14. bölüm / 17
AŞEKA13. BÖLÜM: İHANETTEN KALANLAR
Bölümler 17Şu an: 13. BÖLÜM: İHANETTEN KALANLAR
- 1 GİRİŞ164 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SIRLAR1.416 kelime
- 3 2. BÖLÜM: NEDEN?3.651 kelime
- 4 3. BÖLÜM: ÇABA4.307 kelime
- 5 4. BÖLÜM: ALIŞMAYA ÇALIŞMAK4.992 kelime
- 6 5. Bölüm: KARŞI TARAFLA ANLAŞMA4.180 kelime
- 7 6. BÖLÜM: TUTUKLANMA4.047 kelime
- 8 7. BÖLÜM: NİKAH5.385 kelime
- 9 8. BÖLÜM: MEZARLIK4.199 kelime
- 10 9. BÖLÜM: DUYGU VEYA AKIL2.951 kelime
- 11 10. BÖLÜM: SEVMEKTEN KORKMA4.430 kelime
- 12 11. BÖLÜM: GÜVEN3.651 kelime
- 13 12. BÖLÜM: İHANET8.159 kelime
- 14 13. BÖLÜM: İHANETTEN KALANLAR4.579 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14. BÖLÜM: GEÇMİŞİN İZLERİ2.873 kelime
- 16 15. BÖLÜM: KARŞILAŞMA4.939 kelime
- 17 16. BÖLÜM: KONU SENDİN5.011 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ne yaşarsan yaşa, daima parlamak zorundasın.
Melike Şahin - Nasır
2 yıl sonra İspanya
Belli bir yaştan sonra sadece yaşamaya çalıştığımı farketmiştim. Sorumluluklardan nefret ediyordum. Bu adil değildi. Çocuklar, belli bir yaşa kadar sorumluluk nedir bilmezler bile. Başlarında aileleri vardır, ne yapmaları gerektiğini onlar anlatır, yardım eder. Ama ben en mutlu anımda bile bunu kendime suç olarak görüyordum. Şu son bir kaç ay huzurluydum. Aradığım biri, herhangi bir şey yoktu. Ulaşmaya çalıştığım bir hedef bile yoktu. Sadece huzur vardı. İspanya, bana huzur getirmişti. Şimdilik.
Odamın köşesinde duran boy aynasından makyajımı yapıp, siyah uzun çizmelerimi ayağıma geçirdim. Kahve tonlarındaki göğüs balenli straplez korseme ve yine aynı tonlardaki kısa şortuma uyum sağlıyordu. Saçlarımı az da olsa kestirmiş, aralarına kat attırmıştım. Resmen rahatlamış gibiydim. Hava çok güzel olduğu için dışarı çıkacaktım. Odadan çıkarak küçük salonuma ilerledim ve havalandırmak için açtığım balkon kapısını kapattım. Burası Madrid'de küçük bir sokaktı. Sokakları sakin, huzurlu ve oldukça sessizdi. Yaşadığım apartman, açık pembe tonlarında bir cepheye, büyük pencerelere ve demirden yapılmış küçük balkonlara sahipti. Her yer ağaçlar, çiçekler ve yeşilliklerle çevriliydi. Şehir merkezine çok uzak sayılmazdım ama burası turistlerin ya da kalabalıkların sık sık uğradığı bir yer değildi.
Koltuğun üstündeki telefonumun titremesiyle telefonumun ekranına baktım. Bıkmış bir nefes vererek aramayı reddettim ve telefonu kotumun arka cebine yerleştirdim. Artık çıkabilirdim. Binanın merdivenlerinden inerek dış kapıya ilerledim. Ta ki, yine gitmemi engelleyen birini görene kadar. Bir kolunu duvara yaslamış sanki dışarı çıkacağımı biliyormuş gibi beni bekliyordu. Baştan aşağı süzdüm. Üstünde beyaz bir tişört ve ona uygun beyaz kot şortu vardı.
"Hayırdır Sinan?"
"Telefonumu neden açmıyorsun?"
Sinirle söylendim. "Beni rahat bırakmanı istiyorum çünkü! Kaç kere konuştuk bunu. Beni. Rahat. Bırak."
Yanından geçip gidecekken kolumu kavrayarak beni geriye doğru çekti. "Duru seni görmek istiyor." Zar zor yutkundum. Ben İtalya'ya taşınalı iki sene oluyordu ama Sinan buraya geleli bir kaç ay olmuştu. Bir kaç ay içinde ise toplasan üç kere görüşmemiştik. Ondan önceki iki sene ise uzaklaştı. Her şeyden, herkesten. Açelya'nın ölümünden sonra durgunlaşmış, çökmüştü. Yaşlanmış desem yeriydi. Sinan'ı affetmemiştim. Sadece arada yazıp Duru'yu soruyordum hepsi o kadardı. Onun kadar ben de her şeyden uzaklaşmıştım.
"Tamam." dedim. "Nerede? Biraz vakit geçirince getiririm geri sana."
"Neva, benden hiç mi hazetmiyorsun? Üçümüz vakit geçirsek?"
"Sinirliyim sana Sinan! Sana olan sinirim, kırgınlığım geçmiyor." Başımı bir sağa bir sola çevirerek etrafta birisinin olup olmadığını kontrol ettim.
"Benim canım yanmıyor mu sanıyorsun sen! İki yıl önce-"
"Sakın! Sus sakın!" Sesim fazla çıkınca ellerimle yüzümü kapatarak sakinleşmeye çalıştım. "Tamam. Sen de gel. Ama yalnız bu seferlik. Sonra uzak duracaksın benden."
"Anlaştık." Bir şey demeden karşıda duran koyu gri Cupra Leon arabama ilerledim. O da yan koltuğa yerleşti. "Duru evde." dedi. Arabayı çalıştırdım. Sinan'ın evi bana yakındı. Arabayla on dakika süren bir mesafe vardı. Benim evim aksine onun evi apartman şeklinde değildi. Sadece Duru ve Sinan yaşıyordu işte. İkimiz de arabadan indiğimizde görüş açıma Duru girdi. Başta durup beni baştan aşağı süzdü. Aynı şekilde ben de onu. Büyümüştü. Üstünde açık mavi bir tulum vardı. Sarı saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Git gide Açelya'ya benziyordu ve bu çok canımı yakıyordu. Açelya'nın yokluğu hâlâ çok koyuyordu çünkü ve alışabilmiş değildim. Gözleri eskisi gibi bebek ve masum bakmıyordu. Bir şeylerin farkına varmış gibi bakıyordu. Yanıma gelip gelmemekte kararsızdı. Haklıydı çünkü onunla sadece bir kez yan yana gelebilmiştim ve çok kısa bir süreydi.
Onun da gözleri dolunca daha fazla dayanamadım ve kollarımı iki yana açtım. Ağlayarak bana koştu ve kollarımın arasına girdi. Başını göğsüme yasladı sanki sığınmak ister gibi. Kollarımla sardım küçük, zayıf bedenini. Hıçkırarak ağlıyordu. Ben ise sessiz gözyaşları döküyordum.
"Seni çok özledim." dedi ağlayarak.
"Özür dilerim..." diyebildim sarı saçlarını okşarken. "Senden uzak kaldığım için özür dilerim."
"Hep vardın ki." dedi sarılmayı bırakıp başını kaldırırken. "Hep görüyordum seni. Hep etrafımda olduğunu biliyordum. Bana gönderdiğin hediyeleri aldım. Hepsi çok güzel."
Gülümsemeye çalıştım. "Güzelim benim. Hep yanındayım senin. Artık uzaklaşmayacağım senden tamam mı?"
"Gidelim mi?" dedi sadece. Başımı salladım. Hepimiz arabaya geçtik tekrardan. Onları her zaman gittiğim yere götürecektim. Bir yarım saat sonra şehirden uzakta, bir at çiftliğine gelmiştik. Etraf ağaçlarla, çiçeklerle kaplıydı. Büyük bir ahır, ahırda atlar, ahırın karşısında çitlerle kaplı geniş bir alan vardı.
Duru'nun elinden tutarak atlara ilerledim.
"Nasıl, sevdin mi burayı?"
"Evet! Nereden buldun burayı?"
"Bir tanıdığımın diyelim." O sırada ahırdan çıkan çok yaşlı olmasada, sakalları beyazlamaya başlayan büyükbabam karşıladı bizi.
"Ma guarda chi si vede! Benvenuta! (Ooo, kimleri görüyorum? Hoş geldiniz!")
Kollarını açtığında ben de ona sarıldım. "Ciao, nonno. Che bello vederti!" (Merhaba büyükbaba, seni görmek ne güzel!)
Daha sonra gülerek kolumu sıktı. "Aferin aferin! Baya sökmüşsün İtalya'ncayı." Güldüm. "Seni birileriyle tanıştıracağım." Sinan'ı gösterdim. "Bu Sinan. Sana bahsetmiştim. Bu da kızı Duru. Sinan, Duru bu da büyükbabam Fevzi."
Sinan şaşırdı. "M-memnun oldum efendim." Büyükbabamın elini öptü. Daha sonra Duru'da.
"Sen nasıl güzel bir kızmışsın ya öyle." dedi Duru'nun saçlarını severken. "Atları beslemek ister misin?"
"Evet!"
"Pekâlâ." Cebinden iki havuç ve iki elma çıkararak Duru'ya uzattı. "Oradaki abi yardımcı olacak sana. Hadi git de atlara ver bunları."
"Tamam!" Duru büyükbabamın dediği gibi yaptı. Görevlilerden biri de Duru'nun yanında olduğundan korkmaya gerek yoktu.
"Sen beni bilmezsin ama ben seni bilirim delikanlı. Noa senden çok bahsetti."
Sinan kaşlarını çattı. "Noa mı?"
"Anlatacağım Sinan. Hepsini anlatacağım." Bilmediği çok şey vardı. Hem de çok.
🍃
2 yıl önce İstanbul Olay gecesi
Vural Aldo Rossi
Hastanedeydik. Kardeşimin ve Neva'nın ameliyatının bitmesini bekliyordum. Her yerim kan içindeydi. Tabi ki özel hastaneye getirmiştim ikisini de. Olay yerinden acil çıkmasaydık polisler bizi de alacaktı. Duvarın dibine çökerek boşluğa bakıyordum. Çaprazımda sinirden deliye dönmüş Pusat ve Kuzey vardı.
"Senin yüzünüzden," diyordu sadece. "Senin yüzünüzden bu halde Aksa! Duydun mu beni!" Kuzey bana asla bağırmaz, karşı gelmezdi. Onu ilk defa bu halde görmeme rağmen yine de sesimi çıkarmıyordum. Ben kardeşimi koruyamamıştım. "Ona bir şey olursa gebertirim seni, seni kendi ellerimle öldürürüm." Kuzey sinirle gömleğimin yakalarını kavradı. Pusat onu durdurmaya çalışıyordu.
"Kuzey! Kendine gel."
"Kuzey." dedim sert sesimle. "Aksa'yı senin kadar ben de düşünüyorum, senin Aksa'yla olan bağlantını daha sonra konuşacağız, kendimi zor tutuyorum. Uğraşma. Benim de acım var."
Tekrar yakalarımı sıkıca kavrayarak bağırmaya başladı. "Sen bana hesap soramazsın! O kız senin yüzünden yatıyor orada! Bir de kendine abi mi diyorsun sen! Bir boka yaradığın yo-" lafını bitirmesine izin vermeden ellerini hızla ittirdim ve bu sefer ben onun yakalarından tutarak sertçe kafa attım. Geriye doğru sendeleyerek duvara çarptı. Kaşı ve burnu kanıyordu.
"Seni bir daha uyarmam." İşaret parmağımı uyarırcasına yüzüne salladım. "Aksa'yı bir daha asla göremezsin. Belanı s-" sinirle dudağımı yaladım. "Otur, kes sesini!"
Tekrar yere oturdum. İkisine de bir şey olursa ne yapardım bilmiyordum. Hem de hiç bilmiyordum.
2 gün sonra
Aksa'yı bugün görebilecektim. İki gündür sadece uyuyordu. Ameliyatı zor geçmişti ama şuan iyiydi. Yine gözlem altında olacaktı. İçeri girmeden önce galoş, maske, eldiven ve önlük giydim. Hazır olunca yoğun bakımdan içeri girdim. Aksa uyanıktı ama çok kötü bir haldeydi. Cenin pozisyonunda yatıyordu. Eline takılmış serum, daha rahat nefes alabilmesi için ağzında hava maskesi vardı. Gözleri kapalıydı. Dolan gözlerimi elimin tersiyle silerek yavaş adımlarla yatağın yanına ilerledim ve başucundaki sandalyeye oturdum. Eldivenli elimi saçlarına götürdüm ve yavaşça okşadım.
"Abiciğim," dedim çatallı sesimle. İntikamını alacaktım. Toparlayınca, her şeyi halledecektim. Derin bir nefes aldığını duydum. Daha sonra gözleri yavaşça açıldı ve bana baktı. "Aksa," dedim hemen ayaklanarak. "Beni duyabiliyor musun, ağrın var mı, doktora haber vereyim mi?" Sorduğum sorulara cevap vermek yerine gözleriyle oturmamı işaret etti. Elini yavaşça kaldırarak ağzındaki maskeyi indirdi ve öksürdü.
"İyi misin? Bir şey söyle n'olursun."
Gözlerini kapatıp açtı. "İ-iyiyim." Sertçe yutkundu. Konuşmakta zorlanıyor gibiydi. "N-Neva iyi mi? Durumu nasıl?"
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. "Bilmiyorum, yoğun bakımda. Doktorlar bekleyeceğiz dediler. Sen kendine odaklan şimdi." Elini tuttum. "Beni çok korkuttun." Başımı tekrar iki yana salladım. "Sana bir şey olsaydı ben ne yapardım Aksa? Her şeyimsin sen benim, dayanamam Aksa,"
"İyiyim abi, ağrılarım var sadece. Uyumak istiyorum. Neva'nın durumunda bir değişiklik olursa haber et bana." Bana kırgındı. Sesinden anlayabiliyordum. Zaten bana herkes kırgındı. Dediklerini onaylayarak ayağa kalktım. Saçlarına küçük bir öpücük kondurarak yoğun bakımdan çıktım. Üstümdeki kıyafetlerden kurtularak bu sefer de Neva'nın olduğu yoğun bakıma doğru yürüdüm. Pusat ve Kuzey ortalıklarda görünmüyorlardı. Büyük ihtimalle ikisi de benden sonra Aksa'yı görmek için doktorla konuşacaklardı.
Neva'nın bulunduğu odanın camından Neva'yı izliyordum. Dümdüz, hiç kıpırdamadan yatıyordu. Kaç saat geçti bilmiyordum. En son dikkatimi dağıtan şey, Pusat'ın elinde karton bardakla yanıma gelişiydi. Hafifçe omzuma dokunarak bardağı uzattı.
"Al iç. İki saattir buradasın." Çay getirmişti.
"İstemez." diyerek reddettim. Tekrardan bakışlarımı cama çevirdim.
Pusat'ın sinirle soluduğunu duydum. "Bak, sana hesap sormak istiyorum. Kaç gündür kendimi zor tutuyorum seni dövmemek için. Sırf şu iki kız için. Aksa'nın iyi olduğunu düşünüyorsun değil mi? Cık. İyi falan değil. Sana olan nefretini kusmak istiyor. Peki ya Neva? O uyanınca seni görmek mi isteyecek? Sinir krizi geçirecek seni görünce." Kolumdan tutarak sertçe beni kendine çevirdi. Burnundan soluyordu. Sakince, boş boş yüzüne bakıyordum. "Senin yüzünden ikisi de canıyla uğraşıyor anladın mı?" Yüzüme daha da yaklaşarak tane tane söyledi bu sefer. "Senin. Yüzünden. Belki de hiç doğmamalıydın biliyor musun? Bunca zaman, hep birilerinin canını yaktın. Ve bunun sebebi sadece sensin. Sevdiğin kadının da hayatını mahvettin, kız kardeşinin de, annenin de. Çünkü sen, anneni bile koruyamadın." Bu sefer sakin kalmam için hiç bir sebep yoktu. Buğulu gözlerimden yaşlar akmaması için çaba verirken hızla ayağa kalktım ve Pusat'ın yüzüne sağ yumruğumu geçirdim. O kadar sert vurmuştum ki, tökezleyerek duvara çarptı. Yutkunmak istedim ama yapamadım. Titreyen ellerimle iki yakasını kavradım. Dudağı patlamış, ve yanağı kızarmıştı.
"Size göre, her şeyin sebebi benim değil mi?" Gözümden bir damla yaş aktı. Hiddetle yüzüne doğru haykırdım. "Bir kez olsun kendinizi suçlamadınız değil mi! Çünkü bu ailenin bütün yüklerini bir kez olsun taşımadınız! Ne babam, ne sen, ne başka biri! Aksa bile senden daha çok acı çekti! Evet çoğu şey benim yüzümden olabilir, ama hiç birini ben başlatmadım. Ben hepinizin arkasını toplamakla uğraştım! Sonuçlarına hep ben katlandım lan! Sen ne sikim yaptın! Ha? Bir kez olsun gelip sordun mu? Bir kez ya bir kez! Suçla, beni suçla. Vural buna da dayanır. Kalpsiz ya Vural!" Bakışları keskindi. Asla hissettiklerimi anlamayacaktı. Başımı aşağı yukarı salladım. "Keşke," dedim kısık bir sesle. "Keşke doğmasaydım. Haklısın. Allah'ta benim bin belamı versin. Umarım ölümü görürsünüz, siz de, ben de rahatlarım belki o zaman." Pusat'ın yakalarını sertçe bırakarak ittirdim. Sendeledi ama düşmedi.
Arkamı dönüp gideceğim sırada Pusat'ın arkasında, tekerlekli sandalyede duran Aksa'yı gördüm. Hıçkırık sesleri, koridordaki sessizliği bozdu. Arkasında duran Kuzey'e kısa bir an bakarak arkamı döndüm ve hastanenin çıkışına ilerledim. Bir banka oturdum ve dirseklerimi dizlerime yasladım. Başımı eğerek saçlarımı karıştırdım. Gözlerimden yaşlar akmıyordu ama gitmiyordu da o yaşlar. Orada, düşmeyi bekliyor gibiydi. Sinirle kafama vurdum. Artık laf anlatmaktan yorulmuştum. Ben hiç kimseye böyle bir konuşma yapmamıştım. Bir şey yapılacaksa, yaşanacaksa, onu üstlenir, kabullenirdim. O artık benim sorunum olurdu. Hiç kimseyi suçlamazdım. Ben yaptıysam suçlusu da benimdir derdim.
Babam, hep bir şeyler yapmamı isterdi. Silah tutayım, bu işlere karışayım, annemi, Pusat'ı, Aksa'yı koruyayım, ben de onun gibi olayım isterdi. Pusat bir hata mı yaptı, ben yaptım derdim. Babam bana ceza verirdi. Babam anneme mi sinirlendi, bana ceza vermesini isterdim. Kötü bir iş yapılacaksa benim yapmamı isterdim, Pusat'ın bilmesini dahi istemezdim. Onlar hayatlarında daima eğlensinler, düzenleri bozulmasın diye, her zaman acı çeken bendim. Bu koymazdı bana. Çünkü Vural, tamamıyla bir sorundu. Hataydı. O zaman cezasını da çekmeliydi.
"Abi," irkildim. Aksa tekerlekli sandalye ile karşımda duruyordu. Hızla ayaklandım. "Neden dışarıdasın, üşüyeceksin Aksa! Yeni uyandın sen." Hızla üstümdeki ceketi çıkararak omuzlarına bıraktım. Yüzü ve vücudu sargılarla doluydu.
"Hava soğuk değil, oturalım biraz." Elimden tutarak beni tekrar yerime oturmamı sağladı ve o da hemen yanımda tekerlekli sandalyesiyle durdu.
"Aksa, cidden dinlenmen gerek."
"Hatırlıyor musun, küçükken ata bindiğimde attan düşmüştüm. Dizim kanamıştı. Sen hemen beni kaldırmıştın." Güldü. "Babam ağlama sesine dayanamazdı. Sen hemen benim yüzümden oldu demiştin."
"Sen de hemen 'Ben kendim düştüm salak mısın?' diye bana kızıp daha çok ağlamıştın." Bu sefer daha çok güldü. Sessizce ben de güldüm.
"Sonra, babam sana hep kızacağı zaman, inatla seni savunurdum."
"Çok inatçıydın. Babam çok kızardı sana onunla inatlaştığın için." Duraksadım. "Sayende, eskisi kadar bana laf etmezdi. Sırf senin cırlayan sesini duymamak için." Kahkaha attı bu sefer.
"Abartma sen de. İşe yarıyordu ama kabul et." Sessiz kaldık bir süre ikimiz de. "Ben seni hiç suçlamadım." dedi sessizliğin ardından. Gülümseyerek başımı yüzüne çevirdim.
"Ne gülüyorsun be? Tamam sinirlendiğim zamanlar oluyor, kırgın olduğum zamanlar da. Ama, bunca zaman olanlar için hiç seni suçlamadım. Çünkü sen benim abimsin. Belli bir yaştan sonra benden uzaklaştın, her şeyden uzaklaştın." Omuz silkti. "Buna alışamamıştım o kadar."
Yanına yaklaşarak sırtına dokunmadan yavaşça sarıldım ve saçlarından öptüm. "Ölme ama tamam mı?" Güldüm. "Dalga geçme ben ciddiyim! Ölme."
"Tamam salak tamam." Saçlarını dağıtarak ayağa kalktım. "Çok konuştun yine. Artık uyuma zamanı." Arkasına geçerek tekerlekli sandalyesini hastaneye doğru sürmeye başladım.
"Hıı çok komik."
"Ayrıca, bu piç Kuzey konusunu konuşacağız seninle." dediğimde sanki beni duymuyormuş gibi etrafa baktı. "Tamam mı salak?"
"Of tamam! Ay çok ağrıyor her yerim hadi hızlı. Uyuyacağım." Umutsuzca başımı iki yana salladım.
"Hiç iyi yalan söyleyemiyorsun."
🍃
1 gün sonra
Neva'nın kapısının önünde oturuyordum. Saat sabah beşti. Doktorlar karaciğerinin zarar gördüğünü ve iç kanama geçirdiğini söyledi. İç kanama olmasaydı o da Aksa gibi uyanabilecekti. Kim bilir ne kadar çok canı yanıyordu şuan. Onun acısı, benim de acımdı. Kendime çok kızgındım. Ona bunu yaptığım için, kendime çok kızgındım. Ama bana ihanet edeceğini öğrenince, kendime hakim olamamıştım. Ben de ona karşılık vermek istemiştim ama sonuçların buraya kadar gelebileceği aklımın ucundan geçmedi. Neva beni affetmeyecekti. Ben de kendimi affetmezdim zaten. Haklıydı.
2 gün sonra
Neva uyanmıştı. Şimdilik durumu iyiydi. Onu görmeye ilk Pusat ve Sinan girmişti ama Neva'nın ilk sorduğu kişi Aksa'ydı. Ağlayarak onu sormuştu. Sinan uyandığı gün hızla hastaneye gelmişti. Açelya'nın ölümü, onu derinden sarsmıştı. Aksa'da doktorun izniyle sadece beş dakikalığına tekerlekli sandalye ile yanına gidebilmiş, daha sonra tekrar odasına dönmüştü. Ben ise o beni görmeden sadece camdan izleyebilmiştim onu. Yanına sadece bir gece o uyurken girmiştim. Bir daha rahatsız etmemiştim.
Neva İnci Soyhan
Uyanalı bir gün olmuştu. Ağrılarım vardı ama artık acıya alıştığıma hissetmiyordum. Tek merak ettiğim kişi Aksa'ydı. Neyse ki o da iyiydi ama yataktan kalkmaması gerektiği için sadece bir sefa görebilmiştim onu. Dikkatimi dağıtan şey kapının açılması oldu. Bakışlarımı tavandan çekerek kapıya yönelttim. Pusat gelmişti.
"Güno Nevacık. Gelebilir miyim?"
"Gel salak gel." dediğimde kapıyı kapatarak içeri girdi. Elinde büyük bir poşet vardı. Gözlerimle poşeti işaret ettim. "O ne?"
"Hastane yemeklerinden sıkılmışsındır diye düşündüm. Meşhur limonlu suyun, mercimek çorbası ve salata. Tabi ben zararlı beslenmeyi sevdiğim için kendime hamburger aldım orası ayrı." Gülmeye çalıştım. Bana olanlar için hesap sormayan tek kişi Pusat'tı. Hiçbir açıklama bile beklememişti benden. Sadece yüzümü güldürmek için uğraşıyordu. Çok yalnız hissetmiştim ilk uyandığımda. Çok ağrım vardı. Sırf bu yüzden Pusat doktorla kavga edecekti 'Neden ağrısı geçmiyor?' diye. Pusat sağ olsun beni hiç yalnız bırakmamıştı. Sinan'ı sadece bir kez görmüştüm çünkü ona hâlâ çok kırgındım. Ama bunu ona yansıtmıyordum çünkü eşini kaybetmişti. Üstüne Duru'da bu olaylardan etkilenmişti. Yorgun olduğumu söyleyerek, ona Duru'nun yanına gitmesini söylemiştim. O ise... uyurken odama girmişti. O uyuduğumu sanıyordu ama aslında uyanıktım. Çok konuşmamıştı ama sessiz gözyaşları dökmüştü başucumda. Uyumama rağmen en ufak bir temasta bulunmamıştı. Tek söylediği şey, bana sarılmadığı için pişman olduğuydu. Bir de, bir kaç şey öğrenmiştim Pusat'tan. Odamın önünde sabahlamış her gün ben uyanana kadar. Karaciğerime ne tür bir zarar geldiğini anlamak için sabahladığı zamanlar hep araştırma yapıp doktorla konuşmuş. Hatta Pusat'ın söylediğine göre, kalp ritimlerimde en ufak bir değişiklik olduğunda bile saat kaç olursa olsun doktoru arayıp normal olup olmadığını sormuş. Sadece bir gece. Bir gece onu özlediğim için ağlamış, bir daha aklıma bile getirmemiştim. Sadece bir an önce gitmek istiyordum. Ve gidecektim.
2 hafta sonra
Vural Aldo Rossi
Neva biraz daha toparlamıştı. Uyandıktan bir kaç gün sonra, acilen boşanmak istediğini söylemişti. Bunu Pusat'a söylemiş, Pusat'da gelip bana iletmişti. Hızla işlemleri başlatmıştım. Duruşma, hastaneden çıktıktan hemen sonra olacaktı. Kararını diretmemiştim çünkü ikimiz için de en doğrusu buydu. Doğru karar buysa, neden kalbim ağrıyordu?
2 hafta sonra
Neva İnci Soyhan
Hastaneden çıkıyordum. Sinan gelmek için çok ısrar etmişti ama Duru'nun yanında olmasını isteyerek reddetmiştim. Kendi acısı ona yetiyordu. Açelya'nın ölümü hâlâ canımı yakıyordu. Olanların hangi birine üzüleceğimi bilmiyordum. Aksa'da benimle beraber taburcu oluyordu artık. Onun için de çok endişlenmiştim. Neyse ki ikimiz de iyiydik. Hemşirenin yardımıyla üstümdeki hastane kıyafetlerinden kurtularak rahat kıyafetler giydim. Kollarımda, yüzümde yara izleri vardı. Kapatmayacaktım. Bazen, izleri görmek insanı daha güçlü yapardı. İzleri gördükçe yaşadıklarımı hatırlayacak, unutmayacaktım. Bir yandan acı, bir yandan güç veriyordu işte.
Hastaneden çıktıktan sonra Pusat'la beraber mahkemeye geldim. Aksa direkt olarak eve geçti. Buradan sonra son kez eve uğrayıp eşyalarımı alarak gidecektim. Asla ait olmadığım o eve.
🍃
Hakim, anlaşmalı boşanma olduğu için ve şartlarda uygun olduğu için boşanmamıza karar vermişti. Vural'ın yüzüne bir saniye bile bakmamıştım. VIP aracıyla eve geldiğimizde oldukça hızlı davranmaya çalışıyordum. Eve girdiğimde salonda kimseyi göremedim. Herkes odasında olmalıydı. Direkt olarak merdivenlere yönelerek odama çıktım ve dolabıma yöneldim. Alt kısımdan bavulumu alarak yatağın üstüne koydum ve fermuarını açtım.
Dolabımda bana ait ne varsa hepsini çıkararak valize yerleştirdim. Vural'ın aldığı eşyalara dokunmadım. Onun dışında her şeyi toparlayarak valizi aldım ve odadan çıktım. Çok ağır olmadığı için aşağı indirebildim. Merdivenlerde beni durduran Yıldız oldu.
"Durun Neva Hanım, ben yardım edeyim daha yeni iyileştiniz!" Hızla elimden valizi alarak merdivenlerden indi. Ben de arkasından indim.
"Teşekkür ederim Yıldız." Bakışlarımı salona çevirdim. Herkes salondaydı. Yutkunarak yavaş adımlarla yanlarına ilerledim. Koltukta oturan anneanneme baktım ilk olarak. Dolu gözlerle bakıyordu yüzüme.
"Anneanne," önünde diz çökerek ellerini tuttum ve öptüm.
"Nereye gidiyorsun nereye? Bak Ali Bey gittiğini görürse çok kızar ona göre. Ben bile durduramam onu!"
Sadece gülümseyebildim. Gülmek bile zor geliyordu. "Hemen geleceğim anneannem merak etme. Ben yokken kendine iyi bak tamam mı?"
"Geleceksin ama tamam mı? Hem, gelirken bana hediye getir. Elbise diktir bana oradan!"
Başımı onaylarcasına salladım. "Tamam söz. Kendine iyi bakarsan ben de sana elbise getireceğim." Sevinçle başını salladı. Ayağa kalkarak yanına oturdum ve sıkıca sarılarak, sanki sığınmak istercesine başımı göğsüne yasladım. "Seni çok seviyorum anneanne, bana annelik yaptığın için teşekkür ederim." Gözlerim doldu. "Eğer olurda dönersem, beni unutma olur mu? Yine kızın gibi sev beni."
Kollarıyla sardı bedenimi. "Ah benim yaralı kızım, narin kızım." dediğinde daha çok ağlayasım geldi. "Sağ sağlim dön. Daha bu kara oğlanla evlendireceğiz seni." diyerek Vural'ı işaret etti ama bakmadım. Son kez ellerini tutarak öptüm ve ayağa kalktım. Kurumuş gözyaşlarımı silerek Yıldız'a yöneldim. O da ağlıyordu. Sıkıca sarıldım.
"Her şey için teşekkürler Yıldız. Şu kısa zamanda az iyiliğin dokunmadı bana."
"Ne teşekkürü Neva Hanım. Yine olsa yine yaparım. Umarım yolunuz düşer bir gün buralara." Gülümseyerek geri çekildim ve Aksa'nın yanına ilerledim. Koltukta oturuyordu, ağlamamak için kendini sıksa da, sırtına dokunmadan sarılmaya çalıştığımda kendini daha fazla tutamadı.
"Neva, gitmen şart mı?"
Ağlamaya başladım. "Çok şey oldu Aksa... burada kalmam doğru değil artık. Kendine çok dikkat et. Bana arkadaştan çok kız kardeş olduğun için teşekkür ederim."
"Ben de teşekkür ederim. Her şey için." İkimizin de ağlaması artınca geri çekilerek gözyaşlarımı sildim. Pusat duvara yaslanmış, yorgun bakışlarıyla beni izliyordu. Ağlamıyordu belki ama üzgündü.
"Pusat," dedim gülmeye çalışarak ama başarılı olamadım.
"Nevacık," dedi aynı şekilde. Hızla yanına ilerleyerek sıkıca sarıldım. Bir abi gibi karşılık verdi. "Benim için Aksa neyse, sen de öylesin. Her zaman buradayım bunu bil."
Başımı sallayarak onayladım. "Bana abilik yaptığın için teşekkür ederim." Geri çekilerek yüzüne baktım ve omuz silktim. "Hep güvende hissettirdiğin için de teşekkür ederim."
Bir eliyle saçlarımı karıştırdı. "Ne demek Nevacık." Göz devirdiğimde buna güldü.
Dış kapıya doğru ilerlediğimde hepsi arkamdan geliyordu. Merdivenlerin başında Vural duruyordu. Valizime uzanmadan önce ona doğru döndüm. Gözleri çökmüş, saçları dağılmıştı. Yüzünde bazı yerler morarmaya başlamıştı. Sağ elimi kaldırarak sol elimdeki yüzüğü çıkardım ve Vural'ın elini kaldırarak avucunun içine bıraktım.
"Umarım, bir daha karşılaşmayız. Herkes kendi yoluna. Kendine dikkat et." Kızarık gözleri yeşillerimdeydi. Gözümden bir damla yaş düşerek boynumdan süzüldü. Valizime uzandım. Son kez hepsine dönüp baktım ve geri dönmemek üzere o evden çıktım. Sadece bu evden değil, bu şehirden gidecektim. En doğru karar buydu. Ve bazı kararlar, ne kadar doğru olsa da can yakıcıydı.
Günümüz İspanya
Önümdeki sıcak kahveden bir yudum aldım ve ardından omuz silktim. "İspanya'ya geldiğimde, beni bulamayın diye kimliğimi değiştirdim. Bir tek Aksa ve Pusat biliyordu burada olduğumu. İsmimi bile değiştirdim. Burada herkes beni Noa diye bilir. Büyükbabam... beni çaresizce ağlarken buldu. O şekilde tanıştık ve beni kafa dağıtmam için buraya getirdi. Avukatlığa devam etmiyorum. Yani, mesleğime ara verdim. O yüzden sürekli buraya gelip, yardım ederim, atlarla ilgilenirim. Büyükbaba derim o yüzden. Çok emeği dokundu bana iki yıldır." Nefesimi verdim. "Öyle işte."
"Hah!" dedi sinirle gülerek. "Öyle işte mi? Neva, neden burada yaşayacağını bana hiç söylemedin? Ne durumdaydın, ne haldeydin neden bilmedim?"
Hiddetle ona döndüm. "Ben seni İstanbul'dayken ölü bildiğimde ne haldeydim haberin var mıydı! Yaşıyordun lan yaşıyordun!" Hızla ayağa kalktım. "Neler çektim ben! Gizliden de olsa bir kere yanımda oldun mu? Olmadın! Senin kızın, eşin ne haldeydi? Ha tamam, kabul. Sana ihanet eden Açelya'ydı. O sizin meseleniz. Ama, bana gelipte neden demedin diye hesap soramazsın. Dibinde olmama rağmen, ölecek duruma geldiğimde yanımda yokken şimdi her şeyi yoluna koymuşken bana gelipte 'Neden?' diyemezsin."
"Neva," diyerek kolumu tuttu büyükbabam. "Kızım sakin olun. Bak, ne yeri ne zamanı şuan." Durmadım. Sinan'da durmadı.
"Yok hayır," dedi büyükbabama bakarak. "Tam zamanı. Ben de keyfimden yapmadım Neva bunları! Zorundaydım! Bilmiyorsun, hiçbir şey bilmiyors-" lafını böldüm. Parmağı kaldırarak yüzüne doğru salladım
"Senin sırların yüzünden, bulaştığın işler yüzünden, ben aylarca neler çektim peki sen biliyor musun? Bana yaptıklarına rağmen yine yanında durdum! Kırgınlığımı belli etmedim! Hep sordum iyi misin diye, Duru iyi mi dedim, hep takip ettim sizi hep izledim!" Durup soluklanmaya çalıştım.
"Bilmediğin şeyler var Neva," dedi tekrar ederek.
"Ya daha ne olabilir Sinan! Daha bilmediğim ne olabilir!" Bu konuda asla sakinleşemiyordum. Sakinleşmeyecektim. Sakinleştim de ne oldu? Geçmedi. "Bilmekte istemiyorum. Kendi işini, kendin hallet. Sen benim abim gibiydin ya, arkamdan iş çevireceğine gelip bana anlatsaydın, en azından ona göre davranırdım!" Nefes alamayınca bir elimi göğsüme yasladım. "Şimdi, uzak dur benden. Beni umursuyormuş gibi davranma, neye bulaşacaksan bulaş, ve uzak dur benden." Dolu gözlerini görmezden gelerek hızla yanından geçtim ve ahıra ilerledim.
Ben bunları unutmaya çalıştıkça her seferinde bir şey bulup yine hayatımı mahvediyorlardı. Ahıra girdiğimde her şeyi o dakika unuttum sanki.
"Luna!" Sesimi duyduğu an heyecanla kişnedi ve çıkmak istercesine ileri atıldı. Yanına koşarak başını sevdim. "Ben de seni özledim kızım," Luna, buraya ilk geldiğimde baktığım bir atın yavrusuydu. Maalesef Luna doğduktan sonra ölmüştü. Luna'da aynı annesi gibi simsiyah bir dişiydi. Daha güzeli ise, onu tamamlayan beyaz lekeleri vardı vücudunda. Bu yüzden ona Luna ismini vermiştim. O kadar yakın hissediyordum ki ona, sırtındaki beyaz lekeden biri, küçük bir yıldız şeklindeydi. Tam yıldız değildi ama dikkatli bakıldığında yıldız şeklini anımsatıyordu.
"Hadi biraz tur atalım ne dersin?" Kapısını açarak ilk önce onu hazırladım. Daha sonra dizginlerinden hafifçe çekerek Luna'yı ahırdan çıkardım. Duru küçük bir midilliye binmiş, eğleniyordu. Keyfi yerindeydi. Sinan ve büyükbabam hâlâ aynı yerdelerdi. Bir şey konuşuyor olmalıydılar. Umursamadan Luna'yı çitten geçirerek at binilen büyük alana ilerlettim.
Daha sonra onu durdurarak, üzengilerden destek alarak Luna'nın sırtına çıktım ve eyere yerleşerek hafifçe üzengilere bastım. Dizginleri tutarak bir sağa bir sola çekerek, Luna'yı yönlendiriyordum. Daha sonra yavaş ama tempolu bir şekilde çitin etrafında tur atmaya başladık. Sırtım dikti ve yüzüm direkt olarak karşıya bakıyordu. Gülümseyerek hafifçe Luna'yı okşadım.
"Aferim benim kızıma." Bir kaç tur attıktan sonra Duru'nun yanına doğru ilerledim Luna'yla beraber. Midilliden inmiş, Sinan'ın yanında oturuyordu. Beni görünce heyecanla ayağa kalktı.
"Neva abla çok iyi at sürüyorsun! Bu senin atın mı? Çok güzel!" Yavaşça Luna'nın yelesini okşadı.
Başımı salladım. "Evet benim güzelim. Sen de binmek ister misin?"
Heyecanla gözleri büyüdü ve yerinde zıpladı. "Evet evet! Baba, binebilir miyim?" diyerek Sinan'a döndü. Sinan'la bakışlarımız bir saniye buluştuktan sonra gülümseyerek Duru'yu onayladı. Duru zaten gerekli ekipmanlarını taktığı için direkt olarak binebilirdi. Görevlilerden birinin yardımıyla önüme oturdu. Dizginleri tutmasını sağladım. "Korkmana gerek yok, arkanda ben varım. Luna'yı korkutmadığın sürece seni düşürmez ve ya sana zarar vermez tamam mı?"
"Tamam!" Onayını aldıktan sonra Luna'ya yön vererek ilerlemesini sağladım. İlk başta sadece yürüyerek tur attık. Daha sonra Duru alışınca hafif tempo ile çitin etrafında tur attık. Bir saat kadar atlarla ilgilendik, beraber Luna'yı yıkadık, diğer atların yemini suyunu verdik. Duru yorulunca artık tekrardan şehire döndük. Yol boyunca Sinan'la hiç konuşmadım. Sadece Duru'yla sohbet ettim. Sinan'ın evine geldiğimde arabayı durdurdum. Duru uyuyakalmıştı.
"Duru'yu yukarı çıkarıp gelsem beş dakika konuşsak?" dedi Sinan. Reddedecektim ama gözleri ısrar ediyordu. Sadece başımı sallayarak onayladım. Sinan Duru'yu kucağına alarak eve ilerlerken ben de arabadan inip kaportaya yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Sinan'ı beklerken cebimden sigara paketini çıkardım. İçinden bir dal alarak çakmakla yaktım ve dudaklarıma götürdüm. Pek içmezdim, hatta sevmezdim önceden. Bir yıldır neredeyse bağımlısı olacaktım. Bir kaç dakika sonra Sinan tekrar yanıma geldi. O da yanıma durarak kaportaya yaslandı. Bakışları bir kaç saniye elimdeki sigaraya döndü ama bir şey demedi.
"Bağırdığım için özür dilerim." dedim anında. Bakışlarım yerdeydi. "Ne seni, ne Duru'yu ne de başka birini uzun süre sonra göreceğimi tahmin etmiyordum. Sinirim sadece sana değil-"
"Biliyorum Neva. Seni bilmiyor muyum sanıyorsun? Alınmadım, anlık sinirlenirsin sonra geçer."
"Alındın." dedim onu reddederek. Başımı iki yana salladım. "Açelya..." devamını getirmekte zorlandım. "Benim yüzümden..." elimdeki sigarayı yere attım. Ağlamamak için ellerimle yüzümü kapattım ve burnumu çektim.
"Neva," diyerek Sinan beni kendine çekerek kollarının arasına aldı. Ellerimi yüzümden çekerek sıkıca sarıldığımda sırtımı sıvazladı. "Hiçbir şeyin suçu sen değilsin emin ol... şuan değilse bile sonradan anlayacaksın. Sadece zamana bırak olur mu?"
"Anlamak istemiyorum Sinan," dedim bıkmışçasına. "Sürekli bir şey oluyor, olmasın artık."
"Tamam, merak etme. Ama kaçma artık. Bir şeylerden kaçarak kurtulamazsın." Sessiz kaldım. Geri çekilerek, "Seni çok özledim." dedim.
Güldü. "Ben de Neva, ben de." Tekrar sarıldığımızda saçlarıma minik bir öpücük bıraktı. Ne kadar kızgın da olsam, kırgın da olsam, yine kıyamıyordum.
🍃
Günümüz
Vural Aldo Rossi
İnsan, bir kez de olsa içine kapanmışsa, hayatı boyunca bir daha kendisiyle bile konuşmaya çekinir hale gelir.
Yine aynı ev, aynı eşyalar, aynı insanlar. Ama evi ev yapan, aslında içindeki şeyler değil, insanlarmış. Bu evi ev yapan Neva'ymış. Ben bunu çok geç anlamıştım. Şimdi bir evim vardı ama Neva yoktu. Kokusu yoktu, gülüşü yoktu, gözleri yoktu. Kendimden nefret ediyordum. Neva bana ihanet etmemişti ama yalan söylemişti. Sinirime yenik düştüm, ona olan sevgimi kullanıyor diye düşündüm. Kendimi affetmeyecektim. Sevdiğim kadını, kendi ellerimle mahvettiğim için kendimi asla affetmeyecektim. Bu da bana en büyük cezaydı zaten. İki yıldır aynı şekilde işime devam ediyordum Pusat'la beraber. Aksa iyileşmiş, eskisinden daha iyi hale gelmişti. Anneannem Neva'nın gidişinden bir kaç ay sonra evine dönmüştü tekrardan. Neva gittikten sonra, Halil'in özel olarak kaldığı hastaneyi bulup, yoğun bakımdaki yatağında onu boğmaya çalışmıştım ama maalesef ki ölmemişti. Yaşıyordu. Daha sonra Akif'i bulmuştum. Neva'ya yaptıklarının hesabını sormuş, onu öldürmekten beter etmiştim. İlk olarak Neva'ya dokunduğu ellerine silahla sıkmış, daha sonra kafasından vurarak öldürmüştüm. Ona az bile kalırdı. Neva'yı üzen herkes ölecekti. Sıra bana da gelecekti.
"Vural!" Pusat'ın sesini duyduğumda elimdeki fotoğrafı hızla ters çevirerek masamın üstüne koydum. Kapı açıldı.
"N'apıyorsun?"
"Hiç." dedim. İçeri girerek gözleri masamın üstünde duran fotoğrafa kayınca ne yapacağını anlamıştım ama artık çok geçti. Ben fotoğrafı alamadan hızla masanın üstüne atıldı.
"Pusat! Rahat dur, ver şunu." Almamam için geri çekildi ve fotoğrafa baktı. Daha sonra gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı ve yüzüme baktı. "Hâlâ mı?"
"Sana ne Pusat! Sana ne!" Hızla fotoğrafa uzandım ve yırtmadan sertçe çektim. Ona arkamı dönerek kitaplığa ilerledim. Pusat arkamdan söylenip duruyordu.
"Kendine acı çektirmekten başka bir şey yapmıyorsun bilmem farkında mısın? Ne zaman unutacaksın onu?" dediklerine sinirlenmiyordum. Bu laflarına alışmıştım.
"Haber alabildin mi?" dedim lafı değiştirerek.
"Sinan. Yanına gitmiş işte."
Omzumun üstünden ona baktım. "İyi mi?"
"İyi görünüyor." Hayır. İyi değildi. Gözleri yorgun bakıyordu. Keşke yanında olabilseydim ama olamıyordum. Tek bildiğim şey, iyi değildi. Tekrar önüme döndüm ve elimdeki fotoğrafa baktım. Madrid'den bir fotoğrafıydı. Bir yerde oturmuş, çiçeklerin fotoğrafını çekiyordu. Lâle yoktu fotoğrafta. Neva lâle severdi. Üstünde mor bir bluz vardı. En sevdiği renk. Simsiyah hayatı olan bir kızı, mutlu edebilen tek renk mordu.
"Bak Vural," dedi Pusat arkamdan.
"Biliyorum Pusat. Aynı şeyleri elli kere söylemene ihtiyacım yok." diyerek lafını böldüm. Uzaktan da olsa onu görmek yetiyordu. Rastgele bir kitabı alarak fotoğrafı içine koydum ve tekrardan aynı yerine bıraktım. "Onsuz olmuyor Pusat." Duraksadım. Daha sonra başımı iki yana salladım. "Olmuyor işte."
Bölüm etkileşimi
