20. bölüm · AZAZEL

20.BÖLÜM

Şevval Demir

................BOŞLUK HİSSİ................

Bir Hafta Sonra

Bir haftadır bu evden dışarı çıkamıyordum.

Bir hafta...

Sadece yedi gün.

Ama bana aylar geçmiş gibi geliyordu.

Sanki evin duvarları her geçen gün biraz daha üzerime kapanıyordu. Sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey özgürlük değil, ayağımda taşıdığım o lanet cihazın ağırlığıydı.

Babamın bana taktığı cihaz...

Ne zaman ona baksam içimde aynı soru beliriyordu.

Bir baba kızını gerçekten böyle mi korurdu?

Bahçeye çıkmama izin veriyordu.

O da korumalarla.

Onların birkaç adım gerimde durduğunu bilerek çiçeklere dokunmak bile özgürlük gibi gelmiyordu artık.

İlk gün cihazı çıkarmaya çalışmıştım.

Belki bir şekilde çıkarabilirim diye düşünmüştüm.

Ama her denememde vücudumdan geçen kısa elektrik akımı beni olduğum yerde durdurmuştu.

O an anlamıştım.

Babam gerçekten yapmıştı.

Beni durdurmak için gerçekten böyle bir şey yaptırmıştı.

Ve en kötüsü...

Bunu yaparken yüzünde hiç tereddüt yoktu.

Bugün ise artık dayanamıyordum.

Çiçekçi dükkânına gitmem gerekiyordu.

Belki de sadece dükkâna gitmek istemiyordum.

Belki biraz olsun kendim gibi hissetmek istiyordum.

Çiçeklerin arasında.

Kendi dükkânımda.

Kendi hayatımın içinde.

Bu yüzden babamın yanına gittim.

Kapıyı çaldım.

"Gel."

Kapıyı açıp içeri girdim.

"Baba."

Başını kaldırdı.

"Ne oldu?"

Bir an sustum.

Sadece "Dükkâna gitmek istiyorum." demek bu kadar zor olmamalıydı.

Ama onun karşısında konuşurken nedense her kelime boğazımda düğümleniyordu.

"Bugün dışarı çıkmam gerekiyor."

"Nereye?"

"Çiçekçi dükkânına."

Cevabı beklediğimden daha hızlı geldi.

"Hayır."

İçimde bir şey kırıldı.

Yine aynı kelime.

Yine aynı duvar.

"Orayı düzenlememiz gerekiyor."

"Bir hafta daha bekleyebilir."

"Ben beklemek istemiyorum."

"Efsun, konu kapanmıştır."

Başımı kaldırdım.

"Hayır."

Kaşları çatıldı.

"Ne?"

"Hayır, kapanmadı."

Sesim titriyordu ama bu kez geri adım atmayacaktım.

"Sen benim adıma sürekli karar veriyorsun. Nereye gideceğime, ne yapacağıma, kimle görüşeceğime..."

Bir an ayağımdaki cihaza baktım.

"Şimdi de ne kadar süre evden çıkmayacağıma karar veriyorsun."

"Efsun, senin güvenliğin için.."

"Yeter!"

Sesim odanın içinde yankılandı.

Bir anda sessizlik çöktü.

Nefes alışımı duyabiliyordum.

Babamın yüzüne baktım.

İçimde biriken her şey sanki o anda dışarı çıkmak için birbirleriyle yarışıyordu.

"Kızını nereye kadar hapsedeceksin?"

Cevap vermedi.

"Böyle yaparak beni koruduğunu mu düşünüyorsun?"

Gözlerimi ondan ayırmadım.

"Yanılıyorsun."

Boğazım düğümlendi.

"Asıl bunu yaparak beni kendinden uzaklaştırıyorsun."

Bir an durdum.

Sonra istemeden söylemekten korktuğum şeyi söyledim.

"Belki de bir gün senden nefret edeceğim."

Babamın yüzündeki ifade değişti.

Bu kez sesimi biraz daha alçalttım.

"Ben babamdan nefret etmek istemiyorum."

Başımı eğdim.

"Gerçekten istemiyorum."

Gözlerimi kapattım.

"Çünkü sen benim babamsın."

Bu cümleyi söylerken içim acıdı.

"Ben hâlâ eski babamı görmek istiyorum."

Gözlerimi yeniden açtım.

"Ama beni kendinden nefret edecek raddeye getirme."

Uzun bir sessizlik oldu.

Babam sonunda derin bir nefes aldı.

"Tamam."

Başımı hızla kaldırdım.

"Ne dedin?"

"Gidebilirsin."

İçimde küçücük bir umut filizlendi.

Ama daha büyümesine izin vermeden babam devam etti.

"Ama benim sözümden çıkmayacaksın. Eve gel dediğimde geleceksin."

Başını kaldırıp bana baktı.

"Senin için ayarladığım korumalarla çıkacaksın. Seni gözetliyor olacaklar."

İçimdeki o küçük umut yeniden küçüldü.

Ayağımdaki cihaza baktım.

"Peki ya bu?"

"Onu hallederim."

Kalbim hızlandı.

"Çıkaracak mısın?"

"Hayır."

Tek kelime.

Yine bütün umutlarımı söndürmeye yetmişti.

"Ayağında kalacak. Sadece bugünlük işleme kapatacağım."

Başımı yavaşça salladım.

"Anladım."

Tam çıkacaktım ki babam arkamdan konuştu.

"Bunların hepsini senin iyiliğin için yapıyorum."

Durup arkamı döndüm.

"İyiliğim için öyle mi?"

Bir an yüzüne baktım.

Sonra içimdeki kırgınlık yeniden konuştu.

"Sahra da senin kızın."

Babam sustu.

"Bu iyilikleri neden ona yapmıyorsun?"

Cevap vermedi.

Belki verecek cevabı yoktu.

Belki de benim bildiğim cevabı o da biliyordu.

Başımı iki yana salladım.

"Boş ver."

Odadan çıktım.

Merdivenleri çıkarken içimde garip bir ağırlık vardı.

Babamdan nefret etmek istemiyordum.

Ama her geçen gün beni o noktaya biraz daha yaklaştırıyordu.

♣️🌹♠️

O davetten sonra çiçekli elbiselerimi neredeyse tamamen rafa kaldırmıştım.

Eskiden renkli kıyafetleri severdim.

Şimdi ise dolabın önünde durduğumda elim istemsizce daha koyu renklere gidiyordu.

Sanki içimde değişen bir şey, kıyafetlerime bile yansımıştı.

Dolabımdan sade, koyu renkli bir elbise çıkardım.

Üzerine ince bir ceket aldım.

Aynada kendime baktım.

Bir hafta önceki Efsun'u aradım yüzümde.

Bulamadım.

Belki hâlâ bendim.

Ama artık aynı kız değildim.

Ayağımdaki cihazı gizlemeye bile çalışmadım.

Çünkü ne kadar saklarsam saklayayım, onun orada olduğunu biliyordum.

Aşağı indiğimde kapının önünde korumalar bekliyordu.

Özgürlüğümün yanında birkaç kişi de hediye edilmişti adeta.

Arabaya bindim.

Çiçekçi dükkânına kadar tek kelime etmedim.

♠️🌹♣️

Kapıyı açtığım anda tanıdık çiçek kokusu yüzüme vurdu.

Bir an gözlerimi kapattım.

İçimde haftadır hissetmediğim bir şey oldu.

Huzur.

Çok küçük bir huzur.

Ama gerçekti.

Larin'i gördüğümde yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.

Yanına gidip sarıldım.

"Her şeyi halletmişsin. Ellerine sağlık."

"Her şeyi değil."

Gülümsedi.

"Daha boyası ve düzenlemeleri kaldı."

Sonra yüzüme dikkatlice baktı.

"Nasılsın?"

"İyiyim."

Bu kelimeyi artık ne kadar kolay söylediğimi fark ettim.

İyi değildim.

Ama insanlara iyi olduğunu söylemek bazen gerçeği anlatmaktan daha kolaydı.

"Baban çıkmana nasıl izin verdi?"

Bir an sustum.

O cihazı düşündüm.

Babamı düşündüm.

Sonra Azazel'in evinden neden ağlayarak çıktığımı...

Her şeyi anlattım.

Larin'in yüzündeki ifade değişti.

"Zor olmuştur."

Başımı salladım.

"Oldu."

Sonra etrafa baktım.

"Ama buradayım."

Ellerimi birbirine çarptım.

"Eee, hadi. İşe koyulma vakti."

Belki de çalışmak iyi gelecekti.

Çünkü ellerim meşgul olduğunda zihnim susuyordu.

Duvarları boyadık.

Rafları düzenledik.

Çiçekleri yerleştirdik.

Her düzelttiğimiz raf, her yerleştirdiğimiz çiçek sanki hayatımın da biraz olsun düzeldiğini hissettiriyordu.

Ta ki kapının üzerindeki zil çalana kadar.

Başımı kaldırdım.

Larin de aynı anda kapıya baktı.

Cenk.

Kalbim bir anlığına hızlandı.

Ama hemen ardından o his kayboldu.

Eskiden onu gördüğümde içimde başka şeyler olurdu.

Şimdi ise yalnızca yorgunluk vardı.

Larin'in yüzü sertleşti.

"Sen ne yüzle buraya gelirsin?"

Cenk birkaç adım attı.

"Efsun'la konuşmaya geldim."

Bana döndü.

"Efsun, biraz konuşabilir miyiz?"

"Konuşacak bir şey yok."

Sesim sandığımdan daha soğuk çıktı.

"Şimdi çık buradan."

"Efsun, ben sadece—"

"Yaklaşma."

Hemen durdu.

"Tamam."

Ellerini kaldırdı.

"Ama beni dinle."

Derin bir nefes aldım.

"Tamam. Ne söyleyeceksen söyle. Sonra git."

Cenk başını eğdi.

"Biliyorum, yaptığım affedilir bir şey değil."

Onu dinlerken içimde tek bir düşünce vardı.

Geç kaldın.

"Ama gerçekten pişmanım."

Geç kaldın.

"Çok üzgünüm, Efsun."

Geç kaldın.

"Seni kaybetmek istemedim."

Sonra bana baktı.

"Ne olur beni affet."

Güldüm.

Ama bu mutluluktan değildi.

İnsan bazen karşısındaki kişinin söylediği şeylere inanamadığında gülerdi.

"Sen ne diyorsun ya?"

Cenk sustu.

"Biz zaten ayrıldık."

Başımı iki yana salladım.

"Aramızdan çıktım. Daha ne istiyorsun?"

"Efsun..."

"Şimdi niye buradasın?"

Sesim titremeye başlamıştı.

"Gelip de seni affetmemi mi istiyorsun?"

Cevap vermedi.

"Bizim zaten bir geleceğimiz yoktu."

Gözlerimi ondan ayırmadım.

"Onu kendi ellerinle mahvettin."

Sonra hafifçe gülümsedim.

"Ama iyi de oldu."

Bir an durdum.

"En azından seni gerçekten tanımış oldum."

Cenk'in yüzündeki pişmanlık kayboldu.

Yerine öfke geldi.

"Sen benden ayrılamazsın."

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Çünkü sen bana âşıksın."

İçimde bir şey soğudu.

"Sen beni çok seviyorsun. Benden ayrılamazsın."

O an onu dinlerken şunu fark ettim.

Ben bir zamanlar bu adamı sevmiş olabilirdim.

Ama artık karşımda sevdiğim adam yoktu.

Belki de hiç olmamıştı.

"Sadece kafan karışık."

Sesi devam ediyordu.

"Biraz zaman geçince bana söylediklerin için pişman olacaksın."

Başını kaldırdı.

"Seni affetmem için af dileyeceksin."

Ona baktım.

"Sen hastasın."

Cenk sustu.

"Normal değilsin."

Kapıyı işaret ettim.

"Şimdi defol git."

"Pişman olacaksın."

Bir an durdu.

"Bana yalvaracaksın."

İçimden bir ürperti geçti.

Ama korkudan değildi.

İğrenmekten.

Larin artık dayanamadı.

"Ne anlatıyorsun lan sen?"

Cenk ona döndü.

"Kendini kim zannediyorsun?"

Larin'in öfkesi büyüyordu.

Ben ise sadece izliyordum.

Sonunda Cenk bana döndü.

"Kuzenine bir şey de. Pişman olacak."

Güldüm.

"Tabii."

Sonra Larin'e döndüm.

"Mal senin. İstediğini yap."

Larin'in yüzünde bir gülümseme oluştu.

Cenk'in gözleri büyüdü.

"Saçmalama."

Larin ona doğru yürüdü.

"Efsun sen kıyamazsın bana."

Cenk bana döndü.

Ona baktım.

"Eskidendi onlar."

Sonrası bir anda oldu.

Larin'in yumruğu Cenk'e geldi.

Cenk yana savruldu.

Ağzımdan istemsizce çıktı:

"Ooooo..."

Larin elini salladı.

"Larin Koral'dan büyük bir atak!"

İstemeden gülümsedim.

Uzun zamandır ilk kez gerçekten gülüyordum.

Larinin öfkesi gittikçe büyüyordu ve o cenke vurdukça benim gülüşüm dahada büyüyordu.

"Hiçbir sikime yaramayan taşşak bir şerefsizsin efsun senin gibi birinin peşinden koşacağanın mı sanıyorsun adı herif!"

Larin bunları söylerken üst üste attığı yumruklardan dolayı cenkin dudağı patlamış ve burnundan kanlar geliyordu.

Sonra işler daha da ileri gitti.

Larin silahını çıkardığında gözlerim büyüdü.

"Larin!"

Ama çok geçti.

Cenk'in bacağından vurulmasıyla dükkânın içindeki bütün hava değişti.

Cenk yere çöktü.

Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

"Larin! Ne yaptın??"

"Sinirim geçmiyordu."

"Ben de dayanamadım."

Ona baktım.

Ve benim bile beklemeyeceğim şekilde kahkahayı patlattım

"Sen yanında silah mı taşıyorsun?"

"O günden sonra, evet."

Cenk'e baktım.

Sonra Larin'e.

İçimde korkuyla öfke birbirine karışmıştı.

Ama Cenk'in yüzüne baktığımda artık ondan korkmadığımı fark ettim.

"Onu ne yapıcaz başıma kalmasını istemiyorum."

"Merak etme atarız dükkanın önüne köpekleri gelir onu alır."

Sadece bitmesini istiyordum.

Birlikte Cenk'i dükkânın dışına çıkardık.

Kapının önünde bıraktığımızda birkaç saniye ona baktım.

Bir zamanlar hayatımın merkezine koyduğum adam şimdi önümdeydi.

Ve içimde hiçbir şey yoktu.

Ne sevgi.

Ne özlem.

Ne pişmanlık.

Sadece...

Boşluk.

♣️🌹♠️

Sokağın karşısındaki siyah arabanın içinde ise iki çift göz bütün bunları izliyordu.

Vural şaşkınlıkla camdan dışarı baktı.

"O nasıl bir yumruktu?"

Azazel cevap vermedi.

Vural tekrar dükkâna baktı.

"Adamın çenesi gitti sandım."

Sessizlik.

"Abi?"

Yine cevap yoktu.

Azazel'in gözleri yalnızca Efsun'daydı.

Bir hafta önce gördüğü kızla şimdi karşısında duran kız arasında büyük bir fark vardı.

Bakışları değişmişti.

Sesi değişmişti.

Ama en önemlisi...

İçinde bir şey kırılmıştı.

Azazel bunu görebiliyordu.

Sonra gözleri aşağı kaydı.

Efsun'un ayağındaki cihazı fark etti.

"Bileğindeki cihazı gördün mü?"

Vural şaşkınlıkla baktı.

"Ne cihazı?"

Azazel başıyla onu gösterdi.

"Şuna bak."

Vural dikkatlice baktı.

"Gerçekten bir cihaz var."

Azazel'in sesi sakindi.

"Takip cihazı mı?"

Azazel başını hafifçe salladı.

"Tam olarak değil."

Vural ona döndü.

"Ne?"

Azazel'in gözleri hâlâ Efsun'daydı.

"Takip cihazı."

Kısa bir sessizlik.

"Ve aynı zamanda şok cihazı."

Vural'ın yüzündeki şaşkınlık büyüdü.

"Cihangir mi yaptı bunu?"

Azazel cevap vermedi.

Birkaç saniye daha Efsun'a baktı.

Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Aralarındaki baba-kız ilişkisi..."

Sesi sakindi.

"İlginç."

Efsun'un yüzündeki ifadeyi izledi.

Cihangir kızını koruduğunu sanıyordu.

Ama bazen birini korumaya çalışırken ona en büyük yarayı verebilirdin.

Azazel bunu biliyordu.

Ve Efsun'un gözlerinde gördüğü şey korkudan daha fazlasıydı.

Kırgınlık.

Yorgunluk.

Ve gitgide büyüyen bir özgürlük isteği.

Azazel arkasına yaslandı.

Gözlerini Efsun'dan ayırmadan son kez konuştu.

"Bir kafesin kapısını kilitlemek..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"İçeridekinin sonsuza kadar kalacağı anlamına gelmez."

Araba sessizce hareket etti.

Azazel'in zihninde ise tek bir düşünce vardı.

Efsun bu kafesten çıkacaktı.

Mesele bunun olup olmayacağı değildi.

Mesele...

Ne zaman olacağıydı.