24. bölüm · Acımasız Ağa
24.Bölüm
Faruk'un kullandığı siyah arazi aracı, Toroslar'ın virajlı yollarını hızla aşarak Adana'nın sıcağına indiğinde vakit ikindiye yaklaşıyordu. Bawer Ağa'nın emri kesindi: Önce fitnenin başı ezilecek, sonra Milan'ın kanı o gecekondudan çekip alınacaktı.
Yanındaki üç silahlı adamla birlikte Kazancılar Çarşısı'na adım atan Faruk, buraların yabancısı olsa da Milan soyadının ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Dilda ve anasının sığındığı o dükkanın önüne geldiklerinde, çarşı esnafı havadaki gerginliği sezip köşelerine çekildi.
Dilda, karşısında Milan Konağı'nın genç ağasını görünce zafer kazandığını sandı; yüzünde o sinsi, kibirli tebessüm belirdi. Ancak Faruk'un buz gibi bakan gözleri, o tebessümü yüzüne çiviledi. Faruk, dükkanın tahta masasına sertçe vurarak öne doğru eğildi:
"Dilda! Kulaklarını iyi aç ve beni dinle. Adana'da rüzgar tersten eser, adamı çarpar. Bawer Ağa'nın sana son kelamıdır: Eğer bir kez daha Bejna'nın, Fırat'ın ya da Berivan'ın adını o zehirli diline dolarsan, bu çarşıyı da bu şehri de sana mezar ederiz. Milan'ın sabrı bitti, hükmü başladı. Şimdi korumalar sizi götürecek "
Dilda'nın yüzündeki kibir, yerini ölümcül bir korkuya bıraktı. Anası arkada sessizce dövünmeye başlarken, oyunun bittiğini ve Milan'ın sarsılmaz duvarına çarptıklarını nihayet anlamışlardı.
Seyhan'ın kenar mahallesindeki o küçük evde ise zaman durmuş gibiydi. Fırat, diz çöktüğü yerden kalkamamış, Berivan ise kocasının başını saçlarını okşayarak teselli etmeye çalışıyordu.
Tam o sırada kapının önünde duran arabaların sesleri ve ardından gelen sert vurulma sesiyle ikisi de sıçradı.
Fırat, her şeyin bittiğini düşünerek belindeki silaha uzandı. "Geldiler Berivan... Hakkını helal et," diyerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında namluları değil, kayınbiraderi Faruk'un heybetli duruşunu gördü.
"Faruk?.." dedi Fırat, sesindeki şaşkınlıkla.
Faruk, Fırat'ın elindeki silaha bakıp hafifçe gülümsedi ama bu sert bir gülüştü. Elini uzatıp Fırat'ın elindeki silahı aşağı indirdi:
"Silahını beline koy Fırat Ağa," dedi Faruk. "Biz buraya kan dökmeye değil, canımızı almaya geldik."
Berivan, abisinin sesini duyar duymaz içeriden fırlayıp Faruk'un boynuna sarıldı. Gözyaşları sel olmuştu. Faruk, kardeşini sımsıkı sararken gözleri Fırat'ın üzerindeydi.
"Bawer Ağa'nın emridir," dedi Faruk sesini dikleştirerek. "Mardin'de berdel bitmiştir, sulh gelmiştir. Berivan'ı da seni de o konağa bekleriz. Karnındaki çocuk bizim yeğenimizin yeri kaçak damları değil, Milan Konağı'nın başköşesidir."
Fırat, işittiği sözlerin büyüklüğü karşısında bir kez daha sarsıldı. Bawer Ağa, ona doğrultulan silahı affetmekle kalmamış, onu koruması altına almıştı. Kardeşi Bejna'nın asil duruşu, koskoca bir aşiretin töresini dize getirmişti.
Ertesi akşam, Milan Konağı'nın devasa ahşap kapısı bu kez bir kaçak için değil, konağın gerçek sahipleri için ardına kadar açıldı. Avluda yüzlerce meşale yanıyor, tüm aile nefesini tutmuş gelecek olanları bekliyordu.
Araba avluya girdiğinde, kapıdan ilk olarak Faruk ve Berivan indi. Hemen arkalarında ise başı öne eğik ama omuzları dik durmaya çalışan Fırat vardı. Roza Hanım, kızını görür görmez feryat ederek ona doğru koştu, ana kız avlunun ortasında hasretle kucaklaştı.
Bejna, üst terasın merdivenlerinden ağır adımlarla aşağı indi. Gözleri abisi Fırat'ı buldu. Fırat, kız kardeşine baktığında o kına gecesindeki pişmanlığın aynasını gördü gözlerinde. Adımını attı, Bejna'nın önünde durdu. Bu kez hesap sormaya değil, af dilemeye gelmişti.
"Bejna..." diyebildi Fırat, sesi boğazında düğümlenerek. "Beni affet..."
Bejna, abisinin yüzüne baktı. İçindeki kırgınlık daha da vurdu . Geçmiyordu fıratın onu filda için suçlamasını unutamıyordu.
Tam o sırada, Bawer Ağa elinde kehribar tesbihiyle erkekler odasının kapısında belirdi. Herkes susmuş, ağanın ne diyeceğine kilitlenmişti. Bawer, ağır adımlarla Fırat'ın karşısına dikildi. İki adam göz göze geldiğinde, havadaki eski düşmanlıktan eser kalmadığı görüldü.
Bawer, elini Fırat'ın omzuna koydu ve avludaki herkesin duyabileceği o gür sesiyle haykırdı:
"Bu konakta berdel ile başlayan hikaye, bugün doğacak bir canın müjdesiyle sulha ermiştir! Fırat artık bizim kardeşimiz, Berivan bizim şerefimizdir. Kim ki geçmişin fısıltısını bu konağa taşır, karşısında beni bulur!"
Bawer Ağa, karısı Bejna'nın yanına gelip elini sımsıkı tuttu. Bejna, başındaki beyaz ipek yazmasını düzelterek ovaya doğru baktı. Mardin'in puslu karanlığı artık dağılmış, Milan Konağı'nın üzerine ilk kez intikamın değil, gerçek bir huzurun güneşi doğmuştu.
Milan Konağı, yıllar sonra ilk kez taş duvarlarına sinmiş o eski barut ve yetim feryadı kokusundan arınmış olarak uyandı. Güneş, ovayı kızıla boyarken avluda hummalı bir hareketlilik vardı. Faruk ve Melek'in ertesi gün kurulacak düğün derneği için kazanlar kuruluyor, kadınlar imece usulü hamur açıyordu.
Ancak konağın en sessiz köşesi, misafirler için hazırlanan doğu kanadındaki odaydı.
Fırat, odanın açık penceresinden Mezopotamya ovasına bakıyordu. Bir gün daha burada kalıp Alaca konağına döneceklerdi daha haberleri olmasa dahil.
Akşamki büyük kucaklaşmanın şoku ve hafifliği üzerinde olsa da, ruhunun bir yarısı hala o karanlık değirmenin gölgesinde, kız kardeşinin canına kastetmek üzere emniyetini açtığı silahın metalik tıkırtısındaydı.
Berivan, arkasından yavaşça yaklaşıp elini kocasının omzuna koydu. "Hala uyumadın mı Canım?" diye sordu yumuşak bir sesle.
Fırat arkasını döndü, karısının iyice belirginleşmiş karnına bakıp derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu:
"Nasıl uyuyayım Berivan? Ben bu topraklardan Adanaya giderken bacımı kurban edip gittik keşke hiç böyle olmasaydı"
Berivan, kocasının ellerini tutup karnının üzerine koydu. "Bu bebek, o ağır yükü taşımak için gelmedi Fırat. O, iki aşiretin birbirine sıktığı kurşunları eritecek olan can parçasıdır. Bejna da Bawer de bunu bildiği için açtı bu kapıyı bize. Kendini cezalandırmayı bırak artık."
Konağın avlusuna sinen un kokusu, kaynayan şerbetlerin tatlı buharı ve düğün telaşının gürültüsü, taş duvarların ardındaki derin sessizliği örtmeye yetmiyordu. Faruk ve Melek'in ertesi gün kurulacak düğün derneği için hummalı bir hazırlık sürerken, Milan Konağı'nda zaman, Fırat için her saniye biraz daha ağırlaşıyordu.
Fırat, son gününü geçirdiği bu konağın koridorlarında gölge gibi gezinirken, gözleri sürekli tek bir kişiyi arıyordu: Bejna'yı.
Öğlene doğru, avluya bakan taş kemerin altında karşı karşıya geldiler. Bejna, elindeki gümüş ibrikle çiçekleri sulamaktan dönüyordu. Fırat, adımlarını yavaşlattı ve kız kardeşinin tam önünde durdu. Aramızda sadece iki adımlık bir mesafe vardı ama araya giren pişmanlık ve dökülen yaşlar, Fırat'a bu mesafeyi fersah fersah uzak hissettiriyordu.
Fırat, Bejna'nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde yalvaran, "Beni affet, beni gör" diye haykıran bir çaresizlik vardı. Bejna da durdu. Kara gözlerini abisine dikti. O bakışta ne nefret vardı ne de öfke; yalnızca onarılamayacak kadar derin bir kırgınlığın sızısı duruyordu. Fırat'ın Dilda'nın yalanlarına inanıp onu ölüme terk edişi, namlunun ucundaki o soğuk tıkırtı hâlâ Bejna'nın kulaklarındaydı.
Bejna tek bir kelime bile etmedi. Affetmedi. Sadece derin bir nefes alıp başını hafifçe yana çevirdi ve abisinin yanından bir yabancı gibi sıyrılıp geçti. Fırat, arkasından bakarken göğsüne saplanan görünmez hançerle öylece kalakaldı. Bu sessiz ceza, en ağır sürgünden daha beterdi.
Vakit ikindiye yaklaşırken, vedalaşma vakti gelip çatmıştı. Artık Alaca Konağı'na döneceklerdi.
Berivan, anası Roza Hanım'ın elini öpüp gözyaşları içinde sarılırken, Fırat da Faruk'un elini sıktı:
"Yolun açık olsun kayınbirader. Melek'le bir ömür mutlu olun," dedi.
Faruk, Fırat'ın omzunu sıktı. "Sağ olasın Fırat Ağa. Dikkatli gidin, buraların sağı solu belli olmaz," diye tembihledi.
Bawer Ağa ve Bejna, konağın üst terasından onları izliyordu. Fırat, son kez kız kardeşine baktı fakat Bejna'nın yüzündeki o aşılmaz, asil duvar yine yerindeydi. Sonunda Berivan'ın elini tuttu ve siyah arazi aracına bindiler. Milan Konağı'nın devasa ahşap kapısı arkalarından ağır bir gürültüyle kapandı.
Yol, bozkırın ortasında uzayıp giderken Adana sıcağı yerini Mardin'in kuru ayazına bırakıyordu. Berivan, bir eliyle iyice belirginleşen karnını okşarken, diğer eliyle dikiz aynasını kontrol ediyordu. Yolun tenhalığı içindeki huzursuzluğu besliyordu.
Derken, dikiz aynasında beliren iki siyah araç dikkatini çekti. Araçlar, aralarındaki mesafeyi koruyarak ama hiç sapmadan onları takip ediyordu. Berivan'ın yüreği ağzına geldi. Fırat'ın gergin yüzüne baktı; kocasının zaten omuzlarında dünyalar kadar yük vardı, bir de kendisi yüzünden endişelensin istemedi. "Belki de tesadüftür," diye düşünerek sustu, elini karnına daha sıkı bastırdı.
Ancak bu bir tesadüf değildi. Hatice'nin diğer kızı, Dilda'nın hırslı ve intikam dolu kız kardeşi Dila, ablasının Bawer'e kavuşmasının tek yolunun Fırat'ı ortadan kaldırmak ve iki aşireti yeniden birbirine kırdırmak olduğunu biliyordu. Kurduğu hain tuzak, yolun en ıssız virajında pusuya yatmıştı.
Viraja girdikleri an, arkadaki iki araç aniden hızlanarak Fırat'ın kullandığı arabanın önüne kırdı. Lastiklerin çığlığı ovada yankılanırken, Fırat direksiyonu zorlukla toparlayıp durabildi.
"Fırat! Ne oluyor?!" diye çığlık attı Berivan.
Fırat, önlerini kesen arabalardan inen eli silahlı adamları görünce durumu anında kavradı. Yüzü buz kesti. Belindeki silaha uzanırken Berivan'a döndü, sesi sarsılmaz bir kararlılıkla tınladı:
"Berivan, arabada kal! Sakın, ne olursa olsun aşağıya inme!"
Fırat kapıyı açıp hızla dışarı fırladı. Silahını adamlara doğrulttuğu anda, karşı taraftan kurşunlar yağmur gibi boşanmaya başladı. Karşısındaki profesyonel tetikçiler, Fırat'a hamle şansı tanımak istemiyordu.
İlk kurşun, Fırat'ın sol bacağına isabet etti. Acıyla sarsılan Fırat, dizinin üstüne çöktü ama silahını bırakmadı. Tam doğrularak ateş etmek üzereydi ki, ikinci kurşun göğsünün tam ortasına, ciğerinin üzerine saplandı. Fırat'ın ağzından sıcak bir kan boşaldı, gözleri kararmaya başladı.
"Fıraaat!" diye feryat etti Berivan, arabanın camına vurarak. Dünya onun için o saniyede durmuştu.
Çöken bedeninin üzerinde duran tetikçi, hiç acımadan son darbeyi indirdi. Üçüncü kurşun, Fırat'ın başına sıkıldı.
Fırat, tozlu toprağın üzerine cansız bir şekilde serilirken, tetikçiler işlerinin bittiğinden emin bir şekilde hızla arabalarına binip patika yoldan tozu dumana katarak uzaklaştılar.
Boş ovada sadece rüzgarın uğultusu ve kocasının cansız bedenine doğru feryat ederek koşan Berivan'ın çığlıkları kaldı.
"Fırat! Hayır, hayır! Fırat, aç gözlerini!"
Berivan, arabanın kapısını nasıl açtığını, ayaklarının altına batan keskin taşları nasıl çiğneyip geçtiğini hissetmedi. Karnındaki canın feryadını, bedenini saran o korkunç sızıyı unuttu. Dizlerinin üzerine, kocasının taze kanıyla bulanan o kızıl toprağa çöktü.
Fırat'ın başı yana düşmüş, o her zaman gururla bakan gözleri yarı açık, gökyüzünün donuk maviliğine kilitlenmişti. Göğsünden sızan sıcak kan, Berivan'ın titreyen ellerine bulaştı. Genç kadın, kocasının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Parmakları Fırat'ın yanağında gezinirken, dudaklarından dökülen hıçkırıklar bozkırın boşluğunda yankılandı.
"Uyan canımın içi, uyan... Bak, bebeğimiz için gidecektik. Söz vermiştin bana, her şey bitti demiştin! Fırat, bırakma bizi..."
Sıcak kan, toprağın tozuna karışıp çamurlaşırken, Berivan kocasının cansız göğsüne kapandı. İki aşireti birbirine bağlayan o incecik sulh köprüsü, henüz kurulamadan, tam da bu virajda un ufak edilmişti.
"Biz niye Mardine geldik niyee"
Aynı saatlerde, Milan Konağı'nın avlusunda düğün telaşının neşeli gürültüsü devam ediyordu. Faruk, yarınki düğünü için avluya kurulan büyük kazanların başında durmuş, esnafla konuşuyordu.
Ancak içindeki o tarifsiz sıkıntı bir türlü geçmiyordu. Göğsüne oturan o ağır taş, abisi Fırat'a son bakışındaki o soğuk pusuyla daha da ağırlaşmıştı. "Affetmedim," diye fısıldadı kendi kendine. "Affedemedim." Kardeşlik bağının koptuğu yer acıyordu ama gururu ve kırgınlığı o bağı onarmasına izin vermemişti.
Berivan'ın parmakları, kocasının can çekilen göğsünden sızan taze kanla kaplanmıştı. Titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Gözyaşları ekranı buğulandırıyor, ovadaki rüzgar feryadını yutmaya çalışıyordu. Rehberde Bawer'in adını bulduğunda nefesi boğazına tıkandı. Telefon daha ilk seste açıldı.
"Bawer ağabey!" diye çığlık attı Berivan, sesi bir camın kırılışı gibi keskindi. "Yetiş ağabey... Fırat'ı vurdular! Önümüzü kestiler... Fırat ölüyor ağabey, ne olur yetiş!"
Telefonun diğer ucunda, Milan Konağı'nın odasında duran Bawer Ağa'nın dünyası o saniyede sarsıldı. Gözleri bir anlığına kararsa da sesindeki o çelikten iradeyi bırakmadı.
"Berivan! Sakin ol, hemen ambulansı ara!" diye kükredi Bawer. "Biz gelene kadar sakın Fırat'ın başından ayrılma, yarasına bastır! Kapatıyorum, geliyoruz!"
Telefon kapandığı an Bawer, odanın kapısını öyle bir hızla açtı ki ahşap kanat duvara çarpıp inletti. Avluya çıkan merdivenlerin başına geldiğinde, aşağıda kazanların başında duran Faruk ve Rezana doğru gürledi:
"Faruk! Rezan ! Çabuk arabalara!"
Sesi o kadar hiddetli ve karanlıktı ki avludaki tüm gürültü bıçakla kesilmiş gibi sustu. Bawer ağır adımlarla merdivenlerden inerken gözleri gayriihtiyari terasın köşesinde duran Bejna'yı buldu. Genç kadının elindeki nakış çoktan yere düşmüştü; kocasının yüzündeki o dehşeti görünce kalbinin teklemesi bir oldu. Bawer karısının gözlerinin içine baktı ama dili kilitlenmişti. Ona, az önce arkasını dönüp giden abisinin kanlar içinde toprakta yattığını nasıl söyleyecekti? Birkaç saat evvel dilediği affı esirgeyen Bejna, bu yükü nasıl taşıyacaktı?
Bawer, Bejna'nın soran ve korku dolu bakışlarından gözlerini kaçırıp hızla Faruk ve Rezan Ağa'nın yanına ulaştı. Eğilip ikisinin kulağına feryat eder gibi fısıldadı:
"Fırat'ı vurmuşlar. Pusuya düşürmüşler yolu... Durumu ağırmış."
O an Faruk'un gözleri büyüdü, Rezan ise kardeşinin halini düşündü.
Arkada duran Roza Hanım'ın, oğullarının ne dediğini anlamak için onlara doğru adım attığını gören Bawer, daha fazla bekleyemezdi. Ne anasının feryadını, ne kız kardeşlerinin çığlıklarını ne de en önemlisi, arkasından "Bawer, ne oldu söyle!" diye haykıran karısı Bejna'nın sesini dinledi.
Arkasında kalan hiç kimseye kulak asmadan, avluda duran siyah arazi aracına doğru fırladı. Direksiyona bizzat kendisi geçti. Faruk ve Rezan da arkasından arabaya biner binmez, Bawer gaza sonuna kadar bastı.
Yol boyunca arabanın motorundan çıkan o hırıltılı ses, Bawer'in kulaklarındaki uğultuyu bastıramıyordu. Gaza basan ayağı milim gevşemiyor, direksiyonu tutan parmak boğumları sıktığı çelikten farksız görünüyordu. Dikiz aynasından Faruk'un donup kalmış yüzüne, yanındaki babası Rezan Ağa'nın bir anda çöken omuzlarına baktı. Kimse konuşmuyordu. Arabanın içine dolan tek şey, yaklaşan felaketin o ağır, nefes aldırmayan sükutuydu.
Arkasında bıraktığı konağı, anasının feryat ihtimalini ve en çok da Bejna'nın o gitgide küçülen siluetini düşündü. Karısının gözlerindeki o soru işaretleri, abisini affetmeyişinin hemen ardından gelen bu ani gidişle birleştiğinde Bejna'nın ruhunda nasıl bir fırtına koparacaktı, tahmin bile edemiyordu. Ama şimdi durma vakti değildi. Toprağa sızan kan, Milan'ın da Alaca'nın da kaderini dakikalar içinde tayin edecekti.
Olay yerine yaklaştıklarında lastiklerin çıkardığı o tiz çığlıkla araba durdu. Kapılar aynı anda açıldı. Bawer, adımlarını toprağa bastığında rüzgarın taşıdığı o taze barut ve kan kokusunu hemen aldı.
Fırat'ın cansız gövdesi tozlu yolun kenarına uzanmıştı. Berivan, kocasının başını dizlerine koymuş, kanlı elleriyle onun yüzünü okşarken adeta kendi ruhunu da orada teslim etmiş gibi bakıyordu. Ne gelen arabaların sesini duymuştu ne de adımları. Gözleri sadece Fırat'ın yarı açık, gökyüzüne dikilmiş donuk bakışlarındaydı.
"Berivan!" diyerek ilk fırlayan Faruk oldu. Kız kardeşinin yanına çöküp onu omzundan tuttuğunda, Berivan'ın titreyen dudaklarından sadece zayıf bir inilti dökülebildi: "Ambulans... Ağabey, çağırdım ama gelmiyorlar... Fırat'ım soğuyor, ne olur yardım edin..."
Bawer, Fırat'ın hemen yanında diz çöktü. Parmaklarını Fırat'ın boynuna, şah damarının olduğu yere bastırdı. Nabız yoktu. Tenindeki o sıcaklık, yerini bozkırın ayazına bırakmaya başlamıştı bile. Göğsündeki ve şakağındaki yaralardan akan kan, toprağı iyice çamura bulamıştı. Bawer, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Yumruğunu öyle sert sıktı ki tırnakları avucunu kanattı.
"Geç kalmışız..." diye fısıldadı Faruk'a doğru. Sesi buz gibi, adeta taş kesilmişti. "Fırat... Fırat gitmiş."
Berivan, bu sözü duyduğu an vahşi bir çığlık kopardı. "Hayır! Gitmedi! O beni bırakmaz, bebeğini bırakmaz!" diyerek Fırat'ın soğuk göğsüne kapandı. Onun bu feryadı, ovadaki tepelerden yankılanıp Milan Konağı'nın duvarlarına kadar ulaşacak cinsten bir acı taşıyordu.
Bawer Ağa ayağa kalktı. Boynundaki damarlar şişmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Bu pusu sadece Fırat'ın canını almamıştı; ilan ettiği sulhu, kardeşinin karnındaki bebeğin geleceğini ve bu topraklara getirmek için canını dişine taktığı o kırılgan huzuru paramparça etmişti.
"Bunu yapanların..." dedi Bawer, bakışlarını ovanın bittiği o karanlık ufka dikerek. "Bunu bizzat tezgahlayanların nefesini kendi ellerimle keseceğim. Faruk! Berivan'ı kaldırın. Fırat'ı arabaya alın. Bu kan yerde kalırsa, bu topraklar hepimize mezar olsun."
Ambulansın siren sesleri, ovanın kuru gürültüsünde nihayet can bulduğunda, Berivan'ın feryadı çoktan hırıltılı bir sükuta teslim olmuştu. Faruk, kız kardeşini kollarından tutup zorlukla Fırat'ın üzerinden kaldırdı. Berivan'ın parmakları, sanki toprağı söküp götürmek ister gibi çamura sımsıkı kenetlenmişti. Genç kadının üstü başı, yüzü gözü kocasının can çekiştiği toprağın kızıllığıyla boyanmıştı.
"Berivan, kurban olayım bırak... Sağlıkçılar baksın, bırak canım benim," diye fısıldadı Faruk, gözyaşları kendi yanaklarından süzülürken.
Sağlık görevlileri sedyeyle Fırat'ın yanına ulaştığında, ilk muayene yalnızca saniyeler sürdü. Doktorun hüzünle başını iki yana sallaması, bozkırda yazılı duran o acı hükmün resmi tesciliydi. Fırat'ın bedeni sedyeye alınırken, Berivan bir kez daha atılmak istedi ama dermanı kalmamıştı; abisi Faruk'un göğsüne yığılıp kaldı.
Bawer Ağa, ambulansın kapısı kapanıp tepe lambalarının mavi-kırmızı ışığı altında uzaklaşmasını izlerken kıpırdamadı bile. Gözleri, cinayetin işlendiği virajın biraz gerisindeki tozlu yola kilitlenmişti. Eğildi, tekerlek izlerinin bittiği yerde duran boş bir kovanı yerden aldı. Parmaklarının ucunda kovanın barut kokusunu hissetti.
"Bu işi yapanlar buralı değil," dedi Rezan titreyen sesiyle bastonuna yüklenerek. "Buralı olan adam, senin öfkenin Mardin'i yakacağını bilirdi Bawer Ağa. Bu pusu dışarıdan kurulmuş."
Aynı saatlerde, Milan Konağı'nın avlusundaki hummalı düğün telaşı yerini tuhaf, tekinsiz bir bekleyişe bırakmıştı. Kadınların hamur açtığı tekneler, şerbet kazanlarının altındaki odunlar öylece kalakalmıştı. Herkes, ağanın gidişindeki o karanlık aceleyi sezmiş, fırtınanın kopacağını anlamıştı.
Bejna, üst terasın taş korkuluklarına tutunmuş, gözlerini konağın devasa kapısına dikmişti. Kalbi, göğüs kafesini yırtmak istercesine hızla çarpıyordu. İçindeki o tarifsiz sızı, dakikalar geçtikçe büyüyordu. Abisi Fırat'a birşeymi olmuştu öğlen vakti yönelttiği o buz gibi bakış, affetmeyişinin gururu, şimdi boğazına dolanan bir urgan gibi onu boğuyordu.
"Bejna..."
Arkasına döndüğünde anası Roza Hanım'ı gördü. Yaşlı kadının elleri titriyor, gözlerindeki korku bir ananın en büyük kehanetini taşıyordu.
"Annem" diyebildi Bejna, sesi titreyerek. "Bawer öyle bir gitti ki... İçim yanıyor anam. Fırat'a o lafları etmeyeydim, yüzümü çevirmeyeydim keşke..."
Roza Hanım cevap veremedi. Sadece gelinin elini tuttu, ikisi de susup o kapının açılacağı anı beklemeye başladı.
Faruk, Berivan'ın titreyen omuzlarına sarılmış, onu bir an olsun bırakmıyordu. Berivan ise kollarındaki Fırat'ın kanıyla baş başa, sanki ruhunu o virajda bırakmış gibi sadece sayıklıyordu.
Hastanenin acil servis girişi ana baba gününe dönmüştü. Sedyenin tekerlek tıkırtıları koridorları inletirken, Fırat doğrudan ameliyathaneye alındı.
Kapının üzerindeki kırmızı "Ameliyatta" ışığı yandığı an, oradaki herkes için saniyelerin asra bedel olduğu o amansız bekleyiş de başladı.
Aynı dakikalarda Milan Konağı'nda Bejna, avludaki anlamsız sessizliğin ve belirsizliğin ağırlığı altında eziliyordu. İçindeki o kötü his, boğazına çöken bir el gibi nefesini kesiyordu. "Artık yeter," diye mırıldandı kendi kendine. Bu belirsizlik, bu bekleyiş onu delirtecekti.
Hızla merdivenleri çıkıp Bawer ile paylaştığı odaya girdi. Titreyen elleriyle telefonunu çıkardı ve Bawer'i aradı.
Ameliyathanenin önündeki soğuk metal sandalyede, dirseklerini dizlerine dayamış, başını ellerinin arasına almış halde bekleyen Bawer Ağa, cebindeki telefonun titreşimiyle irkildi. Ekranda karısının adını görünce yutkundu. Boğazı kurumuş, sesi kilitlenmişti. Telefonu açtı ve kulağına götürdü.
"Bawer..." dedi Bejna. Sesi ağlamaklı, bir o kadar da hesap sorar gibi sarsılıyordu.
"Bawer, ne oldu söyle kurban olayım? Kim vurdu, kime ne oldu? Neden kaçar gibi gittiniz?"
Bawer, derin ve titrek bir nefes aldı. Gözlerini ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışığa dikti. Söylemesi o kadar zordu ki... Kelimeler boğazına birer cam kırığı gibi battı.
"Bejna'm..." dedi, sesi fısıltıdan farksız, zar zor çıkıyordu. "Diren Bejna... Ayakta dur."
"Bawer, delirtme beni! Söyle!"
"Fırat..." dedi Bawer, gözyaşlarına teslim olmamak için dişlerini sıkarak. "Abini... Fırat'ı vurmuşlar Bejna. Ameliyattadır şimdi... Durumu ağırdır."
Bejna'nın kulağında o son kelimeler, "durumu ağırdır" fısıltısı bir bomba gibi patladı. Telefon parmaklarının arasından kayıp parke zemine düşerken, Bejna'nın dizlerinin bağı çözüldü. Genç kadın, göğsünden kopan derin bir feryatla yere yığıldı.
Odanın kapısı aralıktı. Koridordan geçen görümceleri Asmin ve Rozerin, yengelerinin bu acı feryadını duyar duymaz odaya daldılar. Bejna'yı yerde, saçları dağılmış, nefes alamadan ağlarken görünce ikisinin de yüreği ağzına geldi. Yanına çöküp onu doğrultmaya çalıştılar.
"Yenge! Ne oldu, kurban olayım söyle neyin var?" diye sordu Rozerin, Bejna'nın buz kesmiş ellerini ovarak.
Asmin, Bejna'nın yüzünü ellerinin arasına aldı: "Yenge, kendine gel! Ne oldu, ağabeyim mi bir şey dedi?"
Bejna, hıçkırıklarının arasından zar zor nefes alarak, "Abimi..." dedi, gözleri iki kız kardeşin üzerinde çaresizce gezindi.
"Abimi vurmuşlar... Fırat abimi vurmuşlar!"
İki görümce işittikleriyle sarsıldı. Aralarındaki tüm geçmişe rağmen, o an yengelerinin acısı kendi acıları olmuştu. Rozerin, Bejna'yı göğsüne bastırıp sakinleştirmeye çalışırken, Asmin odadan fırlayıp avluya doğru bağırdı:
"Roza Anne! Anne, yetiş! Aşağıya koş anne!"
Roza Hanım, kızının feryadını duyunca elindeki tülbenti düşürüp hızla yukarı kata yöneldi. Odaya girip durumun vehametini öğrendiğinde konakta feryatlar birbirine karıştı. Bejna ise saniyeler içinde o şoku bir kenara itip, anasının kolları arasından sıyrıldı. Gözlerindeki pişmanlığın verdiği o delice güçle ayağa kalktı.
"Ben gideceğim... Abimin yanına gideceğim!" diyerek odadan dışarı, çıkışa doğru koşmaya başladı.
Onun arkasından Roza Hanım, Asmin ve Rozerin de koştular. Konaktaki diğer korumalar hemen arabaları hazırladı. Kapılar sonuna kadar açıldı ve Milan Konağı'nın kadınları, gözyaşları içinde hastaneye doğru yola çıktılar.
Bawer Ağa, hastanenin o kasvetli koridorunda tek başına oturuyordu. Bejna ile yaptığı o zor konuşmanın ardından içi içini yiyordu. Karısının o hali gözünün önüne geldikçe kalbi sıkışıyordu. Onu korumak, kollamak istiyordu ama şimdi ameliyathaneden gelecek tek bir habere kilitlenmişti.
Tam o sırada koridorda duran korumalardan biri yanına yaklaştı. Bawer başını kaldırıp sordu:
"Bizimkiler yola çıktı mı? Konaktakiler?"
Korumalardan biri hemen telefonu kapatıp Bawer'e döndü:
"Ağa'm, az önce aradım. Bejna yengem, Roza anam ve kızlar arabaya binip çıkmışlar. Geliyorlar."
Bawer, başını hafifçe sallayarak "Tamam" dedi. En azından yolda güvendeydiler. Bejna'nın burada, yanında olması gerekiyordu; bu acıyı tek başına taşıyamazdı.
Fakat bu fırtına sadece Milan Konağı'nı değil, asıl Fırat'ın baba ocağını, Kara aşiretini yakıp kül edecekti. Sıra, Fırat'ın ailesine bu kara haberi vermeye gelmişti.
Bawer, titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Rehberden Fırat ve Bejna'nın babası olan Ciwan Kara'nın numarasını buldu ve tuşladı.
O sırada Kara Konağı, bozkırın ortasında derin bir sakinlik içindeydi. Ne oğulları Fırat'tan ne de kızları Bejna'dan bir haber alamamışlardı. Konakta sadece Esme Hanım ve Ciwan Ağa kalmıştı. Günün yorgunluğu üzerlerinde, sessizce oturuyorlardı.
Ciwan Ağa, avludaki ahşap sedirde oturmuş, "Esme, bana sıcak bir çay demle hele," diyerek avlunun serinliğine kendini bırakmıştı.
Tam o esnada cebindeki telefonun tiz sesi avlunun sessizliğini bozdu. Ciwan Ağa, elini kuşağına atıp telefonu çıkardı. Ekranda damadı Bawer Milan'ın adını gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı.
Sedire iyice yerleşip, telefonu kulağına götürdü ve aramayı kabul etti:
"Damat ağa hayırdır inşallah? Sesiniz soluğunuz çıkmıyordu, Kızım iyimi ?"
Ciwan Ağa'nın sorusu, Kara Konağı'nın taş duvarlarında yankılanıp kayboldu. Telefonun diğer ucundaki o bir saniyelik sessizlik, yaşlı ağanın içine tarifsiz bir kor gibi düştü. Tecrübeliydi Ciwan Ağa; bu topraklarda sessizliğin ne anlama geldiğini, hangi fırtınaların öncüsü olduğunu çok iyi bilirdi.
Bawer Ağa, hastane koridorunun soğuk duvarına yaslanıp gözlerini kapattı. Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı:
"Ciwan Ağa" dedi. Sesi, bir ağanın taşıyabileceği en ağır sesti " oğlunuz Fırat pusuya düşürülmüş şuan hastanedeyiz "
Ciwan Ağa, elindeki boş çay bardağını sedirin üzerine nasıl bıraktığını bilemedi. Bardağın tahta masaya çarpıp devrilme sesi, avluda bir çığlık gibi yankılandı. Esme Hanım, elindeki çaydanlıkla mutfak kapısında belirdiğinde, kocasının bembeyaz kesilmiş yüzünü görüp donakaldı.
"Ne dersin sen Bawer Ağa ?" diye kükredi Ciwan Ağa, ayağa fırlayarak. "Fırat'ım nerededir? Aslanım nerededir?!"
"Mardin Devlet Hastanesi'ndeyiz Ameliyattadır... Kurşunlar ağırdır."
Telefon kapandığında Ciwan Ağa'nın elindeki cihaz yere düştü, bataryası bir yana kapağı bir yana dağıldı. Esme Hanım elindeki çaydanlığı yere düşürdü; sıcak su taşların üzerine yayılırken dumanı avluyu sardı.
"Ciwan... Fırat'ıma ne olmuş? Söyle ciğerim yanıyor Ciwan!" diye feryat etti Esme Hanım.
"Fırat'ı vurmuşlar Esme! Aslanımı vurmuşlar!" diye haykıran Ciwan Ağa, yaşlılığına ve dizlerindeki sızıya bakmadan konağın kapısına doğru koştu. Kara Konağı'nda kıyamet kopmuştu; saniyeler içinde arabalar hazırlandı, feryatlar ağıtlara karışarak hastane yoluna döküldü.
