşu demekti.
Ben bunu kaldırabilecek miydim? Bilmiyordum.
Zordu.
İki kişiliği de yönetmek beynimi fazlasıyla yoruyor, içimdeki karmaşa beni her geçen saniye daha da bitkin düşürüyordu. Aynı şu an olduğu gibi… Bana iki seçenekli bir soru sorulmuştu ve ben neyi seçeceğimi bilmiyordum. Bu bana fazlasıyla zor geliyordu.
"Küçük kuzgun… Şimdi seçimini yapma zamanı.
Ya birini kaybedeceksiniz…
Ya da birbirinizden bir parça…"
Anladığım kadarıyla, bu beş kademeden oluşan bir oyundu.
İlk oyun; arkadaşımıza zaman kazandırmak içindi.
İkinci oyun; geçmişin sır perdesini aralamak ve birbirimize olan güvenimizin gerçekten sarsılıp sarsılmayacağını ölçmekti.
Başarmıştı.
Ekibimden bazılarının Veyra’ya karşı güveninin azaldığını hissedebiliyordum.
Veyra’nın kaçamak bakışları, bu sarsılmayı daha da derinleştiriyordu.
Üçüncü oyun; bizi analiz etmek içindi.
Kimin dikkati daha iyi?
Kimin anlama yeteneği daha yüksek?
Bunu anlamak için tasarlanmıştı. Ve bu oyunun kazananına seçme hakkı verilmişti… yani bana. Dördüncü oyun; zaaflar.
Duvarda küçük bir çizik fark ettim. Yanında da duvara asılı duran küçük bir meşale vardı.
Gözüm oraya takıldı.
Meşaleyi ittiğim anda duvar ağır bir gıcırtıyla aralandı.
Açmak zordu… ama başarmıştım.
O kapı bizi dördüncü oyuna götürmüştü.
Duvarlarda küçük delikler vardı. Nefeslerimiz kesilmiş, sessizlik aramızda ağır bir sis gibi dolaşıyordu. Kael’in sesi bir kez daha yankılandı:
"Küçük kuzgun… Şimdi seçimini yapma zamanı.
Ya birini kaybedeceksiniz.
Ya da birbirinizden bir parça…"
Düşünmeden cevabı verdim.
"Ben… kendimi seçiyorum."
Kael’in kahkahaya yakın, alaycı sesi yankılandı:
"Cık cık cık… Böyle bir seçeneğin yok, küçük kuzgun."
Ve işte o anda, Kael’in aklına o mesaj geldi.
“Ona zarar gelmeyecek.”
Bu söz, küçük kuzgun içindi.
O, ilk defa Kael’e mesaj atmıştı…
Ve bu mesaj, onun için yazılmıştı.
Kael’in zihni karmaşayla doldu.
"Bu oyunu nasıl öğrendi?" diye düşündü durdu.
Oysa güvenlik sistemlerini bile defalarca, özenle denetletmişti.
Hiç kimsenin öğrenmesine imkân yoktu…
Ya da o öyle sanıyordu.
Haberi yoktu ki, oyunu kuran kişi, en dıştan her şeyi izleyendi.
"Geri sayım tekrardan başlıyor küçük kuzgun bana bir yem ver ya da hepinizden bir parça... "
Herkes birbirine bakıyordu.
Kendimi seçmiştim.
İzin vermemişti.
Sessizlik, kulaklarımızı parçalıyordu.
Tam o anda… hoparlörden kıstık bir inleme sesi duyuldu.
Ve ardından…
"Kapıyı açıyorum! Çabuk, oradan çıkın!"
Bu, Ece'nin sesiydi.
***
Yoktu.
Abim ortada yoktu, hiçbir yerde…
Telefonuma bakıyordum, hâlâ aramıyordu.
Annemi defalarca aradım, açan olmadı.
Sanki etrafımda görünmeyen bir duvar vardı,ne kadar bağırırsam bağırayım sesim yankılanıyor ama kimseye ulaşmıyordu.
Ne dönüyordu ortada, hiçbir fikrim yoktu.
Ama şunu çok iyi biliyordum:
Bir şeyler ters gidiyordu… Hem de çok ters.
Elleri titreyen birine dönüşmüştüm. Parmaklarım kaskın kenarını sıkarken, beynimin içindeki sesleri bastırmak için tek bir şeye odaklanıyordum.
Rüzgâra.
Motorun sesine.
Hıza.
Sanki hızlanırsam gerçekler peşimden yetişemeyecekti…
Gazı sonuna kadar açtım.
Araçların arasından geçerken, gözlerimden yaşlar rüzgârla birlikte savruluyordu.
Nereye gittiğimi bilmiyordum, ama gidiyordum.
Sadece bu.
Durursam düşecektim.
Düşersem, paramparça olacaktım.
Ama zihnimde bir boşluk vardı, derin, karanlık bir boşluk…
Tek hissettiğim şey, motorun altımdaki titreşimi ve kulaklarımı yırtan o mekanik çığlıktı.
Yolun sağ tarafında küçük bir açıklık gördüm.
Oraya çekebilirdim.
Motoru yavaşlattım, fren diskleri tiz bir çığlık attı.
Boşluğa girip durdum.
Rüzgâr kesildi.
Motorun sesi sustu.
Ama içimdeki uğultu devam ediyordu.
Kaskı ve eldivenleri çıkardım.
Eskişehir'in havası garipti…
Ne tam soğuktu, ne tam sıcak.
Ama nefes almak bile ağır geliyordu.
Ceketimi çıkarıp motorun üzerine bıraktım.
Ellerim titreyerek cebime uzandı, telefonu aldım.
Ekranda parmaklarımın izi terden bulanmıştı.
Annemi bir kez daha aradım.
1…2…3…4…
Sonunda bir ses.
"Alo?"
Her zamanki gibi sert, ağır, kararlı…
Ama bu annemin sesi değildi.
"Baba?" dedim, sesim çatallandı. "Annem nerede?"
"Uyuyor," dedi kısaca.
"Bu saatte mi?"
Hayır, annem bu saatte asla uyumazdı.
"O her saatte uyumak istiyor evlat."dedi, sesi aynı soğuklukta.
Bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyordum. Ama beynim kabul etmek istemiyordu.
"Baba, anneme ne yaptın?"
Sesim titredi, kelimeler boğazımda düğümlendi. Ona bişey yapma ihtimali bana bunu yaşatmıştı.
"Bana yalan söyleme… O bu saatte asla uyumaz!"
"Bana bağırma, Doruk."
Sesi bir bıçak gibi keskin, soğuk ve acımasızdı. Konuyu kestirip atmıştı bile.
"Abini bul. Şirkete gelin."
"Abim yok ortada! Anlamıyor musun?!"
Sesim boğazımı yırtarcasına yükseldi ama umurumda değildi.
Telefonun kesilmesiyle sessizlik çöktü.
Sanki dünya bir anda daha soğuk olmuştu.
Nefes alamıyordum.
Motorun yanında yere çöktüm, kaskı dizlerimin arasına sıkıştırdım.
Birkaç saniye boyunca tek yaptığım şey, nefeslerimi saymaktı.
Sakinleşmem gerekiyordu.
Ama içimdeki fırtına dinmiyordu.
Biliyordum... Anlıyordum. Artık çocuk değildim benden saklananları anlabiliyordum... Çocuk olarak kalmak isterdim. Ya da hiç doğmamak...Bu hayatı sevmiyordum.
Bu sadece bir başlangıçtı.
Ve bu sessizliğin ardında çok daha büyük bir şey gizleniyordu biliyordum.
***
Uçakta koltuğun üzerinde ki eşine baktı adam. Onun kararşarı hep net, suratı hep ciddilikle şekil almıştı. Bu hayatı ona babası bırakmıştı. O da babasının yolundan gitmek isterken aynı onun gibi olduğunun farkında bile değildi.
Babasının söylediği tüm her şeyi koşulsuz şartsız yapmış bugünlere gelmişti. O da bir tek annesini severdi. Gözleri önünde boğularak ölen annesini özlemek ona yakışan bir şey değilmiş... Babası ona böyle söylemişti. Kabul etmek onun için sıradandı ama ilk defa karşı koymak istemişti.
Ağlamak istemişti.
Bağırmak, haykırmak, gökyüzünü parçalamak istemişti.
"Onu özlemek sana yakışmaz. "
"O benim annem... " Diyebilmek onun için o kadar zordu ki; o zaman babasına karşı tepki vermek onunda sonu olurdu. Bu ona korku vermişti. O zamanlarda ki ve şimdi ki aklı hep şöyle çalışıyordu;
"Babamın dediklerini yaparsam hayatta kalırım. "
"Babamın dediklerini yaparsam, mutlu olurum... "
Sanki mutlu olmak mümkünmüş gibi bu düşüncelere inanmıştı. Ve aradan yıllar geçmiş karşısına ince, zarif ama omuzları dik, duruşu güçlü vücutlu, koyu kestane renginde ki ışıltılı, dalgalı ve uzun saçlı, açık ela gözlü, eteafına mutluluk saçan bir kadınla tanışmıştı. Bana da bulaştırmıştı o mutluluğu. Güldüm. Onun yanında çok güldüm, hayatım da hiç gülmediğim kadar fazla güldüm. "Onun yanında ben kimim ki? " Diye hep düşünürdüm. Suratsız, acımasız bir adam mutluluk saçan, gülüşüyle baş döndüren birisine aşık olmuştu. Sonra dan aşkı pişmanlığa dönmüştü. Hem kadın, hem adam birbirini deli gibi severken bu aşkı onaylamayan babasına karşı çıkmıştı.
İlk defa.
Annesinin ölümünde isyam bile edemeyen adam, aşkı için yeri göğü inletmişti.
Mutlu olmuştu.
Ama sadece onun yanında.
İlk defa tatmıştı o duyguyu.
Mutluluk güzel bişeymiş. Bilememişti. Bilememişliğinden utanmıştı.
Kadını çok kez uyarmıştı. Evlenmeden önce;
"Ben karanlığım, bende çok fazla karanlık var. Benden git... Ne olur sana zarar vermekten korkuyorum!" Demişti ama kadın izin vermemişti. Aşkına sahip çıkmıştı.
"Ben senin için karanlığa da aşık olurum Ateş'im. " Demişti. Kadın sözünü tutmuştu.
Adam ise korkusunu gerçekleştirmişti.
Hayatı karanlıktı.
Temelleri bunun üzerine kuruluydu.
Ve bazı şeyler…
Ne kadar istesen de, yıkılmıyordu.
Kadın, hayatı boyunca hiç göz yaşı dökmemişti. Ta ki bu adamın karanlığına aşık olana kadar.
Bir insan her gün göz yaşı dökerse ne olur?
O insanın neşesi kalmaz çünkü onlarda göz yaşları ile akıp gider.
Bir insan her gün karanlığın içinde kalırsa ne olur?
Yada bir çiçeği hiç ışık almayan bir odaya koyduğunuzu düşünün... O çiçeğe ne olur?
Solup gider. Defne Demirhan her geçen gün daha da solmuştu.
Adam pişmandı.
Kadın pişmandı.
Adam, kadını karanlığa hapsettiği için pişmandı.
Kadın, adamı karanlıktan çekip alamadığı için pişmandı.
"Müslüm'ün dediği gibi Defne…
Son pişmanlık neye yarar?
Ben seni çok sevdim, ama karanlığım seni soldurdu.
Keşke, diyemiyorum artık. Çünkü keşkeler…
Seni geri getirmiyor."
Ona bakarken kendiliğinden dökülmüştü bu kelimeler. Eskiden capcanlı olan buğday teni şimdi solmuştu. Gözleri şuan kapalıyıdı ama bir kaç saat öncesinde açık ela gözleri anlamını yitirmiş gibi bakıyordu.
Zihninde, babasının sesi yankılandı…
O sesi, hiç sevmediği halde…
Şimdi beynini parçalayan bir uğultu gibi geri dönüyordu:
"Zaaflar, evlat…
Seni bitiren en büyük silahlardır."
O zaman anlamamıştı bu cümlenin ne demek olduğunu.
Ama şimdi, Defne'nin solgun yüzüne bakarken…
İçine işliyordu bu sözler.Defne onun en büyük zaafıydı.
Ve insan, en çok zaafından vuruluyordu. Bunu bu yaşına kadar çokça tecrübe etmişti.
Dizlerinin bağı çözülürken kendi kendine fısıldadı:
"Babam haklıydı Defne… Seni sevmemem gerekirdi… Ama senin gözlerine bakınca, Bunu nasıl yapabilirdim?"
Sonra sessizlik…
Bir anlık bir sessizlik…
Ama o sessizlik, binlerce çığlığa bedeldi.
Hayatları belli bir döneme kadar çok iyi gidiyordu. İlk oğlu Alp doğuncaya kadar... Bir zaafı daha olmuştu. Düşmanları vardı. Bozkurt masasında da olsa düşmanları onu bulmaya cesaret edebilmişti. Alp'e acımasızlığı öğretti. Babasının ona davrandığı gibi, o da Alp'e öyle davranmıştı. Bu yanlıştı biliyordu. Ona her şeyi yasaklamıştı. Gülmeyi, düşmeyi, inanmayı ve güvenmeyi...
Zaafının olmaması için böyle yapmıştı. Onun gibi olmaması için. Şimdi hiç istemediği bir şey yapıcaktı. Onun babasının yaptığını yapacak Alp'te olan tüm duyguları bitirecekti. Belki de bunu bir amaç için yapacaktı.
Bir kumar oynuyacaktı. Ve ortaya her şeyini koyacaktı.
***
"Kapıyı açıyorum! Çabuk, oradan çıkın!"
Bu, Ece'nin sesiydi.
Onlar nasıl çıkmıştı? Diye düşünmeme kalmadan arkadan kapı açılma sesleri geldi.
"Koşun! "
İçeriye adamlar gelebilirdi ama kimse yoktu.
Ormanda bir sürü gölge gördüğüme emindim oysa ki...
Bir kapı açıldı bu beşinci oyun içindi.
Kırmızı bir odada dört ayrı masa vardı. Fazla incelemeye vakit bulamadan bir diğer kapı açıldı.
Ekip benimle birlikte geliyordu. Adımlarımız hızlı bir o ladar da dikkatliydi. Bu evin bu kadar sessiz olması bana garip gelmişti.
"Neden hiç insan yok? " Diye arkamdan gelen Kağan'ın sesini duyabiliyordum.
"Tuzak olmasın? " Diye sordu Alp, sesi garipti.
"Risk almaktan başka seçenek yok çok zaman kaybettik. " Diye cevap verdi Fırat.
Haklıydı.
Bir diğer kapıdan da çıkınca geniş bir koridor karşıladı bizi. Karşımızda Hayal, Ezgi, Ece ve Pars vardı.
"İyimisiniz? " Nefes nefesyken düşündüğüm tek şey onlarada bir şey olma ihitmaliydi.
"İyiyiz hadi Özgür'ün ve Nur'un kaldığı odayı bulalım. " Dedi Ece. Başı dikti. Diğerlerine baktım. Onlar da çemesi kalkmış başı dikti.
Bende toparlandım.
"İyi olmanıza sevindim kuzgunlar. "
Gülümseyerek konuşmuştum.
Cevap yok.
Hayal ilk önce bana bir bakış atmış sonra da arkamdakilere bakmıştı. Pars'ın gözü Ezgideydi. Ezgi ona bakmıyor sadece bana bakıyordu. Ece'nin bakışı etraftaydı.
"Nerede olduklarını biliyor musunuz?"
"Evet." Dedi ve yürümeye başladı. "Az önce girdiğimiz oda da kameralar vardı ordan nerede olduklarını bulmamız kolay oldu. " Dedi Ece.
"Durumunu görebildin mi? Nasıllar? " Hızla yürürken bir yandan da sorumun cevabını bekliyordum.
Kafasını olumsuz olarak salladı. Bu demek oluyordu ki...
"İkisi de yerdeydi Bahar durumlarını göremedim ama... "
"Ama ne? "
"İkisinin de gözleri kapalıydı. " Gözlerim koridoru takip etti. Ve sadece karşıya odaklandı. Simsiyahdı. Tüm duvarlar. Işıklar yetmiyordu aydınlatmaya. Sadece önümüzü görecek kadar ışık vardı ve sanki bize yön vermek ister gibi belli yerlerde ışkklar yanıyordu.
Benim yüzümden...
Senin yüzünden değil.
Onlara o görevi vermemeliydim.
O görevi vermesen Kael'i bulamayacaktın.
Kael...
"Kael... O nerede? Onu almamız lazım." Sesim az önce ki gibi değildi. Daha sert, daha Otoriter.
"Onu kelepçeledik. " Dedi Pars.
"Tamam sen ve Kağan onu almaya gitsin. Sonra yanımıza gelin. Çok ama çok dikkatli olun. " Kağan'ın gözleri Veyra ve benim aramda gidip geldi.
"Haydi Kağan. "
Bize son bir bakış atıp gitmeye başlayan Pars'ı takip etti. Gözlerim Fırat'ı buldu. Arkadan geliyordu. Ben ona bakınca gözleri anında benimkilerle kesişti.
Gözlerimle Kağan ve Parsın gittiği koridoru gösterdim. Ece bu tarafa bakmıyordu.
Onları takip et.
Başıyla onayladı.
Bir adım geriye gitti. Diğerlerinin arkasında kaldı.
Ve sonra gözden kaybolan Kuzgunların peşinden gitti. Ne hızlı ne yavaş tam ayarında her zaman ki gibi.
Ona fark ettirmeden bakıyordum.
Çünkü bu sessizliğin altında bir şey olduğu kesindi. Kameralar varsa şuan bizi görmeleri ve bizi yakalamaları lazımdı. Kael'i kelepçelediklerini söylüyordu. Öyleyse anahtar neredeydi? Onu öylece kelepçeleyip odadan çıkmışmıydılar yani? Buna inanmıyordum. Ezgi'nin ve Hayalin de bakışlarında farklılık vardı... Neler olmuştu bunlara?
Hiç iyi kokular almıyorum.
Bataklıktasın Bahar güzel bir koku almayı düşünmen... Benim daha zeki olduğumun bir kanıtı daha.
Gözlerimi devirdim.
"Ne taraftan? " Diye sordum.
Üç koridor vardı karşımızda birisi çok karanlıktı. İkincisinde nadir de olsa bir kaç ışık vardı. Ve üçüncüsü onjn tüm ışıkları yanıyor diğerlerini gölgede bırakır cinstendi.
Başıyla üçüncü koridoru gösterdi.
"O tarafta sağdan üçüncü oda. Orda iki çıkış var birisi bahçeye bakıyor diğeri de koridora... Kırmızı renkli bir odaydı. "
Sondakini kısık sesle söylemişti. Kameralar bunların hepsini gösteriyor muydu?
Bir şey söylemedim. Bazen susup neler olacağını izlemek gerekirdi. Sizler , ben ve diğerleri şuan bunu yapıyorduk.
Adımlar hızlı, nefeslerde onlarla birilikte atıyordu. Ece ve ben önde, Alp, Hayal, Ezgi ve Veyra arkamızdan bizi takip ediyordu.
Adımlarımız ışıkların altında birer bier ilerlerken bizi nelerin beklediğinin farkında bile değildim. Belki de sadece ben. Kuzgun Masası ve üyelerine karşı hep tereddüteydim. Çünkü onların içinde en iyi yüreklisi de vardı.
En kötü yürekliside.
"Kapı kilitli. " Önüne geldiğimiz kapıyı daha yeni fark ediyordum.
"Çekilin." Deyip bir kaç adım geriye gitmelerine izledim.
"İstersen ben açabilirim. " Dedi Alp. Bana bir şey olacağından mı korkmuştu? Yoksa yapamayacağımı mı düşünmüştü? Şuan buna takılamayacak kadar kapıya odaklanmıştım.
"Gerek yok. " Dedim kısaca.
Geri çekildikten sonra hızla koşup omzumu kapıya çarptım.
Güm!
Kapı gıcırdayarak geriye savruldu, menteşelerden birinin yeriden çıkıp yere düşme sesini duydum.
Omzumda kesikin bir acı hissettim ama durmadım. Kapıyı tamammen ittim ve yolu açtım.
Hepsinden önce içeri girerek durumlarına baktım.
Odanın içi kırmızıydı ve bu renge eşlik eden yerde ki kandı.
Gözlerim büyüdü ikiside yerde gözleri kapalı bir şekilde yatıyorlardı. Özgür altta rengi solmuş,yüzü kapıya doğru bakıyordu. Nur ise başını Özgürün karnına koymuş yüzü Özgür'e dönüktü. Yere çömelip elimlr nabızlarını yokladım. Bu sırada diğerleride odaya girmişti.
Veyra ve Hayal de benim gibi yere çömelmiş durumlarına bakıyorlardı. Nur'un nabzı normaldi.
Özgür'ün nabzı yok denebilcek kadar az atıyordu.
Gözlerim Nur'un eline takıldı. Uzanıp açmaya çalıştım çok sıkı bir şekilde kapatmıştı.
"Alp, Nur'un elini açamaya çalış. Veyra etraftan bez bul. Turnike yapalım Nur'un yaptığı işe yaramamış gibi. Hayal,Nurda bişey yok ama Özgür'ün kalp atışları düşük ne yapabiliriz? "
Emirlerimi ikiletmeden yapmaya koyulmuşlardı.
"Yapabileceğimiz tek şey ona bir şey olmadan hasteneye yetiştirebilmek. Anlaşılan çok kan kaybetmiş. "
"Tamam, "
Alp Nur'un elini açamaya çalılırken Nur kıpırdanmaya sonra da gözlerini yavaşça açmaya başladı. Bizlere bakıp anında ağlamaya başladı.
"Çok kan kaybetti. B- ben mermiyi çıkarmayı başardım..." Açmaya çalıltığımız elini gösterdi. Kanlı bir mermi.
"Sana ne oldu? " Soruyu soran Eceydi.
Ona karamsar bir bakış atıp,
"Bilmiyorum... Kapıdan birisi girdiğini duydum. Sonra da bir şeyle bana vurdular. " Kelimeleri zar zor anlaşılıyordu.
"Bahar, enfeksiyon kapmış olabilir burası kirli bir ortam yarası dahada kötüleşebilir, onu hasteneye götürmemiz lazım. Acil! "
Pars, Kağan ve Fırat henüz gelmemişti. Ece'nin bu soğukkanlığı, Hayalin telaşı, Veyra'nın kaçamak bakışları... Bana çok farklı geliyordu.
Güvenme.
Güvenmiyorum.
Bununla sadece kendini kandırırsın.
"Alp Özgür'ü kaldır dışarı çıkaralım. Dikkatli ol. Veyra elindeki bezle turnike yapmaya devam et. "
"Ece bahçe kapısını aç. " O kapı metaldendi.
Ece hızla kapıya yöneldi. Kapının kulpunu hızla ve sert bir şekilde aşağı yukarı hareket ettirdi. Açılmıyordu.
Odanın kırmızı ışıkları titreyerek yanıp sönüyordu. Her yan kan kokuyordu. Nefeslerimiz, kalp atışlarımızla yarışıyordu sanki. Özgür'ün kanı yerde bir göl olmuştu, Veyra turnikeyi sıkmaya çalışıyor ama etkisi yetmiyordu.
Nur'un elleri titriyor, gözleri dolu doluydu.
"Bahar… böyle giderse… onu kaybedeceğiz!"
Veyra sert ama sesi kısık bir şekilde;
"Turnike işe yaramıyor… Daha fazla kan kaybediyor."
Gözlerim hızla odayı taradı. Bahçeye açılan kapı kilitliydi. Diğer koridor ise karanlık ve sessizdi. Pars, Kağan ve Fırat hâlâ dönmemişti. Seçeneklerim bitiyordu.
Düşün Bahar… Sakin ol. Hata yaparsan birini kaybedersin.
Derin bir nefes aldım, ama ciğerlerime kan kokusu doldu. Boğazım yanıyordu.
Sert ve otoriter bir şekilde;
"Alp, Özgür’ü kollarından tut. Ece, Nur’u al. Veyra, elindeki bezi bırakma! Hayal, ışıkları kontrol et, kameraları geçici de olsa kapatmamız gerek!"
"Kameraları kapatırsak alarm devreye girebilir." Ece'nin sesi soğukkanlıydı ama tedirginlikde vardı.
Dişlerim benden bağımsız olarak sıkıldı.
"Zaten çoktan devrede olabilir, Ece. Daha fazla vakit kaybedemeyiz."
Ece bir şey söylemeden başını eğdi. Sözlerim ağır gelmişti ama başka çarem yoktu.
Hayal, kırmızı odanın köşesindeki küçük paneli açmaya çalışıyordu. Parmakları titriyordu, belli ki panikliyordu. Ezgi ise sessizdi… çok sessiz. Bana hiç bakmıyordu.
Neden susuyorsun Ezgi… Ne biliyorsun?
Tam o anda Özgür’ün başı yana düştü. Nabzını tekrar kontrol ettim. Çok zayıf. Çok soğuk. İçimde bir şey koptu.
Fısıltıyla,
"Dayan… Lütfen…" Onu çok az tanıyordum... Ama o benim olmayan abim gibiydi. Bana öyle hissettirmişti bu kısa sürede. Onu kaybetmek istemiyordu.
Veyra'nın nefesleri hızlanmıştı.
"Bahar, karar ver! Ya bahçe kapısını kıracağız ya da karanlık koridora gireceğiz!" Onunda dikkatini çekmişti anlaşılan.
Kapıya baktım. Bahçe yolu daha güvenliydi ama kilitliydi, sessiz alarm riski vardı.
Karanlık koridor… bilinmezlik demekti. Pusu olma ihtimali çok yüksekti.
Ekip bana bakıyordu. Herkesin gözünde aynı şey vardı: Karar senin.
Sert, kararlı bir şekilde;
"Karanlık koridor."
Alp şaşkındı;
"Bahar, emin misin? Görüş mesafemiz neredeyse sıfır orda. "
Ses tonum kararlıydı. Ben emin değildim.
"Bahçe kapısında oyalanamayız. Karanlık koridor bizi hastane çıkışına götürür. Kael’in adamları yaklaştığında burası kapanacak. Hareket ediyoruz!"
Özgür'ü Alp ve Ece taşıyordu. Nur'u Hayal kollarına aldı yürümeye taketi yoktu. Ben önde, Veyra ve Ezgi arkamdaydı.
Koridora adım attığım anda, tüm ışıklar birer birer sönmeye başladı.
Sanki biri bizi izliyordu…
Hayal fısıltıyla,
"Biri var…"
Tam o sırada, derinlerden gelen bir ses yankılandı. Metal sürtünmesine benzeyen tiz bir ses… Ardından tek bir cümle:
Bilinmeyen Ses mekanik, uğursuzdu.
"Kaçmaya çalışmayın…"
Herkes dondu kaldı bir an. Nefesler kesildi. Sadece Özgür'ün ağır, ıslak nefesi duyuluyordu.
Bizi biliyorlar… Buradan çıkmamıza izin vermeyecekler.
Ama duramazdık. Durursak ölürdük.
Dişlerimi sıkarak, fısıltıyla tekrarladım:
"Koşun!"
Ayak seslerimiz yankı gibi karanlık koridorda çarpışıyor, nefeslerimiz göğsümüzü yakıyordu. Az önceki ışıklı alanın güveni geride kalmış, derin bir karanlığa adım atmıştık.
O anda, karanlık koridorun derinliklerinden siyah zırhlı bir gölge üzerimize doğru hızla koşmaya başladı. Adımlarının sesi… normal değildi. İnsan adımı değildi bu. Daha ağır, daha keskin, daha planlı.
Nur'un gözleri sonuna kadar açıldı, korkudan dudakları titredi.
Ve sonra…
"AHHHH!"
Çığlığı, sessizliğin ortasında bir bıçak gibi yankılandı. Koridorun metal duvarları bile titreşti sanki.
Hayır, sessizlik bozuldu… Şimdi biliyorlar buradayız.
Özgür'ü taşımak bize zaman kaybettiriyordu ama onu bırakamazdık. Nefesi zaten çok zayıftı. Bir an duraksasak… kaybederdik.
"Diğer koridora! Hadi!" Sertti sesim. Otoriterdi. Çünkü burada yanlış yapma gibi lüksümüz yoktu.
Ece, Alp ve Veyra, Özgür'ün kollarından tutmuş, adeta sürükler gibi taşıyorlardı. Ben de omzundan kavrayıp destek verdim. Gövdesi soğuktu, kan hâlâ akıyordu.
Gölge bize doğru hızla yaklaşıyordu. Ayak sesleri her saniye daha gürültülü, daha tehditkâr.
Hayal nefesi kesik, panik hâlinde;
"Bahar… Bahar bu insan değil! Kim bu?!"
"Arkana bakma, Hayal. Koş!" Sert ve fısıltıyla konuştum koşarken.
Bir virajı döner dönmez, duvarlara gömülü kırmızı acil ışıklar yanıp sönmeye başladı.
Bu kötüydü.
Çok kötüydü.
Bizi yakaladılar… Kapılar kilitlenecek.
Bir sonraki koridora girdiğimiz anda, tavandaki hoparlörden uğursuz bir ses yankılandı. Mekanik, duygusuz ve ölüm kadar soğuktu:
Bilinmeyen ses... Mekanik ve soğuk...
"Kaçış protokolü devreye alındı. Tüm kapılar… kilitleniyor."
Arkamızdaki siyah zırhlı gölge adımlarını yavaşlattı.
Sanki biliyordu…
Sanki keyifle bizim çaresizliğimizi izliyordu.
Ezgi korkuyla fısıldadığını duydum.
"Bahar… ne yapacağız?!"
Gözlerim hızla etrafı taradı. Üç koridor daha vardı:
İlki tamamen karanlık, hiç ışık yok.
İkincisi yanıp sönen kırmızı ışıklarla dolu, muhtemelen alarmın merkezi orada.
Üçüncüsünden ise hafif bir uğultu geliyordu, sanki mekanik bir motor çalışıyordu.
Düşün Bahar… Kael’in kurduğu bu labirentin bir çıkışı olmalı. Çıkışı bilmeyenler burada ölür. Bu zaman kadar bunu tecrübe etmiştim.
Tam o anda, siyah zırhlı gölge durdu. Ve ilk kez… konuştu.
Gölge; derin, uğultulu bir sesle,
"Kael sizi bekliyor."
Nefesim kesildi.
Ekip bir anda bana döndü. Herkesin gözleri aynı soruyu soruyordu:
"Kael'in yanına mı gideceğiz, yoksa savaşıp kaçacak mıyız?" O yakalanmamış mıydı?
Omzum hâlâ kapıyı kırarken acıyordu, Özgür'ün kanı elimdeydi, Nur titriyordu, diğerleri panikteydi.
Ama zamanımız yoktu.
Karar ver Bahar… ya düşmanın oyununa gireceksin… ya da kendi oyunun kurallarını yazacaksın.
Ah Bahar... Sen ben değilsin. O kuralları yazan benim. Beni çıkar ortaya sana neler yapacağımı izleteyim.
Haklıydı. Oyunları yazan oydu. Ve ben bu oyunda Keal'in karşısına yıkılan olarak değil yakan olarak çıkmak istiyordum.
Tamam. İzin veriyorum...
Başımın içinde şiddetli bir ağrı başladı. Bu ağrı tüm kemiklerimin kırılmasıyla eş değerdi.
Başımın içindeki uğultu giderek büyüyordu… damarlarımda dolaşan kan değil, zehir gibiydi artık. Derin bir nefes aldım. Gözlerim karanlığa alıştı ve o anda bir şey oldu.
Bir anda başımı kaldırdım, siyah zırhlı gölgenin nefesi burnumun ucundaydı. Ama Bahar geri çekilmezdi. Kuzgun hiç çekilmezdi.
Adımlarımı yere sertçe vurdum, karanlıkta yankılandı.
Sesim, kendi sesim değildi artık. Boğuk, uğultulu, daha derinden gelen bir fısıltı gibiydi:
"Kael beni bekliyorsa…Ben de ona kendi cehennemimi götüreceğim."
Nur, korkuyla arkamdan çekmeye çalıştı ama kolumu bırakmadım.
Ekip bana bakıyordu; gözlerim eskisi gibi değildi artık. İçimdeki o karanlık… ilk defa uyanmaya bu kadar yakındı.
Gölge bir adım daha attı.
Ben ise bir anda ileri atıldım.
Ve ilk kez Bahar değil, kuzgun hareket etti.
***
36 saat geçmişti. 1 gün 12 saat.
Ablamdan haber yoktu. Telefonları çalıyor ama açılmıyordu.
Başına bir şey gelme ihtimali içimi kemiyordu.
"Lara, hadi gelsene." Dedi, kuzenim olduğunu öğrendiğim Berin. Kendisi benimle yaşıttı. Sarı saçları ay gibi parlak cildi vardı. Güzeldi. Hem de çok.
"Geliyorum." Deyip koltuktan kalktım. Dışarıda yakan top oynuyorlardı. Anne tarfı kuzenlerim ve Baba tarafı kuzenlerimle birlikte. Onlar burda fazla durmayacaklarmış . En fazla iki hafta duracaklarmış oda ben sıkılmayayım diye.
Ben onlar olsada olmasada sıkılıyordum. Çünkü hepsi bana yabancı geliyordu. Garipti.
Hepsi benim akrabam, kuzenimdi. Ama bana çok yabancı geliyorlardı. Bunca yıl yüzlerini bile göremediğim kişiler bana çok iyi davranıyor her istediğimi koşulsuz yapıyorlardı.
Seviniyordum ama bir o kadar da üzülüyordum.
Çünkü hiç biri ablamın yerini tutmuyordu.
Ne kadar iyi davranırlarsa davransınlar ablam ayrıydı. O benimle çok konuşmazdı ama hep dinlerdi. Hep gülerdi. Arada kızar kızdıktan sonra da ben üzüldüm diye benimle birlikte üzülürdü.
"Sarı civcivim" derdi bana.
Ne de güzel söylerdi. Kızardım arada bunu bana söylediği için. Yaşım büyüdüğü için yakıştırmazdım kendime.
Kaşalarımı çatıp sinirlediğimde ise;
"Civcivlere kaşlarını çatmak yakışmaz." Derdi.
Şimdi oturup düşündüğümde… o küçük ses, o bakış… içimde hem bir sıcaklık hem de bir boşluk bırakıyordu.
Neredesin abla… Neredesin…
Telefonu koltuğun üzerine bırakıp dışarıya çıktım. Zaten aklım iki kişiyi düşünür olmuştu.
İlki Ablamdı.
İkincisi Doruktu.
Cevap vermiştim. Kendi kendime:
"Mutlu olma sebebim, sen olmasını isterim. "
Gözlerim açık pencereden dışarıya takıldı, rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Kalbim hızla atıyordu. Artık bekleyemezdim; bir şeyler yapmalıydım.
Ayaklarım kendi kendine hareket etti; sanki ablamı bulmak için atacağım ilk adımı atmaya hazırlanıyordum.
Ahşap merdivenlerden hızla aşağıya inip arka kapıdan oyun oynmak için hazırlanan kuzenlerimin yanına geldim. Bana şaşkın gözlerle bakıyorlardı.
"Hayırdır ne bu acele? " Dedi içlerindem biri.
"Ablamı bulmam lazım. Hiç aramadı beni. Başına bişey gelmiş olmalı. " Diye kalbimi tuttum. Hızlı hızlı konuşmuştum. Hissetmiyordum. Ablam ne kadar uzakta olursa olsun onu hissederdim. Şuan hissetmiyordum. Bu beni daha da telaşa soktu.
"Sorun ne? "
Diye soran baba tarafımda ki bir kuzenimdi. Herkes elindekileri bırakıp benim başımda toplanmıştı.
"Ben... Ablamı tanıyorum mutlaka beni arardı. Geldiğimden bu yana hiç aramadı. Mesaj bile atmadı. "
"Belki çok işi vardır. " Diye bir fikirde bulundu Berin.
"Gece bile mi? Sanmıyorum... "
"Ne olmuş olabilir? Fikrin var mı? " Diye sordu bir diğeri.
Ne olabilirdi? Ne...
"Beni... Beni saklamaya çalıştığı kişiye yakalanmış olabilir! "
"Seni saklamaya çalıştığı kişi de kim? Siz birinden mi kaçıyorsunuz? " Berin merakla sormuştu.
Benim cevabım bu sefer daha netti;
"Ablam kimseden kaçmaz. Beni korumaya çalılıyor o yüzden beni buraya yolladı. Belli ki bazı şeyler yanlış gitti." Dedim.
Birbirlerine baktılar.
"Bizden ne yapmamızı istiyorsun? "
Diye sordu Azad.
"Bana bir bilgisayar bulmanızı istiyorum. Ablamın yerini bulucam. Daha sonrada onu görmeye gideceğiz."
"Bu mümkün değil Ailem buradan çıkmana izin vermez. " Dedi Berin.
Ona yandan bir bakış atıp,
"Sanki bizimkiler izin verir. " Diye alaya alan Azad konuşmuştu. İkisi birbirine ters bir bakış atıp göz devirdiler.
Biraz düşündüm.
"E bizde kaçarız? " Bu söylediğimden sonra kısa bir sessizlik onun ardında da koca bir kahkaha tufanı koptu. Bu kadar komik olan neydi?
"Neye gülüyorsunuz? " Diye kendimce mantıklı bir soru sordum.
"Canım buradan çıkmak kolay değil burda iki büyük aile var. Hadi yapalım desek de bizim gücümüz düşmanınıza yeter mi? Hem de gece kaçamlıyız bu saatte değil. " Diye kısa bir akıl verdi. Bir diğer anne tarafımda ki kuzenim Elif.
"Bizde gece kaçarız o zaman. " Diye şakıdım. Gülümsemeler vardı ama tedirginliklerini de hissediyordum.
***
"Abin nerede dedim sana?! "
Bir tokat daha.
"Annem nerede dedim sana?! "
Diye bağırdım. Tokatlara sesim olmazdı ama anneme bir şey yapma ihtimali gözlerimi karartmıştı.
"Abinin yerini söylersen annenin yerini söylerim. " Sakinleşmiş ama sessinin soğukluğu devam ediyordu.
"Annemin yerini söyle sana abimin yerini söyleyeyim. "
Başımı dik tutmuş yaşlılıktan dolayı kısalan bedenine yukarıdan bir bakış attım.
Yaşlı olmasına rağmen takım elbisesini giymiş saçlarını özenle taramıştı. Hâlâ dimdik şekilde karşımda duruyor otoritesini bana hissettiriyordu. Gözlerinin rengisi hiç değişmemişti... Mavi renginin en koyusu.
Biraz sessizleşti.
"Pekala sen söyleme ben bulurum. " Dedi ve elini cebine atıp telefonunu çıkardı.
Telefonundan bir kaç tuşa basıp kulağına götürdü.
"Arif ? "
...
"Bana en yakın sürede Alp'i bul. "
...
"Çabuk ol. "
Dedi ve kapattı.
İşte bu kadardı.
Ateş Demirhan; fazladan tek bir kelime söylemeyi bile gereksiz bulur otoritesinin sarsılacağını düşünürdü.
Babam kendini sevdirmezdi. Kendisini sevmeye çalışsak bile zararlı çıkan biz olur, burnumuzdan getirirdi.
"Baba... Annem nerede? Ona bişey mi yaptın? "
Bana ters ve boş bir makış attı.
"Yorgun düşmüş uyuyor. "
Sesi öylesine rahattı ki, inanmakla inanmamak arasında kaldım.
Ama güvenmek… Ateş Demirhan’a güvenmek… aptallık olurdu.
Bir adım attım, gözlerimi onunkilere kilitledim.
"Tamam. Göster o zaman onu bana."
Kaşları çatılmadı.
Kızmadı.
Ama dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gerilim vardı.
Bir sessizlik çöktü odaya.
Bir saniye, iki saniye… sonra yavaşça arkasını döndü.
"Gel."
Adımlarını takip ettim.
Kalbim kaburgalarımı yumrukluyor gibiydi.
Koridor boyunca yankılanan ayak seslerimiz, sessizliği parçalıyordu.
Evin havası ağırdı, havasızdı.
Sanki her nefesim, ciğerlerimi değil kalbimi yakıyordu.
Biz ilerledikçe içimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Sanki beni bir yerlere sürüklüyordu.
Adımlarım ağırlaştı, ama durmadım.
Sonunda, uzun bir koridorun sonunda durdu.
Elini cebine attı, küçük bir anahtar çıkardı.
Anahtarın demir sesi, koridordaki sessizliği parçaladı.
Kapıyı açmadan önce bana döndü:
"Bak ve sus."
Kapıyı araladı.
Ve gördüm…
Annem, yatakta yatıyordu.
Yüzü solgun, nefesi zor çıkıyordu.
Ama uyuyordu.
En azından… öyle görünüyordu.
Ona doğru bir adım atmaya çalıştım, babam elini kaldırdı.
"Dokunma."
Gözlerimi ondan ayırmadan anneme baktım.
Saçları alnına yapışmış, yüzünde yorgun bir ifade vardı.
Bir şeylerin doğru olmadığını hissediyordum.
"Ne yaptın ona?" dedim, neredeyse fısıltıyla.
Babam yanıt vermedi.
Omuzlarımı tuttu, beni dışarı çıkardı.
Kapıyı kapattı.
"Alp'i bulmalıyız Doruk. "
Dedi.
"Neden? " Kavrayamıyordum. Ya da kavramak istemiyordum.
"Çünkü Alp yanlış bir yola girmiş olabilir onu oradan çekip almak eskiye döndürmemiz lazım. "
Eskiye döndürmek…
Eski artık yoktu ki…
Babam benimle açık açık konuşuyordu.
Bu bir ilkti. Babam benimle ilk kez uzun cümleler kurarak konuşuyordu. Genelde kullandığı kelimeler;
"Gel..."
"Git... "
"Yap... "
"Yapma..."
"Otor..."
"Sus... "
"Ben varken sana düşmez..."
"Olmaz..."
"Yapamazsın..."
"Güvenmiyorum..."
"Bana karşı çıkma..."
Bazıları tek kelimelik bazıları yürek burkacak kadar fazla kelimeden oluşuyordu. Babamın bana söylediği cümleler bu kadardı.
Hepsi emir. Hepsi hüküm. Hepsi tek yönlü.
Otoritenin sesiyle büyüdüm ben.
Otoriteye karşı çıkarsam kırılan bendim, susarsam ezilen yine bendim.
Ve bütün bunlara rağmen, şimdi babam, ilk kez bana bir şeyleri açıklamaya çalışıyordu.
Ama ben açıklama değil, cevap istiyordum.
"Baba…" dedim, boğazım kurumuştu, "Alp'e ne oldu? Ne saklıyorsun benden?"
Babam birkaç saniye sustu. Gözleri, bir anlığına bana değil, geçmişte bir yere bakıyordu sanki. Sonra ağır bir nefes verdi.
"Bazı şeyler… bizim düşündüğümüz gibi değilmiş," dedi. "Alp, son zamanlarda bizim bilmediğimiz insanlarla görüşüyor. Bazı dosyalar… bazı kayıtlar… kayboldu. Hepsi onun üzerinden görünüyor."
Sözleri beynimde yankılandı.
Kayıp dosyalar… gizli görüşmeler…
Ve hepsi Alp'i işaret ediyor.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır," dedim sessizce.
Babam sustu, ben devam ettim:
"Abim bunu yapmaz. O böyle biri değil. Sen onu tanımıyorsun… çünkü hiç denemedin!"
Bu sözlerim babamı yaralamıştı, biliyordum.
Ama umurumda değildi.
"Beni tanıdığın kadar tanıyorsun onu da,"diye ekledim.
"Ona da hep emir verdin. Bana verdiğin gibi."
Babam gözlerimin içine baktı. Dudakları gerildi, dişlerini sıktığını gördüm. Ama bu kez bağırmadı.
Sadece sessiz kaldı.
Benimse sessizlik daha çok acıtıyordu.
"Elimizde kanıtlar var, Doruk," dedi sonunda. "Ama ben yine de inanmak istemiyorum. Çünkü… o benim oğlum."
"Ben de senin oğlunum," dedim, sesim çatladı.
Ama babamın bakışları… bu kelimeye bile tepki vermedi.
Sessizlik…
O sessizlik, bağırıştan, tokattan, emirden çok daha ağırdı.
Hatta o an, babamın nefes alışını bile duymuyordum.
Gözlerimi kaçırmadım. Onun buz gibi bakışlarının tam ortasına kilitledim kendi bakışlarımı.
Bir anlığına, belki bir kırılma… belki bir duygu aradım yüzünde.
Ama yoktu.
Orada gördüğüm tek şey… sorumluluk ve korkunun garip bir karışımıydı.
"Doruk," dedi sonunda, sesi boğuktu. "Bizim aile… göründüğü gibi değil."
Kaşlarımı çattım, ne demek istediğini anlamamıştım.
"Ne demek… göründüğü gibi değil?"
Babam gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes aldı, sonra ağır ağır devam etti:
"Bazen… aile dediğin şey, kan bağıyla değil… kanla korunur."
Sözleri boğazıma bir düğüm gibi oturdu.
Kanla… korunur.
Bu kelimeler, buz gibi bir odanın kapısını aralamış gibiydi. İçeri girsem üşürdüm, girmesem yanardım.
"Alp'in…" dedim, cümleyi tamamlayamadım.
Babam baktı bana, sessizce başını salladı.
"Evet… Alp’in bilmediğimiz tarafları var."
Başımı iki yana salladım, boğazım yanıyordu.
"Hayır… hayır, bu doğru değil. O benim abim! Biz onunla…"
Sesim titredi, yutkundum.
"O bana hep sahip çıktı. Ne olursa olsun… yapmaz o böyle bir şey."
Ateş Demirhan sessizce dinledi beni. Gözlerinin derinliklerinde bir titreme vardı, ama yüzündeki ifade… taş gibiydi.
Sonra bir anda yana döndü, masasındaki dosyalardan birini aldı. Sertçe önüme bıraktı.
Masaya düşen dosyanın tok sesi, göğsümün ortasına çarpmış gibiydi.
Dosyanın kapağına baktım. Soğuk, beyaz bir kâğıt.
Üzerinde abimin adı yazıyordu.
"Bu ne?" dedim kısık sesle.
"Bak,"dedi babam. "Hepsini kendi gözlerinle gör."
Ellerim titriyordu, ama dosyayı açtım.
Fotoğraflar… telefon kayıtları… banka hareketleri… yabancı isimler…
Her şey birbirine giriyordu kafamda.
Bir fotoğraf elimden kaydı yere düştü. Eğildim, aldım.
Alp… yüzünü göremediğim birisiyle, karanlık bir depoda… el sıkışıyordu.
Beynimin içinde uğultular vardı.
"Bu… bu doğru olamaz…"
Babam yanıma geldi. Omuzlarımdan tuttu, beni dik durmaya zorladı.
"Doruk! Bana bak… gözlerini aç. Burada bir oyun var. Alp ya bu oyunun içinde… ya da çoktan kurbanı oldu."
"Hayır!" diye bağırdım, omuzlarından sıyrıldım.
"Hayır… senin oyunların bunlar. Senin karanlığın. Alp’i sen böyle yaptın! Her şeyi sen bozdun!"
Babam bir anlık öfkeyle bana doğru bir adım attı ama sonra durdu.
Nefes alışları hızlanmıştı. Gözlerinde, alışık olmadığım bir şey gördüm… acı mıydı, suçluluk mu… anlayamadım.
Sesi kısık çıktı:
"Ben… bazı hatalar yaptım. Ama şimdi zaman değil. Eğer Alp’i bulamazsak… onu kaybedebiliriz."
Sözleri beynime saplandı.
"Kaybetmek…"
O kelime, mideme bir yumruk gibi oturdu.
"Ne demek kaybetmek?!" diye bağırdım.
Babam gözlerimi bıraktı, sessizce yürüdü. Masanın kenarına dayandı, başını eğdi.
"Onun peşindeler, Doruk," dedi sonunda. "Kim olduklarını bilmiyoruz… ama çok yakındalar."
Bir adım geri attım, kalbim kaburgalarımı parçalıyor gibiydi.
"Kimin peşindeler?" dedim, neredeyse fısıltıyla.
Babam başını kaldırdı, bakışları buz gibi oldu.
"Sadece Alp'in değil…" dedi.
Sonra sustu.
Bir süre nefes alışlarımız dışında hiçbir ses yoktu.
"Sadece Alp'in değil…"
O an beynimden aşağıya bir soğukluk indi.
"Bizim mi?" dedim kısık sesle.
Başını yavaşça salladı.
"Bizim."
O anda, içimde bir şey koptu.
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettim.
Ev… aile… güven… hepsi çatırdayarak üzerime yıkılıyordu.
Babam son kez konuştu:
"Doruk… bu gece Alp'i buluyoruz. Ya kendi yoluna çekip geri getiririz… ya da onu sonsuza kadar kaybederiz."
Nefesimi tuttum.
Kelimelerimi zor çıkardım:
"Ve… eğer geri gelmek istemezse?"
Babamın gözleri… ilk defa dolduğunu gördüm. Ya da öyle zannettim. Bilmiyordum. Aklım almıyordu.
Ama yine de dudaklarından çıkan sözler, buz gibiydi:
"O zaman… bizim yolumuzda kalamayacak."
Sanki biri, kalbimin ortasına bıçak saplamıştı.
O an… abimle babam arasında bir savaşın başladığını hissettim.
Ve bu savaş… beni de içine çekecekti.
Ve o an anladım… Artık hiçbirimiz aynı kalamayacaktık.
Alp'i bulmak sadece başka bir başlangıçtı.
Gerçekler açığa çıktığında, bu evde hiçbir sır, hiçbir bağ ayakta kalmayacaktı.
*********
Hayat bazen en yakınlarımızda saklı sırlarla sarsılır. Doruk’un hissettiği acı ve şaşkınlık, senin de içinde yankılanacak. Hazır ol… çünkü bu hikâye, kalbini hızla çarpıtacak.
Keyifli okumalar :)
