1. bölüm / 6
Ay ve Güneş.Kemik soyunun lanetiKehanet
Bölümler 6Şu an: Kehanet
(
Kehanet etmişti ulular…
Taş sütunlara oyuldu o sözler, kül olmuş şehirlerin rüzgârında fısıldandı.
Ve dediler ki:
“Bir gün gök ikiye ayrılacak…
Aynı kaderden doğan iki ruh inecek yeryüzüne;
biri gece kadar siyah,
biri şafak kadar beyaz.
İkiz olacaklar;
Ay ve Güneş gibi…
Biri sessizliğin çocuğu,
diğeri ateşin varisi.
Eğer Siyah ölürse;
krallık diz çökmeyecek…
aksine daha da yükselecek.
Taht güçlenecek, ordular çoğalacak,
insanlar bunu zafer sanacak.
Ama kimse fark etmeyecek;
o yükselişin içinde merhametin mezarı kazılmış olacak.
Eğer Beyaz ölürse;
ışık kararacak.
Nehirler kuruyacak, kutsal soy tükenecek,
kemikten taç taşıyan son kral
yalnızlığın içinde çürümeye bırakılacak.
Çünkü Beyaz, sadece bir insan değil…
krallığın vicdanı olacak.
Ve o gün geldiğinde
gökyüzü bile taraf seçemeyecek.
Çünkü lanet şuydu:
Ay, kendi Güneşi’ne kavuşmadan
ne savaş bitecek,
ne kan duracak,
ne de kadim kemik soyunun çürümesi son bulacaktı.
Ta ki Beyaz,
kendi Siyahı’na yeniden kavuşuncaya kadar…”
Ve en korkuncu neydi biliyor musun?
Ulular kehanetin son satırını mühürlemişti.
Çünkü o satırda şunlar yazıyordu:
“Birbirlerine kavuştuklarında
ya dünyayı kurtaracaklar…
ya da birlikte yakacaklar.”
Bir kehanetle mühürlenmişti hayatım.
Ben Esmiralda.
Geceden çalınmış gibi siyah saçlara, lanetlenmiş bir soyun yükünü taşıyan esmer bir tene sahiptim.
Krallığımda insanlar benim adımı fısıldarken dualarını yarım bırakırdı; çünkü bazı isimlerin uğursuzluk getirdiğine inanılırdı.
Benimki onlardan biriydi.
Ben doğduğum gece gök ikiye ayrılmıştı derler.
Sarayın üzerindeki yıldızlar sönmüş, kuzey kulelerinin camları kendi kendine çatlamıştı.
Ve aynı gece, benimle aynı kaderden doğan ikizim…
krallığın Güneşi…
nefes almadan ölmüştü.
Onun küçük bedeni altın işlemeli beyaz kumaşlara sarılırken, ben annemin kanı ve çığlıkları arasında yaşamaya devam ettim.
İnsanlar o gün anladı; kehanet başlamıştı.
Ben yaşadım diye o öldü.
Ve o öldüğü için kutsal kemik soyu çürümeye başladı.
Babamın damarlarında taşıdığı o kadim kanın, tanrılar tarafından kutsandığı söylenirdi bir zamanlar.
Artık aynı kan lanet taşıyordu.
Nehirler çekildi.
Tapınak ateşleri söndü.
Toprak ürün vermemeye başladı.
Ve halk her felaketten sonra gözlerini bana çevirdi.
Çünkü felaketlerin yüzü vardı artık.
Benim yüzüm.
Dört erkek kardeşim vardı.
Her biri krallığın farklı bir umudu gibiydi.
İlki, on yaşımda kuzey savaşında öldü.
Başını gümüş bir tepside getirdiler saraya.
Babam o gün ilk kez bana bakamadı.
İkincisi, on üçümde kutsal av sırasında ormanda kayboldu.
Onu bulduklarında bedeninin yarısı buz tutmuştu; ama korkunç olan ölüm değil, yüzündeki ifadeydi.
Sanki ölmeden önce bir şey görmüştü.
Bir şey… ya da birini.
Üçüncüsü zehirlendi.
Dördüncüsü ise kendi kılıcını kalbine sapladı.
Arkasında yalnızca tek bir cümle bıraktı:
“Ay doğduğu sürece bu sarayda Güneş yaşamaz.”
O günden sonra hizmetkârlar önümde eğilirken bile gözlerime bakmamaya başladı.
Çünkü insanlar bir canavardan çok, haklı çıkan kehanetlerden korkardı.
Babam ise beni hiçbir zaman öldürmedi.
Bazen keşke öldürseydi diye düşünürdüm.
Çünkü nefret, sevgisizlik kadar acıtmazdı.
Ama o bana her baktığında şunu görüyordu:
Ölü oğullarını.
Çürüyen soyunu.
Ve mezarı yaklaşan bir krallığı.
Yalnızca ben görüyordum gerçeği.
Lanet benim doğmam değildi.
Lanet…
Güneş’in ölmesiydi.
Babam beni öldürmedi.
Çünkü hâlâ umut ediyordu.
Bir kralın umudu sevgiye benzemezdi;
soğuktu, hesaplıydı, merhametsizdi.
Ve bazen bir insanı yaşatmasının tek sebebi, onu kurban olarak kullanacak olmasıydı.
Ben onun kızı değildim artık.
Ben, çürüyen bir krallığın son pazarlığıydım.
Bu yüzden nefret etse bile yaşamama izin verdi.
En iyi hekimleri çağırdı.
Zehirlenmeyeyim diye yemeklerimi önce hizmetkârlara tattırdı.
Suikast korkusuyla odamın önüne muhafızlar dikti.
Beni korudu…
çünkü henüz ölmemem gerekiyordu.
Babamın inandığı tek şey şuydu:
Gece, ancak bir Güneş’e bağlanırsa lanet kırılabilirdi.
Ve komşu krallığın prensi…
onların kutsanmış Güneş’i…
benim kurtuluşum değil, zincirim olacaktı.
Çocukluğum boyunca adını bir dua gibi duydum.
“Altın çocuk.”
“Halkın sevgilisi.”
“Tanrıların dokunduğu prens.”
Onun doğduğu gün gökyüzünden altın renkli yağmur yağdığı söylenirdi.
Benim doğduğum gün ise insanlar mezar kazanlarının hiç durmadığını anlatırdı.
Ne kadar komikti.
Bir krallık beni felaket sayarken, başka bir krallığın oğluna umut diyordu.
Babam geceleri taht salonunda haritaların başında otururdu.
Ben bazen gizlice onu izlerdim.
Yüzü yaşlanmış taş heykeller gibiydi artık.
Ve her seferinde aynı yere bakardı;
komşu krallığın sınırına.
Çünkü bütün hayatımı tek bir güne bağlamıştı.
Bir gün beni karşısına aldı.
Taht salonunda yalnızdık.
Yağmur yağıyordu.
Sanki gökyüzü bile konuşacaklarımızı dinlemek istemiyordu.
“Yakında evleneceksin,” dedi.
Sesinde baba sıcaklığı yoktu.
Bir hüküm vardı yalnızca.
“Onların prensiyle.
Ve senin görevin açık, Esmiralda.
Bu krallığı kurtaracaksın.”
Kurtarmak.
İnsanlar ne kolay söylüyordu bu kelimeyi.
Sanki kurtuluş kan istemezmiş gibi.
“Ya istemezsem?” diye sordum.
Babam uzun süre sustu.
Sonra gözlerini bana çevirdi.
Ve ilk kez gerçekten yaşlı göründü.
“Senin isteme şansın hiç olmadı.”
İşte o an anladım.
Ben hiçbir zaman bir prenses değildim.
Bir antlaşmaydım.
Kanın ve korkunun yazdığı canlı bir mühür.
Ve en acısı neydi biliyor musun?
Babam hâlâ beni kurtardığını sanıyordu.
“Siz nasıl emrederseniz, Kral Olaf…” dedim sessizce.
Sesim itaatkâr çıkmıştı ama içimdeki fırtına diz çökmemişti.
“Artık odama gidebilir miyim… müsaadenizle?”
Taht salonu bir mezar kadar sessizdi.
Duvarlardaki siyah sancaklar, sanki yıllardır güneş görmemiş gibi ağır ağır sallanıyordu.
Ateşler yanıyordu ama o salonda hiçbir şey sıcak değildi.
Babam başını bile kaldırmadı önce.
Taş parmaklarla tahtının kenarına vurdu yalnızca.
Düşünüyordu.
Belki krallığı.
Belki ölü oğullarını.
Belki de beni nasıl kurtaracağını.
Ya da nasıl feda edeceğini.
Sonra o soğuk sesi duyuldu.
“Gidebilirsin.”
İki kelime.
Bir yabancıya söylenmiş kadar uzak.
Bir krala yakışacak kadar sert.
Eskiden onun bana “küçük ayım” dediğini hatırlıyordum bazen.
Sesini artık sadece anılarım seviyordu.
Başımı eğdim.
Taht salonundan çıkarken arkamı dönüp bakmadım.
Çünkü bazı insanlar arkalarına baktıkları anda parçalanırdı.
Koridorlar sessizdi.
Mermer zeminde yankılanan adımlarım, sanki bana ait değilmiş gibi geliyordu.
Saray geceleri farklı olurdu.
Gündüzleri altın ve ihtişamla yaşayan duvarlar, gece olunca gerçek yüzünü gösterirdi.
Çatlaklarını.
Karanlığını.
Çürümüşlüğünü.
Tıpkı bizim soyumuz gibi.
Pencerelerin önünden geçerken kısa bir an durdum.
Gökyüzünde ay vardı.
Solgun.
Yalnız.
Ve lanetlenmiş.
İnsanlar beni Ay diye çağırıyordu bazen.
Arkamdan fısıldayarak.
Korkuyla.
Çünkü Ay uğursuzdu.
Ay geldiğinde insanlar dua ederdi.
Ay geldiğinde mezarlar çoğalırdı.
Ay geldiğinde krallar oğullarını kaybederdi.
Ama kimse şunu sormuyordu:
Ya Ay da yalnızsa?
Parmaklarımı soğuk cama dokundurdum.
İçimde büyüyen o hissi susturamıyordum.
Yaklaşan şeyi hissediyordum.
Komşu krallığın Güneşi…
Yakında gelecekti.
Ve nedense içimdeki karanlık ilk kez korkmuyordu.
Sanki…
onu uzun zamandır bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
