28. bölüm · Badem Çiçeği(texting)

25

Rabianur Türker

“Oğlum bu doktor çok güzel de komutan kapmış bile onu.”

“Komutan götürdü çoktan.”

Hakkımda konuşulanları duymazdan gelerek lojmanda ilerlemeye devam ettim. Rüzgar, muhtemelen lojmanındaydı ve ben, onu bulduğum gibi öldüreceğim. Şakanın da bir sınırı vardır! Gerçekten abartmıştı bu defa.

Artık liseli ergenler olduğumuzu düşünmüyorum. Bu kadar saçma ve ağır şakalara gerek yoktu. Bu hep böyle mi devam edecek bilmiyorum, ama şakayı yapan ben olduğum zaman eğlenceliydi. Rüzgar yapınca eğlenceli değil, korkunç oluyor.

Her şeyin bir sınırı vardır derler ya, işte o sınır Rüzgar’da yoktu. Adamın hiçbir şeyinde sınır yoktu ya! Şakalarında ve öfkesinde özellikle de. Hadi öfkeyi anlarım, kendisini tutamıyor. Fakat yaptığı şakalarda da sınır yoktu. Bunlara şaka denmez, bunlar artık eşek şakasıydı ya!

Rüzgar’ın lojmanına geldiğimde, öfkeyle kapıyı yumrukladım. “Rüzgar!” Diye bağırdım kapının arkasından. Lojman koridorundakiler bana baksa da umursamadım. “Aç şu kapıyı!” Hem kapıyı yumrukluyor hem de bağırıyordum. “Öldüreceğim seni! Aç kapıyı!”

“Açayım da döv!” Kapının arkasından Rüzgar’ın sesi geldiğinde, gözlerimi devirdim. “Öpüp tebrik mi edeyim? Tabiki döveceğim!”

Bu kez öldüreceğim onu. Bu kez cidden öldüreceğim. Hiç bu kadar sinirlenmemiştim. Köpekten deli gibi korkan bir insanın odasına pitbull bırakılmaz! Hadi diyelim bıraktın, o zaman bağlamayı bileceksin! Hayvan üzerime atladı ya bir anda! Hiç bu kadar korkmamıştım köpekten.

“Ne oluyor burada?!” Yaren’in öfkeli sesi geldiğinde, bakışlarımı ona çevirdim. Öfkeyle bağırırken ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle etrafa bakıyordu.

Abisinin ne boklar yediğinden haberi yoktu tabii. Öyleyse ben de hemen anlatırım. “Rüzgar, üzerime pitbull saldı!” Diye bağırdım öfkeyle.

Yaren, şaşırmakla gülmek arasında bir yerde kalmıştı. Şaşkın gözlerle bana bakarken, kendisini gülmemek için zor tuttuğu belli oluyordu. “Pitbull?” Dedi sorarcasına.

Rüzgar, koridorda askerlerin de olduğunu anlamış olacak ki kapıyı açtı. Koridorda gülen askerlerine baktıktan sonra bakışları beni buldu. “Yememiş ki seni, niye abarttın bu kadar?” Dediğinde, atabildiğim en sert tokadı yanağına attım.

Rüzgar’ın kılı bile kıpırdamamıştı. Gözleri bile kapanmamıştı. Sadece gülerek bana bakmaya devam ediyordu. İzbandut gibi adam tabii, benim tokadımdan etkilenir mi?

“Kusura bakma da penseyle bedeninde et koparılmış bir adama bu tokat işlemez.” Dedi alayla. Ona gözlerimi devirerek içeri girdim. O zaman ben de o lüks ve güzel lojmanını mahvederim.

Rüzgar, arkamdan kapıyı kapatmış peşimden gelirken, onu beklemeden kristal bir vazo alıp yere fırlattım. Rüzgar önce yerdeki parçalara, ardından bana baktı. “Dikkat et, ayağına batmasın.”

Bu sakin tavrı, daha çok sinirlenmeme sebep olmuştu. Hep aşırı kolay şekilde sinirlenen bir adamdı bu, şimdi niye sinirlenmiyor? Sinirlenmesi lazım. O sinirlensin ki hıncımı çıkardığımı anlayabileyim.

Aklıma gelen şeyi yapmak için, yatağın üzerine duran telefonu aldım. Bence telefonunun yok olması, onu sinirlendirdi. Telefonu yere koyduktan sonra ayakkabımın sivri topuğuyla telefonu ezdim. Rüzgar hâlâ sakin bir tavırla beni izliyordu. Kollarını göğsünde birleştirerek arkasındaki duvara yaslandı. “Dikkat et, topuğun kırılmasın.”

Onu duymazdan gelerek ayağımı havaya kaldırdım. Topuğum, telefona saplandığı için artık kullanılamaz haldeydi. Telefonu, ayakkabımın topuğundan çıkarıp cama fırlattım. Cam tuzla buz olurken, Rüzgar’ın hâlâ sakin olması beni daha da delirtmişti. “Sinirlen artık!” Diye bağırdım kendimi tutamayarak.

Rüzgar tek kaşını havaya kaldırdı. “Sevdiğine sinirlenmezsin, Badem Çiçeği.”

“Ben sana sinirleniyorum ama!” Diye bağırdım ve yataktan aldığım yastığı ona fırlattım. Rüzgar, yastığı havada yakalayıp yatağın üzerine geri bıraktı. “Geçer, geçer.” Dediğinde, ona gözlerimi devirdim.

Deli olacağım. Bu adam beni deli edecek. Gerçekten delireceğim ya! Bir insanda hiç mi sinir duygusu olmaz? Millete terör estiriyor resmen! Askerlerinden biri ona lan dese ya da ona ait bir şeyi yanlışlıkla kırsa, Rüzgar ortalığın anasını ağlatır. Ben hem vazo hem telefon hem de cam kırdım, üstelik bile isteye. Hâlâ tık yok.

Duvarda duran oldukça pahalıya benzeyen tabloyu alarak yere bıraktım. Zıplayarak üzerine çıktığımda, tablonun ortasında koca bir delik oluşmuştu. Sinirlenip sinirlenmediğini kontrol etmek için Rüzgar’a baktım. “Yenisini yapmayı düşünüyordum ama yer kalmamıştı, teşekkür ederim.” Dedi yerdeki tabloya bakarken.

Kendimi kesersem, ölürüm değil mi? Sanırım bunu düşünmeliyim. Kendimi kesip öleceğim, yoksa öfkeden kuduracağım. Ya da Rüzgar’ı mı kessem? Bence onu kesersem de kızmaz.

“Seni kesersem, kızar mısın?” Diye sordum merakla. Rüzgar, yanında duran komodinin çekmecesini açarak içinden siyah bir kelebek çıkardı. “Deneyip görelim.” Karşıma geçip bıçağı bana uzattığında, şaşkın gözlerle ona bakıyordum.

Cidden onu kesmeme izin vermeyecekti, değil mi? Kesinlikle blöf yapıyor.

Kendimden emin şekilde bıçağı elime aldım. Kelebeğin bıçak kısmını açıp elime yerleştirdim. Rüzgar hiç yadırgamadan sol kolunu bana uzattı. “Bir ricam var.” Dedi rahat bir ifadeyle. “İşimi tehlikeye atmamak için iz kalmayacak şekilde kes ya da öldürecek şekilde.” Bıçağı tutan elime bakıp tek kaşını havaya kaldırdı. “Ve dikkat et, elin kesilmesin.”

Hâlâ bu sakin tavırlarını devam ettirebiliyor mu cidden?

Gözlerimi devirerek bıçağın keskin kısmını kolunun üzerinde konumlandırdım. “Evet, orada iz kalmaz.” Dedi rahatlıkla. “Derin kesebilirsin.”

Bu sakinliği daha çok sinirimi bozmuştu. Bıçağı koluna bastırdığımda, hafif bir şekilde kan sızmaya başlamıştı. “Dikiş gerektirmeyecek kadar kes. Doktorsun sen, ayarlarsın.” Dediğinde, daha fazla dayanamayarak bıçağı çekip kapatarak yere fırlattım.

“Az kaldı, küfür etmeyen bana küfür ettireceksin!” Diye bağırdım tüm öfkemle.

Rüzgar güldü. “Dudaklarına küfürden daha çok yakışacak bir şey biliyorum.”

Anlamadan ona bakmaya başladım. O an tüm sinirim geçmişti. Geriye sadece şaşkınlık kalmıştı. Eğer o, düşündüğüm şeyi ima ediyorsa ve yine beni kandırırsa, bu kez ölümüne küserim.

“Neymiş?” Diye sordum.

“Uygulamalı gösterebilirim.” Dedi ve bana doğru bir adım attı. İstemsizce geriye doğru gittiğimde, arkamdaki yatağı bana hatırlatan şey, Rüzgar’ın belimden tutarak beni aniden o yatağa yatırması olmuştu.

Rüzgar az önce beni yatağa mı yatırdı yoksa ben hayal mi gördüm? Rüyalarımı gerçek hayata taşımış olmalıyım muhtemelen. Şizofrenliğim de tutmuş olabilir.

Rüzgar’ın o büyük bedenini üzerimde hissedince, göz bebeklerim irileşti. Şoka girmiş gözlerle ona bakarken, onun yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Bakışları dudaklarıma odaklıydı. “İstemiyorsan beni it,” derken sırıtması kaybolmuştu. “Dudaklarımız birleştiği an, tüm irademi kaybederim.”

Ne demek istediğini anlamam fazla uzun sürmemişti. İma ettiği şey, benim de istediğim bir şeydi.

Hiç düşünmeden ellerimle yüzünü kavrayarak kendime yaklaştırdım. Rüzgar sanki bunu bekliyormuş gibi tüm sertliğiyle dudaklarıma yapıştı. Öylesine bir açlıkla dudaklarıma saldırıyordu ki ona karşılık bile veremiyordum.

Bu, yumuşak ve tatlı bir öpücük değildi. Tam tersine, aç, şehvetli ve bağımlılık yapıcı bir öpüşmeydi. Dudaklarımın yara olacağını şimdiden anlamıştım.

Bir elimi saçlarına daldırırken diğer elimi sırtındaki kaslarda gezdirdim. Bu kadar çok kası nasıl yapmıştı bu adam?

Rüzgar, dudaklarımı bırakıp boynuma yöneldi. Sıcak dili, boynumda gezinirken istemsizce kıkırdadım. Şu an komik bir şey yoktu ama boynumdaki tik yüzünden gıdıklanmıştım.

Rüzgar bunu anlamış gibi daha çok yaptı. Tüm dili boynumda gezinirken, onun yüzünden tüm libido bedenimi terk etmişti. “Rüzgar!” Dedim nefes nefese.

“Yavrum,” dedi Rüzgar boynumdan ayrılırken. “Sen mi çıkartırsın yoksa ben mi yırtayım?” Dedi bakışları üstümdeki elbisede gezinirken.