17. bölüm · Beklenmedik Anda

Kayıp Taş

Fatmagül Ş.

Ben Bahardım.
Hayat beni önce var etmiş sonrada en acı şekilde yok etmişti.
Bedenim var.
Ruhum var.
Ama bir ben yok.
Ben Bahardım; kalpsiz yerine konulan, her daim suçlu olan, insanların gözünde yoktan vardım.
Hayallerim vardı. Ben istememiştim ki böyle ordan oraya bir yaprak gibi savrulan biri olmak.

Ama şimdi... Kardeşime bir parça da olsa ekmek götürmek için çalışıyordum. Asla bundan şikayetçi değilim. Kardeşimin ağlamalarından şikayetçi değildim çünkü biliyorum o bir gün öyle gülücek ki... Ben onu hayranlıkla izlicem.
Bulduğum her işte çalışmaktan şikayetçi değildim çünkü biliyorum her karanlığın ardından mutlaka aydınlık gelir.

Ailemsiz geçen ikinci doğum günümden bir ay sonra bir restaurantta garsonluk başvurusu yapmak için boğuk havada yürüyordum. Yağmuru severdim. İlkbahar'ın yağmurlarını seviyordum.

Doğum günümden önce çalıştığım bir diğer restauranttan kanazdığım parayla işime yarayabilecek bir telefon almıştım. Her işte sadece belli bir süre çalışabiliyordum sebebi yoktu. Yöneticilerin tek bir bahanesi vardı; " İşini düzgün yapmıyorsun. "
Hiç bir şey demiyor sadece başımı hafifçe yana eğip gözlerine bakıyor ardından da peki diyip geçiyordum.

Alışmıştım. Ve ilk defa, alışmaktan nefret ediyorum. Çalışıyorum belli bir süre sonra tekrar çıkarılıyorum. Ve bu hiç bir sebep yokken oluyor.
Alışmayı sevmiyorum.
Alışmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum.
Beni buna itenlerden nefret ediyorum.

Telefonu aldıktan bir hafta yemeğim yoktu.
Açtım.
Ama kardeşim toktu. İnsan'ın başına öyle zamanlar geliyordu ki suyun değerini biliyordu.

Ne olucak ki? Altı üstü aç kalıcam... Açlık bir insana en fazla ne yapabilir ki?
Çok basit bir şey olarak düşünürdüm bunu çocukluğumda.
Çünkü o zaman hiç aç kalmamıştım.
Çünkü o zaman ailem vardı.
Çünkü o zaman aç olup olmadığımı sorgulayan annem vardı.

İnsanın elinde hiç bir şey kalmayınca başlıyor asıl hayat.

Ben bunu küçücük yaşımda öğrenmiştim.
Kimsesiz.
Hayallerim vardı o zamanlar şimdi yoktu. Çalışmaktan başka bir şey yapmıyordum ki.
Kardeşimin ağlamalarının durmasından başka bir dileğim yoktu ki.
Kardeşim... Lara'm.

Ailemin geçirdiği kaza sonucu ataklar geçirmeye başladı.
Bu ataklar sıradan değildi. Ufacık bir yüksek ses duyduğunda korkuyordu. Donuk gözlere bakanlardan çekiniyordu.
Çünkü o görmüştü. Anne ve babamın birbirlerine olan boş bakışlarını görmüştü.

Oysa ki onlar hep canlı ve ışıl ışıl olurdu. O gözler hep aşkla parlardı. Ölürken bile birbirlerinin gözlerinin içine bakan bir ailem vardı. Önceden. Yüzlerindeki son gülümseme birbirine karşıydı. Onların aşkı bu dünya da değil diğer dünyada tamamlanacaktı.
Olan geriye kalan iki kız çocuğuna olmuştu.

Ne yapacağını bilemeyen bir abla... Her anı ona daha da zorlaştıran bir kız kardeş.

Ama mutluyum.

O kadar şey yaşadın Bahar nasıl mutlu olabilirsin ki?

Oluyorum işte.

Nasıl bilmiyorum ama ben mutluyum. İçimde hâlâ bir umut olduğu için mutluyum.
Ailemin mezarına gidip onlarla konuşabildiğim için mutluyum.
Bunları bana yaşatan hayata inat mutluyum.
Kardeşimi okutmak için çalışıyorum artık.
O okuyacak. O istediği mesleği yapıp ablasını ve bizi izleyen ailesini gururlandıracak ben bunun içinde mutluyum.

Mutlu olmayı seviyorum ama farkında olduğum bir şey de var...
Benim her mutluluğum bir hüznün kapısı.
Belki de mutluluk, acının içinde nefes alabilmektir.
Gözyaşlarım kuruduğunda bile kalbimde bir kıvılcım yanıyorsa...
Bu da mutluluk sayılmaz mı?

Yağmur çileşmeye başlamıştı. Dünde yağdığı için yarlerde yer yer birikintiler vardı.
Rüzgar esiyor, bazı sokak lambalarının ışığı cızırtıyla yanıp sönüyordu.
Kardeşimi Hatice sultana emanet etmiştim. Allah o kadından razı olsun. Bizi aç bırakmamak için hep uğraşıyordu. Kendisinin hiç çocuğu olmamış... Onların yerine koyuyordu bizi.

Ama ben kimseye güvenemiyordum. Sanki bir yerde yapboz bozuluyordu. Sanki bir parça eksik ve ben onu bulmak için yaşıyordum. O parça kimdi ya da neydi bilmiyorum ama hayatımı tamamlayacak bir parça olduğu kesindi.

Adımlarımı hızlandırdım. Yağmur hızını artırırken rengi solmak üzere olan tişörtüm üzerime yağmur taneleriyle birlikte yapışmaya başlamıştı. Eskiden dar gelen pantolunum şimdi bol gelmeye başlayınca tişörtümü hafiçe kaldırıp pantolnumu yukarıya çektim.
Üzerimi düzenledikten sonra başımı dikleştirip tam karşımda ki restorana baktım. Restoran'a ilk bakıldığı anda 90'lar havası açık bir şekilde kendini belli ediyordu. Küçük bir yerdi. Koyu yeşil duvarları ve sabit olduğunu düşündüğüm tente vardı. Hemen önünde 10'a yakın beyaz renkli masa sandalye seti bulunuyordu. Tabi bu rüzgarda buraya oturacak kimse yoktu.
Ben soğuğa alışıktım ama başkaları bunu kaldıracak iradeye sahip miydi?
Bilemiyorum.

Gözlerimi kapıda silinmek üzere olan yazıya takıldı bu seferde.

Kayıp taşlar.

Kaşlarımı çattım ama bunu düşünecek zamanım yoktu. Yağmuru hızını daha da arttırdı. Düzgün kesmeye çalıştığım kısa saçlarım savruluyor sinirlerimi bozmaya devam ediyordu.

Adımlarımı cam kapıya doğru ilerletmeye devam ettim. Bu sırada uzaklardan gelen hızlı bir araç sesi duydum.
Etrafımı kontol etme gereksinimi duymadan hızla karşıya geçip omzumla kapıyı itekledim. Sandığımdan daha ağırmış.

Kapıyı açtığımda yukarıda sallanan zili içeriden gelen kahkaha seslerine eşlik etti. Ben etrafı incelerken kapıyı kapattım ve bir arabanın lastiklerinin asfaltta sert bir fren yaptığını duydum.

İçerisi beni çok etkilenişti. Severdim böyle yerleri. Cam kenarına oturup elimde bir kupa kahve ve kitap... İnsanlar konuşuyor sen kitap okuyorsun onların sesi senin kulağına takmak istediğin ama çoğu zaman unuttuğun kulaklıktan çıkan müzik yerine geçiyor.
Gülümsedim.

İçerideki tüm masalar doluydu. Tam görebilmek için önümdeki bir kaç basamağı çıkıp incelemeye devam ettim.
Arkadaşlarıyla birlikte camın hemen yanına oturmuş olan üniversiteli gençlere baktım. Sadece baktım. Gülüşülüyorlardı. Ben daha çok gülümsedim.
İçlerinden birisi sadece camdan dışarıya bakıyordu. Siyah saçları, mavi yeşil gözleri vardı.
Belirgin çene hatları ve elmacık kemikleri ona ayrı bir çekicilik katmıştı.

Pek etrafıyla ilgilenmiyordu. Anlaşılan düşüncelere boğulmuştu. Üzerinde siyah bir tişört üzerinde de siyah ceket vardı.
Şaşırmıştım. Bu havada herkes sıcak tutacak giysiler giyerken o, giysilerin içinde bile rahat edemiyormuş gibiydi.
Ben onu incelerken onun bakışları camdan hızla ayrılıp bana döndü. Nasıl anlamıştı benim ona baktığımı?

Yüzümde ki gülümseme hızla silindi. Arkadan kapının açıkıp kapandığını haber veren zil iki kez çaldı.
Ben ise onun bakışlarının üzerimde olduğunu bile bile ona bakmıyor karşımdan geçen bir garsona yöneticinin hangi odada olduğunu sormakla ilgileniyordum.

Yanımdan üç adam geçti. Birisi önde diğer ikisi de onun sağ ve sol arkasındaydı. Onu gören bir kaç garson hızla selam verip işlerini yapmaya devam ettiler. Bazı bakışlar ondan çekindiğini belli edercesine bakıyordu.

Onlara küçük bir göz atıp garsona bakmaya devam ettim. Genç adam da o adamları gözleriye takip edip hızla beni süzdü. Ters bakışlarıyla,
" Merdivenlerden çıktığında soldan ikinci oda. "dediğini duydum. Tam teşekkür edecekken bana bakmadan hızla ters yöne yürüdü. Kaşlarımı çattım.

" Ne garip insanlar var böyle! " Göz devirerek homurdanmaya başlamıştım ki bir çift gözün hâlâ üzerimde olduğunu hissetim.
Burada ki on ikinci masaydı.

Bakışlarına kaşlarımı çatarak karşılık verdim. Bana bu kadar uzun bakmasını istemiyordum.
Yüzümü inceledi.
Çatık kaşlarıma bakınca dudakları hafifçe kıvrılacak gibi oldu ama hemen kendini düzeltti.
Daha sonra gözlerime baktı. Gözleri gözlerimdeydi. Okyanus gözleri beni içine çekip buralardan götürecek kadar derindi.

Ona karşılık olarak gözlerine boş boş bakıp, göz devirdim. Yeterli bir cevaptı.

Hızla ilerdeki merdivenlerden yukarı çıktım ve soldan ikinci kapının önünde durdum. Kapının önünde az önce ki iki adam duruyordu.

O adam yönetici olduğu için garsonlar ona selam vermişti.
Peki neden çekinerek bakmıştılar?
Önde ki iki adama bakmadan kapıyı çalmak istemiştim ki iki koca dev beni durdurdu.

Kısa değildim. 1.70 boyundaydım. Ama bu devler adı üstüne devdi.

"Nereye? " Diye sordu sağdaki. Siyah güneş gözlükleri ve siyah takım elbiseleri vardı üzerlerinde.
"İçeriye." Dedim önüme koyduğu kolunu indirmeye çalışırken.

Yanındakine göz ucuyla baktığını hissettim.
"Neden? "

Bu adamlar fazla netti.

"Buraya çalışmak için geldim. Çekilirseniz yöneticiyle konuşacağım. "

Başımı dikip tane tane konuştum. Bu adamlar bu dilden anlıyordu anlaşılan.

Beni baştan aşağı süzerken kollarımı birleştirip sabırsız bir şekilde ayağımı olduğum yerden sallamaya başladım.

"Bekle." Dedi ve kapıyı çalıp içeriden gek sesini duyuca odaya girdi. Ne saklıyorlardı?
Odaya girdiği anda çaktısrmadan içeriye bakmaya çalıştım ama solda ki dev buna izin vermeyip koca cüssesiyle kapının girişinde durdu.

"Beni beklettiğiniz için kendinizden utanmalısınız bu öok kaba bir hareket." Diye omuzlarımı dikleştirerek konuştum karşımdakiyle.

Tek kaşını kaldırdığını gördüm. Alaycı bir gülümseme yer aldı dudaklarında.
"Kimsin ki sen? "

Ellerimi iki yanıma rahatça saldım. Başımı dikleştirip tek kaşımı kaldırdım.
"Ben Bahar Solmazel. " Kaşı yavaşça indi. Alaycı gülümsemesi az önce ki gibi değildi.
Kendimi hatırlatmam gerekiyordu anlaşılan. İnsanlar anne ve babamın gücünü unutmuşa benziyor. Evet babam asker annem ressamdı. Ama yaptıkları kahramankıklar ve eserler tüm dillerde konuşuluyordu. Biliyordum.

"S-sen Harun Solmazel'in nesi oluyorsun? " Koca adam babamın adının geçtiği cümlede kekelemişti.

Çenemi dik tutmaya devam ettim.
"Öz kızıyım. "

Gözlüğünü tek eliyle çıkarıp baktı bu seferde. Siyah saçları ve siyah gözleri vardı.
"Bahar... " Dedi.

"Ne oldu suratının rengi değişti? Bunun sebebi babam mı yoksa ben mi?"
Gülümseme sırası bendeydi.

Ağzını açıp bir şey diyeceği sırada az önce odaya giren dev çıkıp bana kapıyı açtı.
Duruşumu bozmadım.
Ona yandan bir bakış atıp içeri girdim.
İçerisi siyah, lacivert ve yer yer koyu gri olacak şekilde dekore edilmişti.

Küçük bir odaydı ama eşyaların düzgün tercih edilmesi ve konumları odayı hoş göstermişti.

Camdan bir çalışma masası hemen yan duvarında ise kitaplarla dolu raflar vardı.
Ve o masanın ardında bana doğru bakan gözler...
"Solmazel'lerden birisini mekanımda görmek ne güzel, " Dedi. Tahminimce yirmili yaşlardaydı. Ama şimdiden olgun bir diksiyona sahip olması ve bu görünüşü beni şaşırtmıştı. Belli etmedim.

"Seni tanımıyorum. " Dedim sadece.

"Tanımak ister miydin? " Diye sordu tek kaşını kaldırarak. Çok ağır hareket ediyordu.

"İşime yarayacak biriysen, tabi isterim."

Masanın üzeri topluydu. O masada dosyalar dışında bir de akıl küpü oyuncağı vardı. Bunda daha fazla kare vardı ve çok küçük bölümlerden oluluyordu. Adam onu eline aldı ve düzgün olan küpü buzup tekrardan yapmaya başladı.
Masanın hemen önündeki karşılıklı iki koktuk arasında ise küçük bir sehpa. Ve üzerinde satranç taşları vardı. Hepsi tek tek sırasına göre dizilmiş tek bir oyun taşı eksikti. Beyaz renkli taşların şah'ı eksikti.

Ben onları incelerken adam " Emin ol senin çok işine yarayacak birisiyim ama önce, " Kaşlarıyla satranç'ı gösterdi.
"Var mısın bir oyuna? " Diye devam etti.
Bende onun gibi kaşlarımla oyunu gösterdim.
"Şah yok. Oyun başlamadan bitmiş olur. "
Odaya girdiğimden bu yana ilk kez yüzünde mimik oynadı.
Dudağı hafifçe kıvrıldı.
"Oyunun başlaması için tüm taşların tam olması gerekiyor değil mi Bahar? "
Başımı salladım.

Derin bir nefes çekip oturduğu yerden kalkıp karşıma geçti. Boyu ve vücudu tagminimden çok daha fazlaydı.
Karşısında küçük bir çocuk gibi kalmıştım ama umursamadım. Bir adım geriye gidip kafamı olabildiğice kaldırdım.

"Tüm taşların olmasına gerek yok şah'ın olsa bile bir şekilde oyunu kazanabilirsin. Ama bu oyunda şah kayıp taş. "

Başını salladı.
Elindeki küpü tekrar düzene sokmuştu. Başını eğip ilk önce gözlerime sonra da satranç'a baktı.
"Doğru... Ama unuttuğun bir şey var Bahar, "
Kaşımı nedir o der gibi kaldırdım.
"Oyunun başlangıcında tüm taşlar birlik olur ve şah'ı korurlar. Onlar avlandıkça şah bir başına kalır ve karşısındaki şah'ın hamlesini bekler. En son hamle şah ve diğer şah'ın karşılaşması olur. Ama en son hamleye gelmeden her ikisi de taşların ardında sırasını bekler. "Durdu.

Gülümsedim. Alaycı bir gülümsemeydi.

" Ya karşıda ki şah kayıpsa? O zaman ne olur? "
Bir adım atıp benim açtığım boşluğu doldurdu. Yüzünü artık göremiyordum.

"O zaman oyun zaten başlamadan bitmiştir ateş çiçeği. Oyunun kaderi o kayıp taşın elindedir. Ne zaman ortaya çıkmak isterse o zaman gelir ve karşısında ki şah'ı yanına alır. "

Kaşlarım derince çatıldı
Ateş çiçeği mi? Bana bu kelimeyi bir başkası da kullanmıştı ama kim? Hafızamı zorlasamda bulamadım silinmişti sanki. Hem yanına alır mı dedi o? Satrançta öyle bir şey yoktu ki birisi diğerini mutlaka yenmek zorundaydı.

"Ateş çiçeği demenize şuanlık karşılık vermicem bayım. Hatırlatmam gerekir ki onlar zıt renkteker ve biri diğerini mutlaka yenmek zorundadır. Yanına alma gibi bir şey yok siz oyunu yanlış anlamışsınız. "

Arada ki boşluğu bir adım geriye giderek tekrar açtı. Derin bir nefes çektiği duymuştum.
Gülümsedi. Sanki beni yıllarca tanıyormuş gibi gülümsedi.

"Dediğim gibi ateş çiçeği kayıp taş oyunun kaderini kendi belirler. Oyun bir bakmışsın tam ilerliyor bir bakmışsın kayıp taş tüm kuralları bozuyor... Bunu biz bilemeyiz. "

Meraklanmıştım.
"Sen kimsin? Beni tanıyormuşsun gibi hissediyorum. Hem ailemi nereden biliyorsun? Ayrıca bana satranç'ı öğretmeye çalışma küçüklüğümden bu yana orada ki kuralları hep ben yazdım. "

"Annenden sonra, annenden sonra hep sen yazdın ateş çiçeği. " Gözlerim irice açıldı. Bunları da nereden biliyordu?

Neden bu kadar çok soru işareti vardı bu adamda?

"Sen... " Hafızamı zorladım silik görüntüler vardı. Ama tam değil.

"Ben sevgili Bahar zorlama kendini zamanı gelince kendimi sana zevkle hatırlatacağım. "

"Adını da mı söylemiceksin? "
Kafasını olumsuzca sallayıp elindeki küpü bana uzattı.

"Al çözdükçe beni hatırlarsın. Çözemediğin zaman da birlikte çözeceğiz tamam mı ateş çiçeği? "

Soru sormadım. Cevap vermiyordu. Uzattığı küpü alıp ona bakarak bozdum. İyice bozduktan sonra aramızda küpü kaldırıp elimde çevirdim. Ve tekrar gözlerine bakarak düzelttim. Beni gözleriyle takip ediyordu.

Düzelletiğime emin olunca elinde ki küpü tekrar eline bıraktım.
"Sen hiç benimle satranç oynamadın. Eğer oynasaydın nasıl hamle yaptığımı bilirdin. Ben Harun ve Deniz Solmazel'in ilk kızlarıyım. Tüm kurallar aleyhime olsada, taşlar kayıp da olsa umrumda olmaz kazanırım. "

Başımı tekrar dikleştirdim.
Sadece izliyordu.
"Eğer ben bir oyunun içerisindeysem ben ve benim tarafımda olanlar zaten kazanmıştır. Başka bir ihtimal yok. "

Elindeki küpü satranç oyunun tam ortasına attı bir kaç taş ter düşmüştü.

"Sana bu yüzden ateş çiçeği diyorum Bahar. Sen bir çiçek kadar kırılgansın ama bir ateş kadar da yakıcısın. İlkaharda çiçek açtırır sonbaharda onları soldurursun. Sen ateş çiçeğisin, benim ateş çiçeğimsin. "
Göz devirdim.

"Aynen ondan. Neyse oyunu konuşmayı bırakıyorum. Burada çalışan eksikliği varmış ben bu yüzden gelmiştim. Burada çalışabilir miyim? "

Konudan konuya anında geçme gibi küçük yeteneklerim vardı. Bu onu güldürdü.

"İstediğin kadar çalışabilirsin ateş çiçeği ben buralardan belli bir süre için gideceğim geri döndüğümde muhtemelen burada olmayacaksın ama, " Dedi.

"Ama? "

"Ama burada olmanı isterdim. Harun Amca ve Deniz Yenge'ye borcumu kapatmak amacıyla. " Gözleri odaya girdiğim ilk anki gibi olmuştu. Duygusuz.

"Ne borcu? " Ailemin kimseye borcu yoktu bunu biliyordum. Ama aileme olan borçları bilmiyordum.

"Çok büyük bir borç ateş çiçeği, çok büyük. " Dedi.

Ardından kapıdaki iki devden birsini çağırdı ve benim burada çalışmam için gereken tüm işleri neredeyse yarım saatte halletmişlerdi.
Bu iyiye işaretti ama benim aklımda ki sorular durmak bilmiyordu.

Ailemi tanıyordu.

Beni tanıyordu.

Kayıp taşı biliyordu.

Ama ben bilmiyordum...

Kimdi bu adam? Tanıdıktı ama bir o kadar da yabancı.

Neyse dedim kendi kendime. En azından kardeşimi dıyurabilecek ve başımızı sokabilecek bir ev alabilecektim... Bu benim için yeni bir mutluluk sebebiydi. Belki de acısıydı bunu o an için kafamda belirleyemememiştim.

***

Sarılıyordum sadece. Sarılmak bana göre ilaçtı hem de en etkili ilaçtı. Alp'ten ayrılıp yüzünü ellerimin arasına aldım.
"Bak ben buradayım. Sana güveniyorum hadi şimdi git ve annenin durumuna bak. Bende burada Özgür'le ilgilenicem. " Gözleri kızarmıştı bile kendini sıkıyordu. Ağlamak mı istiyordu?
Omzumda ağlayabilirdi.
Ben dinlerdim. Ben anlardım...
Onu benden beni ondan başka en iyi kim anlayabilirdi ki?

Cevap vermeyip sedace gözlerime baktı.
"Ağlamak istiyorsan sıkma kendini ben varım burada istediğini yapabilirsin. " Gözleri gözlerimden sonra kurumuş dudaklarıma kaydı. Dudaklarımı ıslatma gereği duymuştum.

"Sen varsın sadece. Sadece burada değil her yerde sadece sen varsın yarukum. "

Başımı salladım.

Sesi kısıldı.

"Teşekkür ederim... Bana güvendiğin için. "
Onu taklit ettim aramızda ki mesafe azalıyordu sanki.

"Teşekkür ederim... Güvenimi boşa çıkarmadığın için. "

Alnı alnıma değdi burnunu burnuma hafifçe sürttü.

"Yarukum benim..." Gözleri kapandı. Bende onun gibi yaptım gözlerimi kapattım. Dinlenmek istiyordum. Birbirmizin solukları yüzümüze vuruyordu. İkimizde birbizimizde soluklandık. Birbirimizde bulduk çareyi.

"Alp'im... Dağ kılıklı antilop'um benim... " Gülümsediğini hissettim.

"Bana bulduğun lakap çok enteresanmış. " Kafasını dağıtmak için söylediğini biliyordum.

Güldüm.
Elleri çenemi kavradı.

"Beni mahvediyorsun yarukum... Ama iyileştirebilen de sensin. Sen nasıl bir şeysin böyle? Aklım almıyor. "

"Daha önce de demiştim. Ben mükkemmel bir şeyim. "
Gözlerimi açtığımda zaten beni izlediğini fark ettim.

"Ona ne şüphe, " Dudağımın kenarına bir öpücük kondurdu ve hızla geri çekildi.
Yüzümde ki gülümseme silinmiş ona hem şaşkın hem de kızgın gözlerle bakıyordum. Neden çekiliyordu ki?

"Bana öyle bakma yarukum eğer şimdi başlarsam kendimi durduramam. " Kendini durdurmanı isteyen mi var be adam?

Kaşalarım hâlâ çatık ona bakıyordum. Kollarımı birleştirip küskün bir tavırla kafamı diğer tarafa çevirdim.

Bir adım attı.
"Bahar'ım? "
Bakmadım bir adım daha attı.
"Yarukum? " Ellerini çenemde hissettim. Çenemi yavaşça kendine doğru çevirdi.
Gözlerimi yan tarafa odaklamış ona bakmıyordum. Çünkü orada bir kıpırtı gördüğüme emindim.

"Alp, " Bakışlarımı görünce benim baktığım yöne çevirdi bakışlarını. Şuan bir şey yoktu ama orada az önce bir kıpırtı ya da gölge gördüğüme emindim.
Tekrar bana baktı.
"Ne vardı orada? "

"Bir şey kıprdadı ve gölge gördüğüme eminim birisi bizi gözetliyordu Alp. "
Kaşları çatıldı.
"Senin için sorun olur mu? " Az önce ki yaptığını söylüyordu. Hayır bu benim için hiç bir sorun teşkil etmezdi ki kimseyi de .

"Tabi ki sorun olmaz Alp. Bizden birisi olsaydı bir ses verip yanımıza gelirdi ama o ses vermeden sadece izledi. Başka bir şey var bunda... "

Başını salladı sadece. Onun daha büyük dertleri vardı.
"Hadi sen git, bana haber vermeyi unutma... Dikkat et Alp."

Gülümsedi. Tekrar bir bana yaklaşıp yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurup geri çekildi.

"Haber veririm sende dikkat et yarukum bir şey olursa aramayı unutma, bir kulağım telefonda olucak." Dedi.

Bende uzanmaya çalıştım ama sadece çalıştım. Neden erkekler bu kadar uzun oluyordu ki?
Bir şeyler yapmaya çalıltığımı anlayınca benim boyuma eğildi.
Bende gülümseyip yanağından öpüp hızla geri çekildim. Kaşlarını kaldırmış öylece baka kalmıştı.

"Hadi görüşürüz Dağ Kılıklı Antilop'um. "

Dedim ve arkamı döndüğüm gibi -hafifçe- sallanarak yürümeye başladım.

"Yakıcaksın beni zalimin kızı. " Dedi arkamdan memleketine özgü şiveyle.

Omuz silktim ve hafifçe kıkırdadım. Arkama bakmadan;
"Yanmamız gerekiyorsa beraber yanarız zalimin oğlu. " Dedim onu taklit etmeye çalışarak.

Normalde olsa gür kahkahasını duyardım boş koridorda ama onun sadece gülümsediğini ve sessizce diğer tarafa yöneldiğini biliyordum.

Annesini tanımıyordum. İnşallah iyidir demekten başka elimden gelen bir şey yoktu. Şimdilik.

Bizimkilerin yanına geldiğimde herkes ayaktaydı. En arkada ellerini arakada birleştirmiş olan Fırat'a yaklaşıp sordum. Görnüşe göre Lara ve kuzenler gitmişti.
"Ne oldu? "
Bana bakmadı.
"Özgür'ü yoğun bakıma alıcaklarmış belli bir süre. " Dedi.

"Bir aksilik yokmuş değil mi? "
Bana göz ucuyla bakıp kaşlarıyla herkesin baktığı noktayı gösterdi doktor vardı.
"Kendiniz sorun Bahar Hanım. "

"Tamam."

Beni gören ekip üyeleri birer birer kenara çekildi. Doktor'un hemen önünde Nur vardı.

"Özgür iyi mi doktor bey? " Eski kişiliğime döndüm. Başımı diktim, bakışlarımı sabitledim, ellerimi serbest bıraktım.
Nur'un gözleri yaşlıydı. Sadece göz ucuyla bakmakla yetindim. Bana bakıyordu o da.

Doktor arkadakilere bakıp sonra bana şaşkınlıkla baktı. Üzerimi değiştirme fırsatı bulamamıştım. Belli olmayacak şekilde kan lekekeri ve tozlar vardı. Bazı yerleri yırtılmıştı kıyafetimin ama sorun etmedim. Normaldi bunlar. Bizim gibiler için.

Arkadakilerin bana öncelik verdiğini gören doktor önemli birisi olduğumu anlamıştı.
Boğazını temizleyip, "Özgür bey iyi sadece çok fazla kan kaybı okduğu için bir süre yoğun bakımda tutacağız ardından durumuna göre normal odaya alınacak. "

Nur'un bu sefer ki göz yaşları mutluluktandı.
"Bahar iyimiş. Beni, " Hızla gözlerini kaçırdı. Yanaklarının kızarıklığı kendini ele vermişti bile. "Yani bizi bırakmamış. " Bir kaç kişi onaylamıştı onu.

Kafımı yana dığru eğip yavaşça salladım.
Doktordaydı bakışlarım. Normale göre biraz kısaydı vücudu da öyle. Allah bedeninden almış beynine vermiş harelde diye geçirdim içimden.

"Teşekkürler doktor bey bu iyiliğinizi unutmicam. "
Bize en ufak emek veren kimseyi unutmicaktım.
Doktor'un gözlerinde çekingenlik olmasına rağmen sıcakkanlı bir şekilde,
"Rica ederim, ben sadece görevimi yaptım... Geçmiş olsun. " Dedi.

Başımı salladım ve kenara çekildim. Doktor yanımdan geçip gitmişti.

"Neden doktor'a öldürecek gibi baktın?" Diye sordu Hayal. Bir şey çözmeye çalışıyor gibi gözlerini kısarak sormuştu. Ona baktım;

"Saçmalama ben masumlara zarar vermem." Diye net tavrımı ona da gösterdim.

"Masum olmasa vericeksin yani? "

"Yani... Boş boş bakacağımı düşünmüyorum." Onun bakışları boştu. Bomboş.

"Hayal, bir şey mi oldu? Neden öyle bakıyorsun? "

Bunu sormamla hızlı adımlarla karşıma gelmesi bir oldu.

"Sen kimsin? Benim arkadaşım olan dostum olan Bahar nerede? Adaleti isteyen, korumacı, gözlerinde az da olsa ışık olan Bahar nerede? " Yüksek sesle konuşması canımı sıkmıltı ama sustum. Sadece baktım. Görüyordu.
Benim ışığımın her geçen gün solduğunu görüyordu.
Benim de kalbim var.
Ama bazıları sanıyor ki, hissetmiyorum.
Oysa sadece göstermemeyi öğrendim.

Biliyordu. Nelerle başa çıkmak zorunda olduğumu az da olsa biliyordu. Ama bildikleri benim yaşadıklarımın yüzde onu bile değildi. Bazı şeyleri anlamaya çalışması bana bağıracağı anlamına gelmiyordu.

"Ben Bahar, Bahar Solmazel. Hayal, hâlâ senin arkadaşınınım. Ama unutma ki kuzgun masasının da kurucusuyum. " Kısık sesle konuşuyordum onun aksine.

"Benim nelerle baş başa kaldığımı bilmiyor musun Hayal? " Damalarımda akan zehiri hatırlamasını istedim. Çatık kaşları bir anlığına düzelmiş ardından eski haline geri dönmüştü.

"Biliyorum ama o evde sen, sen değildi. Gözlerin senin gibi bakmıyordu. Elinde kan vardı... "

"Ne bekliyorsun Hayal benim dünyam böyle siz bunu bile bile benimle bu işe baş koymadınız mı zaten? " Kafasını salladı.

"Evet! Biz senin yanındayız. Biz Bahar'ın yanındayız. Ama orada ki kişi sen değildin. Masum olup olmadığını sorgulamadan herkesi vahşetle katlettin. Bunu sadece tek başına yaptın. Sence bu normal mi? "

Bunları kısık sesle söylemiş olması kendinde olduğunu gösteriyordu. Orada ki kişi ben değildim. Bunun farkındaydı ama diğerleri değildi. O yüzden sustum. Orada ne yaptığımı bile hatırlamıyorken nasıl karşılık verebilirdim ki? Ben Bahardım. Ama diğeri kuzgundu. Herkesi parçalamış olmasına şaşmıyordum artık. O kanı severdi. İntikamı severdi ve tek olmayı severdi çünkü başkalarının onun ayağına dolanacağını düşünürdü. Bunu söylemişti. Her geçen gün gözlerimde ki parıltının yok oluş sebebi kuzgundu. Bahar'ın gücü oraya yetmemişti. O kadar kişi arkasına olmasına rağmen Kael'i bulamamıştı. Ama kuzgun tek başına hepsini bulmuş ve öldürmüştü.
Keal da dahil.

"Normal." Durup etrafa baktım. Hepsi bizi izliyordu. Bizim üyelerden başka da kimse yoktu. Mehmet amca Lara ile birlikte gitmişti.

"Benim damarlarımda normal kan akmıyor Hayal. Benim bunları yapma çok normal. Çünkü;oradan çıkmamız gerekiyordu. Ve sizi daha sıkı eğiteceğimden emin olun. Dövüşü, silah kullanımını... Hepsini en başından öğreticem oradan daha kısa sürede çıkabilir, Özgür'ü hastaneye geç olmadan yetiştirebilirdik." Gözlerimi hepsinin üzerinde gezdirip Hayal'e odakladım.

"Sizin canınız da bana emanet Hayal. Ben sadece seni değil hepimizi düşünüyorum ve bunun için vahşi olmam gerekiyorsa olurum. Kuzgun masası bunu gerektirir. Bir kuzgun gibi olmayı, "

"Ölümün habercisi olmayı gerektirir." Sözümü devam ettiren Fırat'tı.

Onun kısa bir süre göz göze geldim. Başımla onayladım.
"Ben bu masanın lideriyim. Kuzgunda, Baharda benim. Adaletide gerektiği zaman olmasını sağlicam... İntikamımızın da gerçekleşmesini sağlicam. Siz yeter ki benimle birlikte olun. Ben her şeyi yapıcam. " İçimden zayır bir kahkaha duydum.

“Sen bunlara güvenirsen kendi sırtına bıçak saplamış olursun. Orada bir kapıyı açmak için beş dakika oyalandılar. ”
Bunu söyleyen kuzgun. Dinlenmişti anlaşılan.

"Bize ihtiyanın olmadığını orada açık bir şekilde gösterdin Bahar. " Dedi Ece.

Kollarını birleştirmiş duvar kenarından izliyordu olanı biteni.

"Ben o yaptıklarımı çocukken yapmaya başladım Ece, ben o zamanda tektim. Bunları yapmam için size ihtiyacım yok doğru ama bir ekip olursak binlercesine karşı çıkabiliriz. "

Gövdemi ekip üyelerine doğru çevirdim.
"Çoğunuzun aklında soru işreti olduğunu görebiliyorum. Beni de anlamaya çalışın. Bazen kendimi kaybedebilirim ama asla masum bir insana sebepsiz yere zarar vermem. Bu benim kendime koyduğum sınır çizgisinin çok çok dışında. Hem Kael'dan öğrendiğim iki isim var. Bunlar bizim 6. Piyona kadar ulaşmamızı sağlıcak ki eminim diğer iki piyonu da hızlı bir şekilde alt edip kayıp taşımız olan şah'ı bulmaya devam edicez. "

Gülümsedim en içten şekilde.
Herkes birbirine bakıyordu.
"Kuzgun masası kendi versiyonunun en iyisi olucak. Ben buna inanıyorum, sizde inanın. Kimse bundan sonra kuzgun masasına dokunmaya cürret bile edemeyecek. " Yüzümde ki hafif gülümsemeye zıt bir şekilde sesim ciddi ve mesafeliydi. Bir lider edasıyla konuşuyor öyle davranıyordum.

Ben aslında hep böyleydim.
İçimde ki bir şey beni buna itiyordu. Çocukluğumda bile bu böyleydi. Değişen bir şey yoktu.

***

Bahar kendi imparatorluğunu sıfırdan kurmaya çalışan bir kadındı.

Onun bakışları bile konuşmadan ya çiçek açtırır, yada hazırda olan çiçekleri soldururdu. Bunu hiç konuşmadan sadece bakışlarıyla bile yapabilirdi.

Bahar'ı dinleyen ekip üyeleride bunun farkındaydı. Ama bunu en bilinçli şekilde bilen orada tek bir kişi vardı.

Bunlar olurken Alp korumaların getirdiği bir araçla süratle şirkete doğru ilerliyordu. Annesi onun bu dünyada ki en kıymetli varlığıydı. Ve onun hemen arkasından Bahar geliyordu. Bahar... Yarukum diye düşündü Alp. Ona yaruk olmuştu. Ona ışık olmuştu.

Bahar, Alp'in yarukuydu.
Bu hiç bir zaman değişmeyecekti. Bahar'ın ona verdiği güvenin tarifi yoktu.
Bahar onun yanında oldukça sanki bu dünya bir kukla, o kuklanın ipleri ise Alp ve Bahar'ın elindeydi. Bunu hissediyordu.

Dağ ve Yaruk bir araya gelip bir devrim oluşturucaktı. Ama ya biri eksilirse?
Yaruk eksilirse ışıksız bir dağ ne işe yarayacaktı?
Dağ eksilirse dağsız bir ışık ne yapıcaktı?

Cevap basitti.

Arabaya bindikten bu yana yaptığını tekrar yaptı.
Kardeşini aradı.

Çaldı...
Çaldı...
Çaldı...

Açan yok.

Daha hızlı gitmesini önleyen önündeki araca ardı ardına korna çalıp onun kenara çekilmesini beklemeden olşan daracık yoldan geçip ilerlemeye devam etti. Bu yol ve bu araçlardan bıkmıştı.
Zaman akıyordu.
Annesinden bir haber yoktu.
Kardeşi telefonu açmıyordu.

"Allah'ım... N'olur bana yardım. Ben ne yapacağımı bilmiyorum. " Fısıldadı.
"Bilmiyorum... "

Yolun nasıl geçtiğini anlayamadı. Son sürat ilerlerken bir yol nasıl saatler sürmüş gibi hissedebilirdi ki?

Camları sonuna kadar açtı. Boğuluyordu.
Kafasında ki olumsuz düşünceker durmuyordu.
Bir eli direksiyondayken kafasına ardı ardına vurdu.

"Yok öyle bir şey! Ölmedi! Ölmeyecek o beni bırakmaz! Annem beni bırakmaz susun!"
Ya öldüyse?
Ya bıraktıysa?

Kafayıya yiyecek gibiydi. Önünde ki tırı son anda görmüş hızla sollamıştı.
Bu atlattığı kim bilir kaçıncı kazaydı.

Sonunda dayanamadı. Gözünden bir damla yaş aktı. Sonra bir tane daha, bir tane , ve sonu olmayan yaşlar...

Direksiyona yumruklarını geçirdi işe yaramadı. İçinde ki bu hisin gerçek olma ihtimali onu bitiriyordu. Bağırdı, yetmedi. Hava bu anı beklemiş gibi bulutlaşmış esintisi artmıştı.
İnsanlar yağmur yağacak düşüncesiyle hızlı adımlarla kaldırımlardan yürüyordu.

Tüm camlar açıktı. Onun ağlaması, bağırması dışarıdaki tüm insanlar tarafından duyuluyordu umrunda olmadı.

"Annem... " Diye fısıldadı. Bağıramadı sesi yetmedi.

"Beni bırakma. Henüz değil n'olur beni bırakma! " Tüm kırmızı ışıklarda durmuyor aksine bulduğu her boşlukta daha da hızlanıyordu.

Böyle geçen sadece 10 dakika onun içindeki bu şüpheyle saatler olarak değişmişti.
Şirketin önüne geldiğinde güvenlik sadece camdan bakmış kim olduğunu görünce hiç bir şey demeden sadece izlemişti.
Bazı şeyleri şirketteki tanıdıklarından duymuştu.
Arkasından üzgün gözlerle bakmak dışında elinden bir şey gelmedi.

Arabayı sert bir frenle durdurdu şirketin önüne. Arabadan aldığı telefonla hızla kapı açıp çıkmış ardından sertçe kapatmıştı. Gözlerindeki yaşlar gelirken esen rüzgarla beraber kurumuş ortaya darma dağın bir görüntü oluşmuştu .

Koştu. Şirkete girdiğinde herkesin bakışları ona döndü. Umursamadı. Asansör'ü çağırdı.
"Asansör 1 saat sonra çalışmaya başlıyacak Alp Bey. " Dedi arkadan birisi.
Asansörü boş verip yan taraftaki merdivenleri koşarak çıkmaya başladı. Arkasında ki şaşkın bakışlar eşliğinde.
"Ne olmuş ona böyle? " Dedi asistan kadın.
"Onu bilmiyorum ama üzerinde çok fazla leke vardı Alp Bey'i ilk defa böyle görüyorum. " Dedi bir diğeri.

Koştu.
Yorulmadı. Bacaklarının acısını hissetmedi.
Kaybetme korkusu tüm acıyı unutturmuştu.

Sonunda kendi odasının olduğu kata en üst kata çıkınca hızla ilerleyip kapıyı sertçe açtı. Kapı aldığı kuvvetin etkisiyle ardındaki duvara vurmuş ortamda ki sesssizliğin fırtınaya dönüşeceğinin haberini vermişti bile.
Kapının girişinde durmuş biraz nefeslenmişti. Ortamı hızla tarayıp hızlı adımlarla bu zaman kadar baba bildiği ama hiç bir zaman babalık yapmaya ayakta oraya buraya giderken onun gelişiyle kapıya odaklanmış olan o adamın yakasına yapıştı.

Koltukta oturan Doruk hızla dışarayı gözlemleyip kapıyı kapattı. Neyse ki dışarıda kimse yoktu.

Yakasına yapıştığı adamın gözlerine kilitledi bakışlarını. Hızlı nefes alıp verişi yüzünden burun delikleri küçülüp büyüyordu.

Karşısında ki adamda hiç bir tempki yoktu. Sadece izliyordu Ateş Demirhan.

"Anneme ne yaptın? " Sesi fırtına öncesi sesslikte esen rüzgarı andırıyordu. Sert, soğuk ama sessiz.

"Abi, " Diyen Doruk ilk defa abisini böyle görüyordu. Ailesi Alp'i hiç tanımıyordu. Ailesi onun hayallerinin katiliydi. Annesi hariç. O hayallerine hayal katıp büyütendi.

Cevap vermedi Ateş Demirhan. Kendi elleriyle, sevgizlikle büyüttüğü oğlunun canava dönüşünü izledi.
Bundan zevk mi alıyordu? Belkide.

Yakasına daha da yapıştı Alp. Boyu Ateş Demirhan dan çok daha uzun olduğu için kafasını eğip bakıyordu. Gözleri avını yakalamaya hazırlanan şahin gibiydi.

"Anneme ne yaptın?! " Sessizlik bitti. Rüzgar dindi. Ama fırtına daha yeni başlıyordu.

"Annemi gördüm abi uyuyordu." Dedi en son dayanamayan, Doruk.
Kaşını kaldırdı Alp.
"Ne demek uyuyor? "
"Abi," Onların yanına gitti. " Annemi gördüm az önce onun yanından geldik yatakta yatıyordu rengi solmuştu dudakları rengini kaybetmişti ama nefes alıyordu. Gördüm abi annemizi gördüm. "

"Yaşıyor? " Emin olmak istiyordu. Beyninde ki ucu bucağı olmayan sesleri susturmak istiyordu.
Doruk hızla kafasını salladı.
"Yaşıyor Abi. "
Elini biraz gevşetecek gibi olduğunda hızla Doruk'un dedikleri akıçlına geldi.
Rengi solmuş.

Annesinin ışığını çalmıştı bu adam. Bir yumruk attı.
"Annemin ışığını çaldın hırsızsın sen!"
Dedi tüm gücüyle. Ateş Demirhan bir şey demeden iki oğluna baktı.
Birisi onu öldürmek için can atarken diğeri kurtarmak için hiç bir çaba göstermiyordu.
Dudağının kenarında bir gülümseme oluştu.
Kendi elleriyle değiştirmişt bu çocukları. Gülmeyi yasakladığı çocukları vardı karşısında. Hangisi onu kurtarmak için çaba gösterecekti ki?

"Hırsızsın! Annemi çaldın benden! Ne demek rengi solmuş ben onu Samsun'a gözleri pırıl pırıl iken bıraktım. Nasıl olurda rengini çalarsın onun? Hırsızsın sen! Sen hem annemin, hemde bizim çocukluğumuzu çaldın! " Bir yumruk daha.
"Hırsızsın..." Vurmaya devam etti. Kendinden geçmiş gibi yumruk atıyordu. Babasına. Bir kere bile başını okşamayan babasına yunruk atıyordu. Kendi karısının ve çocuklarının hayat enerjisini çalan babasına yumruk atıyordu.

Ateş Demirhan hiç bir karşılık vermiyordu. Bu yumrukları çoktan hak etmişti. Bunun bilincinde olarak yiyordu her birini.

"Abi." Dedi Doruk ama abisi onu duymuyordu.
Bir yumruk daha. Kaö günğn yorgunluğunu böyle atacağını hiç düşünmemişti Alp ama şuan sanki yılların yükü üzerinden kalkmıştı.

Ateş Demirhan ise bu anın bitmesini ve oynuyacağı yeni kumarın nasıl biteceği düşüncesindeydi. Canı acımıyordu. Atılan her bir yumruk onun canını acıtmıyordu. Sadece yakıyırdu.

Ateş bittiği yeri yakıyordu.

"Abi! Onu bırak anneme gidelim! Kendine gel. " Sonunda Alp'in kolunu tutmuş adamı bırakmasını sağlamıştı.

"Bu burada bitmedi Ateş Demirhan! " Bu adamın soyadını taşıdığı için bir kez daha adından nefret etti.

Ateş Demirhan ağzında ki kanı yere tükürüp ona yarım bir şekilde aşağıdan baktı.
"Yine beklerim oğlum. " Dedi alay eder gibi.
Sinirle arkasında ki Doruk'a bir bakış atıp tekrar ona döndü. Bir kaç adımdan sonra Ateş Demirhan'ın tam önünde durdu.

"Ben senin oğlun değilim. " Diye tane tane konuştu.
Parmağıyla onu gösterip, " Sen benim babam değilsin. Sen bizim babamız değilsin, sen annemin kocası da değilsin. Sen bizi hak etmiyorsun , Ateş Demirhan. " Hırla kafasını salladı.
"Sen kendinde baba sıfatını nasıl görüyorsun ha? Baba olmaya laik birisi olduğunu nasıl düşünürsün? " Bıkmış gibi kollarını iki yanına saldı.

"Bir kere be bir kere başımızı okşayıp nasılsın dedin mi sen? "

Ateş Demirhan sessiz kaldı. Dememişti. Hem de hiç.

Başını olumlu olarak salladı.
"Bak nasılsın demeyi de boşveriyorum... Sen bize bir kere olsun içten bir şekilde gülümsedin mi? " Sonra bir şey hatırlamış gibi devam etti.

"Ah doğru ya misafir geldiğinde. Unutmuşum... Sen bir tek o zamanlar gülümserdin çünkü konu işti. O zamanlarda da bizim gülmemiz yasaktı. Çünkü çocuktuk. Çocuklar; gülemez, ağlayamaz, oyun oynayamaz... Ben senin yüzünden çocukluğumu yaşayamadım be. " İçinde ne varsa döküyordu. Bunca zaman sessiz kalan deniz şimdi dalgalarla boğuşuyordu.

Kafasını masum bir çocuk gibi yana eğdi. Arkasında ki Doruk abisine katılıyordu. Aynılarını o da yaşamıştı ama hep alayına almıştı eğlenceye vurmuştu gündüzleri. Geceleri ne yaşadığı bir tek o ve Allah arasındaydı.

"Bizim sana baba dememizi bile yasakladın şimdi o sıfatı kendinde nasıl görürsün sen?! Bizden bu kadar nefret ederken şimdi nasıl böyle davranabilirsin? "

Cevap vermedi. Ateş Demirhan'ın yüreği burkuldu ama başını indirmedi. Oğullarına ve karısına o kadar çok şey yaşatmıştı ki bir zamanlar şimdi onun telafisi yoktu. Ne yapsa kendini affetirebilirdi... Cevabını biliyordu. Yok olarak. Ama zamanı değildi ki.

"Cevap bile veremiyorsun... Yazık. Çok yazık Ateş Demirhan. " Dedi Doruk. Abisi hakkında söylediği hiç bir şeye inanmamıştı bile. Abisini ondan iyi tanıyordu. Anlattıklarının hiç birini yapmayacağına emindi.

Bakışları birden küçük oğlunu buldu. Nasıl unuturdu dediklerini?

"Sana abini anlattım neler çevirdiğini söylememe rağmen hâlâ onun tarafında mısın? " Diye sordu iğneleyici bir şekilde. Alp bir kez daha şaştı. Bu adamın bu kadar arsız olmasına bir kez daha şaştı alışmasına rağmen.

"Ne söyledi benim hakkında Doruk? " İkisininde bakışları ortak bir noktadaydı.
Gülecek gibi oldu ama kendini tuttu Doruk.
Aklında kalanları onunkine benzer bir ses tonuyla taklit etmeye başladı;

"Seni bir deponun arkasında bir kaç adamla el sıkışırken görüntülemiş. Ve sen kirli işlerle uğraşıyormuşsun, bunun içinde şirketin kasasından para alıyormuşsun. Ve bana bir kaç da dosya gösterdi abi. "

Alp'in kaşları derinlemesine çatıldı.
Bunları nasıl uydurabiliyordu?
"Şirketin kasasından asla para almadım ben ve kirli işlerlede uğraşmıyorum nasıl bir anlayışın var senin böyle? " Hiç bir sorusuna cevao vermeyen Ateş Demirhan buna sessiz kalmadı.

"Biliyorum oğlum bozkurt masasına katıldığını biliyorum. " Dedi sadece.

"Bozkurt masasına mı? " Bunu bilmesine imkam yoktu. Nasıl? Nasıl öğrendi?

Başını salladı Ateş...
"O masa da benim de payım var oğlum bu yüzden girdin oraya. "

Hayır bu yanlıştı. Bahar ona güvendiği için katılmıştı oraya. Bahar için... Bahar'ın ricası için.

"Nasıl ? "

Doruk ise ne konuştuklarını bikmeden sadece dinliyordu. Ateş anlatmaya başladı;

"Harun Solmazel, Mehmet Kara Yılmaz Solmazel ve Ben Ateş Demirhan biz birlikte bir timde askerdik ve en kıdemli Harundu. Bir gün bize ülkeyi gizlice koruyabileceğimiz bir masa kurmak istediğini söyledi. Yaptı da. Ama Yılmaz bu işe ortak olmak istememişti... Bu yüzden Deniz Solmazel'i de ikna edip dördümüz beraber masayı kurduk. Tüm timlerden alanjnda en iyilerini bulup ikna etmek Harun ve Deniz için çok basitti. " Kaşları çatıldı. İki oğlunun da onu can kulağıyla dinlediğinin farkındaydı.

"Daha sonra masa toplandı 12'li masa toplanmıştı. Bu o dönem için ilkti çünkü hiç bir tim görevlisi bunun gücünü kaldıramazdı. Harun bunu başarmıştı. Hakkı var alın teriyle kazanmıştı. Ama bizimde hakkımız vardı. Biz de ona yardım etmiştik.
Bir gün bir operasyonda masum bir kişiyi yanlışlıkla öldürdüğüm için benimle araları bozuldu çünkü o masa masumları kurtarmak içindi zarar vermek için değil... " Ateş Demirhan kalbini tuttu. Birden sızlamaya başlanmıştı. Neyse dedi.

"Abi gitsek mi? " Diye masumca sorusunu yöneltti Doruk, eliyle durdurdu kardeşini Alp.

"Devam et. "
"Belli bir süre sonra beni masadan attılar. Buna karar veren ise o ikisiydi. "

"Kim? " Alp tahmin ediyordu ama ondan duymak istedi.

"Harun Solmazel ve Deniz Solmazel çifti onlaea zarar vereceğimi düşünerek beni o masadan atmışlardı... Atmasalardı belki şimdi yaşıyor olucaktılar, " Dedi kısık bir sesi kalbi sanki sarsılıyordu. Nefesi hızlandı.

Alp'in gözleri şiddetle açıldı. Bu...
Onun kalbini tutmasını umursamadı bile.
"Onları sen mi öldürdün?! " Hayır! Hayır bunu yapmış olma. Bu kadarını yapmış olma diye geçirdi içinden.

"B-ben... " Gözleri kayıyordu kendini tutmaya çalıştı. Kalbi ondan bağımsız bir şekilde atıyor deprem oluyor hissi veriyordu.
Bu kadar kolay olamazdı onun ölümü. Bunca yaptığından sonra bu kadar basit olamazdı onun ölümü.

"Bana cevap ver sen mi öldürdün onları?! " Ateş Demirhan'ın aklından geçen sadece bundan sonra ne olacağıydı?
"Kayıp taşlar bulunmak içindir... Bir taş eksikse o oyun başlamamıştır. " Bu gözlerini kapatmadan önce son mırıldanılıydı.

"Abi! "

Alp ne yapacağını bilmiyordu. Aklında sadece son söylediği sözler vardı. Bunun devamının olması gerekiyordu.

"Çabuk, " Dedi Doruk telaşlanmaya başlamıştı.
"Çabuk ambulansı ara! "

Kayıp taşlar bulunmak için gizlenir. Bulunduğunda ise her şeyin kaderi değişir ve bu o taşlara bağlıdır.

**********

Sevgili okurlarım uzun bir süreçten sonra tekrar bölüm geldi umarım beğenmişsinizdir. Gelecek bölümle ilgili fikirlerinizi bana bildirmeyi unutmayın!!
Sizce kayıp taşlar bulunucak mı?
Keyifli okumalar :) 😊