2. bölüm / 6
Ay ve Güneş.Kemik soyunun lanetiTruva atı
Bölümler 6Şu an: Truva atı
Ben" BRUCE VEYN ARAGORN".
Aragorn Krallığı’nın üç varisinden biri.
Tahtın gölgesinde büyüdüm ben.
Altın salonlarda değil… savaş haritalarının, kan kokusunun ve sert emirlerin arasında.
Büyük abim Ervard’dı.
Krallığın kılıcı derlerdi ona.
Bir savaşa girdiğinde düşman askerleri daha çarpışma başlamadan korkardı.
Strateji konusunda bir dahiydi.
Babam bile bazen onun zekâsını överdi.
Ama Ervard’ın tek bir zaafı vardı.
İçki.
Bazı geceler saray koridorlarında yürürken onu görürdüm;
elinde yarısı boş bir kadeh, gözlerinde bitmeyen bir öfke olurdu.
Sanki savaş meydanlarından sağ dönmüş ama ruhunun bir kısmını orada bırakmış gibi.
Babam bunu affedilmez görürdü.
“Zaafı olan adam, bir gün krallığını da zaafına kurban eder.”
derdi hep.
Bu yüzden tahtın gerçek varisi olarak benim adım konuşulmaya başladı.
Çünkü ben kontrollüydüm.
Sessizdim.
Duygularımı saklamayı biliyordum.
Babamın istediği gibi… taş gibi bir adamdım.
Küçük kardeşim Kris ise bizden tamamen farklıydı.
Saraya ait değilmiş gibi yaşardı.
Halkın arasına karışır, askerlerle içer, çocuklarla gülerdi.
Babam onun için hep aynı şeyi söylerdi:
“İyi bir insan olabilir… ama iyi bir kral asla.”
Belki de haklıydı.
Çünkü bu dünyada iyi insanlar uzun yaşamazdı.
Babam Kral Aragorn sert bir adamdı.
Onun sevgisi bile emir gibi hissedilirdi.
Bizi oğulları olarak değil, geleceğin hükümdarları olarak büyüttü.
Küçük yaşta bize şunu öğretmişti:
“Bir kralın kalbi değil, aklı güçlü olmalı.”
Bu yüzden yıllarca korkmamayı öğrendim.
Acıyı göstermemeyi.
Karar verirken vicdanımı susturmayı.
Ve insanlar bana baktığında geleceğin kralını görüyordu.
Ama kimse şunu bilmiyordu…
Bazen geceleri uyuyamadığımda aynaya bakıp kendime tek bir soru soruyordum:
Eğer kusursuz olmak için bütün hislerini öldürürsen…
geriye gerçekten insan olarak bir şey kalır mı?
Ben kusursuz değildim.
Sadece kusurlarımı saklamayı herkesten daha iyi öğrenmiştim.
Çocukluğumdan beri taşıdığım bir hastalık vardı.
Doktorlar ona farklı isimler verdi, rahipler lanet olduğunu söyledi, annem ise her seferinde saçlarımı okşayıp bunun yalnızca kaderin acımasız bir şakası olduğunu fısıldadı.
Ben yüz körüydüm.
İnsanların yüzlerini hatırlayamıyordum.
Birini ne kadar seversem seveyim, gözlerini ne kadar uzun izlersem izleyeyim…
arkamı döndüğüm an yüzü zihnimden silinirdi.
Ben insanlarımı seslerinden tanıdım.
Yürüyüşlerinden.
Sessizliklerinden.
Öfkelerini bile nefes alışlarından öğrendim.
Ama yüzlerini asla bilemedim.
En korkuncu neydi biliyor musun?
Kendi yüzümü bile tanımıyordum.
Aynaya baktığımda gördüğüm şey bana ait gibi hissettirmiyordu.
Çünkü insan kendi yüzünü hafızasında taşıyamayınca, kim olduğunu da eksik hissediyordu.
Bu sırrı yalnızca annem biliyordu.
Kraliçe Elizabet.
O ölmeden önce odama gelir, perdeyi açar, güneşi içeri doldururdu.
Sonra ellerini yüzüme koyup gülümserdi.
> “İnsanları yüzleriyle değil, ruhlarıyla görüyorsun Bruce.
Belki de asıl görebilen sensin.”
Ben ona inanmak isterdim.
Ama saray öyle bir yer değildi.
Burada zayıflık affedilmezdi.
Bu yüzden annem ve ben sırrımızı babamdan sakladık.
Çünkü Kral Aragorn’un en nefret ettiği şey güçsüzlüktü.
Eğer gerçeği öğrenseydi…
Tahtı bana asla vaat etmezdi.
Çünkü bir kral insanların yüzünü tanımalıydı.
Dostunu düşmanından ayırmalıydı.
Yalanı gözlerden okumalıydı.
Ben ise bazen kardeşlerimi bile seslerini duymadan ayırt edemiyordum.
Bu yüzden yıllarca rol yaptım.
İnsanların gözlerine yeterince uzun baktım ki onları tanıyormuş gibi görünebileyim diye.
Sesleri ezberledim.
Adımlarını saydım.
Parfümlerini hatırladım.
Bir adamın kılıç taşırken çıkardığı metal sesinden kim olduğunu anlayacak kadar dikkatli yaşamayı öğrendim.
Çünkü hayatta kalmak zorundaydım.
Ve bazen düşünüyorum…
Belki de babamın istediği kusursuz varis olabilmemin tek sebebi buydu.
Çünkü insan bir eksiğini saklamak için yıllarca maskeyle yaşarsa…
bir süre sonra maskenin altındaki kişiyi de unutuyor.
Odam kalenin en üst katındaydı.
Taş duvarların arasına sıkışmış yalnız bir kule gibi… sessiz, soğuk ve uzak.
Balkona çıktığımda önümde uzanan sisli dağları izlerdim bazen.
Karanlık ormanlar, sonsuzmuş gibi görünen uçurumlar, göğe değen siyah kayalıklar…
Aragorn Krallığı sert bir yerdi.
Burada doğa bile insanı yaşatmak istemezdi.
Rüzgâr saçlarımı savururken çoğu zaman aynı şeyi düşünürdüm:
Bir kral gerçekten özgür olabilir miydi?
Yoksa yalnızca daha büyük bir kafese mi sahip olurdu?
O gece içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Sanki görünmeyen bir şey yaklaşuyordu.
Odadan çıkıp taş koridor boyunca yürüdüm.
Meşalelerin ışığı duvarlarda titriyordu.
Gece olmuştu ama saray hâlâ uyumuyordu.
Taht salonuna vardığımda kapıyı çalmak üzereydim ki içeriden gelen sesler beni durdurdu.
Babam konuşuyordu.
“Kral Olaf Valeri zayıfladı artık,” dedi soğuk bir sesle.
“Kızını müttefikleriyle evlendirip güçlenmeden harekete geçmeliyiz.”
İçeride kısa bir sessizlik oldu.
Sonra başka bir ses duyuldu.
“Bu savaş diğerlerinden farklı olacak majesteleri.”
Edams.
Babamın en güvendiği adamı.
Onu çocukluğumdan beri tanırdım.
Savaş meydanlarında bir efsane gibiydi.
Ordular korkuyla onun adını fısıldardı.
Çünkü Edams yalnızca iyi bir komutan değildi…
ölmeyi umursamayan adamlardandı.
Her savaşta en önde giderdi.
Zırhı kanla kaplanmış halde geri dönerdi ama yüzünde tek bir korku izi bile olmazdı.
Babam ona diğer askerlerden farklı davranırdı.
Bazen bir komutandan çok eski bir dosta benzerlerdi.
Kapının arkasında sessizce dinlemeye devam ettim.
“Valeri Krallığı çökerse kuzey geçitleri bizim olur,” dedi babam.
“Ve kemik soyunun son kalıntıları da tamamen yalnız kalır.”
Kemik soyu.
Bu ismi duyunca içimde garip bir ağırlık oluştu.
Son zamanlarda herkes aynı fısıltıları konuşuyordu.
Lanetli prenses.
Gece Krallığı.
Ay’ın kızı.
Edams’ın sesi yeniden duyuldu.
“Peki ya prenses?”
Babam kısa bir an sustu.
Sonra alçak ve sert bir sesle konuştu:
“Eğer işe yararsa evlilik yapılır.
Yaramazsa… şehirle birlikte yanar.”
İçimde bir şey buz kesti o an.
Babam bunu söylerken tereddüt bile etmemişti.
Çünkü krallar bazen insanları değil… yalnızca sonuçları görürdü.
Tam geri dönecektim ki içeriden bir cümle daha duydum.
Ve o sözler gece boyunca zihnimden çıkmadı.
> “Ama dikkatli olmalıyız majesteleri…
Kehanet çocukları birbirini bulursa savaş durmaz.
Dünya değişir.”
Kapını tıklatıp içeri girdim.
Taht salonu loştu.
Yanan ateşler duvarlara titrek gölgeler vuruyordu.
Babam her zamanki gibi siyah taş tahtında oturuyordu.
Yanında ise Edams vardı; kollarını arkasında birleştirmiş, savaş haritalarına bakan sessiz bir kurt gibi.
“Merhaba majesteleri,” dedim sakin bir sesle.
Babam başını kaldırdı.
“Gel Prens Bruce,” dedi.
“Ben de tam seni çağıracaktım.”
İçeri doğru ilerledim.
Zırhımın metal sesi taş zeminde yankılanıyordu.
“Edams’ın bir planı var.”
Babam bunu söylerken ilk kez hafif bir memnuniyet gördüm.
Bu iyiye işaret değildi.
Babam yalnızca savaş kazanacağını düşündüğünde böyle olurdu.
“Ne gibi bir plan majesteleri?” diye sordum.
Babam ayağa kalktı.
Ağır adımlarla haritanın yanına geldi.
Parmağını kuzeydoğudaki siyah işaretli şehre bastırdı.
Valeri.
Sisler içindeki şehir.
Kemik soyunun son büyük kalesi.
“Valeri Şehri’ni fethetmeye karar verdik.”
Sesinde en ufak tereddüt yoktu.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Nasıl?” dedim.
“Onlar karanlıkta kalsalar bile hâlâ güçlüler.”
Edams o anda hafifçe gülümsediğini hiss etdim.
Ama bu gülümseme sıcak değildi.
Bir avcının tuzağını düşünürkenki ifadesine benziyordu.
Babam bana döndü.
“Truva Atı’nı bilir misin oğlum?”
Çocukken dinlediğim eski savaş hikâyeleri aklıma geldi.
Bir şehrin, içine aldığı armağan yüzünden düşüşü.
Ve o an içimde kötü bir his doğdu.
Babam devam etti:
“Bu savaş kılıçla başlamayacak.
Valeri’ye sızacağız.”
Salon sessizleşti.
“Siz ve Edams,” dedi babam.
“Tüccar kervanı gibi şehre gireceksiniz.
Bilgi toplayacaksınız.
Kapıları, asker sayılarını, zayıf noktaları öğreneceksiniz.”
Sonra sesi daha sert çıktı.
“Zamanı geldiğinde ise…
şehri içeriden ele geçireceksiniz.”
Bir an hiçbir şey söylemedim.
Valeri sıradan bir şehir değildi.
Orası kehanetlerin merkeziydi.
İnsanların adını korkuyla andığı yerdi.
Ve orada yaşayan biri vardı.
Ay’ın kızı.
Esmiralda.
Nedense o ismi düşündüğüm an içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluştu.
Babam bunu fark etmiş gibi .
“Tereddüt mü ediyorsun Bruce?”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Hayır majesteleri.”
Yalan söyledim.
Çünkü içimdeki his korku değildi.
Daha kötü bir şeydi.
Sanki kader, sonunda bana doğru yürümeye başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
