15. bölüm · Ansızın karşımda 1

Bölüm 15: Kediler ve şarkılar bize yeterli değil

Ezgi Güleç

Rüzgar Deniz Özdemir

Sabah İnci’nin dediği saate yetişebilmek için evden çıktım. Babam gece ilk uçakla gitti.
İnci’nin evine vardığımda kapının önünde beni beklediğini gördüm.
“Rüzgar.”
“İnci, çok beklettim mi?”
“Hayır. Bende evden dışarıya yeni çıkmıştım zaten.”
“Evet, planın ne?”
“Semi gizlice okula sokacağım.”
“O nasıl olacakmış canım?”
“Gidince anlarsın.” Yol boyu pek konuşmadık. Otobüs durağına geldiğimizde inci sanki bir şey söylemek ister gibi kıvranıyordu. Yüz ifadesinden her şeyi anladığımı bilse ne yapardı acaba. “Çıkart hadi ağzındaki baklayı.”
“Sen bu kızla gerçekten sevgilimisin? Çünkü ben bile seni ondan daha iyi tanıyorum. Peki sevgilin gibi değil.”
“Sevgilim degil zaten.”
“O zaman neden öyle söylüyor herkese?”
“O kız babam yüzünden maruz kaldıklarımdan birisi. Babam onunla sevgili olmamı istiyor. Tabii o da bunu istiyor ve ben istemeden bunu yapmaktansa hiç çekinmiyorlar.”
Hayatımı bir kaç cümlede özetleyince babamdan bir kere daha nefret ettim. Bana bütün bu iğrençlikleri ful paket veriyordu. Ayrıca yanında promosyon insan hak ve özgürlükleri kısıtlaması paketi bedava. Neredeyse annemi onun öldürdüğüne inanacağım. Annem öldüğünde ölüm sebebi bilinmiyordu. Yada üstü kapatıldı. Sonuçta çok ileri bir çağda yaşıyoruz. Her halükarda annemin ölüm sebebi öğrenilirdi.
Otobüs geldiğinde hiç beklemeden bindik. İlk defa bu kadar boştu. İlk tanıştığımız yer burasıydı. Bunları düşünürken ister istemez yüzümde aptal bir gülümseme oluştu.
“Neye gülüyorsun?”
“Sadece ilk burada tanıştık ve açıkçası hayatımda gördüğüm en garip tanışmaydı. Bu arada bakışlarından çok fazla şey belli ediyorsun. Bunu ilk tanıştığımızda otobüste bana attığın bakışları gördüğümde anladım.”
“O kadar belli oluyor mu ya?”
“Merak etme sadece bana belli oluyorlar.”
“Diğerlerinin anlamadığına emin misin?”
“Anlıyorsada çok azı anlıyordur. İnsanlar artık eskisi gibi değil. Bakışlardan anlayan insan az kaldı.”
Bir süre sessizce oturduk. Soluma baktığımda camdan dışarı bakıyordu. Camdan bakarken bile güzel gözükemezsin! Yanına bir ben yakışmaz mıydım ya? Ne demiş Yaşlı amca? Kediler ve şarkılar bize yeterli değil. Sana ben gerek! Otobüs ineceğimiz durağa geldiğinde otobüsten indik. Biraz yürüdükten sonra okulun önüne gelebilmiştik.
“E… Planın ne?” Cebinden Yaren’in okula giriş kartını çıkarttı.
“Sana inanmıyorum.”
“Ne sandın? Bizde boru değiliz.”
Kartı bana uzattığında aldım ve girişe doğru yürümeye devam ettik. Girişteki giriş kartı okutma bölümüne geldiğimizde ilk o kartını okuttu. Peşinden bende bana verdiği kartı okutup okula girdim. Planı işe yaramıştı. İlk ders bittiğinde biraz ara vermiştik. Koridorda yürürken bir el beni tuvalete doğru çekti. Kim olduğunu göremeden beni tuvalete çeken kişi dudaklarıma yapışı verdi. Tabi ki bu kişi yüne Mina’ydı. Dudaklarıma yapışmış vaziyette duran Mina’yı omzundan ittim.
“Ne yapıyorsun lan?” Sesim fazla yüksek çıkmıştı. Ama böyle bir durumda normaldi.
“Sevgilimi öpemez miyim?”
“Ben senin sevgilin değilim! Bunu sende iyi biliyorsun!” Mina birden ağlamaya başladı. Başına gelenlerin sorumlusu o değilmiş gibi ağlıyordu birde. Sinirimden ne yapacağım belli olmadığı için tuvaletten hemen çıktım. Sakinlemek için merdivenlere oturdum. Bir kaç teneffüsten beri İnci’yi görmüyordum. Tanrım, ben ona gerçekten aşık oldum sanırım. Ne yani karşısına geçip ilk okul çocuğu gibi “Ben senden hoşlanıyorum İnci. Acaba benimle velenir miydin?” diye mi sorayım. Zil sesi ile irkilerek yerimden kalktım. Merdivenlerden yukarı çıkıp ana kata geldim. Ana katta ders saatleri ve dersin hangi atölyede olacağını yazan panonun yanına gittin. Dersimiz Tülin hocaylaydı. Okulun doğu kanadında olan bir atölyedeydi dersimiz. Bu cümleden altını çizerek bahsetmemin sebebi ise İnci ile aynı atölyeye düşmemizdi. Okulumuzda öğrenciler bile tam olarak bir gurup veya sınıf halinde değillerdi. Kısacası öğretmeninden tut öğrencisine ve hatta ders gördüğümüz atölyesine kadar değişiyordu. Her öğretmenin farklı bir alanı vardı tabii. Tülin hoca ise heykel tıraş alanı ile ilgilenen öğretmenimizdi. Yani en sevdiğim derslerden birisi diyebiliriz. Hızlıca neredeyse koşar adımlarda okulun doğu kanadına doğru ilerledim. Sonunda doğu kanadındaki heykel tıraş atölyesini buldum. Ardından hiç beklemeden kapısını açıp içeri girdim. Öğretmen daha gelmemişti. Gözüm İnci’yi aradı. İsteyerek yapmamıştım bunu, sanırım refleksle olarak yapmıştım. Yada kendimi inandırmaya çalıştığım bir yalandı. Bilmiyorum, artık duygularımı ve düşüncelerimi kontrol altında tutamıyorum.
Ne düşünmem gerek yada ne düşünmemem gerek bilmiyorum. Neye inanmalıyım? En büyük soru ise “Ben ne istiyorum?”. Gözüm cam kenarında oturup rüzgardan sağa sola sallanan ağaçları izleyen İnci’ye takıldı. Beni fark etmemişti. Yanındaki sıraya oturup yüzümü kulağına yaklaştırdım. “İlkini çeken şey ağaçlar mı yoksa onların dallarına konmuş kuşlar mı?” Sesimi işittiğinde irkilerek arkasını döndü. Tanrım bu kadar güzel olmak suç olmalı. Ah bunları düşündüğümden bende suçlu olmalıyım. Aşık olmak suçsa evet suçluyum memur bey. “Burada ne işin var?”
“ Bende okuldayım unuttun mu?”
“Şey hayır unutmadım. Sadece demek istediğim bu atölyede ne işin var?”
“Bu gün bende bu atölyede Tülin hocadan ders görecekmişim. Panoda öyle yazıyor ve pano yanılmaz.” Güzeller güzeli konuşmamızı tamamlayamadan Tülin hoca içeri girdi. Ah bu kadından nefret ettiğimi bir kere açık ve net bir şekilde hatırladım. Kendisine “Ms. Tülin” dememizi istiyordu. Kadın altı üstü bir yıl İngilizce hocası oldu onunda on bir ayı okula gelmedi. Geldiği bir aylık sürecin hesabın yapıyor. “Merhaba hocam.” Dedi bir kaç kişi. Nefret edeni kadar sevenide vardı tabii. Hayır şu Nemrut kadının neresini beğendiklerini anlayamıyorum doğrusu. Tülin hoca “Evet evet her neyse. Bu gün size geçen gün evde yapmanızı istediğim seramikleri nasıl boyamanız gerektiğini öğreteceğim. Ayrıca bu gün seramik boyası ile nasıl şekil, çizim ve gölge yapılacağını öğreteceğim.