5. bölüm · Acımasız Ağa
5.Bölüm
Burası, Milan aşiretinin en eski ve en karanlık kararlarının alındığı, dışarıdaki rüzgârın bile girmeye cesaret edemediği bir sığınaktı. Odadaki tek hareketlilik, köşede duran mangaldan yükselen odun kokulu duman ve pirinç nargilenin düzenli gurultusuydu.
Bawer Ağa, serdabın ağır ahşap kapısını ardına kadar itip içeri girdiğinde, omuzlarındaki ağalık cübbesi taş zemine sürtünür gibi oldu. Bakışları, odanın en karanlık köşesinde, sedirin üzerinde bir heykel gibi oturan babası Merwan Bey'e kaydı. Merwan Bey, felçli bacaklarının üzerine serilmiş kalın yün battaniyeye rağmen, gözlerindeki o eski, gaddar ve hükmedici Milan ateşinden hiçbir şey kaybetmemişti. Sakalları bembeyazdı ama çenesi hâlâ bir aşireti tek bir sözüyle ipe götürecek kadar sertti
"Beni çağırtmışsın, baba," dedi Bawer. Sesi, babasının huzurunda her zaman takındığı o saygılı ama kendi gücünün de farkında olan tok tondaydı.
Merwan Bey, nargilenin marpucunu yavaşça kenara bıraktı. Göğsünden kopup gelen derinden bir öksürük odanın tavanında yankılandı. Yaşlı adam, elindeki gümüş tesbihi sertçe şaklatarak oğluna baktı. Gözleri, Bawer'in yüzündeki yorgunluğu, sabaha kadar uyumayıp zihnini kemiren o Karalar kızının yeşil gözlerinin izini anında okumuştu.
"Otur, Bawer," dedi Merwan Bey, sesi asırlık bir çınarın çatlaması gibi çatallıydı. "Otur da, Milan'ın üzerine çöken bu kara bulutları nasıl dağıtacağını anlat hele bana."
Bawer, babasının tam karşısındaki alçak sedire yerleşti. "Dağıtılacak bulut yoktur. Karalar aşiretinin kızını konağa kapattım. Fırat Kara dağda çaresiz, aşireti ise başsız kaldı. Milan'ın namusu temizlendi, kan davası bizim hükmümüzle mühürlendi."
Merwan Bey, acı bir tebessümle başını salladı. Tesbihin taneleri parmaklarının arasında hızla döndü. "Sen öyle sanırsın, genç ağa," dedi, öne doğru eğilerek. "Sen bir kadını konağa hapsetmekle, Karalar aşiretini diz çöktürdüğünü sanırsın. Ama bilmezsin ki, dışarıda kaynayan kazan Midyat'ı da, bizi de yakmak üzeredir. Diğer aşiret reisleri arkamızdan fısıldaşır. 'Milanlar bir kızın arkasına saklanıp kan davası güdüyor' derler. Töre mahkemesi pusuya yatmış, senin tek bir zafiyetini bekler."
Bawer'in gözleri karardı, çenesi kasıldı. "Kimin ne fısıldadığı umurumda değil, baba! Kanı döken onlardı, bedelini ödeyen de onlar olacak. Bejna bu konaktan ancak benim cenazemle çıkar."
"Mesele o Kara kızı değil, Bawer!" diye gürledi merwan Bey. Sesi odanın taş duvarlarında bir kırbaç gibi şakladı.
"Mesele, bu topraklarda yüz yıldır akan kanın artık bizim damarlarımızı da kurutmasıdır. Devlet tepemizde, diğer aşiretler tetiktedir. Milan'ın gücü salt gaddarlıkla ayakta kalmaz, akılla kalır."
Yaşlı adam derin bir nefes aldı, gözlerini oğlunun gözlerine dikti ve o sarsılmaz fermanı verdi:
"Berivan'ı serbest bırakacaksın, Bawer. Kız kardeşini, o Karaların oğluna, Fırat'a kendi ellerinle vereceksin sevenleri ayormak bize yakışmaz oğul "
Bawer, işittiği sözlerle oturduğu yerde donakaldı. Beyninden aşağı kaynar sular dökülmüş gibiydi. Kulaklarında babasının sözleri değil, Milan'ın asırlık töresinin çatırtısı yankılandı.
"Ne dersin sen, baba?!" diyerek ayağa fırladı Bawer. Sesi serdabın tavanını delecek kadar şiddetliydi. "Kız kardeşimi, canımızı, kanımızı o katillerin soyuna kendi ellerimle mi teslim edeyim? Diğer aşiretlere 'Bawer Ağa korktu, kızını düşmana verdi' mi dedirteyim? Bu benim ağalığıma da, erkekliğime de ölüm fermanıdır!"
Merwan Bey, oğlunun bu hiddeti karşısında bir santim bile kıpırdamadı. Felçli bedenine inat, bakışlarındaki otorite Bawer'i olduğu yere çivilemeye yetti.
"Ağalık, sadece silah kabzası tutmak değildir, Bawer Ağa!" dedi Merwan Bey, her kelimenin üzerine basa basa.
"Ağalık, gerektiğinde kendi ciğerini söküp aşiretin geleceğinin önüne atmaktır. Berivan'ı Fırat'a vereceksin ki, berdel tamamına ersin. Dışarıya karşı bu kan davası bitti diyeceksin. Töre mahkemesini de, o konuşan aşiret reislerini de ben susturacağım; benim hâlâ Midyat'ta bir adım, ağırlığım var. Ama sen... Sen o konağa hapsettiğin Kara kızını alacaksın, onunla Midyat'ın ortasında gerçek bir karı koca gibi yürüyeceksin."
Bawer, babasının planının dehşetiyle sarsıldı. İçindeki öfke ve gurur birbiriyle çarpışıyordu.
"Karşılığında o kızın gururunu ezeceğim, öyle mi?" diye sordu Bawer, sesi hırıltılıydı.
"Karşılığında hem Karaları Milan'a bağlayacaksın hem de Berivan'ın canını kurtaracaksın," dedi Merwan Bey, gözlerini kapatarak sırtını sedire yasladı. "Git şimdi beni rahat bırak"
Bawer, babasının yüzündeki o kesin, geri dönüşü olmayan ifadeye baktı. İçindeki fırtına dinmemişti ama zihnindeki taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Eğilip babasının elini öptü, ardından arkasına bile bakmadan serdabın merdivenlerini hızla tırmandı.
Yukarı çıktığında, Midyat'ın puslu sabahı konağın taş duvarlarına vuruyordu. Bawer'in adımları doğrudan, o asi yeşil gözlerin esir tutulduğu odanın kapısına yöneldi. Kafasında babasının fermanı, cebinde ise iki aşiretin kaderini değiştirecek o zümrüt gerdanlık vardı...
Odadaki duman rengi loşluk, pencerelerden sızan ilk ışıklarla dağılırken, Bejna Kara gözlerini gecenin bittiği o belirsiz vakitte açtı. Burnuna dolan ilk koku, yastığın kumaşına, yorganın dokusuna sinmiş olan o sert tütün ve kekik karışımı erkek kokusuydu. Hızla yataktan doğruldu;
kalbi, bir suçüstü yakalanmışçasına göğüs kafesini dövüyordu. Nefret ettiğini her nefeste haykırdığı adamın yatağında, onun yokluğunun bıraktığı sıcaklıkta uyumuş olmak, gururuna indirilmiş en ağır darbeydi.
Bakışları masanın üzerine kaydı. Tarihi zümrüt gerdanlık, dün gece Bawer'in onu bıraktığı yerde, bir yılan gibi çöreklenmiş duruyordu.
Kapı tokmağının ağır ve kesin bir hareketle aşağı inmesiyle Bejna o tarafa döndü. İçeri giren Bawer Ağa'ydı. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, sabaha kadar çiftlik evinin ayazında yaktığı sigaraların ve zihnini kemiren o asi yeşil gözlerin eseriydi. Üzerinde yine o lekesiz, heybetli ağalık cübbesi vardı. Yüzündeki gaddar maske yerli yerine oturmuştu ama gözlerinde, dünkü fırtınanın ardından durulmuş, tehlikeli bir sakinlik hüküm sürüyordu.
"Uyanmışsın, Kara kızı," dedi Bawer, sesi odanın tavanında soğuk bir yankı buldu.
Bejna, üzerindeki sade fistanı düzelterek ayağa kalktı. Çenesini her zamanki gibi yukarı dikti. "Konağında mülteci değilim ki gün ortasına kadar yatak serileyim, Milan Ağa. Gitmediğin gecenin hesabını vermeye mi geldin, yoksa yeni bir fermanın mı var?"
Bawer, kadının bu keskin, bir an bile aman dilemeyen tavrına karşılık vermedi. Adımlarını masaya doğru attı, zümrüt gerdanlığı parmaklarının ucuyla kavrayıp Bejna'ya döndü. Aralarındaki mesafe yine o tekinsiz, nefes kesen bir karışa indiğinde, Bawer'in gözlerindeki duman koyulaştı.
"Sana bir teklif, bir sulh yolu getirdim Bejna," dedi Bawer, sesi bu kez bir emir gibi değil, iki denk gücün çarpışmasından doğan bir kanun gibi çıktı. "İyi dinle ve o kalın kafana kazı. Çünkü bu kapıdan dışarı çıktığında, bu odada konuşulanların tek bir kelimesi dahi duyulursa, Midyat'ı ikimize de mezar ederim."
Bejna, şalının altından adamın yüzüne süzülen sıcağı hissederken gözlerini kısmıştı. "Dudaklarından dökülecek hangi yalan benim esaretimi hafifletirmiş, söyle hele?"
"Berivan..." dedi Bawer, adını anarken göğsü hırsla inip kalktı. "Kız kardeşim Berivan'ı, abin Fırat'a bırakacağım evlensinler Töre mahkemesini de, aşiret reislerini de ben susturacağım. Karalar ile Milanlar arasındaki bu kan davası, bu berdel mevzusu dışarıya karşı tamamen kapanacak. Abin de, kız kardeşim de kendi hayatlarını yaşayacaklar ama tek bir şart ile"
Bejna işittiği sözlerle sarsıldı. Gözlerindeki yeşil ateş, şaşkınlığın pençesinde bir anlığına dalgalandı. Kalbi delicesine çarpmaya başlarken, bunun arkasındaki bedelin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu topraklarda hiçbir ağa, hele ki Bawer Milan, bedelsiz su bile vermezdi.
"Karşılığında?" diye fısıldadı Bejna, gümüş saplı hançerini sakladığı yastığa doğru gayriihtiyari bir bakış atarak.
"Karşılığında benden ne istersin, Bawer Ağa?"
Bawer'in dudaklarının kenarında o alaycı, gaddar ama derin bir hayranlık barındıran tebessüm belirdi. Elindeki gerdanlığı Bejna'nın boynuna doğru yaklaştırdı, metal tenine değdiğinde Bejna ürperdi ama geri çekilmedi.
"Karşılığında, bu odanın kapısından dışarıya adım attığımız an... Gerçek bir karı koca olacağız," dedi Bawer, sesi bir mühür gibi indi avluya. "Midyat sokaklarında yürürken elimi tutacaksın. Annemin karşısında Milan'ın baş hatunu gibi duracaksın. Düşmana karşı arkamda dağ, dosta karşı yanımda yâr olacaksın. Herkes Bawer Ağa'nın kadınına nasıl kul köle olduğunu, iki aşiretin tek bir bedende birleştiğini görecek. Dışarıda, benim helalim, bu konağın gerçek hanımağası olacaksın."
Bejna, soluğunun boğazında düğümlendiğini hissetti. "Ya bu odanın içi?" diye sordu, sesi titriyordu.
Bawer, gerdanlığın kilidini Bejna'nın saçlarının altından geçirip bağlarken fısıldadı:
"Ama bu odanın kapısı arkamızdan kapandığı an... Bu dört duvarın arasında yine iki azılı düşmanız. Ne yatağım yatağındır, ne nefesim nefesindir. Sen benden nefret etmeye, ben senin o eğilmeyen başını eğmeye çalışmaya devam edeceğim. Dışarıda hükümdar, içeride iki yabancı. Kabul eder misin, Kara kızı? Kardeşinin özgürlüğü için gururunu Milan'ın dış dünyasına kurban eder misin?"
Bejna, boynundaki zümrüt gerdanlığın ağırlığıyla Bawer'in gözlerinin en derinlerine baktı. O gözlerde dünkü o gamsız, alaycı adam yoktu; esir düşmüş bir ağanın, bir kadının nefretine bile muhtaç kalmış duruşu vardı. Abisi Fırat'ın dağlardaki çaresizliği, Berivan'ın gözyaşları gözünün önünden geçti. Kendi özgürlüğünü bu konağın duvarlarına gömecekti belki ama dışarıda takacağı o maske, Karalar aşiretinin de kurtuluşu olacaktı.
"Kabulümdür, Milan Ağa," dedi Bejna, sesi taş zemine çarpan gümüş bir sikke gibi netti. "Dışarıda senin şanına gölge düşürmem, elini de tutarım, tahtının yanında da durarım. Ama bu odanın sınırına geldiğinde... O kamçılı ağa maskeni de, o sahte sevdalanmalarını da kapıda bırakacaksın. İçeride bana yaklaştığın her an, karşında bu hançerin soğukluğunu bulursun."
"Anlaşılmıştır," dedi Bawer, gözlerinde beliren o tatmin olmuş ama içi sızlayan ifadeyle.
Bawer, Bejna'nın yüzüne son bir kez bakıp kapıya doğru döndü. Tam elini kulba atmıştı ki, Bejna arkasından seslendi:
"Bugün annenin misafirleri gittikten sonra, Hatice Kadın'ın o sinsi dilini ben koparmadan sen susturacaksın. Madem dışarıda hanımağayım, konağın düzeni benden sorulur."
Bawer, omzunun üzerinden Bejna'ya baktı. Genç kadının zümrüt yeşili gözlerindeki o sürmeli, meydan okuyan asalet, az önce imzaladıkları fermanı çoktan yürürlüğe koymuş gibiydi. Dudaklarında beliren o gamsız, erkeksi kahkahayla başını salladı.
"Emrin olur, Hanımağam," diye mırıldandı, sesi alaycı ama içindeki o yangını harlayan bir tonla. "Hazırlan, birazdan avluya ineceğiz. Midyat, Milanların yeni kanununu izlesin."
Kapı kapandığında, Bejna masanın üzerindeki şalını aldı ve aynaya baktı. Boynundaki zümrütler, iki aşiretin kaderini birbirine bağlayan o tehlikeli anlaşmanın ilk nişanesiydi. Artık oyun başlamıştı; dışarıda sevdalı bir hatun, içeride ise namlusunu kalbine doğrultmuş bir düşman olarak yürüyecekti bu yolda.
Midyat, güne her zamanki puslu ve mağrur havasıyla uyandı. Ancak bu sabah, çarşı pazarın dilinde başka bir fısıltı dolaşıyordu; Milan konağının ağır kapıları, uzun zamandır ilk kez bir "hanımağa"nın ayak sesleriyle aralanacaktı.
Bejna, üzerine Bawer'in sabahın köründe odasına gönderdiği, gece mavisi rengindeki o ağır işlemeli ipek entariyi geçirmişti. Saçları, bir hanımağaya yakışacak şekilde vakur bir ihtişamla toplanmış, boynundaki zümrüt gerdanlık ise gün ışığında bir zehir gibi parlıyordu. Aynadaki aksine baktığında, artık sadece Kara aşiretinin kızı olmadığını, bir oyunun parçası haline geldiğini gördü.
Kapı iki kez tıklandı. İçeri giren Bawer'di. Üzerinde yine o koyu renkli, jilet gibi duran aşiret cübbesi vardı. Bakışları, Bejna'nın üzerinde bir an bile sekmeden gezindi. İçindeki o bastırılmış hayranlığı örtmek için kaşlarını çatmış, yüzünü o alışıldık sert ağalık maskesine bürümüştü.
"Hazır mısın?" dedi, sesi odanın içinde bir bıçak gibi keskinleşti. "Avlu bizi bekliyor. Annem ve diğer kadınlar çoktan yerini almıştır."
Bejna, aynadan adamın gözlerine baktı.
"Sahne senin, Ağa. Ben sadece rolümü oynamaya geldim."
Bawer, birkaç adımda mesafeyi kapattı. Bejna'nın hemen önünde durduğunda, aralarındaki hava yine o elektrikli, nefes kesici yoğunluğa büründü. Bawer, elini yavaşça uzatıp Bejna'nın çenesini tuttu ve başını hafifçe kaldırdı. "Dışarıdaki herkesin önünde bana bakacaksın Bejna. Gözlerinde nefreti değil, bir kadının erkeğine olan o sahte ama kusursuz sadakatini görmek istiyorum. Bir an bile olsun gözlerini benden kaçırma."
"Merak etme Bawer," dedi Bejna, sesindeki o çelik gibi soğukluğu koruyarak. "Öyle bir oynayacağım ki, herkes bizi gerçekten birbirini sevrn bir çift olarak sanacak"
Konağın avlusuna çıktıklarında, atmosfer bir anda kesildi. Avluda oturan Zelal Hatun, görümceler ve aşiretin ileri gelen kadınları bir an için nefeslerini tuttu. Bawer Ağa, önde dimdik, hemen arkasında ise boynundaki zümrütlerin ağırlığıyla bir kraliçe gibi yürüyen Bejna vardı.
Ancak avludaki gergin hava, Zelal Hatun'un yüzündeki sıcak tebessümü gördükleri an dağıldı. Zelal Hatun, Karalar ile girilen bu amansız savaştan, dökülen kanlardan her zaman nefret etmiş, adaleti ve şefkatiyle tanınan bir kadındı. Bejna'nın o mağrur ama yaralı duruşu, eski düşmanlıkların ötesinde, Zelal Hatun'un ve konaktaki görümcelerin yüreğine çoktan dokunmuştu. Bejna'yı yabancı bir esir olarak değil, bu konağa huzur getirecek bir kurtarıcı, bir bacı olarak görüyor ve onu içten içe çok seviyorlardı.
Zelal Hatun, oturduğu sedirden Bejna'ya doğru kollarını açarak, "Hoş geldin gelinim, konumuza sefalar getirdin," dedi. Sesi, Hatice Kadın'ın aksine samimi ve anaç bir şefkatle doluydu. "Bunca acının üstüne, senin bu konağa ayak basman Milan'ın talihini değiştirecektir, bilirim."
Görümceleri de hemen Zelal Hatun'un arkasından Bejna'ya sevgi dolu gözlerle bakıp başlarıyla selam verdiler. Onların bu beklenmedik sıcaklığı ve sevgisi, Bejna'nın kalbindeki taşları bir anlığına yerinden oynattı. Bu konakta yalnız olmadığını, en azından kadınların ona düşman gözüyle bakmadığını anlamak içini hafifletmişti.
Bejna, Zelal Hatun'a doğru hürmetle eğildi ve uzatılan eli öpüp alnına koydu.
"Lütfunuz, şefkatiniz başım üstünedir, Zelal Ana. Artık bu konağın huzuru, benim huzurumdur."
Bawer, elini Bejna'nın beline koyduğunda, parmaklarının kadının ince beline baskı yaptığını hissetti. Bu, bir sahiplenme değil, dışarıya karşı bir uyarıydı. "Anam," dedi Bawer, sesi avluda yankılanarak. "Bundan böyle Bejna, sadece bu konağın misafiri değil, Milan'ın baş hanımağasıdır. Kimin kızı olduğunun bir önemi yok, artık Milanların kaderini benimle birlikte sırtlanmıştır."
Konağın avlusundan çıkıp Midyat'ın dar, taş sokaklarına adım attıklarında, insanlar yol kenarlarında durup onları izliyordu. Bawer Ağa, o sert yüz ifadesiyle, yanında yürüyen Bejna'ya tek bir an bile boşluk bırakmıyordu.
Sokağın başında, eski bir çeşmenin önünde bir an için durdular. Bawer, kulağına doğru eğildi. Herkes onların fısıldaştığını, bir karı koca gibi mahrem bir şeyler konuştuğunu sanıyordu. Ama Bawer, dişlerinin arasından şunu fısıldıyordu:
"Şu karşıdaki dükkan sahibi, aşiret reislerinden birinin yeğeni. Bizi dikkatle izliyor. Gülümse, Bejna. Tıpkı bir hanımağa gibi, gururla gülümse."
Bejna, yüzünde sahte ama kusursuz bir gülümsemeyle Bawer'in yüzüne baktı. Yeşil gözleri, Bawer'in kara gözlerinin içinde bir uçurum gibi açıldı. "Herkes bizi izliyor, Bawer Ağa," diye fısıldadı gülümsemesini bozmadan. "Ama unutma; bu oyun bittiğinde, elini çektiğin an, o sokaktaki herkesin önünde seni bir yabancı gibi tanımayacağımı da bil."
Bawer, kadının bu dik duruşu karşısında sadece daha fazla gülümsedi. Sokaktaki insanlar, Bawer Ağa'nın ilk kez bir kadına bu kadar derin ve "sevgiyle" baktığını sanarak birbirlerine bakıp baş salladılar.
Zelal Hatun'un avludaki o sıcak, anaç karşılaması, konağın kasvetli havasını bir nebze olsun dağıtmıştı. Bejna, hayatında ilk kez düşman bellenen bir kapıda böylesine koşulsuz bir kabul görüyordu. Görümceleri Bejna'nın etrafını sarmış, Midyat'ın o meşhur gümüş telkari işçiliğiyle süslenmiş şerbet bardaklarını ona uzatırken gözlerindeki hayranlığı gizlemiyorlardı. Bejna, Karalar aşiretinin o dik başlı kızı, Milanların kadınları arasında adeta el üstünde tutuluyordu.
Ancak bu sıcaklık, Bawer'in gözlerindeki o karanlık kuşkuyu silmeye yetmemişti. O, Bejna'nın her mimiğini, her nefes alışını bir tehlike sinyali gibi izliyordu.
Akşam çöktüğünde, konak derin bir sessizliğe büründü. Odalarına çekildiklerinde, Bejna pencerenin kenarında durmuş, ay ışığının aydınlattığı Midyat ovalarına bakıyordu. Boynundaki ağır zümrüt gerdanlığı yavaşça çözüp masanın üzerine bıraktı. Aynadan, arkasında dikilen Bawer'in gölgesini gördü.
Bawer, ceketini çıkarıp yatağın kenarına bıraktı ve yavaş adımlarla Bejna'ya doğru ilerledi. Sesi, gecenin karanlığında fısıltıdan farksızdı ama her kelimesi odada yankılanıyordu.
"Annemin ve kız kardeşlerimin sana olan sevgisini gördün," dedi, gözlerini Bejna'nın aynadaki yansımasından ayırmayarak. "Onlar seni bu konağın bir parçası olarak kabul etti. Zelal Hatun'un kalbini kazanmak kolay değildir Bejna, ama sen bunu tek bir bakışınla başardın."
Bejna arkasını döndü, aralarındaki mesafe o kadar azdı ki Bawer'in nefesini teninde hissedebiliyordu. "Zelal Ana'nın kalbi temiz, Bawer. O senin gibi her şeyin altında bir hile, bir intikam aramıyor. Bana sadece bir insan, evladının yanına yakışan bir kadın olarak baktı."
Bawer, sert bir tebessümle aralarındaki son mesafeyi de kapattı. Elini kaldırıp Bejna'nın yüzüne doğru yaklaştırdı, parmak uçları kadının yanağına değecek kadar yakındı ama dokunmadı. Bir kuşatma gibiydi duruşu.
"Belki de haklısın," diye mırıldandı Bawer, sesi aniden çatallaşarak derin bir tona büründü. "Ama unutma ki bu konakta kararları annemin şefkati değil, benim kanunlarım belirler. Onların seni bu kadar çok sevmesi, benim sana olan şüphelerimi azaltmaz. Aksine, seni daha dikkatli izlememe sebep olur. Çünkü artık Milanların sadece canı değil, kalbi de senin elinde."
Bejna, gözlerini bir an bile kaçırmadan adamın kara gözlerinin en derin yerine baktı. "Korkuyor musun, Bawer Ağa? Bu sahte oyunun içinde gerçekten bana yenilmekten mi korkuyorsun?"
Bawer'in gözlerinde tehlikeli bir şimşek çaktı. Bejna'nın bu cesur çıkışı, adamın içindeki o mağrur ağayı derinden sarsmıştı. Cevap vermedi, sadece Bejna'nın yüzündeki o meydan okuyan ifadeyi hafızasına kazır gibi uzun uzun baktı ve ardından yatağına uzanıp bejnaya arkasını dönerek odanın karanlığına çekildi.
Ertesi sabah, konağın büyük yemek masası kurulduğunda Zelal Hatun, Bejna'yı hemen yanına oturttu. Görümceleri de Bejna'ya sürekli Midyat'ın yöresel lezzetlerinden ikram ediyor, onun bu konakta yabancılık çekmemesi için adeta çırpınıyorlardı. Bejna, bu aile bağlarının samimiyetine kapılmamak için kendine sürekli "Bu bir oyun" diye hatırlatıyordu.
Milan Holding'in yüksek katlı, modern binasından çıkan Bawer Ağa'nın adımları her zamankinden daha hızlı, çehresi her zamankinden daha dumanlıydı. Arkasında gölgesi gibi yürüyen erkek kardeşleri Rezan ve Faruk, abilerinin bu ani kararının Midyat'ta neyi sarsacağını çok iyi biliyorlardı. Arabalar ardı ardına konağın kapısına yanaştı.
Bawer, konağın o asırlık, ağır ahşap kapısını sert ve hızlı bir hareketle iterek içeri girdi. Avluya adım attığı an, keskin bakışları doğrudan hedefindeki yeşil gözleri, yani Bejna'yı buldu. Bejna'nın etrafında toplanmış olan annesi Zelal Hatun ve kız kardeşleri, kapının çarpma sesiyle irkilerek o tarafa döndüler.
Zelal Hatun, büyük oğlunun gün batmadan, üstelik tüm kardeşleriyle birlikte konağa bu denli hiddetli ve erken gelişine şaşırmıştı. Oturduğu sedirden doğrularak sordu:
"Ne oldu oğul? Neden bu kadar erken geldiniz, hayırdır inşallah?"
Bawer Ağa, gözlerini bir an bile kırpmadan baktığı Bejna'dan zorlukla çekip annesi Zelal Hatun'a döndü. Sesi, taş duvarlarda yankılanan mutlak bir ferman gibiydi:
"Ana... Berivan'ı odasından çıkarın. Fırat ile nikahını kıydıracağım. Töre de, berdel de bu gece hakkıyla tamamına erecek."
Zelal Hatun, işittiği sözlerle bir an donakaldı. Ardından, yıllardır yüreğini kavuran o kan davası acısının hafiflediğini hisseder gibi, yüzünde belli belirsiz, derman dolu bir gülümseme belirdi. "Sen ciddi misin oğul? Doğru mu dersin?" diye sordu, sesi titreyerek.
Bawer, göğsünü kabartan ağır bir nefes alıp verdi. Bu kararı vermek onun ağalık gururu için kolay olmamıştı ama söz bir kez ağızdan çıkmıştı.
Onun bu kesin duruşunu gören Zelal Hatun, gözyaşları içinde yanındaki kızlarına sarıldı. Görümceler, Bejna'nın elini tutarak sevinçle fısıldaştılar:
"Sonunda anne... Berivan mutlu olacak sonunda! Abim izin verdi."
"He valla, sonunda bu konağa da güneş doğacak!"
Bawer Ağa, arkasında heybetli birer duvar gibi duran erkek kardeşleri Rezan ve Faruk'la birlikte, avlunun merdivenlerini kararlı adımlarla tırmanarak Berivan'ın kapalı tutulduğu odaya doğru yürüdü.
O sırada Berivan, odadaki sedirin üzerinde dizlerini göğsüne doğru çekmiş, sessizce ağlıyordu. Günlerdir dış dünyadan yalıtılmıştı; ne aşiretin durumundan haberi vardı ne de canından çok sevdiği adamın, Fırat'ın akıbetinden. Kapı her açıldığında içeri giren Bejna'nın yakasına yapışıyor, "Fırat iyimi yenge, ona bir şey yaptılar mı?" diye sormaktan başka bir şey gelmiyordu elinden.
Gözlerini pencereye dikmişken, günlerdir duymadığı o tanıdık ses odaya ulaştı. Kapının ağır kilidinin metalik bir gürültüyle çevrildiğini fark edince ürkerek hızla ayağa kalktı. Yüreği ağzında, boğuk bir sesle seslendi:
"Kim var orada? Kim geliyor?"
Kapının ardındaki o sarsılmaz, sert ses yükseldi:
"Benim Berivan... Abin."
Berivan'ın dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. İçini amansız bir korku kaplamıştı. Ya abisi o gaddar töreye boyun eğip Fırat'ın canını aldıysa? Ya o odaya kendisine ölüm haberi vermeye geliyorsa?
Kapı ardına kadar açıldığında, eşikte sadece Bawer abisini değil, onun hemen arkasında duran Rezan ve Faruk abilerini de gördü. Üç ağabeyinin birden karşısına dikilmesi, içerideki kasveti daha da artırmıştı. Berivan, zayıf görünmek istemezcesine gözlerindeki yaşları parmak uçlarıyla hızlıca sildi. Titreyen sesine engel olmaya çalışarak sordu:
"Abi... Ne oldu söyle hele? Fırat... Fırat iyi mi? Ona bir şey mi yaptınız?"
Bawer Ağa, kardeşinin gözlerinin içine baktı. Kız kardeşinin adından önce Fırat'ın canını sorması, bu sevdanın ne denli büyük ve geri dönülmez olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı ona. İçindeki katılık biraz daha esnedi ama o sert ağalık çehresini bozmadı, fark ettirmedi.
"Yok, merak etme," dedi Bawer, sesini biraz olsun yumuşatarak. "Ona hiçbir şey yapmadım. Fırat iyi, sağ salim dağdan indi."
Berivan, göğsündeki o devasa taşın kalktığını hissetti, derin bir nefes alarak içinden uzun bir "oh" çekti. En azından sevdiceği hayattaydı.
Tam o sırada arkadan öne doğru bir adım atan Rezan, yüzündeki samimi tebessümle araya girdi. Kardeşinin günlerdir çektiği acıya son verecek o müjdeyi verdi:
"Ağlama artık Berivan... Abim fermanı verdi. Seni Fırat'la evlendiriyor . yarın nikahınız kıyılacak."
Berivan, duyduğu sözlerle olduğu yerde donakaldı. Kulakları uğulduyor, kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Gözleri şokla ve inanamayan bakışlarla açıldı. Hayatı boyunca törenin soğuk yüzünü görmüş bir kız olarak, abisinden, o koskoca Bawer Milan'dan böyle bir merhamet, böyle bir karar beklemiyordu. Dudakları titredi ama tek bir kelime bile dökülmedi; dünya sanki onun için o an durmuştu.
