1. bölüm · Acımasız Ağa
1.Bölüm
Mardin'in üzerine çöken gece, her zamankinden daha tekinsiz, daha sessizdi. Mezopotamya ovasına yukarıdan bakan kadim kentin taş sokaklarında rüzgar, asırlık sırları fısıldar gibi esiyordu. Gökyüzü kapkara bir çarşaf gibi kentin üzerine serilmiş, yıldızlar bile bu uğursuz sessizlikten korkup bulutların arkasına gizlenmişti. Taş evlerin pencerelerinden sızan cılız sarı ışıklar, sokakların dik, dolambaçlı ve dar koridorlarında kayboluyordu. Herkes evine çekilmiş, kapılar ardına kadar sürgülenmişti. Kent sakinleri, bu topraklarda havanın bu denli ağırlaştığı gecelerin arkasından daima bir fırtınanın, fırtınanın arkasından ise mutlak bir ölümün geleceğini çok iyi bilirlerdi.
Ancak kimse bilmezdi ki o gece, iki aşiretin yıllardır üzerine toprak örttüğü, külleri üflemekten korktuğu o kan davası, ovanın en kuytu, en unutulmuş köşesinde gizli bir buluşmayla yeniden alevlenecekti.
Milanların biricik kızı Berivan ile Kara aşiretinin küçük oğlu Fırat, aylardır bu topraklardan kaçmanın, üzerlerine dikilen töre gözlerinden uzakta kendilerine yeni bir hayat kurmanın hayalini kuruyorlardı. İki düşman ailenin çocukları olarak aşkları bu coğrafyada ölüm demekti, biliyorlardı.
Bu topraklarda sevdaya değil, güce ve sınırlara biat edilirdi. Ama gençlikleri, damarlarında deli gibi akan kanları, korkularından daha ağır basmıştı.
Ovanın sınırındaki terk edilmiş, asırlık eski değirmende buluşmuşlardı. Zamanın ve yalnızlığın çürüttüğü değirmenin ahşap çarkı çoktan durmuştu ama bu gece iki gencin kaderini öğütmek için sinsice bekliyordu. Dışarıda hafif, soğuk bir yağmur çiseliyor; eski taş duvarların çatlaklarından sızan rüzgar içeride adeta feryat ediyordu. İçeride ise iki gencin kalbi korkuyla, adeta göğüs kafeslerini patlatacakmış gibi çarpıyordu.
"Fırat, korkuyorum," diye fısıldadı Berivan. Sesindeki titreme, değirmenin loşluğunda yankılandı. Üzerindeki ince kahverengi hırkaya daha sıkı sarınmış, gözlerini sevgilisinin yüzüne dikmişti.
Gözlerinde sadece aşk değil, yaklaşan bir felaketin de gölgesi vardı. "Abim Bawer öğrenirse... Bizi bu dünyada yaşatmaz. Gözü kara, töreye sadıktır o. Onun öfkesini bilmezsin Fırat, o öfke tüm Mardin'i yakar da dönüp arkasına bakmaz."
Fırat, Berivan'ın titreyen, buz kesmiş ellerini kavradı. Kendi yüreği de bir kuş gibi çırpınsa da sevdiği kadına siper olmak zorundaydı. "Korkma Berivan'ım, korkma kurban olduğum," dedi sesini dik tutmaya çalışarak. "Arabayı az ilerideki patikaya, zeytinliklerin arkasına sakladım. Bu gece bu topraklardan çıkacağız. Önce Diyarbakır'a, oradan da izimizi, gölgemizi bile bulamayacakları, bizi tanımayan bir yere gideceğiz. Kimsenin haberi olmayacak. Bu kabus burada bitecek."
Ancak Fırat'ın hesaba katmadığı, bu kadim toprakların acımasız bir gerçeği vardı. Milan aşiretinin korucuları ve eli silahlı adamları, sınır topraklarında kuş uçurtmaz, gecenin karanlığında yaprağın kımıldayışından anlam çıkarırlardı.
Tam değirmenin çürümüş kapısına doğru yöneldikleri sırada, dışarıda fenerlerin sarı, çiğ ışıkları parıldadı. Gece, motor sesleri ve çamurlu toprağa basan ağır postal sesleriyle bölündü. Sürgülü ahşap kapı büyük bir gürültüyle, tekmeIenerek ardına kadar açıldı. İçeri girenler, ellerinde uzun namlulu silahlarla Milan aşiretinin adamlarıydı. Namluların soğuk metal parıltısı odadaki loşluğu yardı. Başlarındaki korucu başı, Berivan'ı Fırat'ın arkasında, elini tutarken gördüğü an gözü döndü. Adımlarını sertçe ileri atarak namluyu Fırat'ım tam göğsüne dayadı.
"Demek Kara aşiretinin iti, bizim ağamızın bacısına göz koyar!" diye kükredi adam. Sesi değirmenin taş duvarlarında patladı. "Ulan senin canın bu kadar mı ucuzladı?"
O gece o değirmende silahlar patlamadı belki, korucuların ağadan kesin emir almadan tetik çekmeye cesareti yetmedi. Ama Fırat, can havliyle ve deli bir cesaretle Berivan'ın kolundan tutup onu arkadaki patika çıkışına doğru sürüklediğinde, korucuların bir anlık tereddüdünden faydalanarak onu zorla arabaya bindirdiğinde ve Milanların adamlarını çamurlu yolda arkalarında bırakarak ovaya doğru son sürat kaçtıklarında, aslında kendi infaz düğmelerine çoktan basmışlardı. Korucuların telsizinden Milan konağına giden o tek cümle, Mardin'in ve iki büyük aşiretin kaderini kökünden değiştirecekti:
"Ağam... Berivan Hanım'ı Kara aşiretinden Fırat kaçırdı. Sınırı geçtiler. Peşlerindeyiz ama izlerini kaybettik."
Haber, Milan konağına gece yarısı bir yıldırım gibi düştü. Geniş avluda toplanan adamların elleri anında tetiklere gitti, silahların mekanizma sesleri gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Milan soyadının namusu, yıllardır düşman bildikleri, sınır kavgalarında karşı karşıya geldikleri bir ailenin oğlu tarafından çiğnenmişti. Bu, sadece bir kız kaçırma meselesi değildi; bu, Milan aşiretinin gücüne, otoritesine ve bu topraklardaki hükmüne vurulmuş en ağır darbeydi.
Bawer Milan, odasının yüksek tavanlı, loş yalnızlığında öfkesini zapt etmeye çalışıyordu. Odada sadece duvardaki gaz lambasının cılız ışığı ve Bawer'in ağır, düzenli nefesleri vardı. Geniş omuzları, bir kaya kadar dik duruşu ve etrafındaki herkesi tek bir bakışıyla susturan o meşhur, zifiri karanlık gözleri bu kez saf bir nefretle ve intikam ateşiyle parlıyordu.
Kız kardeşinin, canından çok sakındığı Berivan'ın böyle bir delilik yapması, düşman kollarında teselli araması onun erkeklik gururuna ve ağalık makamına indirilen en büyük darbeydi. Ellerini arkasında birleştirmiş, pencereden dışarıya, karanlık ovaya bakıyordu. Dişlerini o kadar sıkmıştı ki çene kemikleri derisinin altından fırlayacak gibi duruyordu.
Kapı sertçe açıldı. İçeri giren amcası Azat Ağa nefes nefeseydi. Yaşlı adamın yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözlerindeki telaş odadaki havayı daha da germişti.
"Bawer! Doğruymuş..." dedi amcası, soluklanmaya çalışarak. "Berivan, Karaların oğluna Fırata kaçmış. Bizim korucular değirmende kıstırmış ama çocuk kızı arabaya atıp ovaya doğru kaçırmış. Adamlar silah çekmiş ama yetişememişler. Şimdi şehirden çıkış yollarını tutuyorlar."
Bawer yavaşça döndü. Yüzünde hiçbir duygu kırıntısı, hiçbir insani yumuşama yoktu; sadece gözlerinde amansız, karanlık bir fırtına kopuyordu. Sesi o kadar alçak, o kadar derinden çıktı ki, odadaki havayı anında kurşun gibi ağırlaştırdı.
"Benim bacım, o düşman dölünün peşine mi takılmış?" dedi Bawer. Sesi buz tutmuş bir nehir gibi kaskatıydı.
"Toplayın adamları amca. Kara konağını başlarına yıkacağız. O çocuğu da, benim adımı, şerefimi kirleten o kızı da kendi ellerimle vuracağım. Bu topraklara Milanların adaletini kanla yazacağım."
"Dur oğul, dur! Öfkeyle kalkan zararla oturur!" diye bağırdı Azad Ağa, yeğeninin önüne geçerek ellerini onun göğsüne koydu. "Kara aşireti de ayaklandı. Kara konağında da silahlar çatıldı. Şehre girmek, o konağa saldırmak demek topyekün bir savaş demektir. Mardin sokakları cesetle dolar! İhtiyarlar, aşiret büyükleri hemen araya girdi. Kan davası tam anlamıyla şehri yakmasın, devlet kapımıza dayanmasın diye haber saldılar. Büyükler 'Berdel' der... Başka türlü bu namus temizlenmez, bu kan durmaz Bawer."
Bawer "Berdel" kelimesini duyduğunda dudakları acı, zehirli bir alayla kıvrıldı. Bir Kara ile evlenmek? Kız kardeşinin günahının, o bencilce kaçışının bedeli olarak düşmanının kızını bu konağa, helali olarak getirmek? Bu düşünce bile onun asil kanını zehirlemeye yetiyordu.
"Berdel ha?" diye fısıldadı Bawer, sesi odanın taş duvarlarında uğuldadı.
"Demek bana o aşiretin kızını layık görürler. Demek benim yatağıma, benim soyuma düşman kanı karıştırmak isterler."
Aynı saatlerde, Kara aşiretinin konağında adeta bir infial, bir kıyamet yaşanıyordu. Fıratın ablası Bejna Kara, odasının ortasında öfkeden kudurmuş bir leopar gibi bir o yana bir bu yana yürüyordu. Uzun, gece karası saçları omuzlarından aşağı deli bir şelale gibi dökülüyor, yeşil gözleri hırslı ve asi birer ateş parçası gibi parlıyordu. O, bu dağların, bu ovaların özgürlüğüne düşkün, ele avuca sığmaz, asi ruhlu kızıydı. At biner, rüzgarla yarışır, erkek egemen bu dünyada kendi doğrusuyla, kendi kurallarıyla yaşadı. Şimdi ise üzerine kapatılmak istenen o karanlık kafesin parmaklıklarını hissediyordu.
Aşağıdan, konağın geniş avlusundan gelen bağrışmalar, babasının öfkeden deliye dönmüş sesi ve amcalarının yatıştırmaya çalışan çığlıkları yukarıya, Bejna'nın odasına kadar ulaşıyordu. Fıratın bir Milan kızını kaçırdığı haberi, konağın üzerine kurşun gibi, kapkara bir kabus gibi çökmüştü. Herkes çok iyi biliyordu ki Milanlar bu işi böyle bırakmazdı. Bawer Milan, o gaddarlığıyla nam salmış adam, ordusuyla kapıya dayanır, taştan üstünde taş bırakmazdı.
Odanın ahşap kapısı sertçe açıldı ve içeriye annesi Esma Hanım girdi. Yaşlı kadının gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, üzerindeki siyah tülbendi omzuna kaymıştı. Esma Hanım, hıçkırarak kızının ellerine sarıldı. Ellerinin titremesi Bejna'nın tenine kadar işliyordu.
"Bejna..." dedi annesi, sesi boğazında düğümlenerek. "Yandık ki ne yandık kızım... Kardeşinin deliliği, o sabırsızlığı hepimizin sonu olacak. Milanlar şehri kana bulayacak."
Bejna annesinin ellerini sıkıca tuttu, gözleri kararlılıkla ve derin bir endişeyle parladı. "Ne diyorlar ana? Ne olacak şimdi? Fırat nerede, bulabilmişler mi? Söyle bana!"
Annesi başını öne eğdi, kelimeler dudaklarından birer zehir gibi, genç kızın yüreğine döküldü: "fırat kızı saklamış, kimse yerini bilmiyor. Ama Milanlar şehri kuşatacak, töre hakimleri, aşiret büyükleri araya girmiş. Tek bir çare varmış abinin canını bağışlamak, bu konağı katliamdan kurtarmak için... Milanların büyük oğlu Bawer'e seni isteyecekler... Berdel yapılacak kızım. Sen o konağa gelin gideceksin."
Bejna'nın dünyası o an başına yıkıldı. Kulakları uğuldadı, odadaki asırlık taş duvarlar üzerine üstüne gelmeye, onu nefessiz bırakmaya başladı. O gaddarlığıyla, soğukluğuyla bilinen, kalpsiz, gözlerinde merhametten eser olmayan Bawer Milan'a eş olmak?
Kardeşinin bencilce, arkasını düşünmeden yaptığı o kaçışın bedelini kendi hayatıyla, hayalleriyle ve özgürlüğüyle ödemek?
"Hayır..." diye fısıldadı Bejna. Sesi önce kendi içinde kayboldu, ardından göğsünden kopan o büyük isyan konakta yankılandı: "Hayır! Kardeşimin hatasını ben ödemem ana! Beni o adama bir mal gibi satmanıza, töre tezgahında harcamanıza izin vermeyeceğim! Gerekirse canımdan vazgeçerim, o konağa adımımı atmam, o Bawer'in karısı olmam!"
Esma Hanım, kızının avazı çıktığı kadar haykırdığı bu feryat karşısında ne yapacağını bilemeyerek dizlerinin üstüne çöktü. Yaşlı bedeninin tüm çaresizliğiyle Bejna'nın eteklerine sarıldı. Gözyaşları, genç kızın şalvarının kumaşında koyu, ıslak lekeler bırakarak büyüyordu.
"Etme Bejna, kurbanın olayım etme!" diye hıçkıradı yaşlı kadın, sesinde ölümün soğuk nefesi gizliydi. "Aşağıda babanın boynu büküldü. Koskoca Kara aşireti düşmanının kapısına kul oldu, aman diledi. Eğer sen 'hayır' dersen, yarın güneş doğduğunda bu konaktan gelinlik değil, abinin kefeni çıkar! Sadece onun mu? Milanların öfkesi dinmez; babanı da, amcanı da, bu konaktaki tüm erkekleri toprağa gömerler. Kardeşinin, babanın kanı ellerine bulaşsın ister misin Bejna? Söyle, dayanabilir mi yüreğin?"
Bejna, annesinin dizlerinin dibindeki bu perişan halini, dökülen gözyaşlarını izlerken göğsünün hırçın iniş kalkışları yavaş yavaş duruldu. İçindeki o hür, dağlarda esen rüzgarlar gibi ele avuca sığmaz nehir donmaya, yerini katı, aşılmaz bir buz kütlesine bırakmaya başladı. Gözlerini yavaşça annesinden çekti, odanın loş köşesinde asılı duran eski, yaldızlı aynaya baktı. Aynadaki yeşil gözler artık bir genç kızın umut dolu, neşeli gözleri değildi; ömrü boyunca nefret edeceği bir adamın esiri olmaya, onunla savaşmaya hazırlanan bir askerin gözleriydi.
Abisi Fırat... Kendini düşünmüştü sadece. Kendi aşkını, kendi hevesini düşünmüş ve arkasında bıraktığı bu devasa enkazı hiç hesaba katmamıştı. Şimdi o enkazın altında ezilme, o külleri toplama sırası Bejna'daydı.
"Ana..." dedi Bejna, sesindeki tüm sıcaklık çekilmişti. "Abimin canı canda, benim canım ne he? Onu öldürmesinler diye beni mi diri diri mezara koysunlar? Benim hayatımı o gaddarın ellerine teslim etmek hangi kitaba sığar?"
Esma Hanım sadece ağladı, verecek tek bir cevabı, kızının bu haklı isyanına karşı duracak tek bir kelimesi yoktu. Başını kızının dizlerine yaslayıp hıçkırıklara boğuldu.
"Demek abimin canının bedeli benim hayatım..." diye mırıldandı Bejna. Sesi az önceki o fırtınalı isyanın aksine, ürkütücü, ölümcül bir dinginliğe bürünmüştü. "Demek o gaddar Bawer Milan, benim özgürlüğümü zincirleyeceğini, beni diz çöktüreceğini sanıyor."
Annesinin omuzlarından sıkıca tutup onu yerden kaldırdı. Esma Hanım, kızının yüzündeki o ani, maske gibi oturan hissizliği gördüğünde korkuyla ürperdi. Bu yüz, az önceki ağlayan kızına ait değildi.
"Tamam ana," dedi Bejna, her kelimesini taşa kazır gibi net, keskin bir tonda.
"Ağlama artık, sil gözyaşlarını. Söyle aşağıda bekleyen o korkak ihtiyarlara, o töre dalkavuklarına; kabul ediyorum. Milanların kapısına gideceğim. Ama o Bawer Milan'a da iletsinler; o konağa başımı eğip bir kurban gibi, rıza göstermiş bir gelin gibi gelmiyorum. Alacağı kadın bir gelin değil, onun o tahtını, o kibirli başını başına yıkacak bir düşmandır. Bunu sakın unutmasın, hazırlığını ona göre yapsın."
Aynı saatlerde Milan konağının avlusundaki öfkeli uğultu, adamların tek bir işareti bekleyen sabırsız homurtuları Bawer'in odasının açık pencerelerinden içeri sızıyordu. Azad Ağa, yeğeninin odanın ortasında bir heykel gibi duran, kıpırdamayan sırtına bakarken alnından akan soğuk terleri şalıyla sildi. Bawer'in bu mutlak sessizliği, dışarıdaki yüzlerce silahlı adamın bağırışlarından, tüfek seslerinden çok daha tehlikeli, çok daha korkutucuydu.
"Bawer," dedi Azad Ağa, sesini biraz daha duyulur kılarak yeğenine yaklaştı.
"Kara konağından haber getiren korucular, arabulucular kapıda bekler. Ne diyelim? Hükmü sen vereceksin. Namlular şehre mi dönsün, yoksa berdeli kabul edip bu silsileyi, bu kan deryasını başlamadan bitirelim mi?"
Bawer yavaşça döndü. Duvardaki meşale ışıklarının yüzünde yarattığı sert gölgeler, keskin çene hattını ve kömür karası gözlerini daha da acımasız, daha da gaddar gösteriyordu. Elleri arkasında kenetliydi, parmakları sanki bir düşmanın boğazını sıkar gibi sıkıca birbirine geçirilmişti.
"Benim bacımın namusunu kirletenlerin soyunu kurutmak, o konağı taş üstünde taş kalmayacak şekilde yıkmak varken, bana o aşiretin kızını yataklık etmek mi düşer amca?" dedi Bawer. Sesi o kadar alçak ve derindi ki, odadaki havanın sıcaklığını birkaç derece birden düşürdü.
"Töre böyledir yeğenim, elden ne gelir?" dedi Azad Ağa çaresizce ellerini iki yana açarak. "Berdel dediler mi, akan sular durur. Eğer kabul etmezsen, dökülecek kanın haddi hesabı olmaz. Gençler ölecek, ocaklar sönecek. Hem kızımız Berivan'ı da bir daha sağ göremezsin; o çocuk korkudan kızı dağ bayır saklar, süründürür. İkisinin de cesedini alırsın ancak."
Bawer "Berivan" adını duyduğunda gözlerini sıkıca kapattı. Göz kapaklarının arkasında kız kardeşinin çocukluğu, ona abilik edişi belirdi. Berivan onun canı ciğeriydi ama bu yaptığı affedilmez, silinmez bir lekeydi.
Kız kardeşinin yaptığı bu ihanet kalbini dağlıyordu ama onun canını, Milan kanını korumak da artık aşiret ağası olarak onun en büyük göreviydi.
Gözlerini tekrar açtığında, içindeki tüm merhamet kırıntılarını, insanlığa dair ne varsa o odanın taş zeminine gömmüştü.
"Kabulümdür," dedi Bawer. Sesi odanın içinde adeta bir yıldırım gibi patladı, pencereleri titretti. "Berdel olacak. O kız bu konağa gelecek."
Azad Ağa derin bir nefes alıp, üzerindeki o ağır yükün kalkmasıyla tam arkasını dönecekken, Bawer'in buz gibi sesi onu olduğu yere adeta çiviledi:
"Bu evlilik bir sulh değil, onların esaretidir"
"Ama o Kara aşiretine ve o gelecek olan kıza iyi belletin amca," diye devam etti Bawer, adımlarını amcasına doğru atarak. "Bu evlilik bir sulh değil, onların esaretidir. O kız bu kapıdan içeri girdiğinde, bir Milan ağasının şanlı karısı, bu konağın hanımağası olarak değil; ailesinin can borcunu ödeyen, abisinin günahının bedeli olan bir esir olarak girecek. Bu konakta nefes aldığı her gün, bana ve soyadıma biat etmeyi, diz çökmeyi öğrenecek. Kendi cehennemini kendi elleriyle boyayacak.
Gidin, haber salın Karalara."
Azad Ağa, yeğeni Bawer Ağa'nın bu kesin ve karanlık cevabını öğrendikten sonra vakit kaybetmeden aşağı indi, avluda bekleyen korumalara ve arabuluculara Kara aşiretine iletilmek üzere cevabı teslim etti.
Bejna'nın odasında verdiği o buz gibi kararın ardından, Kara konağının alt katındaki büyük salonda derin, rahat bir nefes alınmıştı ama kimsenin yüzü gülmüyordu, evde adeta bir cenaze havası hakim kılınmıştı. Esma Hanım aşağıya inip kızı Bejna'nın rızasını -daha doğrusu çaresiz teslimiyetini- kocası, Kara aşiretinin toprak ağası Ciwan Ağa'ya bildirdiğinde, Milan konağına derhal haberciler uçurulmuştu.
Bu topraklarda berdel demek, sadece iki gencin alelacele evlenmesi demek değildi; iki aşiretin silahlarını geçici olarak toprağa gömmesi, sarsılan namusun ve gururun teraziye konması demekti. Ve bu terazinin dengelenmesi için, henüz resmiyet kazanmadan, imam nikahı kıyılmadan önce her iki aşiretin erkeklerinin yüz yüze gelmesi, şartları ve sınırları konuşması gerekirdi.
Ertesi gün ikindi vakti, Mardin'in iki ucundaki bu büyük güç dengesi, şehrin tarafsız bölge kabul edilen eski, taş bir hanında, geniş ahşap bir masanın etrafında toplandı. Hanın yüksek tavanlarından sarkan tozlu avizeler odayı loşça aydınlatıyor, dışarıda bekleyen düzinelerce silahlı adamın varlığı havayı barut kokusuyla dolduruyordu.
Masanın bir tarafında Kara aşiretinin büyükleri, amcaları oturuyordu; diğer tarafında ise etrafına yaydığı o keskin, ezici otoriteyle tek başına Bawer Milan oturuyordu. Bawer'in gözleri masadaki hiç kimseye acımıyor, adeta her birini bakışlarıyla idam ediyordu. Karaların yaşlı ağası Ciwan Ağa, oğlunun canını kurtarmak, aşiretinin soyunu korumak için karşısında oturan, kendi oğlundan farksız bu genç adama bakmaya cesaret edemiyor, bakışlarını masanın çatlak ahşap yüzeyine dikiyordu.
"Hüküm bellidir," dedi arabulucu olan yaşlı aşiret reisi, elindeki kehribar tespihi masaya tıkırtıyla bırakarak.
"Fırat Kara, Milanların kızı Berivan'ı kaçırmıştır. Milanların namusu yere düşmüştür. Bu namusun yerde kalmaması, daha fazla kanın akmaması için Kara aşireti, kızları Bejna'yı Bawer Milan'a berdel olarak verir. Söz kesilmiştir. Ancak iki tarafın da konuşulması gereken şartları vardır."
Bawer, dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Yüzündeki o sarsılmaz, gaddar ve ödün vermez ifade masadaki tüm yaşlı adamların yutkunmasına, gerilemesine sebep oldu.
"Benim şartım tektir," dedi Bawer, sesi masadaki ahşabı titretecek kadar derinden ve pürüzsüz geliyordu. "Ben bacımı, Berivan'ı sağ salim isterim. Onlar nerede saklanıyorsa, o korkak oğlunuz bacımı hemen buraya getirecek. Berivan bu şehre ayak basıp, benim belirleyeceğim güvenli bir yere yerleştirilmeden... Benim konağımda ne resmi nikah kıyılır, ne de o kızın yüzündeki duvak açılır. Benim bacımın güvende olmadığı dünyada, kimse benden merhamet beklemesin."
Kara aşiretinin ağası Ciwan Ağa zorlukla yutkundu, ak sakallarını titrememesi için sıkarak başını salladı. "Kabuldür Bawer Ağa. Fırat kızı getirecek, sözümüz sözdür. Ama benim de baba olarak, Kara aşiretinin reisi olarak bir şartım var... Kızım Bejna, bu toprakların en asil, en el üstünde tutulan kızıdır. O konakta ona bir maraba gibi, bir köle gibi davranılmayacak. Hak ettiği hürmeti, ağa karısı muamelesini görecek."
Bawer acı, kibirli ve alaycı bir gülüşle arkasına yaslandı. Gözlerini bir avcı gibi yaşlı adama dikti.
"Kızınız o kapıdan içeri girdiğinde, ne olacağına, nasıl yaşayacağına sadece ben karar veririm Kara Ağası," dedi buz gibi, emredici bir sesle. "Siz bugün buradan canınızı, aşiretinizin erkeklerini kurtardığınıza şükredin, gerisini düşünmek size düşmez. İmam nikahı yeterdir. kızınız konakta sadece bir rehindir, bunu böyle bil Ciwan Ağa. Karşıma şartlarla çıkacak cüretiniz yok sizin."
Aradan geçen iki gün içinde ne Kara aşireti ne de Milan aşireti yataklarında rahat bir uyku uyuyabildi. Şehir adeta piminden çekilmiş bir el bombası gibi patlamaya hazır bekliyordu. En ufak bir yanlış anlaşılma, sokakta karşı karşıya gelecek iki korumanın ters bakışması bile katliamı başlatabilirdi.
Ve nihayet o gün gelmişti. Bugün Bejna Kara ile Bawer Milan'ın küçük, gizli bir imam nikahı kıyılacaktı. Aslında Bawer Ağa'ya kalsa, içindeki o büyük nefretle Bejna'yı nikahsız, sadece bir esir gibi konağa götürecek, töreyi tamamen kendi kurallarıyla çiğneyecekti. Fakat amcası Azad Ağa ve aşiret büyükleri buna kesinlikle izin vermemiş, "Töre her şeyden üstündür oğul, nikahsız kadın eve girmek uğursuzluk getirir, adımızı lekelendirir. Küçük de olsa dini nikah kıyılsın, sonra ne yaparsan yap," diyerek Bawer'i ikna etmişlerdi.
İki ailenin sadece en yakın erkeklerinin, şahitlerin ve ak sakallı köy imamının katıldığı, gösterişten, düğün dernekten tamamen uzak, adeta bir matem havasında geçecek o nikah için Milan konağında hazırlıklar başladı. Ne tek bir davul çalındı, ne şerbetler ezildi, ne de kadınların zılgıtları duyuldu; odada sadece ağır bir barut, bastırılmış bir öfke ve çaresizlik kokusu hakim kılınmıştı.
Milan konağının alt katında bulunan, dışarıya pencereleri dar, yüksek ve demir parmaklıklı olan o soğuk taş odada cemaat sessizce toplanmıştı.
Odanın tam ortasına serilen, asırlık el dokuması ağır kırmızı halının üzerine yaşlı köy imamı bağdaş kurmuş, önüne kalın kaplı, yıpranmış yeşil kitabını açmıştı. İmamın sağ tarafında Milanların yeni reisi Bawer, sol tarafında ise Kara aşiretini temsilen Bejna'nın babası Ciwan Ağa ve iki amcası oturuyordu.
Bawer'in üzerinde siyah bir gömlek ve koyu renk bir ceket vardı; tespihini parmaklarının arasında neredeyse kıracak kadar sertçe çekiyordu. Gözleri kapıda, gelecekteki cehenneminin ortağını bekliyordu.
Kapı yavaşça, acıklı bir gıcırtıyla açıldı. Esma Hanım'ın arkasında, üzerine giydiği koyu renkli, işlemeli ama neşeden uzak bindallısıyla Bejna içeri girdi. Başında yüzünü tamamen kapatan, adeta bir kan lekesi gibi duran kırmızı, ağır bir duvak vardı. Adımları yavaş ama sarsılmazdı; titreyen annesinin aksine Bejna'nın dizleri yere sağlam basıyordu.
İmamın işaret etmesiyle, Bejna halının ucuna, Bawer'in tam karşısına, aralarında birkaç adım mesafe kalacak şekilde diz çöktü. O an odadaki nefesler bile tutuldu. İki düşman, taş duvarların arasında, dini nikahın gölgesinde ilk kez bu kadar yakın karşı karşıya gelmişti. Duvağın altındaki yeşil gözler öfkeyle parlıyor, Bawer'in zifiri karanlık bakışları ise o duvağı delip geçmek ister gibi Bejna'nın üzerinde geziniyordu.
İmam derin bir nefes alıp, ellerini kitabın üzerine koyarak o kadim duaları okumaya başladığında, odadaki sessizlik yerini kutsal kelimelerin ağırlığına bıraktı. Ancak bu dualar bile odadaki o amansız intikam ve nefret havasını dağıtmaya yetmiyordu. Bu nikah, bir yuvanın değil, iki insanın ömür boyu sürecek savaşının ilk resmi ilanıydı...
Taş odanın içinde yankılanan imamın davudi sesi, duaların kutsallığından ziyade bir infaz kararının maddeleri gibi dökülüyordu yere. Eski hanın kalın duvarları, dışarıdaki rüzgarın uğultusunu kesmişti ama içeride esen fırtına herkesin nefesini göğsüne hapsediyordu. Yaşlı imam, önündeki kalın kaplı yeşil kitaptan başını kaldırıp önce sol tarafında oturan Bawer Milan'a baktı.
"Milan aşiretinden, Merwan oğlu Bawer..." dedi imam, sesi taş odanın yüksek tavanında yankılanarak büyüdü.
"Kara aşiretinden, Ciwan kızı Bejna'yı, berdeli mukabilinde, Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle eşliğe kabul ettin mi?"
Bawer'in parmakları arasındaki kehribar tespih durdu. Gözlerini tam karşısında, kırmızı duvağın ardında bir heykel gibi dik ve hareketsiz duran kadına dikti. Odanın içindeki herkes -amcası Azad Ağa, Karaların yaşlı reisi Ciwan Ağa- nefeslerini tutmuş, genç ağanın dudaklarından çıkacak kelimeyi bekliyordu. Bawer, öfkesini ve nefretini sesinin her bir zerresine akıtarak, buz gibi bir tonda konuştu:
"Aldım, kabul ettim."
İmam başını ağır ağır sallayarak bu kez kırmızı duvağın altına, Bejna'ya doğru döndü. "Kara aşiretinden, Ciwan kızı Bejna... Milan aşiretinden, Merwan oğlu Bawer'i berdeli mukabilinde, Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle eşliğe kabul ettin mi?"
Duvağın altındaki Bejna, dişlerini alt dudağına geçirdi. Kanının çekildiğini, parmak uçlarının buz kestiğini hissediyordu. Yanında oturan annesi Esma Hanım'ın gizli gizli hıçkırdığını, hırkasının ucunu sıktığını duyuyordu.
"Hayır" demek, bu odadaki tüm erkeklerin dakikalar içinde birbirini boğazlaması demekti. Abisi Fıratın babasının kanının bu halıya akması demekti. İçindeki o asi, dağ rüzgarlarıyla büyüyen kızı o saniyede kendi elleriyle boğdu. Sesi, duvağın kumaşını delip geçerken titiz ama mağrurdu:
"Kabul ettim."
İmam soruyu töre gereği üçer kez tekrarladı. Her "Kabul ettim" kelimesinde, odadaki görünmez zincirler iki gencin bileklerine biraz daha sıkı dolandı. İmam duaları bitirip ellerini yüzüne sürdüğünde, havada asılı kalan uğursuz sessizlik yerini ağır bir gerçeğe bıraktı. Nikah kıyılmış, mühür basılmıştı. Artık Bejna, Milan konağının bir parçası; Bawer ise onun hem sahibi hem de gardiyanıydı Değişmeyen tek şey soyadı .
Nikah biter bitmez, Kara aşiretinin erkekleri yüzlerinde utanç ve çaresizliğin verdiği o ezik ifadeyle ayağa kalktılar. Ciwan Ağa, kızına sarılmak, onun yüzünü son bir kez öpmek için adım atacak oldu ama Bawer'in tek bir el hareketi ve korumaların araya girmesiyle durmak zorunda kaldı.
"Sözümüzü tuttuk Kara Ağası," dedi Bawer, yerinden kalkarken ceketinin önünü ilikleyerek. "Şimdi sıra sizde. Berivan bu şehre adım atana kadar, kızınız bu konakta sadece bir esirdir. Şimdi, konağımı terk edin."
Ciwan Ağa'nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü ak sakallarına. Arkasını dönüp yürürken, Bejna arkasından bakmadı bile. Annesi Esma Hanım'ın feryadı avluda yankılanıp konak kapısının kapanma sesiyle kesildiğinde, Bejna bu koca taş kütlesinin içinde tamamen yapayalnız kaldığını anladı.
Bawer, odadaki diğer erkeklerin de çekilmesiyle Bejna ile baş başa kaldı. Adımları taş zeminde ağır ağır yankılanıyordu. Bejna, parmak parmak yaklaşan tehlikenin kokusunu alabiliyordu. Bawer, tam önünde durdu.
Aralarında sadece birkaç santim vardı. Genç adam, sert ve nasırlı eliyle Bejna'nın başındaki o ağır kırmızı duvağı tek bir hamlede çekip aldı.
O an, iki çift göz ilk kez bu kadar net, bu kadar çıplak bir nefretle karşı karşıya geldi.
Bawer, karşısında ağlayan, diz çökmüş, af dileyen bir kız görmeyi bekliyordu. Ancak gördüğü yüz onu afallattı.
Bejna'nın yeşil gözleri, bir avı parçalamaya hazır bir kurdun gözleri gibi çakmak çakmaktı. Uzun karası saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, çenesi dik, bakışları doğrudan Bawer'in gözbebeklerine saplanıyordu. Yüzünde korkudan eser yoktu; aksine, meydan okuyan bir asalet vardı.
Bawer, şaşkınlığını gizlemek için gözlerini daha da kararttı. Bejna'nın çenesini parmaklarının arasına alıp sertçe sıktı. "Demek o meşhur asi kız sensin," diye fısıldadı, sesi zehir gibiydi.
"Abinin canını kurtarmak için buradasın. Ama bilmezsin ki, seni getirdiğin bu konak senin mezarın olacak."
Bejna, çenesini sıkan elin acısına rağmen gözlerini bir an bile kırpmadı. Dudakları yukarı doğru hafifçe kıvrıldı, bu acı bir alaydı.
"Ben mezardan korkmam Bawer Milan," dedi sesi konaktaki taşları çatlatacak kadar net çıkarak. "Beni buraya abimin korkusu getirdi sanıyorsan, yanılıyorsun. Ben ailemin kanı dökülmesin diye geldim. Ama bu kapıdan içeri kurbanlık bir koyun gibi girmedim. Alacağın nefesi, oturacağın o ağalık tahtını sana dar etmeye geldim. Benim bedenimi zincirleyebilirsin, ama ruhuma dokunmaya senin de, o arkasına sığındığın törenin de gücü yetmez."
Bawer, beklemediği bu darbeyle çenesini daha da sıktı, ardından kadını sertçe geriye doğru itti. Bejna birkaç adım sendeledi ama düşmedi, duruşunu bozmadı.
"Göreceğiz Kara kızı," dedi Bawer, arkasını dönüp kapıya yürürken. "Bu konaktaki ilk gecende, kime ait olduğunu, kimin ekmeğini yiyip kimin emrinde olduğunu öğreneceksin. Bu gece bu odadan çıkmayacaksın. Yarın güneş doğduğunda, Milanların esiri olmak ne demekmiş ilk dersini alacaksın."
Kapıyı Bejna'nın yüzüne sertçe kapatıp dışarıdan sürgüledi. Demir sürgünün "tıngır" sesi, odanın içinde bir tokat gibi patladı.
Bejna, odada yalnız kaldığında derin bir nefes aldı. Göğsü hırsla inip kalkıyordu. Odanın içini incelemeye başladı. Burası, Milan konağının en alt katında, güneş ışığını neredeyse hiç görmeyen, rutubet kokan, dar pencereli bir zindan odasından farksızdı. Köşede eski bir yatak, ahşap bir sandık ve duvarda asılı duran cılız bir gaz lambası vardı. Bawer onu bilerek buraya, bu karanlığa mahkum etmişti. Onun gururunu kırmak, onu cezalandırmak istiyordu.
Yatağın kenarına ilişti. Üzerindeki ağır bindallının düğmelerini tek tek açarken, gözünden tek bir damla yaşın süzülmesine izin vermedi.
"Ağlamayacaksın Bejna," diye fısıldadı kendi kendine. "Eğer şimdi ağlarsan, o gaddara yenilirsin. Burası bir savaş alanı ve sen canlı çıkacaksın."
Gece yarısına doğru, dışarıdaki yağmur şiddetini artırdı. Pencerelerin demir parmaklıklarına çarpan damlaların sesi, Bejna'ya ovalarda özgürce at bindiği günleri hatırlattı. Şimdi ise bir Milan ağasının keyfini bekleyen bir rehindeydi.
Gece yarısını çoktan geçmişken, kapının sürgüsü yeniden gürültüyle çekildi. İçeri giren Bawer'di. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Gözleri alkolün ve öfkenin etkisiyle kan çanağına dönmüştü. Adımları düzensizdi ama yaydığı tehlike hissi azalmamıştı.
Bejna, oturduğu yataktan yavaşça ayağa kalktı. Boyunu posunu dikti, ellerini yanına indirdi.
Bawer, odaya girip kapıyı arkasından kapattı. Bejna'ya doğru yürüdü, aralarındaki mesafeyi kapattığında kokusu odayı sardı; tütün ve sert rakı kokuyordu. "Hâlâ o dik başın yukarda,"
dedi Bawer, elini Bejna'nın saçlarına uzatarak bir tutamı parmağına doladı.
"Bu konakta kadınlar ağanın karşısında başını eğer, gözlerini yere diker. Sen ne zaman öğreneceksin adetleri?"
Bejna, saçının çekilmesinden doğan acıyı gizleyerek, tam gözlerinin içine baktı. "Ben senin tebaandan değilim Bawer Ağa. Ben Kara aşiretinin kızıyım. Bizde kadınlar sadece Allah'ın karşısında eğilir. Senin o sahte ağalığın beni bağlamaz."
Bawer, öfkeyle saçını bıraktı ve Bejna'yı yatağa doğru sertçe itti. "Öyle mi?" diye kükredi. "O zaman bu gece o asil kanının, o dik başının yatağımda nasıl kırıldığını izleyeceksin. Bu gece benim karımsın, unuttun mu?"
Bejna, yatağa düştüğü an doğruldu. Gözlerinde zerre korku yoktu. Elini hemen yastığın altına attı -odaya girdiğinde sakladığı, bindallısının içinden çıkardığı küçük, gümüş saplı hançeri kavradı. Hançerin parıltısı gaz lambasının ışığında parıldadı ve namluyu tam Bawer'in göğsüne doğrulttu.
"Yaklaşma!" dedi Bejna, sesi bir yılan gibi tıslayarak. "Eğer bana rızam olmadan, bir esir gibi dokunmaya kalkarsan, yemin ederim ki bu hançeri önce senin kalbine, sonra kendi göğsüme saplarım. Berdel dediniz, geldim. Can dediniz, verdim. Ama namusuma, bedenime zorla dokunamazsın. Benim cesedim senin işine yaramaz Bawer Milan. Git bacını getir, sonra nikahı hakkıyla yaparsın. Ama bu gece... Bu gece bana yaklaşırsan, bu odadan ikimizin de ölüsü çıkar."
Bawer, göğsüne doğrultulan hançere ve karşısındaki kadının gözlerindeki o ölümcül kararlılığa baktı. Bu kız şaka yapmıyordu. Gerçekten de o hançeri saplayacak, gerekirse kendi canına kıyacak bir deliliğe sahipti. Bawer, durdu. İçindeki o vahşi öfke, yerini garip, tarif edemediği bir saygıya ve daha büyük bir hırsa bıraktı.
Acı bir gülüş koyuverdi. "Demek hançer saklarsın yatağında," dedi, bir adım geri çekilerek. "Cesursun Kara kızı. Ama bu cesaretin seni ne kadar koruyacak göreceğiz. Bu gece sana dokunmayacağım. Benim zorla alacağım bir şeye ihtiyacım yok. Gün gelecek, sen o hançeri kendi ellerinle bana teslim edeceksin. Sen kendin bana biat edeceksin."
Arkasını döndü, kapıyı açtı ve Bejna'yı o karanlık odada, elinde hançeriyle baş başa bırakarak çıktı. Sürgü yeniden çekildi.
Bejna, hançeri tutan elinin titremesine daha fazla engel olamadı. Dizlerinin bağı çözüldü, yatağın üzerine yığıldı. Ama başarmıştı. İlk savaşı kazanmıştı. Şimdi, asıl büyük savaşın başlayacağı sabahı beklemek üzere gözlerini karanlığa dikti.
"Göreceğiz bakalım Acımasız Bawer ağa"
