3. bölüm / 17
AŞEKA2. BÖLÜM: NEDEN?
Bölümler 17Şu an: 2. BÖLÜM: NEDEN?
- 1 GİRİŞ164 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SIRLAR1.416 kelime
- 3 2. BÖLÜM: NEDEN?3.651 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. BÖLÜM: ÇABA4.307 kelime
- 5 4. BÖLÜM: ALIŞMAYA ÇALIŞMAK4.992 kelime
- 6 5. Bölüm: KARŞI TARAFLA ANLAŞMA4.180 kelime
- 7 6. BÖLÜM: TUTUKLANMA4.047 kelime
- 8 7. BÖLÜM: NİKAH5.385 kelime
- 9 8. BÖLÜM: MEZARLIK4.199 kelime
- 10 9. BÖLÜM: DUYGU VEYA AKIL2.951 kelime
- 11 10. BÖLÜM: SEVMEKTEN KORKMA4.430 kelime
- 12 11. BÖLÜM: GÜVEN3.651 kelime
- 13 12. BÖLÜM: İHANET8.159 kelime
- 14 13. BÖLÜM: İHANETTEN KALANLAR4.579 kelime
- 15 14. BÖLÜM: GEÇMİŞİN İZLERİ2.873 kelime
- 16 15. BÖLÜM: KARŞILAŞMA4.939 kelime
- 17 16. BÖLÜM: KONU SENDİN5.011 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatta hep bir mücadele vermek zorunda kaldım. En son ne zaman güldüğümü bile hatırlamıyordum. Annemi ve babamı en son altı yaşımdayken gördüm. Sonrasında beni yurda bırakarak terk etmişlerdi. Altı yaşıma kadar o evde sevgi dışında her duyguyla büyümüştüm. İkisini de hiçbir zaman iyi hatırlamayacaktım. O zamandan beri yurtta büyüdüm. Okulumu okuyup üniversiteyi kazanıp, hem okuyup hem de çalışarak ev tutmuştum. O zamanlar Sinan'la da tanıştığım için hep yanımda olmuştu. Bundan ibarettim. Yada öyle sanıyordum.
Sinan'ı dün kaybetmiştim. Şimdi de mezarının başındaydım. Defnedilmişti. Gözlerimin önünde vurulmuştu. Öldürmüşlerdi kardeşimi. Polislere ifade vermiştim ama hâlâ bir ipucu bile yoktu. Ofis tamamen Sinan'a ait olduğu için onun da kapatılacağını söylemişlerdi. Yani şuan işsiz bir avukattım. Kendi ofisimi açana kadar. Kan çanağına dönmüş gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle sildim. Üstümdeki kıyafetler kan ve toz içindeydi. Ayağımdaki topuklulardan dolayı zor yürüyordum. Sinan'ın mezarına ilerleyerek soğuk, beyaz mermer taşına oturdum. Mezar taşını öperek ağlamaya başladım.
"Baba!" dedi Duru ağlayarak. Onun ağlaması beni daha çok bitiriyordu. Açelya Duru'yu bir akrabasının kucağına vererek onu eve götürmesini istedi. Daha sonra yanıma gelerek bembeyaz yüzüyle bana baktı. Dizlerinin üstüne çökerek burnunu çekti.
"Sarılmama izin verir misin?" dedi çekinerek. Ağır ağır başımı salladım. Kollarını anında boynuma doladı. Bende karşılık vererek ona sarıldım. "Özür dilerim..." dedi hıçkırıklarının arasında. Kalbime ağrı girdi.
"Dün sana değildi söylemek istediklerim. Özür dilerim." dedi bir kez daha. Sırtını sıvazladım sorun yok dercesine. Canım çok acıyordu. Geri çekildikten sonra gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.
"Açelya," dedim zar zor. "Sinan'a ne oldu? Telaşlıydı. Bir şey dedi mi?"
Başını olumsuzca iki yana salladı. "Bilmiyorum. Hiçbir şey demedi. Korkuyorum Neva, çok korkuyorum." diyebildi sadece.
"Bana bir zarf verdi. Sanki öleceğini biliyordu. Zarfa bakamadım daha. Sence içinde ne olabilir?" dedim merakla.
Dudaklarını yalayarak, "Şirketten çıktıktan sonra aramadı. Bana söylemedi bir şey. Belki hatıra falandır."
Bir şey demeden bakışlarımı Sinan'ın mezarına çevirdim. Elimi toprağında gezdirdim yavaşça.
Bulacaktım. Sinan'ın intikamını alacaktım.
🍃
Mezarlıktan sonra Açelya'nın evine geldim. Uğrayan komşular vardı ve Duru sürekli ağlıyordu. Şimdi de kucağımda ağlarken uyuya kalmıştı. Bir sürü insan gelip gitmişti. Cenaze evinde insanlara yemek verilmesini anlamıyordum. Ben su bile içmemiştim. O acıyla bir şeyler ikram etmek bile zordu. Koltukta uyuya kalmak üzereydim. Makyajım akmış, cildimi rahatsız ediyordu. Saçım dağılmış ve kabarmıştı. Umurumda değildi.
Benim canım gitmişti.
Benim yaşamak için bir sebebim kalmamıştı.
"Hala," Duru'nun sesiyle irkildim. Başını göğsümden kaldırarak yüzüme baktı.
"Halacım," dedim saçını okşayarak.
Hemen gözleri doldu. "Babam gelmeyecek mi artık?" Yutkunamadım. "Baban şimdi çok güzel bir yer de biliyor musun? O seni gökyüzünden izliyor. Ağladığını görüp üzülmesin tamam mı birtanem." diyerek sıkıca sarıldım. Mırıldanarak beni onayladı.
Açelya içeri geldiğinde evdeki hizmetli kadınlardan birini çağırdı.
"Suna, Duru'yu odasına çıkarıp üstünü başını değiştir." Suna yanıma gelerek Duru'yu kucağımdan aldı ve salondan çıktı. Açelya'ya baktım.
"Bir şey mi söyleyeceksin?" Dudağını dişlerinin arasına aldı.
"Evet." diyerek koltuğa oturdu.
"Duru'yla gidiyoruz." dedi anında. Anlamsızca yüzüne baktım. "Anlamadım?"
"Annemlerin yanına Rize'ye döneceğiz. Sinan'ın ailesi de orada zaten. Cenazeye gelemediler, ben gidip yanlarında olacağım."
"Geri geleceksiniz ama değil mi?" dedim kendimi rahatlatmak için.
"Hayır." dedi anında.
"Ne!" diyerek ayağa kalktım. "Ne diyorsun sen Açel? Duru'nun burada bir düzeni var, senin bir işin var, ben Duru'yu görmeden ne yaparım?"
Saçmalıyordu. O da ayağa kalktı sinirle. "Orada da devam edebilir okuluna. Ben diyetisyenim zaten. Burada olmam şart değil. Sende istediğin zaman gelip görürsün Duru'yu." Sinirle güldüm.
Her şeye tamam ama ben Duru'suz yapamazdım.
"Saçmalıyorsun. Açelya yapma bunu bana. Tek yaşamak sıkıntı dersen benim yanıma taşın. Ya da benim evin yakınlarında ev tutalım sana. Bir şekilde hallederiz ama gitme. Duru'yu alma benden. Sinan onu bana emanet etti." dedim yalvarırcasına.
Başını iki yana salladı. "Üzgünüm Neva. Ailemin yanında daha huzurlu olacağım. İstediğin zaman gelirsin, bende gelirim. Görürsün Duru'yu." Anlamıyordu. Durumun farkında değildi.
"Açel bak, Sinan'ın ölümü normal değil sende biliyorsun. Gitme. Tehlikeli olabilir."
"Çocuğum var benim Neva! Burada durarak Duru'yu koruyamam anlasana. Ben nasıl çözebilirim Sinan'ın ölümünü? Polislere gerekli ifadeyi verdik. Gerisi onlara kalmış. Şimdi lütfen Duru'yla vedalaş. Yarın yola çıkacağız." Konuşmamı beklemeden sinirle salondan çıktı.
Duru'yu da kaybediyordum.
🍃
"Hala senden gel ne olur!" dedi Duru ağlamaklı sesiyle. İki elimle yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
"Ama bebeğim bunları konuştuk seninle. Söz veriyorum işlerimi halleder halletmez geleceğim yanına tamam mı?" Dudaklarını büzerek yanağımdan öptü ve sıkıca sarıldı.
"Seni çok seviyorum hala." dedi hüzünle. Bende sıkıca sarılarak saçlarından öptüm ve kokusunu içime çektim. "Bende birtanem..."
Açelya'yı birdaha görmeden evden ayrıldım. Arabama binerek hızla eve geldim. Üstümdekileri çıkararak kirli sepetine attım ve duşa girdim. Ellerim, kollarım, yüzüm kan içindeydi. Vücudumu temizleyerek kanlardan arındım. Banyodan çıktıktan sonra üstüme rahat siyah bir eşofman takımı giydim. Saçlarımı taradıktan sonra hafif nemli bırakarak kuruttum.
Dağınık bir topuz yaparak odadan çıktım. Merdivenlerden inerek salonuma ilerledim. Salonun solunda büyük bir kitaplığım vardı. Sinan'la beraber burada hep kitap okurduk. Kitaplığımın sağında pencere vardı. Pencerenin önüne de yumuşak minderler, yastıklar koymuştum.
En sevdiğim köşe burasıydı. Kitaplığıma ilerleyerek minderlerin olduğu tarafa oturdum ve pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Duvardaki saate baktım. Saat gece bir buçuktu. Uykum yoktu. Aç da değildim. Sinan'ı düşünüyordum sadece.
Bu köşede bir tek onunla gülebiliyordum. Tek o ve Duru bana rahatlıkla sarılabiliyordu. Ama artık yoklardı.
Kimsem yoktu. Yine ve yine.
Dizlerimi kendime çekerek derin bir nefes verdim. Bir yarım saat ağladım. İçimi döktüm. Daha sonra Sinan'ın bana verdiği zarf aklıma geldi.
Ah! Onu unutmuştum. Hızla oturduğum yerden kalkarak salondan çıktım ve merdivenlere yöneldim. O sırada yukarıdan bir ses geldi. Adımlarım durdu. Arkamı dönerek kapının yanındaki komidine ilerledim ve çekmeceden ruhsatlı silahımı aldım. Silahı kullanmadan önce emniyetini kontrol ettim ve tetik korumasını açtım. İçinde dört kurşun vardı.
Silahı sıkıca tutarak merdivenlerden sessizce çıkmaya başladım. Uzun koridorda ilerledim. Ses hangi odadan geldi bilmiyordum. Beş oda vardı. Merdivenlerin yanındaki ilk oda misafir odasıydı, hemen yanındaki oda ise tuvalet. Çaprazında ise benim çalışma odam, kendi odam ve banyom vardı. İlk iki odayı es geçerek odamın olduğu tarafa yöneldim.
Arkamda bir gölge hissedince anında vücudumu çevirerek bir el ateş ettim ama başını sağa eğdiği için ıskaladım. Siyah maskeli birisiydi. Uzun boyluydu ve üstünde takım elbise vardı. İri yarı bir adamdı. Kimdi bu?
Üzerime yürüyünce geriye doğru giderek ayağımı yüzüne doğru salladım. Uzun kolları bileklerimi tuttuğunda diz kapağımla erkekliğine vurdum. O sırada silahım yere düştü. Acıyla inleyerek geriye doğru büzüldü. Bileklerimi kurtararak hızla yerden silahımı alarak yüzüne doğrulttum.
"Yaklaşma!" dedim bağırarak. Nefes nefese kalmıştık ikimizde.
"Zorluk çıkarma!" diye haykırarak tekrar üzerime atlamaya kalkışınca omuzundan ve bacağından vurarak iki el ateş ettim.
Son bir kurşunum kalmıştı.
Çığlık atarak yere düştü. Bir eliyle sağ omzunu tutuyordu acıyla. Yavaş adımlarla yanına yaklaştım. "Kim gönderdi seni!" dedim bağırarak. Cevap vermek yerine gülmeye başladı.
Bütün deliler de hep beni bulur zaten.
Biraz daha yüzüne yaklaşıp maskesini çıkaracağım sırada arkamdan birisi kollarımdan yakaladı. Hiç beklemeden sağ dirseğimi yüzüne geçirdim. Silahım tekrardan yere düştü. Kollarımdaki elleri gevşerken yüzümü ona dönerek gömleğinin yakalarından tuttum ve burnuna kafa attım. İnleyerek burnunu tuttu. Bu da diğer adam gibi giyinmişti. Kimdi bunlar? Benden ne istiyorlardı?
Burnundan oluk oluk kan akmaya başladı. Hızla ikisini de arkamda bırakarak yerden silahımı aldım ve merdivenlerin olduğu tarafa doğru koşmaya başladım. Bir kurşunum vardı. Iskalarsam kötü olabilirdi. Yerde yatan adamın küfürlerini işittim.
O an gözüm karardı ve midem bulanmaya başladı. Kahretsin! Sabahtan beri bir yudum su bile içmemiştim. O an bir silah sesi yankılandı kulaklarımda. Merdivenlerin başında sendeledim. Sırtımdan vurmuştu. Elimdeki silah Yavaş yavaş parmaklarımın arasından kayarak yere düştü. Aynı şekilde vücudum daha fazla ayakta duramayarak öne doğru sendeledim ve merdivenlerden yuvarlanmaya başladım.
Merdivenlerin sonunda kafamı sert bir yere çarptım. Sonrası yoktu. Gözlerim çoktan kapanmıştı.
🍃
Vücudum sızlıyordu. Yüzüme vuran bir ışık vardı. Cenin pozisyonunda olduğumu hissediyordum. Göz kapaklarım yavaşça açıldı. Bedenim titredi. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.
Bir evdeydim. Hatta bir odada. Beyaz bir yatakta yatıyordum. Yatağın çaprazındaki koltukta beyaz sakallı bir adam gazete okuyordu. Elli, elli beş yaşlarında gözüküyordu. Üstünde siyah bir takım elbise vardı. Sol kolumda bir serum vardı. Serumun başında ise beyaz önlüklü genç bir adam. Doktor olmalıydı. Serumu değiştiriyordu.
İyi de ben neredeydim?
"Uyandı Halil Bey," dedi başımdaki doktor. Bakışlarımı üstümde gezdirdim.
Bir saniye. Üstümdeki crop yoktu! Üstüm çıplak mıydı?
Doğrulmaya çalıştım ama yapamadım. Acıyla sızladım. Koltuktaki adam bakışlarını bana çevirdi. Elindeki içki bardağını yanında duran kahverengi sehpanın üzerine bırakarak doktora başıyla işaret verdi. "Tamam sen çık." Sesi kalındı.
Doktor odanın siyah kapısına doğru ilerlerken ellerindeki çizikleri gördüm. Ben yapmış olmalıydım. Doğru ya. En son birisi beni sırtımdan vurmuştu.
Doktor çıktığında adam koltuktan kalkarak yanıma yaklaştı.
"Şanslısın." dedi bana yukarıdan bakarak. "Sakat kalma ihtimalin yüksekti. Kan kaybetmişsin çok fazla."
"Sen kimsin?" dedim öksürerek.
Gülerek, "Ama benim adamlarımı da halletmişsin sen. Düşündüğümden de güçlü çıktın. Kıyafetin için kusura bakma. Ameliyat etmek için yırtmamız gerekiyordu."
Bu sefer bağırdım. "Ne istiyorsun? Boş boş konuşacağına söylesene!" Kendimi zorlayınca tekrar canım yandı.
"Türkiye'nin sayılı mafyalarından birisiyim. Memnun oldum Neva İnci."
"Ben olmadım. Beni nereden tanıyorsun? Ve sadece Neva!" Gram umurunda değilmiş gibi kafasına göre konuşmaya devam etti.
"Ah, ah İnci. Öğreneceğin çok şey var. Sinan Yılmaz. Rahat uyusun."
Saşkınca ağzım açıldı. "Sen..." dedim. "Sen mi öldürdün Sinan'ı! Seni ben geberteceğim duydun mu? Seni kendi ellerimle öldüreceğim! Ne istedin Sinan'dan? Seninle ne işi olur?" Kalkmaya yeltenince bu sefer çığlık attım. Sırtım sızlıyordu.
"Anlaşılan Sinan sana hiçbir şey anlatmamış." Dudağını büzdü. "Üzüldüm. Neyse. Ama Sinan'ı ben öldürmedim merak etme. Detayları sonra öğrenirsin. Bir süre buradasın."
Ellerini arkada birleştirerek sırtını bana döndü ve kapıya ilerledi. Arkasından bağırdım. "Hah! Ne saçmalıyorsun sen!"
Adımları durdu. Başını hafifçe yüzüme çevirerek tehditkar bir sesle, "Bana bir kez daha sesini yükseltirsen iyi şeyler olmaz. Rahatına bak İnci." diyerek odadan çıktı.
Oflayarak doğrulmaya çalıştım. Olmadı. Sıkıntıyla elimi alnıma götürdüm. Alnımın sağ tarafında küçük bir bandaj vardı. Sağ elimle sol kolumdaki serumu sertçe çekerek çıkardım. Avuç içlerimden destek alarak yatakta oturur pozisyonuna geldim.
Buradan gitmem lazımdı.
Adam mafyayım dedi Neva! Nereye gideceksin?
Gidecektim işte.
Üstümdeki beyaz çarşafı çektim. Sadece siyah sutyenim vardı üstümde. Kahretsin! Çarşafı tekrar alarak göğsüme doğru tuttum. Zar zor da olsa ayağa kalktım ve sendeleyerek arkamdaki pencereye doğru ilerledim. Ayağımdaki topuklular beni zorluyordu. Yatağın yukarısındaki saate baktım. Sabahın yedisiydi. Pencereyi açarak sağa ve sola baktım. Burası büyük bir malikaneydi. Duvarların rengi siyahtı. Bahçe ise genişti. Her bir alanda takım elbiseli korumalar vardı. Avlunun ortasında dairesel tasarlanmış, kusursuz taş döşemeli bir yol vardı. Ortası ve etrafı renkli lalelerle kaplanmıştı. Garaj yoktu. Arabalar sırayla arka arkaya park ediliydi.
BMW tarzı arabaların yanında korumalar duruyordu.
Neye bulaştın sen böyle Sinan?
Pencereyi kapatarak içeri gireceğim sırada büyük otomatik kapıdan içeri giren Mercedes ve Ferrari markalı yedi sekiz araba girdi. Arabaların hepsi siyah renkteydi. Ay bu ne ya böyle!
Arabalardan tek tek siyah takım elbiseli adamlar indi. En son ise hepsinden daha çok dikkat çeken esmer, uzun boylu, siyah takım elbiseli, genç bir adamdı. Yirmi sekiz yirmi dokuz yaşlarında duruyordu. Sakalları kısaydı. Yeni traş olduğu belliydi. Gözlerinin rengini buradan bile görebiliyordum. Koyu kahveydi. Sert ve cüsseli birine benziyordu. Bakışlarında biraz bile merhamet yoktu. Omuzları geniş, damarları aşırı derece de belliydi.
Boksör olabilir miydi acaba?
Ay saçmalama Neva! Düşündüğün şeye bak.
Başımı iki yana sallayarak bağıracağım sırada arkadan birisi eliyle ağzımı kapatarak beni kendine çekti ve pencereyi kapattı. Ağzımın üzerindeki elini sertçe ısırdığımda çığlık atarak geri çekildi. Bedenimi ona doğru döndüm. Bu evdeki burnuna kafa attığım adamdı.
"Manyak mısın kızım sen! Evinde burnumu kanattın şimdi de elime mi geldi sıra?" diye sızlandı elini tutarak.
"Bana bak," dedim işaret parmağımı yüzüne doğru sallayarak. "Sana çok pis kıl oldum. Bir ara hatırlat da öldüreyim seni!" diyerek yatağa oturdum. Sırtım ağrıyordu of!
"Emredersin! Başka isteğin de var mı?"
"Yok! Sus şimdi."
"Çattık ya!"
Bir anda silah sesleri işittim. Çatışıyor mu bunlar? Gelenler kimdi? Ay birisi beni bilgilendirsin artık!
Yanımdaki adam belinden silahını çıkararak camdan dışarıyı kontrol etti.
"N'oluyor?" dedim.
"Sanane! Otur bekle orada." Gözlerimi bir kaç saniye kapatarak sakin kalmaya çalıştım. Ellerimle tuttuğum çarşafı düşmemesi için arkaya doğru tutarak bir düğüm attım. Daha sonra ayağa kalkarak koltuğun yanındaki sehpaya doğru ilerledim ve içki bardağını elime alarak duvara fırlattım. Adam irkilerek bana baktı. Kırılan parçalardan bir tanesini elime alarak sıkıca tuttum.
Korumanın üzerine yürüdüğüm sırada silahını bana doğrulttu. Tetiğe basmasına izin vermeden bacağımı havaya doğru kaldırarak topuklu ayakkabımın ucuyla eline tekme attım ve silah elinden düşerek duvarın dibine gitti. Afallayarak bir bana bir de yerdeki silaha baktı. Bir elimle yakasından tutarak bedenini pencereye yasladım ve elimdeki camı boğazına yaklaştırdım.
Derin nefesler alıp vererek korkuyla yüzüme baktı. "O kim, neden burada ve neden çatışıyorsunuz? Bir kez daha sormam."
Soğuk soğuk terler aktı alnından.
"V-Vural. Vural Aldo Rossi." dedi kekeleyerek. "O da Halil Bey gibi Türkiye'nin sayılı mafyalarından birisi. Seni almak için burada."
Kaşlarımı çattım. "Ben ne alaka yine ya?"
"Ayrıntıları bilmiyorum. Tek bildiğim bunlar." Cam parçasını rastgele bir yere attım.
"Ee, niye işimi zorlaştırıyorsun o zaman geri zekâlı?" Sabır çekerek sızlandım. "Belimi ağrıttın al işte! Kim dedi sana gel beni belimden vur diye!"
"Burnumu kırdın manyak! İnsan gibi bizimle gelseydin bunların hiçbiri olmayacaktı." Ters ters yüzüne baktım.
"Kes be! Amma korktun sende. Hâlâ terliyorsun." dedim dalga geçercesine.
"Ne alakası var? Sıcak oldu ondan. Ayrıca bir kadınsın diye bir şey yapmadım." dedi kendini savunarak.
"Sırtımdan vurmayı biliyorsun ama ayı!" diye bağırdım yüzüne doğru.
"Onu karıştırma. Ayrıca benim adım ayı değil, Uğur."
"Memnun olmadım." dedim ters ters. O sırada odanın kapısı sert bir şekilde kırıldı ve yere düştü. Bu oydu. Vural dedikleri kişi. Bakışları yeşil gözlerimdeydi. Uğur yerdeki silahına uzanmaya kalkınca Vural ona bakmadan kendi silahıyla sağ bacağına ateş etti. İrkilerek Uğur'a baktım. Bağırarak bacağını tutuyordu.
Vural yanıma gelerek, "Benimle geliyorsun. Hemen." diyerek bileğimi tuttu ama sertçe elini ittirdim. "Dokunma. Sen kimsin? Neden seninle gelecekmişim?"
"Öyle gerekiyor da ondan!" dedi sinirle. Umurumda olmadan, "Gelmeyeceğim." dedim ve sırtımı ona dönerek yatağa ilerledim. O sırada tekrar koluma uzanmaya kalkınca bende bağırdım.
"Dokunma dememden ne anlıyorsun sen!"
Bıkkınlıkla, "Tamam!" dedi. "Dokunmayacağım. Şimdi benimle geliyorsun. Bir kez daha söylemeyeceğim."
"Seninle gelmem için bir sebep yok." Şansımı zorluyordum.
"Sinan benim arkadaşımdı ve seni bulmamı söyledi! Gelirsen seni evine bırakırım. Yürü şimdi." dedi başıyla kapıyı işaret ederek.
Şaşırdım. "Sinan'ı tanıyor musun?" Hafifçe başını salladı. "İyi tamam." dedim yanına doğru yürürken. "Ama beni evime bırak." Bırakacağını söylediğine göre bırakacaktı değil mi?
"Neva sakın!" diye arkamdan Uğur'un bağırdığını duydum. Vural tekrar ona silahını doğrulttuğunda elimle onu durdurdum. "İnsanları her bir kelimesinde vurmak zorunda mısın sen?" dedim Vural'a sinirle bakarak.
Daha sonra Uğur'a döndüm. "Kan kaybediyorsun bence birisini çağır yanına." Bir kaç saniye sonra aydınlanmış gibi bağırdım. "Aman bana ne senden. Sen beni sırtımdan vurmuştun! Senin yüzünden düştüğüm hale bak! Sende benim gibi ol ayı." diyerek odadan çıktım.
Vural'ın sabır çektiğini duydum. Arkamdan geliyordu. Odadan çıktığımızda koridoru inceledim. Karşılıklı odalar vardı. Ortada ise merdiven vardı. Yavaş adımlarla merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden inince aşağı katın daha büyük ve geniş olduğunu farkettim. Dış kapı merdivenin çaprazındaydı. O tarafa doğru ilerledim ve malikaneden dışarı çıktık. Yerde yatan bir sürü koruma vardı ve hepsi vurulmuştu.
Vural eliyle karşıdaki Ferrariyi işaret etti. "Buna bineceğiz." demesiyle onu takip ettim. Arabanın yanındaki kumral koruma arka kapıyı açarak binmemi bekledi. Bineceğim sırada arkamızdan bir ses işittim. "Yanlış yapıyorsun Aldo! Bilirsin, ben pes etmem." Bu Halil denen adamdı. Malikanenin kapısında durmuş bize bakıyordu.
Vural'ın sırıttığını gördüm. "Sende bilirsin ki, ben asla yanlış yapmam." Vural önüne dönerek başıyla bana bin işareti yaptı. Dediğini yaparak arabaya bindim. Daha sonra bütün arabalar tek tek malikaneden çıktı.
Ön koltuğa yaklaşarak Vural'a baktım. "Evimin adresini-" Cümlemimi bitirmemi beklemeden, "Hayır." dedi.
"Evine falan bırakmayacağım seni. Sen biraz fazla mı safsın?"
Sinirle baktım yüzüne. "Pislik! Beni evime bırakacağını söylemiştin! O zaman gelmiyorum seninle çek kenara ineceğim." Kapıyı açmaya çalışacağım sırada Vural arabayı süren korumaya, "Kuzey kapıları kilitle." O an kapılar kilitlendi.
Kapının camına vurdum. "Pislik! Ya siz benden ne istiyorsunuz anlamıyorum ki. Bırakın evime gideyim işte! Amacınız ne ya!"
Arkaya doğru dönerek bağırmaya başladı bir anda. "Kes artık sesini! Sana hayır dedim, evine götürmeyeceğim. Eğer zorluk çıkarmaya devam edersen zorla ikna ederim seni." Alnındaki damarları belirginleşti.
Ne yapacağı umurumda bile değildi. "Ne yaparsın mesela?" dedim rahat bir ifadeyle. Fısıldayarak, "Koluna bile dokundurtmuyorsun ya hani, zorla alırım seni sırtıma, öyle gelirsin benimle."
O an sustum. Parmağının ucuyla bile bana dokunamazdı. Sessiz kalarak geri çekildim ve dışarıyı izlemeye başladım. Bende öyle düşünmüştüm bakışı atarak önüne döndü.
Neyin içine düştüm ben ya!
On beş dakikalık bir yolun ardından büyük bir malikaneye daha gelmiştik. Sanırım bu mafyalarda malikane modaydı. Malikanenin girişinde kocaman, büyük, siyah demir kapılar vardı. Kapının iki yanında duran takım elbiseli korumalar kapıyı açarak kenara çekildiler. Avluya girdiğimizde arabalar sola doğru döndü ve garajın önünde durdular. Önceki malikaneden daha büyük ve şirin bir yerdi.
Hem evi hem de avluyu incelemeye başladım. İki katlı bir malikaneydi. Avrupa şatolarını anımsatıyor; sivri çatılar, özenle oyulmuş pencere pervazları ve sarmaşıkların sardığı geniş kolonlar... şahaneydi. Ön cephede zarif balkonlar vardı. Genel olarak açık renkler tercih edilmişti. Bahçe ise daha muhteşemdi. Yemyeşildi.
Havuzu bile vardı. Havuz evin biraz ilerisindeydi. Garajın ön tarafındaydı. Havuzun etrafını özenle kesilmiş çalılarla süslemişlerdi. Sağ tarafta ise beyaz taşların üzerinde yuvarlak bir masa ve etrafını saran zarif sandalyeler vardı. Masanın tam köşesinde şirin bir oturma köşesi daha vardı. Üzerine serpilmiş pastel renkli yastıklar, her zamankinden daha sıcak ve davetkâr görünüyordu. Ve çiçekler... her yerde vardı. Genellikle mor ve pembe renkteydiler. Mor ağaç bile vardı.
Vural'ın arka kapıyı açmasıyla irkilerek bakışlarımı yüzüne çevirdim. "İn." dedi kenara çekilerek. Yavaşça arabadan indim. Arkamdan kapıyı kapattı. Önden önden yürüyerek malikaneye ilerledi. Arkasından onu takip ettim. Ayağımda hâlâ topuklu ayakkabılarım olduğu için çimde yürümekte zorlanıyordum. Malikaneye yaklaştığımızda beyaz basamaklarda bizi bekleyen iki kişi gördüm. Birisi kız, birisi erkekti. Erkek olan Vural'a çok benziyordu.
İkisini de yanlarına varana kadar inceledim. Erkek olan esmerdi. Kahverengi gözleri parlıyordu. Saçlarını ıslatarak geriye doğru taramıştı. Yan kısımları biraz daha düzdü. Üstünde siyah polo yaka bir tişört, altında ise yüksek bel, siyah kumaş pantolon vardı. Vural kadar sert durmuyordu. Herhalde yani. Bu sefer bakışlarımı benim yaşlarımdaki kıza çevirdim.
Uzun, kahverengi ve doğal saçlara sahipti. Saç uçları hafif dalgalıydı. Üstünde vücuda oturan şarap renginde kısa bir elbise vardı. Bel kısmı sıkıca sararken, etek kısmında kabarık, büzgülü detaylar vardı. Bordo uzun topuklular ve gold takılarla kombinini tamamlamıştı. Yüzü bebek gibiydi. Hafif bir makyaj yapmıştı.
Yanlarına geldiğimizde Vural ellerini beline koyarak ikisine de baktı. "Hayırdır?" dedi.
"Seni bekliyorduk. Biz sana soralım, hayır mı?" dedi erkek olan. Sesi sert ve karizmatikti. Vural cevap vermek yerine içeri doğru ilerledi. Bende onu takip ettim. İçeri girdiğimizde evin içine genel bir göz gezdirdim.
Bu ev değil saraydı.
Kapının sağ tarafında siyah bir vestiyer vardı. Sol tarafın bir kaç adım sonrasında ise yukarıya doğru çıkan bir merdiven vardı. Merdivenin altında bir kapı vardı. Bodrum kata iniyor olabilirdi. Üçüde salona doğru ilerledi. Salonu kemerli girişe sahipti. Eşyaların çoğu koyu renklerle düzenlenmişti. Koltuklar u şeklinde dizilmişti. Bir tanesi L koltuktu. İki tanesi tekli koltuk, iki tanesi de normal geniş bir koltuktu. Koltukların ortasında siyah, kısa ayaklı bir masa vardı. Karşıda ise büyük bir televizyon. Normal koltukları karşılıklı koymuşlardı. L koltuk ise bana ters bir şekilde tam önümde duruyordu. Tekli koltuklarda normal koltukların yan tarafındaydı. Yan tarafında ise bahçeye açılan, sürgülü cam kapılar vardı.
Salonun sağında yine büyük, uzun, siyah bir yemek masası vardı. Sandalyeler beyazdı. Salona girmeden önce yine sağ tarafta mutfağı görmüştüm. Duvarlarda fotoğraflar ve tablolar asılıydı. Bu sefer sol tarafa çevirdim bakışlarımı. Camlı bir dolap vardı. Dolabın içi içkiler ve şaraplarla doluydu. Onlara uygun bardaklar da düzenli bir şekilde dizilmişti. Dolabın yanında ise iki tane küçük siyah koltuk vardı. Koltukların orasında ise küçük bir sehpa. Koltukların arkasında geniş bir pencere vardı.
"Otur." dedi Vural dikkatimi dağıtarak. Dediğini yaparak L koltuğa ilerleyerek oturdum. Vural sol tarafıma, diğer ikisi ise sağ tarafımdaki koltuğa oturdular. Üçüde bana bakıyordu. "Şimdi," dedi Vural dirseklerini dizlerinin üzerine koyarak. Diğer ikisine baktı. "Kendinizi tanıtın." dedi.
Vural'a benzeyen kişi, "Pusat Rossi. Vural'ın erkek kardeşiyim." dedi sadece.
Kız ise, "Ben Aksa Rossi. Bu ikisinin kız kardeşiyim." dedi bakışlarıyla Vural ve Pusat'ı göstererek. "Sende Neva İnci olmalısın."
"Sadece Neva." dedim anında. Nasıl istersen diyerek omuz silkti.
"Pekâla." diyerek bakışları tekrar üzerine çekti Vural. "Sinan benim çocukluktan beri arkadaşımdı. Benim babam yani Esat Yaman ve Halil ezeli düşmanlar. Bir kaç gün önce babam seyahat için İstanbul'dan ayrıldı ve uçakta öldürüldü haberini aldık. Bunu yapan Halil'di. Sinan neden öldü bilmiyorum ama onu bulacağım. Fazla düşmanımız vardı. Babam ölünce de bu işlerin başına tamamen ben geçtim."
Derin bir nefes verdi. "Yani kısacası, gidemezsin. Halil artık seni de tanıyor ve sana zarar vermek için her şeyi yapacaktır. Artık buradasın. Başka soru?" diyerek ayağa kalktı.
Şok içinde yüzüne baktım. Sinan mafya işlerine mi karışmıştı? Hızla ayağa kalkarak karşısında durdum ve dolan gözlerimle yüzüne baktım. "Sen mi alet ettin Sinan'ı bu işlere?" dedim. Ellerimi kaldırarak göğsüne vurdum ama biraz bile sendelemedi. "Senin yüzünden mi öldürdüler Sinan'ı! Onun çocuğu vardı! Evliydi o! Senin yüzünden öldü!" Daha çok bağırmaya başladım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu.
Bir şey demedi. "O benim kardeşimdi. Ben bir şey yapmadım."
"Hah!" dedim sinirle. "Sen kendini kandırmaya devam et! Senin yüzünden öldü Sinan!" Bir kez daha göğsünden ittirdim. Tepki vermedi. Saçlarımı karıştırdım derin nefesler alıp verirken. Şaka gibiydi. Cidden şaka gibiydi.
"Neva sakin ol." diyerek kolumdan tutmaya çalıştı Aksa. Anında çekilerek bu sefer de ona bağırdım. "Dokunma! Sakın bir kez daha dokunma."
Ellerini teslim oluyormuşçasına havaya kaldırdı. "Tamam dokunmayacağım. Ama sakin ol. Bak, abimin bir suçu yok. Sakinleşirsen anlayacaksın zate-" Cümlesini bitirmesine izin vermedim.
"Ne sakini ya! Ne sakini? Abimdi o benim! Abim! Sırf sizin pis işleriniz yüzünden öldü o anlıyor musun beni! Sizin yüzünüzden öldü!" Aksa tepki vermeden beni dinliyordu. O sırada görüş açıma Pusat girdi. Aksa'nın önün geçerek sert yüzüyle bana baktı.
"Yeter bu kadar. Biz de seni anlamaya çalışıyoruz ama bize bu şekilde çıkışman da hoş değil. Kendine gel." diye uyardı.
"Sana mı soracağım ne yapacağımı? Kim oluyorsun sen?" dedim yüzüne tükürürcesine. Eli bileğimi kavrayacağı sırada Vural'ın sesini duydum.
"Dokunma." Pusat'ın eli durdu. "Yeter bu kadar." diyerek Pusat'ı önümden çekti. "Burada kalacaksın Neva. Konu kapandı."
"Kalmayacağım! Duydun mu beni!" dedim yüzüne doğru bağırarak. Başım dönüyordu. Sırtımda bir sızı hissettim. "Keşke," dedim fısıldayarak. "Keşke onun yerine sen ölseydin." Son sözüm bu oldu. Sonrası karanlıktı. Dengemi kaybederek yana doğru düştüm ama birisi başımın çarpmasına izin vermeden beni yakaladı. İstemsizce tırnaklarımı koluna geçirdim. Kendimi kontrol edemiyordum.
"Abi!" diyen Aksa'nın sesini duydum. "Kan kaybediyor. Dikişleri patlamış."
Bir kaç saniye sonra uzaktan Vural'ın sesini işittim. "Geberse umurumda olmaz. Onunla işim bittiğinde onu kendi ellerimle öldüreceğim zaten." Dudaklarım titredi acıdan.
"Neva." dedi Pusat'ın sesi. Başımı tutan oydu. "Duyuyor musun?" Cevap veremedim. Az önce kardeşini benden koruyan Pusat bile bana yardım ediyordu. Dokunmayın demek istedim ama yapamadım.
Acılarım o an kesildi. Bayılmıştım.
Bölüm etkileşimi
