10. bölüm · 𝗠𝗔𝗬𝗔 𝘃𝗲 𝗞𝗔𝗬𝗜𝗣 𝗚𝗘𝗭𝗘𝗚𝗘𝗡
9. Bölüm: Gerçekler
!!!𝗕𝗨 𝗞𝗜𝗧𝗔𝗣 𝗧𝗔𝗠𝗔𝗠𝗘𝗡 𝗞𝗨𝗥𝗚𝗨𝗗𝗔𝗡 𝗜𝗕𝗔𝗥𝗘𝗧𝗧𝗜𝗥 𝗚𝗘𝗥𝗖𝗘𝗞𝗟𝗜𝗞𝗟𝗘 𝗛𝗜𝗖𝗕𝗜𝗥 𝗔𝗟𝗔𝗞𝗔𝗦𝗜 𝗬𝗢𝗞𝗧𝗨𝗥!!!
☆*:.。. 𝙈𝘼𝙔𝘼 .。.:*☆
𝙈𝙖𝙮𝙖
"Abim mi?"
William başını salladı.
"Yani... benim başka bir ağabeyim daha mı var?"
William gözlerini kaçırdı.
"Her şeyi anlatacağım. Ama şimdi değil."
İçimdeki kırgınlık büyüyordu.
Bana yalan söylemişti.
Yıllardır.
Yatağın yanına oturup ilk yardım çantasını telekineziyle dolabın üzerinden aldım.
Sessizce adamın yaralarını temizlemeye başladım.
William'ın bana baktığını hissedebiliyordum ama yüzüne dönmedim.
İşim bittikten sonra sessizce sordum:
"Büyü kitabı var mı?"
William derin bir iç çekti.
Sonra odadan çıktı.
Birkaç dakika sonra elinde eski, kalın ve yeşil ciltli bir kitapla geri döndü.
Kitabı elime aldığım anda içimde tuhaf bir his oluştu.
Üzerindeki yazılar yabancıydı.
Ama nedense okuyabiliyordum.
Kapakta şu yazıyordu:
"Kutsal Marlo Büyü Kitabı."
İlk sayfayı açtığımda karşıma bir soy ağacı çıktı.
İsimleri tek tek okumaya başladım.
Maya.
William.
Marco.
Mary.
Michael.
Drew.
Steve.
Olivia.
Aklım iyice karışmıştı.
Sayfaları çevirmeye devam ettim.
Karşıma beş kişilik bir aile resmi çıktı.
Sarışın mavi gözlü bir adam...
Ona sarılmış, bana çok benzeyen genç bir kadın...
Kadının kucağında bir bebek...
Dikkatlice bakınca bebeğin ben olduğumu fark ettim.
Önlerinde ise William ve yatakta yatan Mark duruyordu.
Bunlar benim ailemdi.
Ama neden hiçbirini hatırlamıyordum?
Sorular zihnimde dönüp dururken kitabın ilerleyen sayfalarında yaşam enerjisiyle ilgili bölümü buldum.
Marco'yu iyileştirmenin bir yolu vardı.
Ancak bunun için üç kutsal taş gerekiyordu.
İlk taş Millie taşıydı ve Strange Gezegeni'nde korunuyordu.
İkinci taş Efelol Taşı'ydı. Eros gezegeninde bulunuyordu.Eros gezegeni gerçekten son derece tehlikeli bir yerdi. Tamamı sularla kaplı olan bu gezegenin okyanuslarının derinliklerinde, gizli bir portal bulunurdu. Bu portal, doğrudan krallığa açılırdı. Aynı zamanda Eros, hüzünlü bir geçmişe sahipti.
Efsanelere göre, gezegendeki kutsal taş yüzünden prenses sevdiği kişiyi kaybetmişti. Acısına dayanamayan prenses, taşı yok etmeye çalışırken kendi hayatını da feda etmişti. O günden sonra taşın gücü herkes tarafından bilinmeye başlanmıştı. Aile büyükleri, böylesine güçlü bir nesnenin yanlış ellere geçmesini önlemek için onu saklamışlardı. Çünkü bu taş, insanların yaşam enerjisini son damlasına kadar sömürmesiyle ün salmıştı.
Ancak taşa dokunabilmek bile kolay değildi. Öncelikle taşın sizi kabul etmesi gerekirdi. Eğer taş size uyum sağlarsa, hayatınız boyunca sahip olabileceğiniz en güçlü koruyucuya dönüşürdü.
Son olarak Vera Taşı vardı. Bu taş ise Marlo gezegeninde bulunuyordu. Rivayetlere göre, büyük bir savaş sırasında kral ve kraliçe düşmanları tarafından kuşatılmış ve taşın içine sığınmak zorunda kalmışlardı. Vera Taşı yalnızca kraliyet soyundan gelenlerin emirlerine itaat ederdi. Kötü niyetli birini içine hapsettiğinde onun yaşam enerjisini anında tüketirdi. Fakat kraliyet ailesinden biri taşın içine girerse, içerisi onun için saraydan bile güzel odalarla dolu güvenli bir sığınağa dönüşürdü ve taş yok edilene kadar ona hizmet ederdi.
Bu görevlere kalabalık gitmemiz mümkün değildi. Sadece ben ve Ciu gidecektik.
Abim de gelmek istiyordu ama buna izin veremezdim. Benden sonra gruptaki en güçlü kişi oydu. Eğer bana bir şey olursa geride kalanları koruyabilecek biri olmalıydı.
“Sen bu işe karışma, William,” dedim.
William itiraz edecek gibi görünse de sonunda sessizce başını salladı.
Odadan çıkıp Drew'un odasına gittim. O sırada okuldaydı. Gardırobunun önüne geçip kapağını açtım. Kıyafetleri kenara çektikten sonra elimi gizli okuyucuya bastırdım. Birkaç saniye sonra gardırop iki yana ayrıldı ve yerini metal bir kapıya bıraktı. Kapı açılır açılmaz önümde uzun bir koridor belirdi.
İçeri girip yürümeye başladım.
Koridor sessiz ve boştu. Ayak seslerim duvarlarda yankılanırken ilerlemeye devam ettim. Bir süre sonra sonundaki odaya ulaştım. İçeri girip ışıkları açtığımda tanıdık görüntü karşıma çıktı.
Burası benim ve Drew'un ortak gizli odamızdı.
Bu odanın varlığını ikimizden başka kimse bilmiyordu.
İçeri girdikten sonra ikimiz için de koruyucu kıyafetler hazırladım. Birer takım kıyafeti dikkatlice kenara bıraktım. Daha sonra Drew'un oyuncak plastik kılıcını alıp masanın üzerine koydum.
Parmaklarımı şıklattığım anda kendi kılıcım elimde belirdi.
Kılıcımın ucunu oyuncak kılıca hafifçe dokundurdum.
Bir anda oyuncak kılıç ışık saçmaya başladı. Saniyeler içinde uzadı, şekil değiştirdi ve sonunda gerçek bir savaş kılıcına dönüştü.
Şaşkınlıkla onu elime aldım.
Kılıç, benimkine neredeyse tamamen benziyordu. Tek fark, üzerindeki bayraktı.
Bayrağa dikkatlice baktım.
Bu bayrak nereye aitti?
Kısa bir süre düşünsem de cevabı bulamadım. Omuz silkerek incelemeye devam ettim.
Benim kılıcım koyu tonlara sahipken bu kılıç parlak gümüş rengindeydi. Benim kılıcımdaki pembe kristallerin yerinde ise mavi ve berrak kristaller bulunuyordu. Sap kısmı siyah bir bantla kaplanmıştı ve ele oldukça sağlam oturuyordu.
Kılıcı uzun süre inceledikten sonra onu dikkatlice yerine bıraktım.
Ardından koruyucu ayakkabıları da çıkarıp diğer eşyaların yanına yerleştirdim.
Hazırlıklar tamamlanmıştı.
Şimdi sıra güçlerimi geliştirmeye ve yaklaşan yolculuğa hazırlanmakta vardı.
𝙈𝙖𝙮𝙖
Çalışmam bitmişti. Aşırı yorulmuştum ama buna değmişti. Yatağa uzanıp Drew'u beklemeye başladım. Beklerken fark etmeden uykuya daldım.
Birinin saçlarımı okşadığını hissetmemle gözlerimi yavaşça açtım. Drew yatağın kenarına oturmuş, başımı göğsüne yaslamıştı.
"Drew..." dedim esneyerek. "Gel, bir şey konuşmalıyız. Çok az zamanımız kaldı."
Sesim uykulu olsa da ciddiydim.
"Biliyorum," dedi. "Sen yokken olanları anlattılar. Bana da her şeyi söylediler. Kendimi koruyabilmem için bazı güçler verdiler."
Sonra bana baktı.
"Beni çalıştırır mısın?" diye sordum.
"Şimdi mi?" dedi.
Sesindeki yorgunluğu anlayabiliyordum.
"Biraz çalıştırsan olur mu?" diye üsteledim.
Drew hafifçe gülümsedi.
"Peki. Ama yarın yola çıkıyoruz. İyi dinlenmen lazım. Çok az zamanımız kaldı."
Bunu söyledikten sonra ayağa kalkıp odadan çıktı.
Tekrar uyumaya çalıştım ama olmadı. Sonunda pes edip yataktan kalktım. Kılıçları alıp gizli odaya çıktım.
Kendi odama gidemezdim. Büyük ihtimalle odamda abim olduğunu söyleyen adam vardı.
Drew'un odasına girdim. Tarağını aldım ve parmaklarımı şıklattım. Tarak havaya kalkıp saçlarımı kendi kendine taramaya başladı. Saçlarımı güzelce topladıktan sonra elimdeki tokayla sıkı bir at kuyruğu yaptım.
Aynaya baktım.
Saçımı beğenince kapıya yönelip odadan çıktım.
Koridorda biraz yürüdükten sonra aşağıya inen merdivenlere yöneldim.
"Drew!" diye seslendim.
Cevap gelmedi.
Büyük ihtimalle Olivia ile dışarıda çalışıyordu.
Zemin kata inip ayakkabılarımı giydim ve dışarı çıktım.
Tahmin ettiğim gibi Drew ve Olivia bahçede antrenman yapıyordu.
Onlara doğru yürüdüm.
"Drew, gel biraz kılıç çalışalım," dedim ve elimdeki gümüş kılıcı ona uzattım.
Olivia'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Önce kılıca sonra bana baktı.
"Sen bu kılıcı nereden buldun?" diye sordu.
Sesi ciddi çıkmıştı.
"Kendi kılıcımın ucunu Drew'un oyuncak kılıcına dokundurdum. Sonra bir anda böyle oldu."
Olivia kılıcı eline aldı ve incelemeye başladı.
Tutma yerindeki siyah bantta daha önce olmayan küçük bir yazı belirdi.
"Eros."
Bir an hepimiz sustuk.
Nasıl yani?
Ciu Eroslu muydu?
Demek ki efsane gerçek değildi.
Olivia derin bir nefes verdi.
"Bunu sonra konuşuruz. Siz çalışın."
Haklıydı.
Yarın yola çıkacaktık.
Şu an buna odaklanmalıydık.
Kılıcı tekrar Drew'a uzattım.
"Hadi. Tıpkı küçükken yaptığımız gibi."
Drew tereddütle kılıcı aldı.
Kılıç eline değer değmez etrafa mavi bir ışık yayıldı.
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
"Kılıç sana uyum sağladı."
Drew da aynı şaşkınlıkla kılıca baktı.
"Vay be..." dedim. "Bakalım ne gibi hünerlerin var."
Drew bana baktı.
"Tamam."
Karşılıklı pozisyon aldık.
Kılıçlarımız çarpışmaya başladı.
İkimiz de dikkatliydik. En ufak hata ciddi sonuçlar doğurabilirdi.
Bir süre sonra Drew'un hareketlerinin değiştiğini fark ettim.
Daha hızlıydı.
Daha sertti.
Ve sanki beni duymuyordu.
"Drew, yapma. Acıyor."
Ama sözlerime aldırış etmeden saldırmaya devam etti.
Özel güçlerimi kullanabilirdim ama ona zarar verme ihtimali vardı.
Bu riski alamazdım.
Eve doğru döndüm.
"Abi!" diye bağırdım.
Abim sesimdeki paniği fark etmiş olacak ki birkaç saniye içinde bahçeye çıktı.
Durumu görünce hemen bir büyü yaptı.
Drew olduğu yere yığıldı.
Hemen yanına koştum.
"Teşekkür ederim abi. Gerisini ben hallederim."
Abim bize baktı.
Sonra başını sallayıp eve geri girdi.
Drew'u sürükleyerek bir ağacın altına götürdüm. Ağaca yaslanmasına yardım ettim.
Saçlarını okşamaya başladım.
Bir süre sonra gözlerini açtı.
"Drew, iyi misin?" diye sordum.
Önce bana baktı.
Sonra etrafına.
"Ne oldu bana?"
"Hatırlamıyor musun?"
"Hatırlıyorum ama eksik gibi. Sanki beynim bazı şeyleri hatırlamama izin vermiyor."
"Tamam, bunu şimdi düşünme."
Saçlarını tekrar okşadım.
"Yarın sadece sen ve ben gidiyoruz. Şimdilik buna odaklan."
Ayağa kalkmasına yardım ettim.
Dikkatlice eve geri döndük.
Saat 19.49 olmuştu.
"Hadi git duş al ve hazırlan. Ben burada bekliyorum."
Elimden tuttu.
Sonra beni de peşinden sürükleyerek odasına götürdü.
"Sen gizli odaya git. Ben geleceğim."
Gardırobun içindeki geçitten geçip gizli odaya girdim.
Kafam çok karışıktı.
Drew neden bir anda öyle olmuştu?
Ama bunu düşünmeye zamanım yoktu.
Yarın için hazırlık yapmamız gerekiyordu.
Yola çıkarken giyeceğimiz kıyafetleri daha önceden hazırlamıştım. Çantalarımıza gerekli eşyaları yerleştirdim. Birkaç bisküvi de ekledim.
Hazırlıklarımı bitirdiğim sırada Drew geldi.
Birlikte son kez malzemeleri kontrol ettik.
Her şey hazırdı.
Yarın uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkacaktık.
Bu yüzden biraz dinlenmeye karar verdik.
Yatağa uzandığımızda gözlerimi kapattım.
Aklımda onlarca soru vardı.
Ama yorgunluğum hepsinden daha ağır basıyordu.
Kısa süre sonra onun yanında, kendimi güvende hissederek uykuya daldım.
☆*:.。. 𝙈𝘼𝙔𝘼 .。.:*☆
Evett bu bölümde bu kadardı bugün başka bölüm atmayacapım büyük ihtimalle çok hızlı ilerliyorum biraz merakta kalın isterim. 2 günde 9 bölüm gerçekten fazla ama yarın akşama doğru atarım belki umsrım beğenmişsinizdirr yorumlarınıxı bekliyorumm💖💖💖
