31. bölüm · Acımasız Ağa

31.Bölüm

Vaveyla Kullanıcısı

Herkeze merhabalar Canlar bu bölüm geçmiş ve merwan ağanın gençlik bölümüdür bilginiz Olsun

YILLAR ÖNCE ;

Mardin'in taş sokaklarına düşen ikindi güneşi, Milan Konağı'nın yüksek avlu duvarlarını altın bir zırh gibi kaplıyordu. Henüz yirmi iki yaşında, omzundaki ağalık yükünü gururla taşıyan genç Merwan Ağa, konağın terasından kadim şehri izliyordu.

Yüzündeki sert hatlar, keskin bakışları ve cüssesiyle görenlerde hürmet uyandıran bu genç adamın göğsünün sol yanında ise kimselerin bilemediği, bilmeye cüret dahi edemediği fırtınalar kopuyordu.
Merwan, iki yıldır kalbini tek bir kadına mühürlemişti: Delal...

Arsa ve sınır meseleleri yüzünden aralarında eskiye dayanan bir soğukluk olan Şahsuvar Aşireti'nin dünyalar güzeli kızı Delal, Merwan'ın bu hayattaki hem cenneti hem de en büyük gizli sığınağıydı.

Aşiretlerin ve iki konak arasındaki o görünmez ama aşılmaz duvarların gölgesinde, sevdalarını tam iki yıl boyunca gözlerden saklamışlardı. Gece yarıları, Mardin'in kimsenin uğramadığı ıssız zeytinliklerinde, kentin altındaki tarihi mahzenlerde buluşurlar; el ele tutuşup gelecek hayalleri kurarlardı. Merwan, Delal'in gözlerine baktığında üzerindeki o ağır ağalık ceketini unutur, sadece sevdalı bir genç adama dönüşürdü.

Ancak konaktaki tek hülya bu değildi.
Milan Konağı'na akraba bağlarıyla bağlı olan Roza, yıllardır içten içe Merwan'a sevdalıydı. Gözü Merwan'dan başkasını görmez, adı her anıldığında yüreği yerinden çıkacak gibi atardı.

Eşikten giren görücülerin, kasabanın saygın ailelerinden gelen dünürlerin hepsini tek tek geri çevirmişti Roza. Annesi ve yengeleri kapısını her çaldığında, "Benim gönlüm başkasına mühürlüdür, istemem," diyerek kestirip atıyordu.

Onun tek duası, tek düşü Merwan'ın karısı olmak, Milan Konağı'na onun yanında girmekti. Merwan'ın gözlerindeki o uzaklığın, o buz gibi duruşun sebebini bilemeden, bir gün onun kalbini eritebileceği umuduyla bekliyordu.

Güz günleri yerini soğuk rüzgârlara bırakırken, Milan Aşireti'nin büyükleri konakta toplandı. Merwan'ın babası Adil Ağa, oğlunun artık mürvet çağının geldiğini, yaşının yirmi ikiye dayandığını ve konağa bir Hanım Ağa gerektiğini mecliste açıkça dile getirdi.

"Oğlum Merwan," dedi Adil Ağa, sesi taş salonda yankılanarak. "Yaşın geldi. Milan'ın soyu devredilecek, yükün hafifleyecek. Varmıdır gönlünde bir kız, söylesin ağaların?"

Merwan'ın boğazı düğümlendi. Bütün bakışlar üzerine çevrilmişti. Kalbi Delal diye haykırıyordu; "Şahsuvarların kızı Delal'i isterim!" demek geçiyordu içinden. Ama biliyordu ki, o gün o salonda Şahsuvar adını ağzına alsa, iki aşiret arasındaki o eski husumet yeniden alevlenecek, kan dökülecek, babası bu sevdayı tek bir kelimeyle silip atacaktı.
Korktu Merwan. Sevdasına sahip çıkmanın bedelini ödemekten, babasının gazabından ve törenin ağır çarklarından korktu.

Sustu. Başını öne eğdi.
Onun bu sessizliğini "Utandı, büyüklere bıraktı" diye yorumlayan babası gülümsedi. "Sessizlik rızadandır. Madem öyle, bizim soyumuza, şanımıza yakışan Roza kızımızı gidip isteyelim. Kızın da gönlü bizdedir, duyulur."

Merwan başını kaldırdığında iş işten geçmişti. İtiraz etmek istedi, dudakları aralandı ama kelimeler boğazında kurudu. Törenin ve ailesinin baskısı, genç adamın iradesini bir çığ gibi ezdi geçti.

İsteme gecesi Milan Ailesi, Roza'nın baba evine doğru yola çıktı. Merwan, kapkara takımı içinde, yüzünde taştan bir maskeyle arabada oturuyordu. Yüreği adeta göğsünü delercesine çarpıyor, her adımda Delal'e ihanet ettiğini hissediyordu.

Diğer tarafta ise Roza'nın evinde bambaşka bir bayram havası vardı. Kapıdan giren heyetin içinde Merwan'ı görünce Roza'nın nefesi kesildi. Yıllardır kurduğu hayal nihayet gerçek oluyordu. Görücü gelen aile Merwan'ın ailesiydi; karşısında dimdik duran adam, rüyalarının sahibiydi.

İsteme merasimi kısa sürdü. Zaten iki taraf da birbirini tanıyordu. Sözler kesildi, şerbetler içildi, dualar edildi. Büyükanne ve büyükbabalar, "Zamanla birbirlerini daha çok severler, aşıklardan bile yakın olurlar," diyerek rızalarını bildirdiler. Roza, utangaç bir tebessümle Merwan'a kahve ikram ederken, Merwan onun yüzüne bile bakmadan fincanı tek yudumda bitirdi.

Gecenin sonunda konağa döndüklerinde Merwan, odasının kapısını arkasından sertçe kapattı.

Ağır ahşap kapı kilitlendiği an, içindeki o tutmaya çalıştığı canavar dışarı fırladı. Duvardaki aynayı tek bir yumrukta paramparça etti. Aynanın kırıkları yere saçılırken, elinden akan kanları umursamadan masadaki kitapları, gaz lambasını, komodinin üzerindeki her şeyi duvardan duvara fırlattı. O odada adeta bir fırtına koptu; genç adam çaresizliğinin, korkaklığının hırsını cansız eşyalardan çıkardı.
O sırada, odayı dolduran o kasvetli yıkıntının ortasında telefonunun sesi yankılanmaya başladı.

Ekranda yazan ismi gördüğünde Merwan'ın nefesi tıkandı: Delal...
Telefon ısrarla çalıyordu. Bir kez, iki kez, üç kez... Delal arıyordu. Sevdiği kadın, ruhunun parçası arıyordu.

Merwan telefona doğru bir adım attı. Titreyen, kanlı eli cihazın üzerine gitti. Açsa ne diyecekti? "Sana sahip çıkamadım, seni sattım" mı diyecekti? Korkaklığı, sevdasına olan baskınlığı ağır bastı. Telefona dokunmadı. Parmağı kilit tuşuna kaydı ve cihazı tamamen kapattı. Odadaki zifiri karanlığa ve vicdanının sağır edici çığlığına gömüldü.

Ertesi sabah güneş, Mardin'in üzerine ağır bir sis tabakasıyla doğdu.
Delal, bütün gece telefonun başında sabahlamıştı. Merwan'ın telefonunu kapalı bulması içine amansız bir kurt düşürmüştü. Ne bir haber ne bir mesaj... Kalbindeki o amansız sızıya dayanamayarak, Merwan'ın en yakınında olan kişiyi, kardeşi Kübra'yı aramaya karar verdi.

Sabahın ilk ışıklarında titreyen parmaklarıyla Kübra'nın numarasını çevirdi. Telefon birkaç çalışta açıldı.

"Kübra..." dedi Delal, sesi endişeden pürüzlüydü. "Merwan'a ulaşamıyorum. Telefonu kapalı. Bir şey mi oldu? İyi mi o?"

Kübra, karşıdaki sesin derinliğindeki sevdadan habersiz, konağın heyecanlı havasının etkisiyle neşeyle cevap verdi:

"Ah Delal abla, haberin yok mu senin? Dün akşam bizde bayram havası vardı! Abimi evlendiriyoruz artık. Dün gece Roza ablaya istemeye gittik, söz kestik. Abimin yüzü biraz gergindi ama aileler anlaştı işte, düğün hazırlıkları başlayacak."

O an... Zaman durdu.
Delal'in elindeki telefon yer çekimine yenik düşüp taş zemine yuvarlandı. Kulaklarında sadece Kübra'nın "Dün gece istemeye gittik... Söz kestik..."

cümleleri yankılanıyordu. Dünyanın bütün oksijeni bir anda çekilmiş gibi nefessiz kaldı. Yüreğine batan o devasa bıçak, ruhunu ikiye böldü. İki yıldır uğruna her şeyi göze aldığı, gecelerini feda ettiği adam... Bir başkasına söz vermişti.

Sendeledi Delal. Şahsuvar Konağı'nın geniş, taş avlusunun ortasında dizlerinin bağı çözüldü. Yüzü kireç gibi beyazladı, gözleri karardı.

"Merwan..." diye fısıldayabildi son nefesiyle. Ve bilincini tamamen kaybederek avludaki sert taşların üzerine yığıldı.

O sırada avludan geçen abisi, kardeşinin yere serilen cansız gibi yatan bedenini görünce dehşetle bağırdı: "Delal! Kardeşim!"

Hızla yanına koştu. Delal'in başını dizlerine aldı, yüzüne vurdu ama tık yoktu. Genç kızın nabzı zayıf atıyor, tepki vermiyordu. Abisi, kardeşini kucağına aldığı gibi konağın kapısından fırladı, arabaya atıp hastanenin yolunu tuttu.

Hastanenin acil servisinde geçen kahredici saatlerin ardından Delal, beyaz ve soğuk bir odaya alındı. Gözlerini yavaşça araladığında başucunda endişeli gözlerle bekleyen abisini gördü.

"Delal... Güzel kardeşim," dedi abisi, elini sımsıkı tutarak. "Ne oldu sana? Ne durup dururken bayıldın avlunun ortasında? Bir yerin mi ağrıyor, bir derdin mi var? Söyle bana!"

Delal abisine baktı. Ama gözlerinde ne bir ışık kalmıştı ne de bir yaşam belirtisi. Ruhunu o taş avluda, Merwan'ın ihanetini öğrendiği an bırakmıştı.

Ağzını açtı ama tek bir kelime bile dökülmedi dudaklarından. Şoka girmişti. Konuşmak, o ihaneti dile getirmek, Merwan'ın adını ağzına almak canını öyle yakıyordu ki, sustu. Sadece gözlerinden sessiz, sıcak yaşlar süzüldü şakaklarına doğru.

Sevdiği adam başkasıyla evleniyordu. O ise bu gerçeğin yıkıntısı altında, diri diri toprağa gömülmüştü.

Durum Delal için katlanılamayacak kadar ağırdı. Daha bunu Merwan'ın ağzından bizzat duymamış olmasına rağmen, kalbi bu acı gerçekliğe çoktan inanmıştı.

Yüzündeki donuk ifadeyle abisine yaşanan hiçbir şeyi anlatmadan, fısıltı gibi çıkan bir sesle, "Abi, konağa gidelim lütfen," dedi.

Abisi, kız kardeşinin neden birdenbire bu hale geldiğini, kaskatı kesilip içine kapandığını bir türlü anlayamıyordu. Ancak Delal'in solgun yüzündeki çaresizliği görüp daha fazla üstelemedi; onun dediğini yaparak sessizce hastaneden çıkardı.

Arabaya bindiklerinde Delal, zorlukla da olsa emniyet kemerini taktı. Abisi motoru çalıştırıp yola koyulduğunda, genç kız derin bir nefesini tuttu. Abisinin yanında hüngür hüngür ağlayıp onu daha fazla üzmek, bu yükü onun omuzlarına da yıkmak istemiyordu.

Bir süre sessizce akıp giden yolun ardından, titrek bir sesle mırıldandı:

"Abi..."

Abisi, sonunda konuştuğu için rahatlayan ama içten içe endişeyle dolan gözlerini yoldan alıp Delal'e çevirdi.

"Efendim kurban olduğum?"

"Annemlere söyleme, olur mu... Bayıldığımı?"

Abisi direksiyonu tutan ellerinin sıkılaştığını hissederek iç çekti.

"Yapma Delal... Bak, neye bu kadar üzüldüğünü da bilmiyorum ama böyle sessizce kendini yıpratıyorsun."

Delal başka bir şey söylemedi; sadece ağır ağır kafasını salladı. İkisi de tek kelime etmeden, önlerindeki uzun ve karanlık yola bakmaya devam ettiler.

Abisi arabayı konağın önüne park edip kontağı kapattı. Endişeyle Delal'e döndü. Yüzü hâlâ kireç gibi beyazdı, göz bebekleri ise bomboş bir noktaya sabitlenmişti.

"Geldik güzelim," dedi abisi yumuşak bir sesle, kapıyı açmak için uzanarak. "İstersen odana çık, dinlen. Ben annemlere durumu idare edecek bir şeyler söylerim."

Delal, abisinin uzanan elini görmezden gelerek ağır hareketlerle emniyet kemerini çözdü. Başını olumsuz anlamda salladı.

"İyiyim ben abi... Merak etme," diyebildi sadece. Sesi rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi zayıftı.

Merdivenleri tırmanıp odasına ulaştığında kendini yatağın üzerine bıraktı. Üzerindeki hırkayı bile çıkarmadan dizlerini karnına çekti, cenin pozisyonunda yatağa kıvrıldı. Gözlerini kapattığı an Kübra'nın neşeli sesi kulaklarında çınlıyordu: "Abimi evlendiriyoruz artık... Dün gece Roza ablaya istemeye gittik..."

İçindeki hıçkırık boğazına düğümlendi ama tek damla gözyaşı akıtmadı. Gözyaşları bile tükenmişti sanki.

Aynı dakikalarda, Milan Konağı'nın çalışma odasında ise bambaşka bir fırtına kopuyordu.

Merwan Ağa, elleri cebinde, pencerenin önünden konağın avlusuna bakan kalabalığa doğru bakıyordu. Yüzü dünkünden de sertti. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, sabaha kadar uyumadığının en büyük kanıtıydı. Kapı çalındı ve içeriye küçük kız kardeşi Kübra girdi.

"Ağabey," dedi Kübra çekinerek. Ağabeyinin üzerindeki o ürkütücü sessizlikten çekindiği her halinden belliydi. "Babam aşağıda, akşam misafirler gelecek diyor. Hazırlıklar başlamış... Şey, sen iyi misin?"

Merwan arkasını dönmeden, buz gibi bir sesle cevap verdi:

"Çık dışarı, Kübra."

Kübra daha fazla kalmaya cesaret edemeden odadan çıktı. Kapı kapanır kapanmaz Merwan masanın üzerindeki telefonuna uzandı. Dünden beri kapalı tuttuğu cihazı açtı. Ekran açılır açılmaz ardı ardına düşen bildirimler, devamsızlık mesajları telefonun titremesine sebep oldu.

Ve sonra... Delal'in aradığını gösteren o cevapsız çağrı.

Merwan'ın nefesi kesildi. Boğazına saplanan yumruyla ekrana baktı. Parmakları, Delal'in adının üzerine gitti. Arama tuşuna basmak, ona her şeyi anlatmak, "Korktum Delal, babamdan, töreden korktum" diye ayaklarına kapanmak istedi.

Ama hemen ardından aşağıdan gelen kalabalıkların sesi, babası Adil Ağa'nın gür kahkahası odaya doldu. Kaderin elleri boğazını daha da sıktı. Çok geç kalmıştı. Söz kesilmiş, dağ gibi aşiretler arasına adımlar atılmıştı.

Telefonu elinde sıktı, sıktı... Öyle ki parmak eklemleri bembeyaz oldu. Ve hiçbir şey yapamayacak kadar aciz olduğunu bir kez daha idrak ederek telefonu duvara fırlattı. Cihaz binbir parçaya ayrılarak yere dağıldı.

Mardin'in iki aşireti arasında kurulan bu sessizlik, iki gencin kalbini yakarak kül etmeye başlamıştı bile.

Ertesi sabah Delal hâlâ odasından çıkmamıştı; annesine "hastayım" diyerek günü odasında, yatakta geçirmişti. İçindeki o dinmeyen fırtınayla pencereden dışarıyı izlerken, aşağıda Şahsuvar Konağı'nın devasa kapısı gıcırtıyla açıldı.

İçeriye giren dört yabancı koruma, Delal'in kaşlarını çatarak bakmasına sebep oldu. Korumalar, ellerindeki zarfları doğrudan Delal'in babasına teslim edip hızla uzaklaştılar. Avludakilerin yüzündeki şok ifadesi yukarıdan bile açıkça seçiliyordu. Babası ve etraftakiler ellerindeki kâğıtlara bakarken donakalmışlardı. Merwan Ağa'nın evleneceği haberi nihayet resmiyete dökülmüştü.

O an Delal, derin bir nefes alarak umursamaz görünmeye çalıştı. Kendi kendine, "Gelenler sadece önemli evraklar, devlet işleri ya da aşiret meseleleridir," diyerek içini rahatlatmaya çalıştı ve başını diğer tarafa çevirdi. Bu acı gerçeği kabullenmek istemiyordu.

Birkaç saat sonra, odasının kapısı hafifçe tıklatıldı ve küçük kardeşi Gül içeriye girdi. Gül, ablasının solgun yüzünü görünce endişeyle yanına yaklaştı, durumunu sordu.

İşte o an, Gül'ün elindeki o süslü zarfı gördü Delal.

Kaskatı kesilerek, "Elindeki o şey ne?" diye sordu.

Gül, sanki az önce olanları unutmuş saf bir sesle, "Ay abla, az önce Milanlar getirdi! Merwan Ağa var ya, o evleniyormuş... Düğün davetiyeleriymiş bunlar," dedi.

O kelimeler odada yankılandığı an, Delal'in gözleri ardına kadar açıldı. Sevdiği adam gerçekten evleniyordu; bu bir kabus ya da yalan değil, acı bir gerçekti demek ki. Elindeki davetiye, ihanetin en somut kanıtıydı.

Gül, ablasının ansızın taşa dönmüş gibi bakan donuk halini görünce korktu ve onu daha fazla rahatsız etmemek için sessizce odadan dışarı çıktı.

Ancak Delal'in içindeki o kırgınlık, yerini koparırcasına bir öfkeye bırakmıştı. Sinirden deliye dönerek yatağından fırladı. Günlerdir odasında sessizce ağlayan kız gidmiş, yerine ateşe kesilmiş bir Şahsuvar kızı gelmişti.

İlk işi, o adamın karşısına dikilmekti. Daha birkaç gün öncesine kadar kulağına fısıldadığı yeminleri, aşk sözlerini hatırlatan o adam şimdi başka bir kadınla evleniyordu öyle mi?

Delal, Gururunu ve kırılan kalbini arkasında bırakarak odasının kapısını sertçe açtı. Merwan Ağa'yı çağırıp ona haddini bildirmek için konağın çıkışına doğru yürümeye başladı. Bu hesaplaşma kaçınılmazdı.

Delal, konaktakilerden hiç kimse fark etmeden gizlice dışarı çıkıp Kübra'nın numarasını tuşladı. Telefonu açan Kübra'ya, Merwan Ağa ile acilen görüşmesi gerektiğini söyledi ve telefonu abisine ustası için ısrar etti.

Kübra şaşkın bir şekilde telefonu odada merdivenlerden inmekte olan ağabeyine uzattı. Merwan, arayanın kim olduğunu bilmeden telefonu kulağına götürüp sert bir sesle, "Efendim?" dedi.

Ancak hattın diğer ucundan gelen o titrek ama öfkeli sesi duyduğu an donakaldı. Delal'di bu. Kübra'ya aceleyle odadan çıkması için el hareketi yaptı. Kübra hızla odadan uzaklaşırken Merwan soluğunu tuttu.

Delal, tek bir nefeste içindeki tüm öfkeyi ve acıyı kusar gibi konuştu: "Merwan... Son bir kez görüşmek için her zaman buluştuğumuz yere gel. Eğer yeni karın izin vermiyorsa, korkma ben senin yanına gelirim!"

Bu sözler Merwan'ın damarına basmaya yetmişti. İçindeki suçluluk öfkeyle yer değiştirdi; gururu ve kıskançlığı tepesine çıktı. Dişlerini sıkarak, "Bekle orada, geliyorum!" dedi ve telefonu masaya fırlattığı gibi ceketini kapıp konağın kapısına koştu.

Aracına atlayıp hızla Mardin'in o ıssız, her zamanki buluşma noktalarına sürdü.

Gittiğinde Delal'i taşın üstüne çömelmiş, sessizce ağlarken buldu. Merwan arabadan indi; ayakları ona doğru gitmekte zorlanıyordu, çünkü karşısında kendi elleriyle yıktığı kadını görmekten korkuyordu. Yavaş adımlarla sevdiği kadının yanına yaklaştı.

Gözyaşları içinde ayağa kalkan Delal, içindeki tüm öfkeyi, hayal kırıklığını ve acıyı serbest bırakarak bağırmaya başladı. Sadece Delal bağırdı; o ıssız tepede yankılanan tek ses onun isyanıydı.

"Neden?" diye haykırdı, sesindeki titreme yerini sert bir öfkeye bırakırken. "Neden bunu bize yaptın? Hani ömrümüzün sonuna kadar birlikte olacaktık? Hani aşiretler, töreler umrunda değildi? Nasıl kıydın bize, nasıl vazgeçtin benden?!"

Merwan karşısında duruyordu; başı öne eğilmişti. Delal'in her bağırtısı göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi ama ağzını açıp tek kelime bile edemedi. Konuşma boyu suskunluğunu korudu, çünkü verecek tek bir haklı cevabı, savunacak tek bir kelimesi yoktu. Sadece suçluluk dolu gözlerle onu dinledi.

Delal'in çığlığı, Mardin'in sessiz bozkırını yırtarcasına daha da yükseldi. İçindeki o devasa yangını, boğazına düğümlenen hıncı dışarı atmak ister gibi, tüm gücüyle bağırmaya devam etti:

"Gözlerimin içine bak Merwan! Neden sesin çıkmıyor? Hani o dağları deviren, bana yeminler eden Merwan Ağa nerde ha?! Korkak bir adamdan başka ne var karşımda? Aşiretinden korktun, babandan korktun, töreden korktun! Ama benden vazgeçerken hiç korkmadın, değil mi?!"

Elleriyle göğsünü yumruklarken sesindeki acı, rüzgârın uğultusuna karıştı.

"Ben senin için her şeyi göze almıştım! Bir kelimenle dünyayı karşıma alırdım! Sen ne yaptın? İlk rüzgârda sattın bizi! Şimdi o ellerine başkasının elini değdireceksin, o konağa başka bir kadını sokacaksın... Nasıl taşıyacaksın bu vicdan azabını? Nasıl uyuyacaksın her gece benim kurduğum hayallerin üzerine başka bir kadınla?!"

Merwan hâlâ taş kesilmiş gibi susuyor, Delal'in her çığlığıyla biraz daha kahroluyordu. Delal son gücünü de toplayarak, nefesi tükenene kadar haykırdı:

"Yazıklar olsun! Senin korkuna kurban ettiğin bu sevdaya, seni adam sandığım o geçirdiğim bütün günlere yazıklar olsun!"

Bu son haykırışla birlikte arkasını döndü. Hızlı ve kararlı adımlarla, arkasına bile bakmadan o ıssız tepeden uzaklaşırken, Merwan yerinde kaskatı kaldı. Sevdiği kadının gidişini izlerken, kendi elleriyle yarattığı cehennemin ortasında yalnız başına baş başa kalmıştı.

Aradan geçen günlerde Şahsuvar Konağı'nda gerilim elle tutulur bir boyuta ulaşmıştı. Milan Konağı'ndan gelen düğün haberleri, davetiyeler ve hazırlık fısıltıları herkesin dilindeydi. Ancak Delal için bu konağın taş duvarları artık bir nefes bile alamayacağı kadar daralıyordu. Burada kalmak, her gün o ihanetin gölgesinde yaşamak demekti.

O akşam, ailesinin tüm fertleri büyük salonun ortasındaki sedirde oturmuş, yaklaşan düğün hakkında konuşurken Delal kararlı adımlarla içeri girdi. Yüzündeki o solgun ama dik duruş, odadaki herkesin sustu ve ona dönmesine sebep oldu.

Derin bir nefes alarak babasının gözlerinin içine baktı ve sessizliği bozdu:

"Baba, annem... Ben burada kalamıyorum. Bu konakta, bu şehirde alacak nefesim kalmadı. Uzun süredir düşündüğüm bir şey vardı; eğitimim ve yeni bir başlangıç için yurt dışına, İtalya'ya gitmek istiyorum."

Salonda bir anda buz gibi bir sessizlik oldu. Annesi telaşla ayağa kalkıp, "Kızım, bu ne ani karar? Hem de düğüne bu kadar az kalmışken..." diyeacak oldu ama babası elini kaldırıp onu durdurdu. Kardeşinin ve ailesinin o solgun, bitkin yüzünü gören babası, Delal'in içindeki yangını derinden hissediyordu. Burada kalırsa eriyip gideceğini, her gün biraz daha öleceğini biliyordu.

Babası ağır bir iç çekerek başını salladı. "Eğer senin huzurun burada kalmamaktasa... Gitmek istiyorsan yolun açık olsun güzel kızım. Biz senin arkandayız," dedi.

Bu onay, Delal için tek çıkış kapısıydı. Hazırlıklarını ardına bile bakmadan, hayalet gibi sessizce tamamladı.

Ve nihayet o gün geldi...

Merwan ile Roza'nın görkemli düğününden tam bir gün önce, Mardin'in tozlu topraklarına ve arkasında bıraktığı tüm o acı hatıralara veda etmek için havalimanının yolunu tuttu. Uçağın merdivenlerinden çıkarken son bir kez gökyüzüne, memleketinin topraklarına baktı. Kalbindeki o büyük kırıklığı ve Merwan'a ait ne varsa hepsini o topraklara gömerek, İtalya'ya uçan uçağa bindi.

Aynı saatlerde Milan Konağı'nda ise düğün heyecanı ve hazırlıkları tüm hızıyla sürerken, Merwan Ağa içindeki o esrarengiz sıkıntının sebebini bilmeden, hayatının en karanlık gününe doğru adım adım yaklaşmaktaydı. Delal'in gitmiş olduğunu henüz kimse bilmiyordu.

Merwan ile Roza'nın düğününe yalnızca saatler kalmıştı. Milan Konağı, Mardin'in dört bir yanından gelen konukların uğultusuyla, davul ve zurna sesleriyle adeta çınlıyordu. Avluya kurulan uzun sofralar, kesilen kurbanlar ve hazırlanan ihtişamlı tören, aşiretin gücünü gözler önüne seriyordu.

Ancak konağın en tepesindeki büyük odada, üzerindeki damatlıkla aynanın karşısına geçen Merwan Ağa'nın yüzünde taştan bir ifade vardı. Gözlerindeki o sönmeyen ateş ve içindeki tarifsiz sıkıntı, bugünün bir düğün değil, adeta bir cenaze olduğunu fısıldıyordu ona. Kübra kapıyı tıklatıp içeri girdiğinde, abisinin bu kasvetli hâlini görüp yutkundu.

"Ağabey..." dedi kısık bir sesle. "Herkes aşağıda, seni bekliyorlar. Gelin de hazırlanmak üzere..."

Merwan başını bile çevirmeden, buz gibi bir sesle, "İnmiyorum, beklesinler," dedi.

O sırada kilometrelerce uzakta, Akdeniz'in ve tarihi sokakların başkenti Roma'da ise bambaşka bir rüzgâr esiyordu.

Fiumicino Havalimanı'na inen uçaktan çıkan Delal, üzerindeki o ağır kederi ve memleketinin tozunu geride bırakmış gibiydi. Roma'nın serin, yabancı ama bir o kadar da huzurlu havası yüzüne çarptığında, derin bir nefes aldı. Burası onun için yeni bir hayatın, küllerinden yeniden doğuşun başlangıcıydı.

Delal, arkasına dönüp bakmaksızın, kararlı ve dik bir adımla yürümeye başladı. Gözlerinde artık gözyaşı değil, sadece güçlü bir kadının ışıltısı vardı.

Mardin'de davullar çalınıp halaylar çekilirken, Merwan Ağa hayatının en büyük hatasını mühürlemek üzere nikâh masasına oturuyordu. Ancak hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı; çünkü Delal, kalbindeki Merwan'ı o topraklarda bırakıp, kendi hikayesini yeniden yazmak için çoktan gökyüzüne kanat açmıştı.

Milan Konağı'nın avlusu, Mardin'in gece karanlığını delen meşaleler ve renkli ışıklarla donatılmıştı. Davulların gürültüsü, zurnanın tınısı ve kalabalığın neşeli uğultusu konağın taş duvarlarında yankılanıyordu. Herkes bu görkemli düğünü konuşuyor.

Ancak bu ihtişamlı kalabalığın ortasında, damat odasında zaman durmuş gibiydi.

Merwan, üzerindeki siyah damatlığıyla pencerenin kenarında durmuş, dışarıdaki coşkuya boş ve yabancı gözlerle bakıyordu. Kulaklarında hâlâ Delal'in o gün tepede savurduğu lanetler, feryatlar çınlıyordu. Yüreğindeki o ağır sıkıntı bir an olsun hafiflememişti. Kapı açıldı ve içeriye gelinliğiyle giren Roza girdi. Yüzünde utangaç ama mutluluk dolu bir tebessüm vardı; yıllardır kurduğu hayal nihayet gerçek olmuştu.

"Merwan..." dedi Roza, sesindeki heyecanı gizleyemeyerek. "Aşağıdakiler bizi bekliyor, inmemiz gerek."

Merwan yavaşça başını çevirip Roza'ya baktı. Gözlerinde ne bir sevgi ne de bir sıcaklık vardı. Sadece düz, buz gibi bir ifadeyle başını salladı ve hiçbir şey söylemeden önden yürüdü. Yan yana merdivenlerden indiklerinde üzerlerine saçılan paralar ve alkış sesleri arasında konukları selamladılar. Herkes onları hayranlıkla izlerken, Merwan'ın zihni ve kalbi binlerce kilometre uzakta, Roma'nın sakin sokaklarında yürüyen kadındaydı.

Aynı saatlerde, Roma'da gece yeni başlamıştı.

Tarihi sokaklardan gelen hafif bir müzik sesi, şehre ayrı bir büyü katıyordu. Delal, kaldığı küçük ama sıcak dairenin balkonuna çıkmış, elindeki kahve kupasından yükselen buharı izliyordu. Üzerinde rahat kıyafetler vardı; o ağır, boğucu Mardin havası yerini Akdeniz'in ferah rüzgârına bırakmıştı.

Derin bir nefes aldı. İçindeki o büyük sızı tamamen geçmemişti belki ama göğsündeki o demir yumruk çözülmüştü. Artık burada, kimsenin töreleri, kimsenin baskıları ve en önemlisi Merwan'ın korkaklığı yoktu.

Gözlerini kapatıp şehre karışan gürültüyü dinledi ve kendi kendine fısıldadı:

"Burası yeni bir hayat, Delal... Ve bu defa hikayeyi yazan sensin."

Mardin'de bir düğünle kapanan o eski defter, Roma'da yepyeni ve özgür bir sayfayla açılıyordu.

Düğün sona ermişti. Davullar susmuş, türküler çoktan kesilmişti. Konuklar birer birer evlerine dönmüş, geriye yalnızca ağır bir sessizlik kalmıştı. Gece ilerledikçe herkes dağılmış, düğünün coşkusu yerini soğuk bir yalnızlığa bırakmıştı.

Merwan ise kalabalığın arasında bile yalnızdı.

Babası onu zorla Roza'yı alıp hazırlanan eve götürmeye mecbur bırakmıştı. Attığı her adımda yüreği biraz daha ağırlaşıyor, aklı ise sürekli Delal'e gidiyordu. Delal düğüne gelmemişti. Onun yokluğu, Merwan'ın içinde kapanmayacak bir boşluk açmıştı.

Evin kapısından içeri girdiğinde gözleri dalgın, yüzü ifadesizdi. Sanki bedenini oraya getirmişti ama ruhu çok uzaklarda, Delal'in yanındaydı. Ne söylenen sözleri duyuyor ne de çevresinde olanları fark ediyordu.

O gece, istemediği bir kaderi yaşamaya mecbur bırakıldı.

Merwan Ağa, istemeyerek de olsa Roza ile aynı hayatı paylaşmaya başladı. Ancak o gece ne kalbini ne de ruhunu bu evliliğe verebildi. Çünkü kalbi hâlâ Delal'e aitti. Babasının verdiği karar, onun hayatını değiştirmiş ama duygularını değiştirememişti.

Günler ayları, aylar yılları kovaladı.

Roza, bu evliliğin içinde sessizce yaşamayı öğrendi. Sevilmediğini biliyor, bunu her bakışta, her suskunlukta hissediyordu. Yine de kaderine boyun eğmişti. Zamanla çocukları dünyaya geldi. Fakat onların doğumu bile Merwan Ağa'nın kalbindeki buzları eritemedi.

Çünkü Merwan, Roza'yı hiçbir zaman gerçek anlamda eşi olarak kabul etmemişti.Bu yüzden çocuklarına da hak ettikleri sevgiyi veremedi. Onlara baktığında, istemediği bir evliliğin hatırasını görüyor, yıllardır içinde taşıdığı kırgınlığı çocuklarına da yansıtıyordu. Oysa çocukların hiçbir suçu yoktu. Onlar yalnızca dünyaya gelmiş masum canlardı.

Merwan Ağa'nın kalbinde yıllar geçmesine rağmen Delal'in yeri hiç değişmedi. Geçmişe duyduğu özlem, yaşadığı hayattan daha güçlüydü. Bu yüzden ne Roza'nın sessiz fedakârlıklarını görebildi ne de çocuklarının sevgisini hissedebildi.

Bazen insan, sevmediği bir kaderi yaşarken yalnızca kendini değil, çevresindeki herkesi de mutsuz ederdi. Ve Merwan Ağa'nın en büyük acısı, yıllar geçmesine rağmen kalbinin hâlâ geçmişte yaşamaya devam etmesiydi.

Yıllar geçmişti.

Zaman, birçok yarayı sessizce kapatmış, birçok insanı da bambaşka yollara sürüklemişti.

Delal, Mardin'den ayrıldıktan sonra uzun süre kimseyi hayatına almamıştı. Merwan'a duyduğu aşk, kalbinde derin bir iz bırakmıştı. Ancak hayat, insanı bazen beklemekten vazgeçmeye mecbur bırakıyordu.

Roma'da yeni bir hayat kurmuştu.

Orada tanıştığı dürüst, merhametli bir adamla zamanla birbirlerini tanımış, saygıyla başlayan dostluk sevgiye dönüşmüştü. Delal, geçmişin acılarını geride bırakmayı öğrenmişti. İlk kez, karşılıksız sevmenin değil; değer görmenin nasıl bir duygu olduğunu hissediyordu.

Bir süre sonra evlendiler.

Mutlu bir yuvaları oldu. Ardından Delal, ikiz erkek çocuk dünyaya getirdi. Çocuklarının gülüşü, yıllarca içinde taşıdığı hüznü yavaş yavaş silmeye başladı. Artık geçmiş, yalnızca uzakta kalan bir hatıraydı.

Merwan'ın adı ise zihninde giderek silikleşmişti.

Aradan yıllar geçtikten sonra Delal, çocuklarıyla birlikte kısa bir süreliğine Mardin'e dönmeye karar verdi. Çocuklarının kendi topraklarını tanımasını istiyordu.

Mardin'in dar sokaklarında yürürken, kader bir kez daha karşılarına çıktı.

Sokağın başında duran adamı ilk bakışta tanımadı Delal. Saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Ama gözleri...

O gözleri unutmak mümkün değildi.

Yıllar geçmişti.

Hayat, Merwan ile Delal'i birbirinden çok uzak diyarlara savurmuştu. Aynı gökyüzüne baksalar da artık bambaşka hayatlar yaşıyorlardı.

Merwan Ağa, babasının zoruyla yaptığı evlilikte hiçbir zaman mutluluğu bulamamıştı. Roza'ya karşı nefreti hiç dinmemiş, yıllar geçse de ona gerçek bir eş gibi davranamamıştı. Dünyaya gelen çocuklarını bile sevememişti. Onlar masumdu ama Merwan'ın gözünde, istemediği evliliğin sessiz hatırlatıcılarıydılar.

Kalbi hâlâ geçmişteydi.

Hâlâ Delal'i unutamamıştı.

Delal ise Mardin'den ayrıldıktan sonra uzun yıllar Roma'da yaşamıştı. İlk zamanlar kalbindeki acı her gün biraz daha büyümüş, Merwan'ın hatırası peşini bırakmamıştı. Fakat zaman, en derin yaraları bile yavaş yavaş iyileştiriyordu.

Bir gün, Roma'da çalışan, dürüst ve iyi kalpli bir adamla tanıştı.

O adam, Delal'in geçmişini değiştirmeye çalışmadı. Onu olduğu gibi kabul etti. Yaralarını sorgulamadı, sadece yanında oldu. Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Delal, ilk kez kendisini gerçekten değerli hissediyordu.

Sonunda evlenmeye karar verdiler.

Bu evlilik zorunluluktan değil, sevgiden doğmuştu.

Kısa süre sonra Delal'in ikiz erkek çocukları dünyaya geldi. Çocuklarının kahkahaları evlerini neşeyle doldururken, Delal geçmişte bıraktığı acıları artık bir yük olarak taşımıyordu.

Merwan'a duyduğu aşk bitmişti.

Onu affetmişti ama geride bırakmıştı.

Yıllar sonra, annesinin memleket özlemi nedeniyle ailesiyle birlikte Mardin'e gelmeye karar verdi. Çocuklarına doğduğu toprakları göstermek istiyordu.

Dar taş sokaklarda yürürken kader, yıllar sonra onları yeniden karşı karşıya getirdi.

Merwan Ağa, çarşının önünde duruyordu.

Gözleri kalabalığın arasında dolaşırken bir anda donup kaldı.

Karşısındaki kadın...

Delal'di.

Eskisinden daha olgundu. Yüzünde huzur vardı. Yanında ise birbirine tıpatıp benzeyen iki küçük erkek çocuk yürüyordu.

Merwan istemsizce birkaç adım attı.

"Delal..."

Delal sesin sahibini tanıyınca durdu.

Başını çevirip yıllardır görmediği adama baktı.

"Merwan Ağa..."

Merwan'ın bakışları çocuklara kaydı.

"Bu çocuklar..."

Delal gülümseyerek çocuklarının omzuna dokundu.

"Oğullarım."

Merwan'ın yüzü bir anda değişti.

"Hayır... Bu mümkün değil."

Delal şaşkınlıkla ona baktı.

"Neden mümkün olmasın duyduğum kadarıyla sennde evlatların olmuş ?"

"Sen... Sen evlenemezdin."

Delal'in kaşları hafifçe çatıldı.

"Neden?"

"Çünkü beni seviyordun."

Bu söz üzerine Delal derin bir nefes aldı.

"Seviyordum, Merwan. Hem de bütün kalbimle seviyordum."

Merwan'ın gözleri umutla parladı.

Ama Delal sözlerine devam etti.

"Fakat o Delal yıllar önce öldü. Sen babanın sözünü dinleyip başka biriyle evlenirken, benim de sana olan sevgim zamanla bitti."

Merwan'ın dudakları titredi.

"Ben mecburdum."

"Belki öyleydin." dedi Delal sakin bir sesle. "Ama ben de hayatımı yas tutarak geçirmek zorunda değildim."

Merwan ilk kez Delal'in gözlerinde kendisine ait hiçbir duygu göremedi.

Ne özlem...

Ne kırgınlık...

Ne de aşk...

Sadece huzur vardı.

Delal devam etti:

"Roma bana yeni bir hayat verdi. Bana değer veren bir eş, sevgi dolu bir yuva ve iki güzel evlat verdi. Artık geçmişe dönüp bakmıyorum."

Merwan, boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı.

"Peki... Hiç mi beni hatırlamadın?"

Delal hafifçe gülümsedi.

"Hatırladım. Ama hatırlamak, sevmek demek değildir."

Bu söz, Merwan'ın yüreğine saplanan en ağır cümle oldu.

Yıllarca Delal'in kendisini beklediğini sanmıştı.

Oysa bekleyen yalnızca kendisiydi.

Delal çocuklarının ellerini tuttu.

"Hadi çocuklar."

İkizler annelerinin elinden tutarak yürümeye başladı.

Delal son kez arkasına baktı.

"Hoşça kal, Merwan Ağa."

Merwan cevap veremedi.

Taş sokakta tek başına kaldı.

İlk kez o gün anladı ki, insan bazen sevdiğini değil, onu geri döndüremeyeceği zamanı kaybeder.

Delal ise arkasına bir daha bakmadan çocuklarıyla birlikte yürümeye devam etti.

Çünkü onun hikâyesi artık geçmişte değil, mutluluğun içinde yazılıyordu.