6. bölüm / 6
Ay ve Güneş.Kemik soyunun lanetiSARAYA İLK ADIM
Bölümler 6Şu an: SARAYA İLK ADIM
“Saraya sızmanın bir yolunu bulmalıyız efendim,” dedi Edams alçak sesle.
Han odasının küçük penceresinden dışarı baktım.
Valeri Sarayı uzakta siyah bir hayalet gibi yükseliyordu.
Kulelerinin tepesindeki soluk ışıklar bile insana huzur vermiyordu.
Edams masanın üzerindeki haritayı açtı.
“Koruma düşündüğümüzden fazla,” dedi.“Özellikle iç avluda.”Bir stratejiye ihtiyacımız var.
Sessizce onu dinliyordum ama aklımın bir kısmı başka yerdeydi.Yeşil gözlerde.En güzel gözlerde.
Edams bunu fark etti elbette.
“Ama sizin aklınız hâlâ o kadında,”Prensim. dedi sertçe.
“Kendinize gelmelisiniz artık.”Biz kutsal bir görev için gönderildik..
Başımı yavaşça ona çevirdim.“Kendimdeyim zaten Edams.”Sesim sakin çıkmıştı ama içimde sabırsızlık büyüyordu.Ayağa kalkıp masaya yaklaştım.“Ayrıca fazla düşünmeye gerek yok yol belli.”
Parmağımı haritadaki saray girişine koydum.“Tüccarız biz.”“Ve saraya Saksonya’dan gelmiş tüccarlar olarak gireceğiz.”
Edams kaşlarını hafifçe çattı.
“Oldu mu?”
Bir süre sustu.Sonra derin bir nefes verdi.
“Tehlikeli.”Sırf tüccarız diye bizi saraya kadar alacaklarına emin diğilim efendim.
İstemsizce hafifçe güldüm.“Valeri’ye sızmak zaten tehlikeli.”Biz bunu bilerek geldik.
Pencereye yürüyüp dışarı baktım.
“Hadi bakalım, kalk Edams,” dedim paltomu omzuma geçirirken.“Gidelim bakalım şu lanetli saraya.”Bakalım anlatıldığı kadar büyülü bir yermi.
Edams homurdanarak ayağa kalktı.
“Bu şehirde herkes birbirine lanetli diyor zaten.”İnsanlar büyüye lanete inanmaya çok meraklı.
Kılıcını pelerinin altına gizledi.
Her hareketi alışılmış bir savaş hazırlığı gibiydi.Kapıya yönelirken bir anda durdu.“Peki biz tam olarak ne tüccarlığı yapacağız efendim?”
Bir an düşündüm.Sonra dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.“Kemik.”Edams bana birkaç saniye boş boş baktı.
“…Ne?”
“Valeri’nin en büyük zayıflığı ne?”
“Kemik soyu.”
“En büyük takıntıları?”
“Kutsal kalıntılar.”
Başımı salladım.
“O halde onlara istedikleri şeyi vereceğiz.”
Edams hâlâ şüpheli görünüyordu.
“Yani şimdi biz kutsal kemik tüccarı mı olduk?”Buna inanırlarmı?.
“Evet.”
“Bu kulağa hiç güvenli gelmiyor.”
İstemsizce kısa bir kahkaha attım.
“Edams, güvenli olan hiçbir şey eğlenceli değildir.”Biraz eğlenmek benimde hakkım diğilmi?.
Edams iç çekti.
“Bir gün ölüm sebebim siz olacaksınız diye hiss var içimde efendim.”
Kapıyı açıp dışarı çıktım.“Muhtemelen.”Dedim çok rahat bir tavırla,zaten başarısız olursak ikimizde ölebilirdik.
Valeri sokakları gecenin içinde sessizdi.Sis taş yolların üstüne çökmüştü.Uzaktan sarayın kuleleri görünüyordu.
Ama artık o kulelere baktığımda yalnızca görevi düşünmüyordum.Onu da düşünüyordum.Yeşil gözlü esmer tenli kadını.
Edams yanıma yaklaşıp alçak sesle konuştu.
“Bir şeyi merak ediyorum Prensim.”
“Neyi?”
“Ya o kadın saraydansa?”
Adımlarım bir an yavaşladı.Saraydan mı?
İçimdeki his nedense bunu duyunca daha da ağırlaştı.
Çünkü o zaman her şey daha karmaşık olacaktı.
Edams devam etti:“Belki asilzadedir.Belkide bir prenses.
Valeri Kralı’nın yaşayan tek kızının hikâyeleri aklıma geldi.Lanetli prenses.Ay’ın kızı.insanların korkuyla anlattığı kadın.Bir anlığına o yeşil gözleri düşündüm.
Sonra kendi kendime sessizce güldüm.
Hayır.Bu kadar güzel biri lanetli bir efsane olamazdı.
Ama kader bazen insanın yüzüne bakıp alay etmeyi severdi.
“Şimdi kemiği nereden bulacağız efendim?” dedi Edams yüzüme bakarak.
Yürümeye devam ettim.“Mezarlıktan.”
Edams olduğu yerde durdu.“…Şaka yapıyorsunuz diğilmi efendim?.”
Başımı ona çevirip ciddi ciddi baktım.
“Edams, sence şu an şaka yapacak birine mi benziyorum?”
Yüzündeki ifade daha da kötüleşti.“Harika,” diye homurdandı.“Düşman şehre sızıyoruz, üstüne bir de mezar soyacağız.”
“Teknik olarak ödünç alacağız.”
“Ölüler geri isteyemeyeceği için mi?”
İstemsizce hafifçe güldüm.Edams bazen sinirliyken daha komik oluyordu.Valeri’nin alt sokaklarına doğru ilerledik.
Sis yoğunlaşmıştı.Uzaktan çan sesleri duyuluyordu.
Bu şehir gerçekten yaşayan bir mezar gibiydi.
“Bu planın işe yarayacağını düşünüyor musunuz?” diye sordu Edams.
“Valeri halkı kutsal kalıntılara takıntılı.”
“Eğer doğru hikâyeyi anlatırsak saraya kadar gireriz.”
Edams iç çekti.
“Bir gün çok zekice bir plan yüzünden öleceğiz diye hiss ediyorum.”
“Önemli olan planın zekice olması.”
Dar taş bir sokağa girdik.Sokağın sonunda eski demir kapılar görünüyordu.
Valeri Mezarlığı.Rüzgâr bir anda sert esti.Paslı kapılar hafifçe gıcırdadı.
Edams bana baktı.“Bu şehir zaten yeterince korkunçtu.”
“Şimdi neden mezarlığa gidiyoruz gerçekten?”
Kapıyı itip içeri girdim.
“Çünkü insanlar yaşayanlardan çok ölülere inanır, Edams.”
Ay ışığı mezar taşlarının üstüne düşüyordu.
Bazılarının üstünde eski kemik soyu sembolleri vardı.
Ve o anda içimde yine aynı his oluştu.
Sanki Valeri bizi izliyordu.Sanki şehir…beni tanıyordu.
Şimdi bu kemiklerden ne gibi bir hikaye yaratıcaz efendim?.
Mezarlığın soğuğu bile onun bu cümlesine biraz şaşırdı sanki.
Bir mezar taşına yaslandım, parmaklarımı taşın çatlaklarında gezdirdim. Sessizlik ağırdı… ama içi boş değildi; dolup taşacak bir şey bekliyordu.
Edams’a baktım.
“Zeki olman gerekmiyor,” dedim.“Hayatta kalman yeter.”
O gözlerini kısarak bana baktı.
“Bu ikisi bazen aynı şey oluyor,” diye mırıldandı.
Gülümsedim.“İşte bu yüzden buradayız.”
Rüzgâr bir kez daha mezarların arasından geçti. Sanki görünmeyen bir kalem, toprağın üstüne ilk satırı yazıyordu.
“Dinle Edams,” dedim yavaşça.“Bu kemikler bize bir hikâye vermeyecek.”
Duraksadım.
“Biz onlara bir hikâye vereceğiz.”
Edams kaşlarını çattı.“Nasıl yani?”
Bir adım daha attım, mezarların gölgesi yüzüme düştü.
“Valeri halkı gerçeğe inanmaz,” dedim.Onlar kutsal olan şeye inanır. Korkutulana,dokunulmayana, anlatılana.”
Parmağımı bir kemik yığınının bulunduğu yöne çevirdim.
“Biz de şunu söyleyeceğiz:‘Bu kemikler sıradan ölüler değil.’”
Edams yutkundu.“Ne peki?”
Gözlerimi daralttım.
Kralların unutturmak istediği insanlar.” dedim.
Edams’ın yüzündeki alaycı ifade yavaşça silindi.
Mezar taşından uzaklaşıp kemiklerin bulunduğu yere doğru yürüdüm. Ay ışığı, toprağın üzerine saçılmış beyaz parçaların üzerinde solgun bir parıltı bırakıyordu. Eğilip yerdeki küçük, kararmış bir kemiği aldım. Üzerinde ince çizgilerle işlenmiş bir sembol vardı. Birbirine dolanan iki yılan ve tam ortalarında kırılmış bir taç.
Edams yanıma geldi.
“Bu da ne böyle?”
Kemiği parmaklarımın arasında çevirdim.
“Bir zamanlar Valeri'de hüküm süren bir hanedanın mührü.”
“Bir zamanlar mı?” Edams etrafına bakındı. “Burada koca bir hanedan mı yatıyor?”
“Hayır.” Gözlerimi mezarların üzerine diktim. “Burada bir hanedanın öldürüldüğüne inandırılan insanlar yatıyor.”
Edams birkaç saniye sustu.
“İnandırılanlar mı?”
Başımı hafifçe eğdim.
“Valeri'nin resmî tarihini hiç sorguladın mı, Edams? Kralların zaferlerini, kahramanların destanlarını, hainlerin cezalarını?”
“Ben daha çok akşam yemeğimi sorguluyorum efendim. Özellikle de neden her zaman tatsız olduğunu.”
Ona kısa bir bakış attım.
“Bazen susmak, hayatta kalmanın ilk şartıdır.”
“Bunu sık sık söylüyorsunuz. Bir gün gerçekten susarsam beni özleyeceksiniz.”
“Şimdiden o günü bekliyorum.”
Edams homurdandı. Ancak bakışları elimdeki kemiğe takıldığında yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.
“Peki, bu insanlara ne olmuş?”
Kemiği yavaşça yerine bıraktım.
“Üç yüz yıl önce Valeri'nin ilk kralı, kendi kanından gelen bir aileyi ihanetle suçladı. Adlarını tarihten sildirdi. Evlerini yıktırdı. Çocuklarını bile öldürttü. Sonra da halkına onların insan olmadığını, karanlıkla anlaşma yapan yaratıklar olduğunu anlattı.”
Rüzgâr birden kesildi.
Edams, karanlıkta uzanan mezar sıralarına baktı.
“Ve halk buna inandı mı?”
“İnsanlar korktuklarında gerçeği aramazlar. Kendilerini güvende hissettirecek bir yalana sarılırlar.”
Bir an sustum. Sonra mezar taşlarının arasındaki en eski olanı gösterdim.
“Fakat kralın unuttuğu bir şey vardı.”
“Neymiş o?”
Dudaklarımda soğuk bir gülümseme belirdi.
“Ölülerin isimlerini silebilirsin, Edams. Ama kanlarını tarihten silemezsin.”
Sessizlik çöktü.Sonra Edams hafifçe güldü.Bu gerçekmi ?Yoksa… yalan mı söylüyoruz?”
Başımı salladım.“Hayır.”Kısa bir duraklama.
“Yalan demeyelim sadece inanılabilir bir gerçek yaratıyoruz.”
Rüzgâr mezar taşlarını titretti, sanki onay verir gibi.
Edams başını eğdi.“Bir gün bu ‘gerçek’ geri dönüp bizi ısırırsa?”
Ona baktım.
Gözlerimde mezarlığın ay ışığı vardı.
“O zaman,” dedim,“biz de hikâyeye dönüşmüş oluruz.”
Ve o an, kemikler sessizce beklerken,
hikâyenin ilk nefesi Valeri’nin toprağında kıpırdadı.
Edams’ın sesi mezarlığın sessizliğine bir çakıl taşı gibi düştü—küçük ama yankısı büyük.
“Bizim bunları nasıl bulduğumuzu sorarlarsa… inanmazlarsa öldürürler bizi, efendim.”Ölmekden değil amma başarısız olmakdan korkuyorum.
Bir an durdum. Rüzgâr bile o cümleyi tartıyormuş gibi yavaşladı.Sonra mezar taşına hafifçe vurup başımı çevirdim.
“Edams,” dedim sakin,“insanlar çoğu zaman gerçeği değil, rahatsız etmeyen cevabı duymak ister.”Bizde onlara hep arzuladığı kehanetlerden birini vericez..
"Kısaca masal uydurucaz efendim.
Kaşımı kaldırdım.“Hayır.”Yaklaştım, sesimi alçalttım.
“İnandığımız yalanı … doğru şekilde söyleyeceğiz.”
Bir adım daha attık mezarların arasında. Sis dizlerimize sürtünüyordu.
“Şunu diyeceğiz,” dedim:“Bu kemikler bize satıldı.”
Edams kaşlarını çattı.“Kim sattı?”
Gülümsedim.“Adını vermeyeceğiz.”
Sessizlik.“Çünkü Valeri’de isimler değil… korkular önemlidir.”
Başımı eğdim.
“Bir tüccar.” “Yüzünü kimse hatırlamıyor.” “Ama herkes onun var olduğunu kabul ediyor.”
Edams yutkundu.“Bu… çok tehlikeli.”
“Evet,” dedim.“Bu yüzden işe yarıyor.”
Bir mezar taşına parmağımla çizik attım, sanki görünmez bir mühür basıyordum.
“Ve eğer daha fazlasını sorarlarsa,” dedim,
“cevap basit olacak.”
Edams dikkat kesildi.
“Ne?”
Gözlerimi kaldırdım.
“‘Bunu bilmek sizin için güvenli değil.’”
Bir anlık sessizlik oldu.Sonra Edams hafifçe güldü, ama bu kez sinirden değil… hayranlıktan.
“Yani,” dedi,“kapıyı kilitlemek yerine… insanı kapıdan uzaklaştırıyorsunuz.”
Başımı salladım.“En sağlam kilit, meraktır Edams.”
Uzakta bir çan daha çaldı.Sanki şehir bile fısıldadı:
“Doğru cevap bu.”Ve biz, kemiklerin arasından çıkarken,
yalan değil… kontrollü bir efsane taşıyorduk cebimizde.
Saray kapısı demir gibi bir suskunlukla yükseliyordu. Üzerindeki kabartmalar, sanki yüzyıllardır aynı bakışı tekrar ediyordu: “Buraya giren, eskisi gibi çıkmaz.”
Edams yanımda hafifçe eğildi.
“Yine mi aynı cümle efendim?” diye fısıldadı.
“Bu kapılar klişe seviyor olabilir ama muhafızlar sevmez.”
Bir adım öne çıktım.
Sesim netti, ne yalvaran ne de fazla cesur.
“Biz tüccarız. Kral Olaf’la görüşmemiz lazım. Ona kıymetli bir şey getirdik.”
Kapının önündeki muhafız gözlerini kıstı. Zırhı ışığı kırıyordu, yüzü yarım bir gölgeydi.
“Her gelen ‘kıymetli’ der,” dedi.
“Burada herkes bir şey satmaya çalışır. Hatta bazıları kader bile satar.”
Edams’a baktım, sonra tekrar muhafıza.
“Biz satmıyoruz,” dedim.“Biz gösteriyoruz.”Bir anlık sessizlik oldu.
Rüzgâr bile geri çekildi sanki.
Muhafız mızrağını yere hafifçe vurdu.
“Neyi?”
Cebimdeki hikâyeyi hissettim. Taş değil, metal değil… ama ağırlığı vardı.
“Unutulmuş bir düzenin kalıntılarını,” dedim sakin.
“Ve o düzenin neden unutulduğunu.”
Edams yutkundu, ama ses etmedi.
Muhafız bakışını uzun uzun tuttu üzerimizde. Sonra kapıya döndü, iki kez vurdu.Demir kapı ağır ağır aralandı.
İçeriden sıcak bir ışık sızdı—altın gibi ama altın değil, daha tehlikeliydi: otorite ışığı.
Muhafız geriye çekildi.“İçeri girin,” dedi.“Ve unutmayın.”
Durdu.“Burada getirilen şeyler, çoğu zaman sahibinden daha uzun yaşar.”
Edams bana eğildi.
“Efendim…” dedi kısık sesle,“sanırım hikâyemiz yürümeye başladı.”
Gülümsedim.“Evet,” dedim.“Ve artık geri dönmek istemiyor.”Ve sarayın içine adım attık.
Avlu taşları ayaklarımızın altında soğuk bir nefes gibi uzanıyordu. Sarayın içi dışından daha sessizdi… sanki ses bile burada yüksek konuşmaya cesaret edemiyordu.
Başımı kaldırdım.Terasta onu gördüm.
Ve dünya bir anlığına yanlış yazılmış bir cümle gibi durdu.
O kadındı.Ama sıradan bir “o” değildi.
Ayin gecelerinin adını taşıyan, şehirde fısıltıyla anlatılan… sanki ışığın kendisinden doğmuş gibi duran o kadın.
Gözlerim bir an kilitlendi.Yanında biri vardı.
Yüzü görünmüyordu.Saçları rüzgârda hafifçe oynuyordu. Asil bir duruş… ama soyluluktan öte bir şey vardı: tehlikeli bir yakınlık.Benim içimde tanımlayamadığım duyquları harlayan bir yakınlık.
Edams yanıma yaklaştı.
“Efendim…” dedi kısık sesle. “Gözlerinizi bir yere uzun süre dikmemelisiniz..
Ama ben onu duymadım bile.Çünkü yukarıdaki adam eğildi, kadına bir şey söyledi. Kadın gülümsedi… ama o gülüş sıcak değildi.Keskin bir şeydi. Bıçak gibi.
Ve sonra…
Kadın başını aşağı çevirdi.Gözleri benimkine değdi.
Sanki saray bir an nefesini tuttu.
Edams dondu kaldı.
“Bu bu o kadın diğilmi?…” Size asilzade olabilir demişdim.diye fısıldadı.Kadın bakışlarını bir an bile kaçırmadı.Ve o bakışta tuhaf bir şey vardı:
Sadece merak değil…tanıma vardı.
Sanki çok uzun zaman önce kaybolmuş bir cümle, tekrar karşısına çıkmıştı.
Yanındaki adam da kadının bakdığı yeri merak etmiş olacakki aşağı baktı . Artık o da bizi görüyordu.Muhafızlar kapıdan içeri akarken avlu birden ağırlaştı.
Edams bana baktı.
“Efendim…” dedi. “Biz sadece kralı görmek için geldik…”Gözlerinizi kadından çekseniz bizim için daha iyi olacak diye düşünüyorum.
Ben gözümü terastan ayırmadım.“Evet haklısın,” dedim sadece.Amma gözlerim onun olduğu yerden ayrılamıyordu.
Bölüm etkileşimi
