45. bölüm · Acımasız Ağa
45.Bölüm
Aradan geçen iki haftanın ardından, Milan Konağı'ndaki taziye havası yerini yavaş yavaş günlük telaşlara bırakmıştı. Ancak Roza Hanım'ın üzerindeki o derin yorgunluk ve içten içe yaşadığı tükenmişlik herkesin gözünden kaçıyordu. Özellikle Bawer ,rezan ve Faruk, annelerinin bu sessiz yıpranışını yakından takip ediyorlardı.
Bir akşamüstü salonda oturulurken Bawer, kararlı bir ifadeyle sözü açtı: "Ana," dedi yumuşak ama otoriter bir ses tonuyla. "Böyle olmayacak. Günlerdir odadan çıkmıyorsun, içerde eriyip gidiyorsun. Sana biraz hava lazım."
Roza Hanım başını iki yana salladı, itiraz etmek istedi. "Olur mu öyle şey oğlum? Konakta iki hamile gelin var; Bejna'nın, Melek'in size benden başka kim yardım eder? Ben buradayım, yerimden kıpırdamam."
Tam o sırada Faruk araya girdi, karısı Melek'in omzuna hafifçe dokunarak gülümserdi: "Sen hiç merak etme ana! Biz karılarımıza bakarız, sen kafanı yorma. Hem Iğdır'da dayımgillerin yanına gidip biraz kafanı dinlemen seni de toparlar."
Bejna da başını sallayarak kayınvalidesine destek oldu: "Faruk haklı Roza Anne. Biz kendi işimizi görürüz, sen yeter ki git biraz dinlen, nefes al."
Uzun uğraşlar ve çocukların ısrarları sonucunda Roza Hanım sonunda ikna oldu. Hazırlıklar hızla tamamlandı; Roza Hanım, yanına Asmin ve küçük Hamza'yı da alarak Iğdır'a doğru yola çıkmak üzere hazırlandı. Rezan, onları havaalanına bırakmak için şoför koltuğuna geçti ve üçünü uğurlamak üzere konaktan ayrıldı.
Aradan geçen birkaç saatin ardından Rezan konağa geri döndü. Doğruca abisinin yanına çıkıp kapıyı hafifçe araladı: "Abim," dedi içeri girerek. "Anamları sağ salim havaalanına bıraktım, uçak saatleri de geldi geçtiler bile. Gönlün rahat olsun." Bawer başını sallayıp kardeşine teşekkür etti: "Sağ ol Rezan, ayağına sağlık."
Rezan odadan çıktıktan sonra Bawer yavaşça üst kata, kendi odalarına yöneldi. Kapıyı aralayıp içeri girdiğinde Bejna'yı yatakta uzanmış, telefonunu eline almış bir şekilde buldu. Genç kadının 4 aylığına yakın bir zaman artık dışarıdan da oldukça belirginleşmeye başlamıştı; sonuçta karnında bir değil, tam üç can taşıyordu.
Bawer, karısının yüzündeki o dalgın ve biraz da huzursuz ifadeyi hemen fark etti. Yatağın kenarına oturup şefkatle elini Bejna'nın saçlarına götürdü: "Hayırdır Hanımağa'm, dalıp gittin yine. Ne karıştırıyorsun telefonun ekranında öyle?" Bejna telefonu hemen kapatıp ekranı aşağı çevirdi, hafifçe yutkundu. "Yok bir şey Bawer, öylesine..."
Bawer hafifçe gülerek ısrar etti: "Öylesine olmadığını gözlerinden okuyorum gülüm. Hadi söylen bakalım, neymiş o saklanan?"
Bejna daha fazla dayanamayarak utangaç bir tebessümle başını kaldırdı: "Şey... Ekrandan meyvelere bakıyordum. Canım... Canım mürdüm eriği çekti."
Bawer, karısının yüzündeki o masum ifadeyi ve hafif mahcubiyeti görünce durumun ne olduğunu anında kavradı. Yüzüne yayılan geniş ve sıcak bir gülümsemeyle eğilip Bejna'nın yanağına kondurduğu öpücüğün ardından hızla ayağa kalktı. "Demek aşerdin benim güzel hatunum," dedi sesindeki neşeli tınıyla ceketini sırtına geçirirken. "Sen şimdi hiç merak etme, üçüzlerin babası o eriği bulur"
Bawer, karısının mürdüm eriği aşerdiğini anladığı andan itibaren odadaki o sakin hava yerini neşeli bir koşturmacaya bırakmıştı. Ancak saat gece yarısı değil, öğle güneşinin tam tepeye ulaştığı saatlerdi; dışarıda Iğdır yolculuğunun ardından konağa çöken o sakin sessizlik, bu tatlı telaşla bir anda dağılmıştı.
Bawer, ceketini giyerken duraksadı ve kahverengi gözlerini karısının heyecanla parlayan yüzüne dikti. "Öyle gece yarısı falan beklememize gerek yok gülüm, şükür ki öğle vakti güneş tepede. Şimdi ben çarşıya inip o eriği bulmadan eve adım atarsam üçüzler kulaklarımı çeker biliyorum," dedi muzip bir gülümsemeyle.
Bejna, kocasının bu haline kahkaha atarak yatakta biraz daha doğruldu. Sırtına destek yaptığı yastığı düzeltirken, karnının artık o eski düzlüğünden eser kalmadığını, üç canın varlığını her geçen gün daha çok belli ettiğini hissetti. "Aman Bawer Ağa, dikkat et! Mevsimi değilse, dağ taş demeden aratırım falan deme, sonra çarşının manavıyla kavga edip gelmeyesin," diye takıldı kocasına.
Bawer odadan çıkarken kapı aralığından gülerek seslendi: "Milan Ağa'nın çocukları isterse dağda mürdüm eriği ağacı bile bitirir, sen merak etme Hanımağa'm!"
Bawer odadan çıkıp merdivenleri ikişer ikişer inerken, alt kattaki mutfaktan mis gibi taze ekmek ve çay kokuları geliyordu. Roza Hanım, Asmin ve Hamza Iğdır yolculuğu için sabah erken saatlerde havaalanına gitmiş, Rezan da onları uğurlayıp kısa süre önce konağa dönmüştü. Konağın dizgini şimdi tamamen gençlerin elindeydi ve bu durum ortama bambaşka bir ferahlık getirmişti.
Aradan geçen bir saatin ardından Bawer, elinde ortası şeffaf büyükçe bir kese kağıdıyla konağın avlusundan içeri girdi. Yüzünde, sevdiği kadının isteğini yerine getirmiş olmanın o gururlu ve çocuksu mutluluğu vardı. Doğruca üst kata, bebek odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe omuzlayıp içeri girdiğinde Bejna'yı pencerenin kenarındaki sedirde oturmuş, dışarıdaki avluyu izlerken buldu.
"Bakalım Milan aşiretinin üç minik varisi, babalarının getirdiği bu erikleri onaylayacak mı?" diyerek elindeki poşeti masanın üzerine bıraktı.
Bejna oturduğu yerden heyecanla kalkıp masaya doğru yürüdü. Poşetin içindeki mor, iri mürdüm eriklerini görünce gözleri sevinçle parladı. Hemen bir tanesini alıp yıkamak için banyoya yöneldi ama Bawer ondan önce davranıp ellerini tuttu. "Dur bakalım hamarat Hanımağa'm, onları ben senin için yıkadım bile," dedi gülümseyerek.
Bejna, kocasının bu ince düşüncesine karşılık eriklerden birini ısırırken yüzünde inatçı bir tatlı ekşime belirdi ama gözlerindeki mutluluk her şeyden inatçıydı. "Ah Bawer..." dedi ağzındakini yutmaya çalışarak. "Bunlar tam da aklımdaki gibi... Çok teşekkür ederim."
Bawer, elindeki kese kağıdını masaya bırakıp Bejna'nın erikleri iştahla yemelerini izlerken yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Genç kadın mor, iri mürdüm eriklerinden birini daha eline almış, tam ısırmak üzereydi ki Bawer ani bir hareketle iki adımda onun yanında bitiverdi.
Bejna şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Noldu Bawer? Yoksa erikleri çok mu kıskandın, ortak mı olacaksın?" diye sordu gülerek.
Bawer hiçbir şey söylemeden bir elini masif ahşap masaya dayadı, diğer eliyle de Bejna'nın erik tutan bileğini nazikçe kavrayıp ellerini birbirinden uzaklaştırdı. Genç kadının elindeki o mürdüm eriği masaya bırakılırken, Bawer eğilip karısının dudaklarına sımsıkı yapıştı. Beklenmedik bu tutkulu hamle karşısında Bejna'nın nefesi kesildi; parmakları refleks olarak kocasının omzuna tutundu.
Öpücük bittiğinde Bawer yavaşça geri çekildi, ancak aralarındaki o sıcak mesafe korunmaya devam ediyordu. Gözlerini Bejna'nın hafifçe kızarmış dudaklarına ve pırıl pırıl parlayan gözlerine dikti.
"Erikler değil ama..." dedi Bawer, sesindeki o derin ve yumuşak tınıyla. "...senin o iştahla yiyişin benim de iştahımı açtı Hanımağa'm. Ne yapalım güzelim, babaları da nasibini alır böyle."
Bejna, kocasının bu muzip ve bir o kadar da romantik haline hafifçe kızararak göğsüne yumruk gibi hafif bir darbe indirdi.
"sus bawer ağa ayıp"diyerek gülümsemeye çalıştı ama içindeki o tatlı çarpıntıyı gizleyemedi. Bawer ise karısının bu haline dayanamayıp alnına derin bir öpücük kondurdu; öğle güneşinin altında baş başa geçirdikleri o an, dış dünyadaki her şeyi unutturan bir sığınak gibiydi.
Güneş yavaş yavaş batarken konağın üzerine serin bir akşam rüzgârı çökmüştü. Odalarındaki huzurlu vakit, alt kattan gelen seslerle dağıldı. Kapı hafifçe çalındı ve kıdemli hizmetçilerden Fatma Ana içeri başını uzattı:
"Ağam, Hanımım... Akşam yemeği hazır, sofraya buyurunuz."
Bawer ve Bejna el ele aşağı indiklerinde, geniş yemek masası çoktan kurulmuştu.
Masanın bir köşesinde Rozerin sessizce yerini almıştı. Babasının ölümünün ardından içine kapanır gibi olsa da, aslına bakılırsa Merwan Ağa'ya karşı hiçbir zaman derin bir baba sevgisi beslemediği için bu yas onun için sadece bir alışma sürecinden ibaretti; gitmek istememiş, konağın bu yeni ve sıcak atmosferinde kalmayı tercih etmişti.
Herkes yerine oturduktan sonra Rezan, gözlerini karşılarında oturan Bawer ve Faruk'a çevirdi. Faruk, karısı Melek'in tabağına yemek doldururken, Bawer de elindeki sürahiden Bejna'nın bardağına su dolduruyordu. İki ağabeyin bu aşırı korumacı ve ilgi dolu halleri Rezan'ın dikkatinden kaçmamıştı.
Rezan bardağını masaya bırakıp gülerek başını salladı: "Valla abiler," dedi alaycı bir neşeyle.
neşeli bir kahkaha atarak arkasına yaslandı. "Bu hanımlar sizi parmaklarında oynattılar, ben sizi hiç böyle görmemiştim ya!"
Onun bu haline katılan Rozerin de vakit kaybetmeden oyuna dâhil oldu.
"Evet abi ya! Vallahi Mardin'in o acımasız ağasının ne hale geldiğine bak hele..." Gözlerini muzipçe ağabeyi Bawer'e diktikten sonra, hedefini hemen yanındaki diğer ağabeyine çevirdi. "Tabağıma benden önce yemek koyacak olan oğlanla "
Faruk, adının geçmesiyle bakışlarını aniden Rozerin'e fırlattı. "Ya kızım, siz niye bizimle uğraşıyorsunuz? Gidin Bawer Ağanızla uğraşın, gidin onunla laf dalaşı yapın!"
Bawer kaşlarını kaldırıp hızla Faruk'a döndü. "Lan, sizle uğraşmasın diye topu niye doğrudan bana atıyorsun?"
Masada yükselen bu atışmayı Bejna ile Melek sessiz bir neşeyle izliyordu. Kardeşlerin birbirine düşmesini fırsat bilen Melek, hafifçe eğilerek Bejna'ya 'Kalkalım' der gibi bir bakış attı. Masadaki kaos devam ederken, iki kadın sessizce sandalyelerini geriye çekip fark ettirmeden kalktılar. Ağır adımlarla konağın geniş balkonuna geçip parmaklıklara yaslandılar.
Aşağıdakiler hâlâ durumu fark etmemişti. İkisi de kollarını kavuşturmuş, yukarıdan onları kıkırdayarak izlemeye başladı.
En nihayetinde Faruk, söylenerek tabağına uzanırken Melek'in boş sandalyesine gözü kaydı.
"Lann!"
Bawer, kardeşinin aniden yükselen sesiyle başını çevirdi. "Ne oldu yine?"
Faruk bakışlarını bu kez yengesinin oturduğu tarafa kaydırdı, orası da boştu. "Oğlum... Hanımlar yok!"
Bawer, kendine güvenen bir edayla, "Vallahi benimki burada diyecektim ki..." cümlesini bitiremeden Bejna'nın sandalyesinin de boş olduğunu fark etti.
Masadakiler şaşkınlıkla etrafa bakınırken Rozerin başını yukarı kaldırdı. Balkondan kendilerini izleyen ve gülmemek için dudaklarını ısıran iki kadını gördü. Tam ağzını açacaktı ki, Melek ile Bejna aynı anda parmaklarını dudaklarına götürerek 'Sus' işareti yaptı.
Rozerin bıyık altından gülerek bakışlarını hemen masaya çevirdi ve hiçbir şeyi çaktırmadan çayından bir yudum aldı. Masadaki iki ağa ise ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafta eşlerini aramaya devam ediyordu.
Faruk ile Bawer, sanki bir anda buhar olup uçmuş gibi duran eşlerini bulmak için gözlerini bahçede, mutfak kapısında ve konağın iç koridorlarında gezdirmeye başladılar.
"Ya nereye gider bu kadınlar göz açıp kapayıncaya kadar?" diye söylendi Faruk, kaşlarını çatarak sandalyenin etrafında bir tur dönerken.
"Işınlandılar mı bunlar?"
Bawer ise hâlâ şaşkınlığın etkisindeydi. Gözlerini kısarak Rozerin'e doğru baktı. "Rozerin, sen gördün mü? Ne zaman kalktılar masadan?"
Rozerin, kucağındaki peçeteyi yavaşça masaya bırakırken son derece sakin bir ifade takındı. Yüzüne yerleştirdiği masum tebessümle ağabeyinin gözlerinin içine baktı.
"Vallahi abi, ben siz Faruk abiyle laf dalaşına girince sadece size odaklandım. Hiç fark etmedim valla, mutfağa taze çay koymaya gitmişlerdir belki."
Rezan ise masadaki bu şaşkınlık dalgasına kahkahalarla karşılık veriyordu. "Oğlum, Koskoca Mardin ağalarısınız ama kadınlar burnunuzun dibinden sessizce arazi oluyor, ruhunuz duymuyor! Heybetiniz buraya kadarmış demek ki."
"Lan Rezan, kaşınma!" diye çıkıştı Faruk, bir yandan da göz ucuyla konağın yukarı katlarına bakmaya çalışıyordu.
Balkonda parmaklıklara yaslanmış duran Melek ile Bejna ise aşağıda dönen bu arayışı kıkırdayarak izliyordu. Melek, Bejna'nın kolunu yavaşça sıkarak fısıldadı. "Baksana Faruk'un hallerine, deliye döndü sanki altın bulmuş gibi etrafı arıyor."
Bejna da kıkırtısını bastırmak için elini ağzına kapattı. "Bawer'in kaş çatışına bak bir de... Şimdi karizmayı çizdirmemek için çaktırmamaya çalışıyor ama içten içe köpürüyordur."
Aşağıda Bawer derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Tam mutfağa doğru yöneliyordu ki, rüzgârın balkondan aşağı taşıdığı hafif bir kıkırtı sesi kulağına çalındı. Duraksadı. Başını yavaşça yukarı, konağın geniş balkonuna doğru kaldırdı.
İki kadın, Bawer'in başını kaldırdığını görünce hızla geriye doğru çekilmeye çalıştılar ama çok geç kalmışlardı. Bawer, balkonda saklanmaya çalışan eşi ile yengesini gördüğü an dudaklarında muzip bir tebessüm belirdi.
"Faruk..." dedi Bawer, bakışlarını yukarıdan ayırmadan. "Mutfak tarafına bakmana gerek kalmadı kardeş."
Faruk hemen abisinin yanına adımladı. "Nasıl yani? Neredeler?"
Bawer eliyle yukarıyı işaret etti. "Bak sen bizim firarilere... Meğer tepemizde dikilmiş, halimize gülüyorlarmış."
Faruk başını yukarı kaldırdığında, balkondan hafifçe başını uzatan Melek ile göz göze geldi. Melek yakalandıklarını anlayınca daha fazla tutamadı kendini ve neşeli bir kahkaha patlattı. Bejna da onun yanında ortaya çıktı.
Faruk, elini beline koyup yukarı doğru seslendi: "Yakalandınız! Demek bizi yukarıdan izleyip dalga geçiyordunuz, öyle mi Melek Hanım?"
Melek balkon parmaklıklarına eğilip aşağıya doğru seslendi: "E siz orada birbirinizi yerken biz ne yapalım? İzlemesi çok keyifliydi valla Faruk Ağa!"
"Öyle olsun bakalım," dedi Bawer, gözlerini Bejna'ya dikerek. "Hesabı yukarı gelince keseriz Bejna Hanım. Siz kaşındınız."
Konağın avlusunu kaplayan bu tatlı neşe ve kahkahalar, Mardin'in sert rüzgârına karışırken, masada kalan Rezan ve Rozerin bu halden gayet memnun, çaylarını yudumlamaya devam ediyorlardı.
Faruk, Melek'in elini kavrayıp kendi odalarına doğru yönelirken gözlerini muzipçe kıstı. "Sana yukarıda bunun hesabını soracağım demiştim," diye fısıldadı merdivenleri tırmanırken. Melek ise sadece gülümseyip başını onun omzuna yaslamakla yetindi. İki çift, koridorun ayrılan yollarında birbirlerine gülümseyerek kendi odalarının kapısını kapattı.
Bawer, odalarına girer girmez kapıyı arkalarından kilitleyip sırtını ahşap kanada yasladı. Bejna, hâlâ az önceki yakalanışlarının neşesiyle üzerindeki şalı yatağın kenarına bıraktı ve arkasını döndü. Ancak Bawer'in kararlı ve tutkulu adımlarla kendisine doğru geldiğini görünce adımları duraksadı.
"Demek yukarıdan beni izleyip eğleniyordun, öyle mi Bejna Hanım?" dedi Bawer, sesi alçak ve pürüzsüz bir fısıltıdan ibaretti.
Bejna, geri geri çekilmeye çalışsa da Bawer belinden yakalayarak onu hızlıca kendine çekti. "Bawer... Vallahi Melek'in aklına uydu-"
Cümlesini tamamlamasına izin vermedi Bawer. Dudaklarını, Bejna'nın sözlerini kesen derin ve tutkulu bir öpücükle kendi dudaklarına hapsetti. Bejna'nın nefesi bir anlığına kesildi, ardından elleri kendiliğinden güçlü omuzlarına tırmandı.
Bawer yavaşça geri çekilip Bejna'nın nefes nefese kalmış yüzüne baktı. Gözlerinde hınzır bir parıltı vardı. "Bu, beni avluda kosturmanın cezasıydı," dedi ve Bejna daha cevap veremeden tekrar eğilip onu alt dudağından uzunca öptü.
"Bawer, tamam... pes ediyorum," diye fısıldadı Bejna, gülüşü öpücüklerinin arasında kaybolurken.
"Hiç sanmıyorum," dedi Bawer, eşinin belindeki kavrayışını sıkılaştırıp onu kendine daha da yakınlaştırırken.
"Ceza henüz yeni başladı."
Bawer, Bejna'nın itiraz etmesine fırtsat tanımadan, özlem ve sevgi dolu öpücüklerini onun dudaklarına konuk etmeye devam etti. Odayı sadece ikisinin sıklaşan nefesleri ve dışarıdan gelen Mardin rüzgârının fısıltısı dolduruyordu.
Bawer'in dudakları Bejna'nın boynunda, köprücük kemiğinde, soluk soluğa bir labirent gibi geziniyor; genç kadının her nefesinde o meşhur Mardin ağasının bütün heybeti, karısının kokusuyla eriyip gidiyordu. Bejna ellerini Bawer'in geniş omuzlarına bastırmış, hem bu tutkuya teslim olmamak için direniyor hem de içten içe eriyip bitiyordu.
Nefesi iyice daralan Bejna, kocasının saçlarına yapışıp başını hafifçe geriye itti. Göğsü inip kalkarken, gözlerinde hem bir isyan hem de o inatçı gülümseme vardı.
"Dur... Dur artık Bawer!" diye fısıldadı soluk soluğa. "Yeter, nefessiz bıraktın adamı! Hem... Hem sen az önce ceza kesiyordun hani?"
Bawer, karısının bu isyankâr haline doyamaz gibi bir tavırla geri çekildi ama belindeki ellerini bir milim bile gevşetmedi. Göğsü hala hızlı hızlı inip kalkarken, kahverengi gözleri karısının parıl parıl parlayan gözlerine saplandı. Yüzüne yayılan o yayvan, arsız sırıtış, az önceki ciddiyetinden eser bırakmamıştı.
"Ne cezası Hanımağa'm?" dedi, sesi pürüzsüz ve fütursuz bir tınıyla odada yankılandı. "Ben ceza falan hatırlamıyorum. Benim bildiğim tek şey, bu güzel kadının kocasına parmak sallayıp balkondan gülmesiydi. Onun da şeriatta tek bir karşılığı var: İtiraz eden kadına ceza olarak öpücük müebbeti verilir."
Bejna, kocasının bu pişkin ve fütursuz cevabı karşısında gözlerini kocaman açtı. "Öpücük müebbeti mi? Ne zaman çıkardın bu kanunu acep, Mardin'in kanunlarında böyle bir madde yok!"
Bawer, başını hafifçe yana eğdi; yüzündeki o arsız ifadeyle karısının burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdu. "Artık var, ben çıkardım. Milan Kanunları böyle emrediyor güzelim. Üstelik hâkim de savcı da benim, temyiz yolu da kapalı."
Bejna, kocasının bu iyice şımarık ve arsız haline dayanamayıp hafifçe gülerek göğsüne zayıf bir yumruk daha indirdi. "Tövbe yarabbim... Sen gerçekten iyice arsızlaştın Bawer Ağa! Karşında Mardin'in en soylu kadını duruyor, biraz ağa ciddiyeti olsun üstünde."
Bawer, karısının bu sitemini duyunca kahkahayı bastı. Belindeki ellerini daha da sıkılaştırıp Bejna'yı neredeyse yerden kesecek kadar kendine çekti. Sesindeki o neşeli ve arsız ton, bu sefer yerini daha derin, daha yakıcı bir tınıya bıraktı.
"Ağa ciddiyeti mi?" diye fısıldadı, dudakları Bejna'nın kulağına değecek kadar yaklaşmıştı. "O ciddiyet konaktakilere, düşmana, işe güce baş üstüne... Ama kapı kapandıktan sonra içeride başka bir kanun geçerli. Ben o arsızlığı sadece sana saklıyorum Hanımağa'm, bilmez misin?Senden başka kimseye de arsızlık yapmam "
Bawer, Bejna'nın sitem dolu tatlı itirazlarına kulak asmadan öpücüklerini daha da sıklaştırdı. Odayı saran o sıcak ve tutkulu hava, ikisinin de nefesini tamamen kesene kadar sürdü. Aralarındaki o arsız cilveleşme, gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. İkisi de bu anın tadını çıkarıp içlerindeki tüm özlemi ve heyecanı birbirlerine aktardıktan sonra, üzerlerindeki yorgunluğu atmak için birlikte uzun ve ferahlatıcı bir banyo yaptılar. Temiz geceliklerini giyip yatağa geçtiklerinde, dışarıda Mardin'i saran serin gece rüzgârına inat, birbirlerinin koynuna sığınarak huzur dolu bir uykuya daldılar.
Ertesi sabah güneş, Milan Konağı'nın pencerelerinden içeri süzülürken Bawer her zamanki gibi erkenden gözlerini açtı. Koynunda mışıl mışıl uyuyan karısının pürüzsüz yüzüne, dağılmış saçlarına uzun uzun baktı.
İnsanı tek bir bakışta gözlerine aşık ettirebiliyordu.
Yüzünde beliren o derin ve şefkatli tebessümle yavaşça eğildi; önce Bejna'nın ak alnına tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. Ardından üzerindeki örtüyü hafifçe kaydırarak, artık iyice belirginleşen karnına yöneldi. İçeride büyüyen üç can için sırayla üç küçük öpücük bıraktı buraya.
Yataktan sessizce kalktı. Karısını uyandırmamaya özen göstererek komodinin üzerindeki küçük not defterini ve kalemi eline aldı. Hızlıca bir not karaladı:
"Canım karım, ben şirkete geçiyorum. Sen kendine ve karnımdaki üç afacana dikkat et, olur mu?"
Notu Bejna'nın hemen başucuna bırakıp giyinme odasına geçti. Şık bir takım elbise giyip hazırlandıktan sonra odadan çıt çıkarmadan ayrıldı. Şirkette biriken işler gözünde büyüyordu; bu yüzden konakta kahvaltı bile yapmadan hızlıca aşağı indi. Avluda kendisini bekleyen Faruk ve Rezan'ı da yanına alarak doğrudan Milan Holding'in yolunu tuttu.
Şirkete varır varmaz odasına geçen Bawer, masasının üzerindeki dosya yığınlarını görünce derin bir nefes aldı. Ceketini çıkarıp koltuğuna oturdu. Ancak işlere gömülmeden önce, aklı dün yola çıkan anasındaydı. Telefonunu çıkarıp Iğdır'daki dayısının evine varan Roza Hanım'ı aradı.
Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı.
"Alo, Bawer oğlum?" dedi Roza Hanım, sesinde yol yorgunluğunun yanında tatlı bir huzur vardı.
"Arasın ana," dedi Bawer, arkasına yaslanarak. "Nasıl geçtiniz, vardınız mı sağ salim? Nasıl gidiyor dayımgillerin orası?"
"Şükür oğlum, sağ salim geldik. Dayınlar çok iyi karşıladı, Hamza ile Asmin de bahçede koşturup duruyor. Sen nasılsın, konak nasıl?"
Bawer hafifçe gülümsedi. "Biz iyiyiz ana, şirkete geçtik Faruk'la Rezan'ı alıp. İşler birikmiş biraz, onlarla uğraşacağız. Sen hamile gelinlerini soracak olursan; ikisi de turp gibi, merak etme. Faruk da ben de gözümüz gibi bakıyoruz onlara. Sen sadece kafanı dinlemene bak, hiçbir şeyi dert etme."
Roza Hanım'ın içli bir duası duyuldu ahizeden: "Eksik olmayın oğlum. Allah sizden de gelinlerimden de razı olsun. Dikkat edin kendinize, Bejna ile Melek'e selamımı söyle."
"Aleykümselam ana, ellerinden öperim," diyerek telefonu kapattı Bawer. Telefonu masanın kenarına bırakıp derin bir nefes aldı, kollarını sıvadı ve kendini tamamen önündeki yoğun dosya yığınına verdi.
Bawer ile Faruk, masalarının başındaki dosya dağlarına gömülmüş olsalar da akılları bir an olsun konaktan ayrılmıyordu. Masadaki işleri hallederken iki kardeş neredeyse saat başı telefonlarına sarılıyor; biri Melek'i, diğeri Bejna'yı arayıp "Bir ihtiyacınız var mı, kendinizi yormuyorsunuz değil mi?" diyerek karılarına göz açtırmıyordu.
konakta Bejna, gözlerini yavaşça güne açtı. Yatağında doğrulurken yanındaki komodinin üzerinde duran kağıt parçasını fark etti. Bawer'in bıraktığı "Canım karım, ben şirkete geçiyorum. Sen kendine ve karnımdaki üç afacana dikkat et, olur mu?" yazılı notu okuyunca yüzüne sıcacık, kocaman bir tebessüm yayıldı. Notu göğsüne bastırıp bir süre öylece kaldıktan sonra yavaşça yataktan kalktı. Lavaboya geçip elini yüzünü yıkadı, ardından odasını düzeltip üzerine rahat bir elbise giydi.
İçinde büyüyen üç minik canı her an daha çok özlüyordu. Odadaki berjere yavaşça geçip oturdu, ellerini şefkatle karnının üzerine koyarak okşamaya başladı. Artık 4. ayın içine girmişlerdi. Aklına aniden takılan düşünceyle heyecanlandı: "Acaba cinsiyetlerini öğrenebilir miyiz artık?"
Hemen telefonunu eline alıp yüklediği gebelik takip uygulamasına girdi. Evet, tam 4. aya girmişlerdi! Uygulamada bebeklerin bu haftadaki gelişimlerini, tahmini boyutlarını inceledi. Üçüz oldukları için tekil bebeklere göre biraz daha miniklerdi ama doktorlarının da söylediği gibi zamanla güçlenip büyüyeceklerdi. Bir an için içini tatlı bir endişe kapladı; elleri karnında, kendi kendine fısıldadı: "Ben gerçekten iyi bir anne olabilir miyim? Onların hepsine yetebilir miyim?"
Ancak bu düşünceleri çabucak dağıttı. Merakına daha fazla yenik düşmeyerek kadın doğum doktorunun numarasını tuşladı.
Telefon açıldığında Bejna heyecanla selam verdi: "Doktor Hanım, merhaba. Ben Bejna Milan. Sizi rahatsız ettim ama bir şey sormak istiyordum... Biz 4. ayımıza girdik ya, acaba bebeklerin cinsiyetini görebilir miyiz bu gelişimizde?"
Telefondaki doktoru sevecen bir ses tonuyla güldü: "Merhaba Bejna Hanım. Evet, bu haftalarda pozisyonları da uygunsa cinsiyetlerini gösterme ihtimalleri çok yüksek! İsterseniz buyrun gelin, bir bakalım."
Bejna'nın gözleri sevinçle parladı: "O zaman yarın sabah için randevu oluşturabilir miyiz doktor hanım?"
"Tabii ki, yarın sabah saat 10.00 için randevunuzu oluşturuyorum. Görüşmek üzere," dedi doktoru.
Bejna teşekkür edip telefonu kapattı. Yüzündeki o neşeli tebessümle odasından çıkıp merdivenlerden aşağı indi. Mutfak ve avlu tarafına geçtiğinde harika bir kahvaltı sofrasının çoktan hazırlanmış olduğunu gördü.
Melek ve Rozerin masada oturmuş onu bekliyorlardı. Bejna da neşeyle masadaki yerini aldı. Üç kadın; Rozerin'in muzip takılmaları, Melek'in hamilelik deneyimleri ve Bejna'nın yarınki doktor randevusu heyecanı eşliğinde kahkahalarla tatlı tatlı sohbet ederek kahvaltılarını ettiler.
