5. bölüm / 6
Ay ve Güneş.Kemik soyunun lanetiKesişen yollar
Bölümler 6Şu an: Kesişen yollar
Kader…
İnsanlar bu kelimeyi çok kolay söylüyordu.
Sanki kader yalnızca yolları birleştiren kutsal bir şeymiş gibi.Oysa bazen kader…iki ruhu birbirinden koparmak için yazılmış bir lanetti.
Tanrılar Ay ve Güneş’i ayırmıştı.Biri sonsuz geceye bırakılmıştı.Diğeri ışığın içinde büyümüştü.
Ve yıllar boyunca birbirlerinden habersiz yaşamışlardı.
Ama kaderin acımasız tarafı şuydu:
Ruhlar bazen birbirini dünyadan önce tanırdı.
Ay, Güneş’ini nasıl tanıyacaktı?Belki korkusuz bakışlarından.Belki karanlığın içinde bile ona yabancı hissettirmeyen sesinden.Belki de ilk kez biri ona baktığında içinde taşıdığı yalnızlığın susmasından.
Çünkü bazı insanlar geldiğinde ruhunun bir parçası yerine oturur.
Ve insan bunu açıklayamaz.Sadece hisseder.
Peki nasıl kavuşacaktı ışığa?İşte asıl trajedi buydu.
Ay ışığa kavuşmak istiyordu…ama dokunduğu her şeyi karanlığa sürüklemekten korkuyordu.
Güneş ise ona yaklaşırken yanacağını bilmiyordu henüz.
Çünkü kehanetlerde aşk hiçbir zaman kurtuluşla başlamaz.Önce felaket gelir.Önce savaş büyür.
Krallar hırslanır.Kan dökülür.
Ve iki ruh birbirine yaklaşırken dünya çatlamaya başlar.
Belki de bu yüzden ulular son satırı mühürlemişti.
Çünkü onlar gerçeği biliyordu:
Ay kendi Güneşi’ni bulduğunda artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı.
Ne krallıklar.Ne insanlar.Ne de onlar.Ve en korkuncu?
Belki Ay, Güneş’ini tanıdığı an anlayacaktı…
Yıllardır beklediği ışık,aynı zamanda sonunu getirecek olan şeydi.
🌗🌗🌚🌞
“Yüzün ne hâle gelmiş Kaspian?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Niye bu kadar kavga ettin?”
Kaspian burnunun kenarındaki kanı eliyle silip sırttaki taş duvara yaslandı.Dudağının kenarı patlamıştı.Gözünün altında morluk oluşuyordu bile.Ama hâlâ sırıtıyordu.
“Sen bir de onları gör Esmiralda,” dedi gururla.
“Kafalarını kırdım hepsinin.”
Elly hemen gözlerini devirdi.“Bununla gurur duyuyor bir de kafasız.”
Kaspian omuz silkti.“Boş-boş konuşmasalardı.”
İç çekip kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Niye kavga ettin yine?”
Kaspian’ın yüzündeki sırıtış biraz kayboldu.
“Sacma salak konuşuyorlardı.”Sesi sertleşti.
“Yok sen cadıymışsın… yok lanetmişsin…”Hiç doğmamalıymışsın.Çenesini sıktı.“Ben de dayanamadım.”
Bir an sessizlik oldu.Denizden gelen rüzgâr saçlarımızı savurdu.Uzakta dalgalar kayalara çarpıyordu.
Başımı hafifçe eğdim.“Haksızlar mı Kaspian?”
Bu soruyla birlikte Elly’nin yüzü gerildi.
Kaspian ise hemen bana baktı.
“Oyle değil miyim?” dedim sakin bir sesle.
İnsan bazen kendi hakkında söylenen yalanları o kadar uzun süre duyardı ki…bir süre sonra onların gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlardı.
Kaspian bir anda önümde durdu.
“Bir daha öyle konuşursan gerçekten kavga çıkarırım,” dedi sertçe.Gözlerim istemsizce büyüdü.
O devam etti:“İnsanlar korkuyor diye sen canavar olmuyorsun.”O aptal insanlar seni tanımıyor bile hakkında böyle konuşamazlar.
Sesindeki öfke bana değil, dünyayaydı sanki.
“Bu şehir çürüyor Esmiralda.İnsanlar başlarına gelen her felaket için suçlu arıyor.Ve en kolay hedef sensin.”
Acı bir gülümseme yerleşti dudaklarıma.“Ama kehanet gerçek.”Ben doğdum diye bu şehir çürüyor soyum kuruyor.
Kaspian hiç düşünmeden cevap verdi.
“Kehanetler insanların seçimlerinden güçlü değildir.”Hem senin suçun değil.Bu şehirde doğmayı sen seçmedin!.
Bu cümle beni susturdu.
Çünkü ilk kez biri bana kaderimden değil…
seçimlerimden bahsediyordu.Kaspian derin bir nefes verdi.Sonra sesi yumuşadı.
“Ben seni çocukluğundan beri tanıyorum.”
“Sen geceleri yaralı hayvanları gizlice saraya taşıyan kızsın.”“Aç çocuklara yemek dağıtan kişisin.”
“Kendi canından korktuğun hâlde başkalarını koruyorsun.”Sen bir lanet diğil bir mucizesin Esmiralda.
Gözlerimi kaçırdım.
Çünkü insanlar hakkımda korkunç hikâyeler anlatırken…
beni gerçekten gören çok az kişi vardı.
“Amma düşüncelere engel vuramayız Kaspian,” dedim sessizce.“İnsanların neye inanacağını değiştiremem.”
Rüzgâr sesimi alıp gecenin içine taşıdı.
Kaspian bir şey söylemek istedi ama devam ettim.
“Bir daha kavga etme.”Sesim bu kez daha yumuşaktı.
Daha kırgın.“Sizden başka kimsem yok.”Bakışlarım önce Elly’ye, sonra ona kaydı.“Size zarar gelmesine dayanamam.”
Bir an kimse konuşmadı.Çünkü bazen insanın en büyük korkusu kendi ölümü değil…sevdiği insanların onun yüzünden zarar görmesiydi.
Elly sessizce yanıma gelip koluma girdi.
Başını omzuma yasladı.“Biz her zaman yanındayız,” dedi hafif gülümseyerek.
Kaspian ise her zamanki gibi duygularını saklamaya çalıştı.“Hem ben gayet kazandım kavgayı,” dedi burnundaki kanı silerken.“Biraz daha sürseydi ağlamaya başlayacaklardı.”
İstemsizce güldüm.“Evet tabii,” dedim alayla.
“Bu hâlinle çok korkutucu görünüyorsun.”
Kaspian dramatik şekilde göğsünü tuttu.
“Kalbimi kırıyorsun amma prenses.”
Elly kahkaha attı.Ve o kısa anlığına…
her şeyi unuttum.Kehaneti.Laneti.Babamı.Yaklaşan evliliği.
Sadece üç arkadaştık o anda.
Deniz kenarında duran, yaralarını şakayla saklayan üç yalnız insan.Ama mutluluk bazen fazla kısa sürerdi.
Tam o sırada uzaklardan saray çanları duyuldu.
Bir kez.Sonra bir kez daha.Kaspian’ın yüzündeki gülümseme silindi.“Elçi çanları…” dedi kaşlarını çatarak.
İçimde kötü bir his oluştu.Çünkü o çanlar yalnızca önemli biri şehre geldiğinde çalardı.
“Ben artık gideyim,” dedim yavaşça.
“Belli ki önemli biri gelmiş… yokluğum sorun çıkarmasın.”
Elly dudak büktü.
"Ne zaman ihtiyacın olsa biz burdayız unutma.
Kaspian ise kaşlarını çattı.“Dikkatli ol.”
Başımı hafifçe salladım.Sonra pelerinimin başlığını tekrar takıp onlardan.ayrıldım.
Valeri’nin karanlık sokaklarında yürürken çan sesleri hâlâ yankılanıyordu.Şehir huzursuz görünüyordu.
Muhafızlar normalden daha hızlı hareket ediyor, insanlar fısıldaşarak saraya doğru bakıyordu.
İçimdeki o tuhaf his yine geri dönmüştü.
Sanki gece yaklaşmıyordu…Bir şey uyanıyordu.
Saray kapılarına vardığımda muhafızlar hemen eğildi.
Başlığımı çıkarmadan içeri girdim.
Taş koridorlarda yankılanan ayak seslerim, çocukluğumdan beri duyduğum bir kafes sesi gibiydi.
Odama girer girmez kapıyı kapattım.Derin bir nefes verdim.Ve maskem değişmeye başladı.
Hızlıca üzerimdeki sade kıyafetleri çıkardım.
Koyu kumaş yere düştü.Bir an aynadaki hâlime baktım.
Bir kül kedisinden farksız görünüyordum az önce.
Kalabalığın içinde kaybolmaya çalışan sıradan bir kız gibi.
Ama şimdi…Şimdi tekrar prenses olmam gerekiyordu.
Hizmetkârlar içeri girip hazırlıkları yaparken sessizce durdum.Siyah ve gümüş işlemeli ağır elbisem üzerime geçirildi.İnce kemik taşlı takılar boynuma takıldı.
Kıvırcık saçlarım özenle omuzlarıma bırakıldı.
Her dokunuşta biraz daha Esmiralda’dan uzaklaşıyordum sanki.Ve sonunda aynanın karşısında duran kişi artık o sokaklarda yürüyen kız değildi.Valeri’nin lanetli prensesiydi.
Gözlerimi aynadaki yansımama diktim.
Çok güzeldi.İnsanların korkacağı kadar güzel.
Tam o sırada kapı çalındı.
“Prensesim,” dedi hizmetkâr kız heyecanlı bir sesle.
“Kral Olaf sizi taht salonuna çağırıyor.”
Kalbim garip şekilde hızlandı.“Neden?”
“Kim gelmiş?” diye sordum aynadan gözlerimi ayırmadan.
Hizmetkâr kız başını eğdi.“Prens Arthur, prensesim.”
İçimde tuhaf bir sıkışma oldu.Arthur.
Yaklaşan evliliğimin adı.Krallığın geleceği.
Babamın son umudu.
Hizmetkâr devam etti:“Kral Olaf hemen taht salonuna gelmenizi emretti.”Başımı yavaşça salladım.
“Tamam. Gidebilirsin.”Kız eğilip hızla odadan çıktı.
Kapı kapanınca odada yine sessizlik kaldı.
Sadece şöminedeki ateşin sesi duyuluyordu.
Birkaç saniye kıpırdamadan aynaya baktım.
Prens Arthur gelmişti.
Çocukluğumdan beri bana anlatılan adam.
Bir gün evleneceğim kişi.Yanında krallığı kurtaracağım Güneş.Öyle söylüyorlardı.Ama nedense içimde heyecan yoktu.Yalnızca ağırlık vardı.
Parmaklarımı yavaşça boynumdaki siyah taşlı kolyeye götürdüm.Annemden kalan tek şeydi.Sonra aklıma birden o yabancı geldi.Masmavi gözleri.Korkusuz bakışı.
Ve beni gördüğünde geri çekilmeyişi.
Bu düşünce canımı sıkınca sertçe nefes verdim.Saçmalıyordum.Arthur benim kaderimdi.
Krallık bunu yıllar önce seçmişti.Bir yabancı ise sadece yabancıydı.
Kendimi toparlayıp odadan çıktım.
Koridor boyunca yürürken hizmetkârlar önümde eğiliyordu.Taht salonunun büyük kapıları açıldığında içerideki sıcak hava yüzüme çarptı.
Babam tahtında oturuyordu.Yanında danışmanlar ve muhafızlar vardı.Ve salonun ortasında biri duruyordu.
Arthur.Uzun boylu, kumral saçlıydı.
Yeşil gözleri bana döndüğünde yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu.Yakışıklıydı gerçekten hemde fazlasıyla.Bir çok soylu kadının hayellerini süslediğine eminim.Nazik görünüyordu.
Ve ona baktığımda içimde hiçbir şey olmaması beni suçlu hissettirdi.Arthur eğilerek selam verdi.“Prenses Esmiralda.”Ses tonu yumuşaktı.
Babam bizi dikkatle izliyordu.Sanki bu an yalnızca bir karşılaşma değil…iki krallığın kaderiydi.
Ve ben tam Arthur’a cevap verecekken…
Nedense zihnimde başka bir çift göz vardı.Okyanus mavisi.Olmaması gereken aklımdan çıkması gereken gözler.
“Hoş geldiniz Prens Arthur,” dedim zarif bir gülümsemeyle.“Sizi burada görmek ne güzel.”
Sesim kusursuzdu.Bir prenses nasıl konuşmalıysa öyle.
Yıllardır bunu öğrenmiştim zaten.
Arthur’un yüzü yumuşadı.“Seni de öyle, Esmiralda.”Her zamanki gibi çok güzel ve zarif görünüyorsunuz.
İnsan onun yanında kendini güvende hissedebilirdi.
Bakışlarında hırs ya da karanlık yoktu.Belki de bu yüzden herkes onu severdi.
Babam kral Fhlip,” dedi ağır bir sesle,
“düğün tarihini konuşmak için zamanın geldiğini söyledi.”
Salon sessizleşti.Bu yalnızca bir evlilik değildi.
Bir antlaşmaydı.Bir umut.Çürüyen iki krallığın birbirine tutunma çabası.Arthur bana baktı.
Gözlerinde gerçekten mutluluk vardı.
Ve bu beni daha da kötü hissettirdi.
Çünkü ben onun baktığı gibi bakamıyordum.
Babam devam etti:
"Elbetde artık zamanı geldi.“Kemik soyunun devamı için bu evlilik gerekli.”
Gerekli.İnsanlar aşk yerine bu kelimeyi kullandığında odadaki bütün sıcaklık ölüyordu sanki.
Arthur yine de sakin kaldı.
“Elbette Majesteleri,” dedi saygıyla.
“Her şey hazır olduğunda düğünün gerçekleşmesini isterim.”
Hazır olmak.İçimden acı bir şekilde gülmek geldi.
Biz daha doğmadan hazırlanmıştık zaten.
Babam bana döndü.“Sen ne düşünüyorsun Esmiralda?”
Salonun bütün gözleri üzerime çevrildi.
Bir an nefes almak zorlaştı.
Çünkü kimse gerçekten ne düşündüğümü öğrenmek istemiyordu.Doğru cevabı vermemi istiyorlardı sadece.
Bakışlarım kısa bir an Arthur’a kaydı.
Sonra nedense aklıma yine o yabancı geldi.
Mavi gözleri.Bana korkmadan bakışı.
Kalbim garip şekilde sıkıştı.
Hemen bu düşünceyi zihnimden attım.
“Krallık için doğru olan neyse…” dedim sakin bir sesle.
“Ben onu yaparım.”Bu benim için bir şeref majesteleri.
Babam memnun şekilde başını salladı.
Arthur ise bana biraz daha farklı baktı o an.
Sanki cevabımdaki eksikliği hissetmişti.
“Anladım…” dedi Arthur sessizce.
Ama sesindeki o hafif kırgınlığı fark etmemek imkânsızdı.
Çünkü verdiğim cevap bir nişanlıya değil…
bir yabancıya verilmiş gibiydi.
Arthur bakışlarını kısa bir an üzerimde tuttu.Sonra yeniden babama döndü.“Majesteleri,” dedi saygıyla,
“Prenses’le biraz yalnız vakit geçirip konuşabilir miyim?”
Babam bizi dikkatlice süzdü.
Sanki bu konuşmadan çıkacak sonucu bile hesaplıyordu.
Sonra ağır ağır başını salladı.“Elbette Prens.”
Dudaklarında hafif memnun bir ifade vardı.
“Yakında evleneceksiniz nasıl olsa.”
Bir an durup bana baktı.“Buyurun, gidebilirsiniz.”
Başımı hafifçe eğdim.Arthur nazikçe elini uzattı.
Tereddüt edip yine de tuttum.
Ellerinin sıcak olması nedense canımı yaktı.
Taht salonundan birlikte çıktık.
Kapılar arkamızdan kapanırken koridor sessizleşti.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.Arthur’un adımları sakindi.Benimkiler ise huzursuz.
Sonunda sarayın açık balkonlarından birine çıktık.
Soğuk rüzgâr saçlarımı savurdu.
Aşağıda Valeri’nin sonsuz geceye gömülmüş sokakları uzanıyordu.
Arthur korkuluğa yaslandı.“Beni gördüğüne mutlu olmadın sanırım.”Sesi suçlayıcı değildi.Bu daha kötüydü.
Derin bir nefes verdim.“Öyle değil eyer size öyle hissetdirdiysem özür dilerim.”
Arthur hafifçe gülümsedi.
“Çocukluğumdan beri seni tanıyorum Esmiralda.”
“Sesindeki en küçük değişimi bile fark ederim.”
Bakışlarımı kaçırdım.Çünkü haklıydı.
Arthur bana birkaç adım yaklaştı.“Bir şey mi oldu?”
Tam “hayır” diyecektim ki durdum.Ne diyebilirdim?
Bugün bir yabancıyla göz göze geldim ve ilk kez kaderimden kaçmak istedim mi?Saçmalıktı.
Başımı iki yana salladım.“Sadece yoruldum.”
Arthur uzun süre bana baktı.Sonra yumuşak bir sesle konuştu:“Biliyorum bu evlilik senin için kolay değil.”
İlk kez biri bunu açıkça söylüyordu.
Krallık için görev, kader, umut demeden…Zor olduğunu kabul ediyordu.Bu yüzden gözlerimi ona çevirdim.
Arthur hafifçe gülümsedi.“Bana aşık olmadığının farkındayım.Senden hemen beni sevmeni beklemiyorum.”“Belki zamanla olur.”Bunun olması için elimden geleni yapacağımdan kuşkun olmasın.
Kalbim ince bir sızıyla sıkıştı.Çünkü Arthur iyi biriydi.
Ve iyi insanlar en çok can yakanlardı.
Tam cevap verecekken…Aşağıdaki avluda bir hareketlilik dikkatimi çekti.Saray muhafızları yeni gelen tüccarları içeri alıyordu.
Ve kalabalığın arasında…O vardı.Masmavi gözlü yabancı.Bu nasıl bir tesedüfdü böyle yada kadermi demeliyim.Sanki oda beni his etmiş gibi bir anlığına başını kaldırdı.Ve göz göze geldik.
Bölüm etkileşimi
