26. bölüm · Acımasız Ağa
26.Bölüm
Fırat Ağa'nın gözlerini açtığı haberi, Mezopotamya topraklarına sabaha karşı çöken yoğun bir sis gibi hızla yayıldı. Hastanenin o soğuk, beyaz koridorundaki gergin bekleyiş, yerini sinsi ve tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Fırat ölümün kıyısından dönmüştü dönmesine ama onun hayata tutunuşu, iki aşiret arasındaki hesabı kapatmıyor; aksine, duran saati daha büyük bir gürültüyle yeniden çalıştırıyordu.
Aradan geçen üç günün ardından Fırat, yoğun bakımdan çıkarılarak geniş ve sıkı güvenlikli özel bir odaya alınmıştı. Kapıda hem Kara hem de Milan aşiretinin en sadık adamları etten bir duvar örmüştü. Herkes tetikteydi. Çünkü herkes çok iyi biliyordu ki; Fırat'ın dudaklarından dökülecek tek bir isim, bu topraklarda ya yeni bir sulhun kapısını açacaktı ya da toprağı yeniden kana bulayacaktı.
Güneş, odanın jaluzilerinden içeri sızıp Fırat'ın solgun yüzüne keskin çizgiler çizerken, odada sadece en yakınları vardı: Ciwan Ağa, Esme Hanım, Berivan ve başı önde, mahcup bir şekilde bekleyen Bejna. Bawer Ağa ise kapının hemen eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, heybetli bir heykel gibi dikiliyordu.
Fırat, sırtına desteklenen yastıklar sayesinde yatakta hafifçe doğrulmuştu. Bakışları hâlâ yorgundu ama o eski, keskin Kara Aşireti hükmü gözlerinde yeniden canlanmıştı. Elini yavaşça, karnı burnunda olan karısı Berivan'ın titreyen elinin üzerine koydu. Gözleri, kadının nemli gözlerinde kenetlendi.
"Karanlığın içinde kaldığımda beni o dehlizden çıkaran, senin o lavaboda fısıldadığın sözler oldu Berivan. Sözümü tuttum, sizi bırakmadım."
Esme Hanım hıçkırarak oğlunun dizine kapandı:
"Bırakmadın aslanım... Allah seni bize, doğmamış yavruna bağışladı. Ama şimdi söyle kurban olduğum, söyle anamın kuzusu! Kim kıydı sana? Kim arkandan haince sıktı o kurşunu?"
Odadaki hava bir anda buz kesti. Herkes nefesini tuttu. Ciwan Ağa bastonuna iki eliyle birden abanıp oğluna doğru yaklaştı. Gözlerinde dinmek bilmeyen bir intikam ateşi yanıyordu.
"Söyle oğul," dedi Ciwan Ağa, sesi adeta yeri göğü titretti. "Söyle ki bu ihtiyar halimle o hainin leşini kendi ellerimle sereyim meydana. Kimdir Milanlar'ın içindeki o soysuz?"
Fırat'ın bakışları, babasının öfkeyle titreyen sesinin ardından odadaki herkesin üzerinde tek tek gezindi.
Gözleri son olarak kapı eşiğinde bir duvar gibi dikilen Bawer Ağa'da ve onun hemen arkasında korkuyla hıçkırığını yutan kız kardeşi Bejna'da durdu. Odada çıt çıkmıyordu; zaman sanki yeniden donmuş, herkes Fırat'ın dudaklarından dökülecek o ölümcül isme kilitlenmişti.
Fırat, derin bir nefes almak istedi ama göğsündeki keskin sancı buna izin vermedi. Yüzünü buruşturup Berivan'ın elini daha sıkı sıktı. Kurumuş dudaklarını zorlukla araladığında sesi, koridordaki sessizliği yırtan bir fısıltı gibi çıktı:
"Yüzlerini görmedim, baba..."
Ciwan Ağa duyduğu cevapla birlikte bir an sendeledi, bastonuna daha sert abandı. "Nasıl görmedin oğul? Seni sırtından vuran o namertleri nasıl tanımazsın?" diye gürledi yaşlı adam, hayal kırıklığı ve dinmeyen öfkesiyle. Fırat'ın bunu söylemesi, içindeki intikam yangınını söndürmüyor, aksine hedef bulamamaktan ötürü adamı daha da çıldırtıyordu.
Fırat başını yavaşça yastığa geri yasladı, gözlerini tavana dikti. O dehşet anı zihninde tüm çıplaklığıyla yeniden canlanıyordu: Bebek haberini vermek için yola çıkmışlardı. Önlerini kesen o meşum gölgeler... Arabadan ilk kendisi inmişti. O sırada pusuda bekleyen iki ya da üç adam, hiç acımadan kurşunları ardı ardına patlatmıştı.
Fırat yatağından yeniden doğrulmaya çalışarak Bawer'e baktı. İki genç liderin gözleri havada çarpıştı. Fırat kimin vurduğunu bilmediğini söylemişti ama içindeki şüphelerin hangi kapıya çıktığını, bu pusunun neye hizmet ettiğini çok iyi biliyordu. Şimdilik açıkça bir isim verip ortalığı büsbütün yangın yerine çevirmek istememişti.
"Bawer Ağa," diye seslendi Fırat, halsiz ama buyurgan bir sesle. "Konağına sığınan karım ve doğmamış bebeğim sana emanettir. Ben ayağa kalkana kadar bu topraklarda tek bir kan damlarsa, sorumlusu o yüzünü gizleyen iki üç it değil, biz oluruz. Önce o gölgelerin sahibini bulacağız."
Bawer başını vakur bir şekilde salladı. "Canın canımdır Fırat Ağa. Kimsenin şüphesi olmasın, o hainler ortaya çıkana kadar Milan Konağı'nın kapısı da namlusu da dostun arkasındadır."
Berivan, Fırat'ın elini kendi karnına doğru bastırırken, Bejna gözlerindeki yaşları silerek abisinin yatağına yaklaştı. Fırat hayattaydı, gözlerini açmıştı; ancak odadaki buz gibi hava, Fırat'ın sözlerinin ardından yerini sinsi bir sessizliğe bırakmıştı. Ciwan Ağa, oğlundan net bir isim alamamanın verdiği öfkeyle bastonunu yere vura vura odanın içinde volta atmaya başladı.
"Yüzlerini gizlediler demek..." diye mırıldandı Ciwan Ağa, dişlerinin arasından. "Bizim buralarda yüzünü gizleyen ya korkaktır ya da çok yakından biridir. Yabancı olsa, puşi takıp arkandan yaklaşmaya tenezzül etmezdi Fırat'ım."
Bu sözler, odadaki herkesin zihnine yeni bir şüphe tohumu ekti. Fırat, babasının ne demek istediğini çok iyi anlıyordu. Bakışlarını yavaşça odanın köşesinde sessizce bekleyen Berivan'a çevirdi. Karısının gözlerindeki korkuyu, karnının üzerindeki o titreyen ellerini gördükçe içi eziliyordu.
"Baba," dedi Fırat, sesini biraz daha yükselterek odadaki gerilimi dağıtmaya çalıştı. "Şimdi kimseyi zan altında bırakıp ortalığı ateşe vermenin vakti değil. Ben hayattayım. Önemli olan bu. Ama o iki üç namerdin arkasında kimin olduğunu bulmak benim boynumun borcudur. Hele bir ayağa kalkayım..."
Bawer Ağa, kapı eşiğindeki dik duruşunu bozmadan araya girdi. Sesi, bir liderin sarsılmaz ciddiyetini taşıyordu:
"Ciwan Ağa, oğlun doğru söyler. Şüpheyle, tahminle aşiret yönetilmez. Fırat 'Görmedim' dediyse, o gölgeleri bulmak artık ikimizin de vazifesidir. Eğer o adamlar benim topraklarımdan çıkarsa, cezalarını kendi ellerimle keserim. Ama eğer senin konaktan bir sızıntı varsa, o zaman hesabını sen verirsin."
O odada bu büyük kararlar alınırken, hastane koridorunun dışındaki hareketlilik bambaşka bir boyuta ulaşıyordu. Ancak "Fırat Ağa kimseyi görmemiş" fısıltısı kapı aralığından dışarı sızdığı an, namluların ucu yere doğru çevrilse de eller tetikten çekilmedi. Hain hâlâ dışarıdaydı.
Doktorun odaya girip Fırat'ın daha fazla yorulmaması gerektiğini söylemesiyle, odadaki ağır hava koridora taşındı. Hastaneden ayrılma vakti geldiğinde Berivan, kalbinin yarısını o odada bırakmış gibiydi. Bawer Ağa; Bejna ve Berivan'ı alarak Milan Konağı'na doğru yola çıktı.
Aynı günün gecesinde, mayıs ayının serin rüzgarı Milan Konağı'nın yüksek burçlarını döverken, Bawer Ağa çalışma odasında tek başınaydı. Masasının üzerindeki kehribar tespihi parmaklarının arasında hızla çeviriyor, Fırat'ın "iki ya da üç adamlardı" sözünü zihninde tartıyordu. Tam o sırada odanın kapısı tıklandı ve Bawer'in en güvendiği mülazımı içeri girdi.
"Ağam," dedi adamı, sesini neredeyse odaya hapsederek. "Hastaneden ve sınırdan çocukları topladım. Bizim çocukların dediklerine göre, Fırat Ağa'nın vurulduğu o sabah bölgedeki bir güvenlik kamerasına bir hareketlilik yansımış. Saldırganların kullandığı arabanın plakasını bulabiliriz"
Bawer tespihi çekmeyi aniden bıraktı. Gözleri tehlikeli bir karartıyla kısıldı.
"Kimmiş? Kimin uşağıymış o araba?"
"Henüz net değil ağam," dedi adamı başını eğerek. "But kasabadaki buralı olmayan bazı tiplerin o gece sınıra yakın köylerde dolandığı söyleniyor. Sanki... Sanki birileri iki aşireti birbirine kırdırmak için bilerek o noktayı seçmiş."
Bawer Ağa ayağa kalktı ve pencereden dışarıya, karanlığa gömülmüş Mezopotamya ovasına baktı.
"Bu işi en ince ayrıntısına kadar araştıracaksınız," dedi, sesi odayı dolduran net bir emir kipiyle. "O araba kimindir, o sabah sınır boyunda hangi itler dolanmıştır, bulup getireceksiniz önüme."
Mülazımı odadan çıktıktan sonra Bawer, derin bir yorgunlukla yatak odasına doğru yürüdü. Kapıyı yavaşça açıp içeri süzüldüğünde Bejna'yı yatakta uzanmış, karanlığı seyrederken buldu. Günlerin stresi üzerindeki gömleğe bile sinmişti; ilk üç düğmesi zaten açık olan gömleğinin iki düğmesini daha çözdü. Rahatlamak için tamamen çıkarmak istese de zihni o kadar doluydu ki birazdan yeniden çalışma odasına döneceğini biliyordu.
Ayakkabılarını ağır hareketlerle kenara fırlatıp yatağa, Bejna'nın hemen yanına uzandı. Günlerdir aralarına giren o soğuk mesafeye daha fazla tahammül edemeyerek kolunu uzattı, Bejna'yı belinden kavrayıp güçlü bir hareketle tek seferde kendine doğru çekti.
Bejna, kocasından böyle ani ve hararetli bir hareket beklemiyordu. Sırtı Bawer'in sert göğsüne çarpınca ağzından küçük bir inilti kaçtı. "Ne yapıyorsun Bawer?" diye sordu, nefesi kocasının sıcak tenine karışırken.
Bawer, çenesini onun ipek gibi yumuşak saçlarının arasına yerleştirdi. Bejna'nın kokusu, günlerdir ciğerlerine dolan o kesif hastane ve barut kokusunu tek bir nefeste silip süpürmüştü.
"Çok uzak kaldık," dedi Bawer, sesi derinden ve pürüzlü geliyordu.
"Günlerdir o buz gibi koridorlarda, yanımdayken bile benden fersah fersah uzaktın. Şimdi sadece sus ve öylece dur, Bejna."
Bejna başını arkaya doğru yaslayıp Bawer'in açık gömleğinden sızan teninin sıcaklığına bıraktı kendini. Bawer, karısının huzur veren kokusuna daha fazla direnemeyerek, ne kadar uyanık kalmak istese de derin bir uykuya daldı. İkisi de gecenin karanlığında, birbirlerine sığınarak uyuyakaldılar.
Ertesi sabah, odaya sızan ilk ışıklarla birlikte önce Bejna uyandı. Gözlerini açtığında Bawer'in hâlâ yanında, derin bir uykunun kollarında olduğunu gördü. Bejna şaşkınlıkla kocasının yüzünü izledi. her sabah herkesten önce uyanan Bawer Ağa'yı ilk kez böyle savunmasız ve böylesine derin uyurken görüyordu.
"Bawer..." diye fısıldadı, sesi sabahın mahmurluğunu taşıyordu. "Bawer, hadi uyan artık. Güneş avluya düştü."
Bawer'den çıt çıkmadı. Sadece derin bir nefes alıp başını yastığa daha çok gömdü. Bejna, hayatı boyunca bu adamın şafak sökmeden yataktan fırladığına şahit olmuştu. Onu böyle uykunun pençesinde görmek içini garip bir şefkatle doldurdu. Bir kez daha, bu sefer biraz daha sertçe omzuna dokundu.
"Bawer Ağa haydi uyanma vaktidir"
Bawer, karısının sesini ve tenindeki sıcaklığı çok uzaklardan gelen bir uğultu gibi işitiyor ama bilinci bir türlü yüzeye çıkamıyordu. Tam o sırada, zihninin derinliklerindeki o karanlık dehlizlerde bir şimşek çaktı. Dün gece mülazımının getirdiği o meşum haber, uykunun kalın perdesini tek bir hamlede yırtıp attı.
"Fırat Ağa'nın vurulduğu o sabah... Arabanın plakasından bulabiliriz..."
O araba. Fırat'ı vuran hainlerin izi. İki aşireti birbirine kırdırmak isteyen o gölgelerin kim olduğu gerçeği, şu an mülazımının elindeki o tek bir kamera kaydında, o plakanın arkasında gizliydi. Kim olduğunu öğrenecekti. O namertlerin maskesini kendi elleriyle indirecekti.
Bawer, sanki sırtına kor bir demir basılmış gibi ansızın gözlerini açtı. Göz bebeklerindeki uyku kırıntıları bir saniyede yok olurken, yatakta öyle ani ve sert bir hamleyle doğruldu ki Bejna irkilerek geriye çekilmek zorunda kaldı. Bawer, altındaki yorganı hızla üzerinden atıp ayaklarını yere bastı. Çenesi kasılmış, gözleri çoktan avına kilitlenmiş bir şahin gibi keskinleşmişti. Hiç vakit kaybetmeden gömleğinin düğmelerine uzandı.
Bejna, kocasının bu ani ve neredeyse çılgınca kalkışını şaşkınlıkla izledi. Az önce ne yaparsa yapsın uyanmayan adam, şimdi adeta bir yangından kaçar gibi acele ediyordu. Yüzünde hafif, muzip ama bir o kadar da şaşkın bir tebessümle sordu:
"Ne oldu Bawer? Hani kalkmazdın? Az önce dünya yıkılsa uykundan uyanmayacak gibiydin, ne bu acele?"
Bawer, gömleğinin açık düğmelerini hızla iliklerken duraksadı. Dönüp karısının şaşkın yüzüne baktı. İçindeki o intikam ateşi ve merak duygusu dışarı taşmasın diye sesini zoraki bir sakinliğe bürüdü ama gözlerindeki o tehlikeli parıltıyı gizleyemedi.
"Kalkmam gereken daha büyük bir mevzu var, Bejna," dedi, sesi pürüzlü ve buz gibi net çıkmıştı. "Geciken bir hesabı görmenin, o gölgelerin sahibini öğrenmenin vakti geldi."
Ayakkabılarını hızla ayağına geçirip arkasına bile bakmadan kapıya doğru yönelirken, Milan Konağı'nda o sabah, sahte barışın perdesi tamamen yırtılmak üzereydi.
Bawer, odanın ağır ahşap kapısını arkasından kapatıp koridorun loşluğuna adım attığında, adımları taş zeminde sert yankılar uyandırıyordu. Konak yavaş yavaş uyanıyordu; avludan gelen tencere tava sesleri, hizmetçilerin fısıltıları ve mayıs sabahının o taze esintisi koridora kadar ulaşıyordu. Ancak Bawer'in zihnindeki fırtına, bu sabah huzuruna tamamen tezat bir karanlıktı.
Merdivenleri ikişer üçer inip doğrudan çalışma odasına yöneldi. Kapının önünde bekleyen mülazımı, ağasının bu saatte ve bu hışımla geleceğini bildiğinden tetikte bekliyordu. Bawer'i görür görmez hemen doğruldu, başıyla selam verdi.
"Ağam," dedi, sesi koridorun duvarlarına çarparak alçaldı. "Çocuklar sabaha kadar plaka üzerinden kasabadaki ve sınırdaki tüm bağlantıları taradı. O araba..."
Bawer, adamının sözünü tamamlamasını beklemeden çalışma odasının kapısını açıp içeri girdi. Masasına doğru yürürken arkasını dönmeden, "Söyle, kimin uşağıymış?" diye gürledi. Sesi, sabırsızlığın ve öfkenin sınırındaydı.
Mülazım içeri girip kapıyı kapattı. Elindeki küçük kâğıt parçasını masanın üzerine bırakırken yutkundu:
"Araba Bu konağın eski çalışanı Hayice Hanımın Kızı Dila'nın tutuğu adamların"
Bawer Ağa, masanın üzerinde duran küçük kâğıt parçasına bakarken zaman bir anlığına durdu. Kulaklarında uğuldayan ses, mülazımının az önce telaffuz ettiği o isimle birlikte zihninde devasa bir çığa dönüştü. Dila . Konağın ekmeğini yemiş, annesi Hatice Hanım'ın yıllarca sadakatle hizmet ettiği o ailenin kızı.
Bawer'in gözlerinde şimşekler çakıyordu. İnanamadı, inanmak istemedi. Milan ve Kara aşiretlerini birbirine kırdırmak, Fırat Ağa'yı arkasından kalleşçe vurdurmak... Bu, bir genç kızın cesaret edebileceğinden çok daha büyük, çok daha kanlı bir oyundu.
"Sen ne dersin, Mazlum?" dedi Bawer, sesi odanın taş duvarlarında yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. "Dila kim, bu topraklarda kan akıtmak kim? Kardeşi Dildadan beklerim ama o kız Doğru düzgün konuş, hata istemem!"
Mazlum başını daha da öne eğerek, efendisinin gazabından çekinerek konuştu:
"Hata yok ağam. Çocuklar kameradaki arabanın izini sürdü. Sınırdaki o kiralık katillerle bizzat Dila'nın buluştuğu, parayı kendi elleriyle teslim ettiği kesinleşti. Dila, Fırat Ağa'nın vurulduğu sabahın gecesinde sınırdan kaçmaya çalışırken bizim adamlara yakalandı. Şimdi aşağıda, eski depoda tutuluyor. Seni bekler."
Bawer, göğsünün öfkeyle körüklendiğini hissetti. Adımları öylesine sert ve kararlıydı ki, çalışma odasından çıkıp konağın alt katındaki mahzenlere doğru ilerlerken, geçtiği koridorlardaki maruzat bekleyen adamları korkuyla geri çekildi. Milan Konağı'nın adaleti sertti, ancak ihanetin cezası ölümden de beterdi belliki dilayıda annesinin ve kardeşinin yanına gönderme vakti geldi.
Demir kapı büyük bir gürültüyle açıldığında, dehlizin loş ışığı Dila'nın korkudan morarmış, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne vurdu. Sandalyeye bağlanmış olan genç kız, Bawer'in heybetli gölgesini karşısında görünce hıçkırıklara boğuldu.
Bawer, aralarındaki mesafeyi birkaç büyük adımla kapatıp Dila'nın tam önünde durdu. Eğilerek kızın çenesini parmaklarının arasına aldı ve kafasını sertçe yukarı kaldırdı. Gözlerinde zerre merhamet yoktu.
"Hatice Hanım'ın sütü sana helal olmasın, Dilan," dedi Bawer, fısıltısı celladın ipinden daha soğuktu. "Söyle bana... Fırat Ağa'nın kanını dökmek, bu toprakları ateşe vermek hangi aklın ürünüdür? Arkanda kim var?"
Dila, çenesindeki acıya rağmen Bawer'in gözlerinin içine baktı.
"Ben tek başıma yapmadım Bawer Ağa... Her şey Dilda içindi! Kardeşim Dilda için..."
Bawer duyduğu isimle irkildi. Dilda, Dila'nın kız kardeşiydi. Dila, ağlayan gözlerini Bawer'e dikerek konuşmaya devam etti:
"Dilda sana aşık Bawer Ağa!"
Bawer'in kaşları çatıaldı, öfkesi katlandı. "Kardeşinin marazi aşkı için mi Fırat Ağa'yı vurdurdun?" diye gürledi.
"Asıl hedef bejnaydı fakat fırat ölseydi berdel biyecekti ce siz boşanacaktınız" diye haykırdı Dila, gerçeği meydan okurcasına kusarak. "Asıl hedef Bejna'ydı! Kardeşimin intikamı için, o fıratın canını alacaktım. O ölecekti ki kardeşim Dilda sana kavuşabilsin!"
Bawer, duydukları karşısında tiksinti ve dehşetle geri çekildi. Dilda'nın kendisine olan gizli aşkı ve Dila'nın kardeşinin intikamı uğruna karısı Bejna'nın canına kastetmesi, iki aşiretin yüzlerce canına mal olabilecek korkunç bir delilikti.
"Siz aklını yitirmişsiniz," dedi Bawer, arkasını dönüp kapıya doğru yürürken.
"Kardeşinin kirli aşkı da, senin döktüğün kan da bu konağı kirletemez. Mazlum! Ciwan Ağa'ya haber uçurun. Hain elimizdedir. Fırat Ağa'nın da, Milanlar'ın da hesabı bugün bu avluda kesilecek."
Birkaç saat sonra, Milan Konağı'nın geniş avlusu tarihi bir yüzleşmeye ev sahipliği yapıyordu. Haberi alan Ciwan Ağa, elinde bastonu, gözlerinde dinmeyen öfkesiyle konaktan içeri girdi. Fırat Ağa hâlâ hastanede yatağa bağımlıydı ama babası, Kara Aşireti'nin onurunu korumak ve oğlunun kanının hesabını sormak için oradaydı.
Üst kattaki odasının penceresinden avluda toplanan kalabalığı ve ortada diz çöktürülmüş Dila'yı gören Bejna, içindeki kötü hisse engel olamayarak aşağıya indi. Bawer'in yanına ulaştığında, Dila'nın kendisine nefret ve kıskançlık dolu bakışlarıyla karşılaştı. Bejna, abisi Fırat'ı vuran bu pusunun asıl hedefinin kendisi olduğunu, Dila'nın kız kardeşi Dilda'nın kocası Bawer'e olan tehlikeli aşkı yüzünden ölümün kıyısından döndüğünü henüz bilmiyordu.
Ciwan Ağa, bastonunu yere vurarak Bawer'e yaklaştı. "Bawer Ağa!" diye gürledi. "Oğlumun kanını döken bu yılan senin bağrından mı çıktı?"
Bawer, karısı Bejna'nın elini herkesin gözü önünde sıkıca ve sahiplenici bir tavırla tutarak Ciwan Ağa'nın karşısında dikildi.
"Benim bağrımdan değil, Ciwan Ağa. Bu yılan ve kız kardeşi Dilda, iki aşireti birbirine kırdırmak isteyen kirli bir niyetin sahipleridir. BERDEL bitsin diye fıratı vurmuş"
Fırat Ağa'yı vurduran, namertçe pusu kuran bu Dila'dır. Cezası neyse, iki aşiretin gözü önünde verilecektir."
Dila, son bir çabayla başını kaldırıp Bejna'ya nefretle baktı: "Kardeşim Dilda'nın ahı seni yakacak Bejna! O konak sana yar olmayacak!" diye bağırdı.
Ciwan Ağa'nın gözlerindeki intikam ateşi, Dila'nın itiraflarıyla harmanlanmış, namluların ucu öfkeyle titremeye başlamıştı. Ancak töre sert olsa da, Mezopotamya topraklarında silahsız bir kadına tetik çekmek ağalığın şanına yakışmazdı. Dila bir kadındı; bu yüzden ne Ciwan Ağa'nın adamları ne de Milanlar ona el kaldırabildi. Öfke büyüktü ama kurallar nettir.
Bawer Ağa, avlunun ortasında diz çökmüş Dila'ya bakarken sesini bir cellat gibi soğuk tuttu.
"Bir kadının kanını döküp ellerimizi kirletmeyiz, Ciwan Ağa," dedi Bawer, sesini avludaki herkesin duyacağı şekilde yükselterek. "Ama bu konağın ekmeğine ihanet edenin, karımın ve Fırat Ağa'nın canına kastedenin bu topraklarda tek bir nefes almaya hakkı yoktur."
Bawer, hemen arkasında bekleyen Mazlum'a döndü ve mutlak bir emir verdi:
"Hemen şimdi! Hatice Hanım'ı ve kızı Dilda'yı da alın. Dila ile birlikte bu toprakların sınırının dışına süreceksiniz onları. Yanlarına dört tane en güvendiğim korumayı ver. Arabalara bindirip götürün. Bir daha bu topraklara ayak basarlarsa, canlarını kendi ellerimle alırım!"
Mazlum başını eğip adamlarına işaret etti. Dila, korumaların kolları arasında sürüklenerek kapıdaki arabalardan birine bindirilirken, annesi Hatice ve ablasının delice sevdası yüzünden bu sürgüne mahkum olan Dilda da diğer arabaya yerleştirildi. Motor sesleri konak avlusunda yankılanıp kapıdan uzaklaşırken, geride sadece çöken toz bulutu kaldı.
Hainin cezasını bulmasıyla birlikte Ciwan Ağa'nın omuzlarındaki o ağır yük hafiflemişti. Fırat'ı vuran elin kim olduğu ortaya çıkmış, namus temizlenmişti. Yaşlı adam, bastonuna abanarak Bawer'e doğru bir adım attı. Gözlerinde minnet ve sarsılmaz bir saygı vardı. Hiçbir şey söylemedi, tek bir kelime bile etmedi; çünkü iki liderin gözlerindeki o bakış, bin kelimeden daha fazlasını anlatıyordu. Ciwan Ağa, başıyla hafifçe selam verip adamlarını peşine takarak vakur adımlarla Milan Konağı'nın kapısından çıkıp gitti.
Avludaki kalabalık yavaş yavaş dağılırken Bawer, göğsüne oturan o ağır nefesi dışarı verdi. Hızla arkasına dönüp merdivenlerin başında adeta taş kesilmiş olan karısı Bejna'ya doğru yürüdü. Merdivenleri ikişer üçer çıkarak yanına ulaştı, ellerini kadının titreyen omuzlarına koydu.
"İyi misin Bejna?" diye sordu, sesi az önceki sert liderden uzak, tamamen karısına odaklanmış bir şefkatle pürüzlenmişti. "Geçti güzelim, bitti."
Bejna'nın gözlerinden iki damla yaş yanaklarına süzüldü. Başını öne eğerek, hıçkırıklarının arasından fısıldadı:
"Hepsi benim yüzümden, Bawer... Hepsi benim yüzümden oldu. Fırat abim benim yüzümden o yatakta ölümle pençeleşiyor."
Aslında zihninde o meşum gün canlanmıştı. Dilda ile çarşıda karşılaştıkları o an, kızın gözlerindeki o marazi kıskançlık ve Bejna'ya söyledikleri bir bir aklından geçti.
Bawer'e o gün çarşıda Dilda ile neler konuştuklarını, aralarında geçen o tehlikeli diyalogu anlatamadı. Dudaklarını ısırdı, gerçeğin o kısmını kalbine gömdü.
Bawer, karısının bu derin acısına karşı hiçbir şey diyemedi. Haklı ya da haksız olmanın bir önemi yoktu; önemli olan Bejna'nın şu an kollarının arasında olmasıydı. Elini yavaşça kaldırıp Bejna'nın sabahın nemini ve gözyaşlarını taşıyan saçlarını okşadı. Parmakları kor rüzgarda savrulan ipek teller gibi saçlarının arasında gezindi.
Onu belinden kavrayıp yavaşça yukarıya, yatak odalarına doğru yönlendirdi.
Bawer, göğsüne sığınmış olan karısının düzenli nefes alışlarını dinleyerek yarım saat kadar öylece durdu. Bejna'nın yüzündeki o gergin kaslar yavaşça gevşemiş, günlerin yorgunluğu ve az önce yaşadığı şok, yerini derin bir uykuya bırakmıştı. Karısının tamamen uyuduğundan emin olan Bawer, onu uyandırmaktan korkar gibi milim milim hareket ederek yataktan kalktı.
Aslında niyetleri tekti; bu öğle yemeğini karısıyla baş başa, odalarında yiyip ona biraz olsun moral vermek istiyordu. Fakat genç kadının yeni sakinleştiğini, zihninin ancak uykuda huzur bulduğunu bildiğinden onu bu sığınaktan koparmaya kıyamadı. Eğilip Bejna'nın pürüzsüz alnına dudaklarını şefkatle bastırdı, uzun bir öpücük bıraktı. Ardından parmak uçlarında yürüyerek odanın ağır ahşap kapısını hiçbir ses çıkarmadan araladı. Dışarı süzülüp aynı titizlikle kapıyı arkasından kapattı ve merdivenlere doğru yöneldi.
Sert adımları, taş merdivenleri inerken bu kez her zamankinden daha hafifti. Konaktaki o gergin barut kokusu dağılmış, yerini mayıs sıcağının getirdiği rehavete bırakmıştı. Bawer salona adımını attığında, sedirde yan yana oturmuş fısıldaşan kız kardeşleri Asmin ve Rozerin'i gördü. İkisinin de gözlerinde sabahki fırtınanın endişesi hâlâ okunuyordu.
Bawer'in içeri girdiğini gören Asmin, oturduğu yerden hafifçe doğrularak merakla abisine baktı.
"Abi, yengem nasıl?" diye sordu, sesi koridorun sessizliğinde yankılanarak.
Bawer, yorgun ama rahatlamış bir ifadeyle kardeşlerine doğru yürüdü. "İyi çok şükür, uyudu," dedi, sesi karısının uykusunu bölmekten korkar gibi biraz alçaktı. "Biraz dinlensin, ancak kendine gelir."
Rozerin, abisinin yüzündeki o korumacı ve sevdalı ifadeyi görünce dudaklarında muzip bir tebessüm belirdi. Hafifçe güldü.
"İyi olsun da..." dedi, göz kırparak. "Sen başındayken ona bir şey olmaz zaten ağam."
Bawer kardeşinin bu takılmasına karşı ciddiyetini bozmamaya çalışsa da içten içe hak verdi. Bakışlarını avluya doğru çevirirken, "Aynen," diye mırıldandı. "İyi olsun da, gerisi mühim değil."
Bawer, kız kardeşlerinin yanından ayrılıp merdivenleri tekrar çıktı ve koridorun en sonundaki odaya doğru yöneldi. Burası, Milan Konağı'nın en küçük ve en ele avuca sığmaz üyesi Hamza'nın odasıydı. Sözde sınavlarına hazırlanması, harıl harıl ders çalışması için bu odaya gönderilmişti.
Bawer kapıyı yavaşça açtığında, gördüğü manzara karşısında sabır dilenir gibi iç çekti. Hamza, kafasına devasa bir oyuncu kulaklığı takmış, bilgisayar ekranına kilitlenmiş bir halde, parmakları klavyede adeta uçarcasına oyun oynuyordu. Üstelik odada yankılanan tek şey, ekrandaki düşmanlarına savurduğu okkalı küfürlerdi.
Bawer kapı eşiğinde durup kardeşini izlerken içinden, Biz bunu ders çalışsın, adam olsun diye odaya gönderiyoruz, hırtoya bak hele! Oyun oynayıp bir de küfür savuruyor, diye geçirdi. Hamza ise dünyadan kopmuştu; arkasında duran koca Milan ağasının varlığından zerre haberdar olmadan, oyundaki rakiplerine saydırmaya devam ediyordu.
Bawer, yüzünde beliren muzip ama sert ifadeyle yavaşça kardeşinin arkasına yaklaştı. Hamza tam yeni bir küfre yeltenirken, Bawer uzanıp çocuğun kafasındaki kulaklığı tek bir hamleyle çekip çıkardı.
Hamza, en heyecanlı yerinde oyununun bölünmesiyle çılgına döndü. O sinirle, arkasındaki kişinin kim olduğuna bile bakmadan sandalyesini hızla döndürdü ve avazı çıktığı kadar bağırdı:
"Kulaklığımı çıkaran kişinin ben varya-"
Ancak cümle havada asılı kaldı. Bawer, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşlarını hafifçe kaldırarak kardeşine yukarıdan aşağıya doğru bakıyordu. Kardeşinin bu deli fişek hallerine içten içe gülse de, ağalık otoritesini sarsmamak için yüzündeki o sert ve sinirli ifadeyi bozmadı.
"Eeee, Hamza?" dedi Bawer, sesi pürüzlü ve tehditkar bir sakinlikle odada yankılandı. "Devamı ne? Dinliyorum, söyle bakalım kulaklığı çıkaran kişinin neymiş?"
Hamza, abisinin o buz gibi sesini duyar duymaz gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Beyninden aşağı kaynar sular dökülmüştü. Saniyeler içinde oyundaki mikrofonun sesini kapatıp masada hazır ola geçer gibi bir pozisyon aldı. Yutkunarak abisine döndü, yüzündeki o az önceki efelikten eser kalmamıştı.
Hamza'nın yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesildi. Az önce ekrana karşı aslan kesilen delikanlı, şimdi sandalyesinde küçüldükçe küçülüyordu. Ellerini nereye koyacağını bilemeyerek masanın üzerindeki test kitabının kapağını telaşla açtı, sanki az önce integral çözüyormuş gibi bir havaya bürünmeye çalıştı.
"Şey... Abi..." dedi Hamza, sesi bir serçe cıvıltısı gibi incecik çıkmıştı. "Ben de tam diyordum ki... Kulaklığımı çıkaran kişinin ellerinden öpeyim. Kim acaba bu güzel insan diyordum."
Bawer, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde kardeşinin bu kıvrak çark edişini izledi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılsa da ciddiyetini bozmadı. Adımını öne doğru atıp bilgisayar kasasının üzerindeki güç düğmesine bastı. Ekran bir anda kararınca Hamza'nın içinden bir cız etme sesi yükseldi ama gıkını bile çıkaramadı.
"Demek ellerinden öpeceksin?" dedi Bawer, masaya doğru eğilip Hamza'nın önündeki bomboş soru bankasına parmağıyla vurdu. "Biz aşağıda aşiretlerin davasıyla, toprağın barışıyla uğraşalım; Hamza Ağa yukarıda elin adamına sövüp oyun oynasın. Derslerin nerede senin hırto?"
Hamza suçlulukla başını öne eğdi. "Abi valla sadece bir el atacaktım, kafa dağıtmak için... Aşağıdaki mevzular yüzünden benim de kafam kazan gibi oldu. "
Bawer, kardeşinin lafı dolandırıp Bejna'ya getirmesiyle derin bir nefes aldı. İçindeki öfke, yerini konaktaki herkesi koruma güdüsünün verdiği o ağır sorumluluğa bıraktı. Hamza'nın omzuna sert ama sevgi dolu bir el yerleştirdi, hafifçe sıktı.
"Sanki kendisi uğraşıyor bak ya ama Yengen iyi, uyuyor," dedi Bawer, sesi bu kez daha yumuşaktı. "Aşağıdaki mevzular bitti, hain cezasını buldu. Senin vazifen bu konağın dertlerini sırtlanmak değil, şu kitapların başından kalkmamaktır. Bir daha seni bu ekranın başında, ağzından çıkanı kulağın duymaz halde yakalarsam, o bilgisayarı avlunun ortasında kurşuna dizerim. Anlaşıldı mı?"
Hamza hızla başını salladı. "Anlaşıldı ağam, valla anlaşıldı. Kitaptan kafayı kaldırırsam Milan namusu lekelensin!"
Bawer, kardeşinin bu abartılı sadakat yeminine hafifçe güldü, kulaklığı masanın üzerine bırakıp kapıya doğru yöneldi. Odadan çıkarken arkasından kapıyı kapatırken içinden, Hâlâ çocuk, diye geçirdi.
Bawer, Hamza'nın odasından çıkıp avluya indiğinde, geniş tahta sofranın çoktan hazırlandığını gördü. Mayıs sıcağının altında, üzerindeki o gergin havayı atmaya çalışan konak ahalisi yerlerini alıyordu. Bawer sofranın başköşesine oturduğunda, sabahki fırtınanın ardından herkesin üzerinde sinsi bir suskunluk vardı. Kimse ne Fırat Ağa'nın adını anmaya cesaret edebiliyordu ne de sınırdışı edilen Dila ile ailesinin.
Sessizliği dağıtan,Faruk ile meleğin düğünü oldu Sofrada bir tek o konuşuldu; alınacak takılar, davet edilecek aşiretler ve kurulacak toy çadırları... Bawer, sadece başıyla onay verip birkaç kısa cümleyle meseleyi bağladı. Ardından sofraya derin bir sükunet çöktü. Herkes başı önünde, sadece kaşık seslerinin yankılandığı sessiz bir yemek yiyip kalktı.
Fırat'ın karısı Berivan ise son günlerde iyice büyüyen karnını iki eliyle alttan destekleyerek sofradan erken müsaade istemişti. Hamileliğin getirdiği o ağır yük ve yaşadığı stres, ne zaman biraz fazla yese midesini altüst ediyordu. Kimseye yük olmak istemediğinden, yavaş adımlarla konağın arka tarafında kalan eski odasına çekildi; biraz uzanıp dinlenmek, doğacak yavrusunun hatrına sakinleşmek tek muradıydı.
Herkes sofradan dağıldıktan sonra Bawer, adımlarını doğrudan konağın geniş mutfağına kırdı. Tezgahın başında iş gören hizmetlilere seslenerek, "Bejna için bir tepsi hazırlayın," talimatını verdi. İçinde taze çorba, biraz ekmek ve hafif yiyeceklerin olduğu bir tepsi hazırlatırken içi el vermiyordu. Karısının uykusunun ne kadar kıymetli olduğunu biliyordu ama sabahtan beri ağzına tek lokma koymadığını düşününce, onu mecburiyetten uyandırmayı kafasına koymuştu.
Tepsiyi iki eliyle kavrayıp yukarı, yatak odasına doğru çıktı. Kapının eşiğine geldiğinde, içeriden uyanıp uyanmadığını anlamak için bir an duraksadı, ardından dirseğiyle kapının kolunu yavaşça aşağı indirip içeri süzüldü.
Fakat beklediğinin aksine, Bejna çoktan uyanmıştı. Kabuslardan kalma bir sıcaklıkla kan ter içinde uyanmış, üzerindeki o ağırlaşmış elbiseyi çıkarıp yerine rahat, ince bir pamuklu entari geçirmişti. İçindeki o kırgınlık ve halsizlik yüzünden banyoya girip duş alacak mecali kendinde bulamamış, şimdilik sadece ferahlamak istemişti.
Bawer içeri girdiğinde, Bejna tuvalet aynasının önüne geçmiş, elindeki pamukla yüzündeki o belirsiz, çok hafif makyajı temizlemekle meşguldü.
Aynanın yansımasından kapının açıldığını ve kocası Bawer'in elinde yemek tepsisiyle kapı eşiğinde dikildiğini görünce, elindeki pamuğu yavaşça masaya bırakıp arkasına döndü. İki gencin gözleri, odanın loş ve serin havasında yeniden kenetlendi.
