3. bölüm · 𝗠𝗔𝗬𝗔 𝘃𝗲 𝗞𝗔𝗬𝗜𝗣 𝗚𝗘𝗭𝗘𝗚𝗘𝗡

3. Bölüm: Yabancı Kız

Defne Özkan

!!!𝗕𝗨 𝗞𝗜𝗧𝗔𝗣 𝗧𝗔𝗠𝗔𝗠𝗘𝗡 𝗞𝗨𝗥𝗚𝗨𝗗𝗔𝗡 𝗜𝗕𝗔𝗥𝗘𝗧𝗧𝗜𝗥 𝗚𝗘𝗥𝗖𝗘𝗞𝗟𝗜𝗞𝗟𝗘 𝗛𝗜𝗖𝗕𝗜𝗥 𝗔𝗟𝗔𝗞𝗔𝗦𝗜 𝗬𝗢𝗞𝗧𝗨𝗥!!!

☆*:.。. 𝙈𝘼𝙔𝘼 .。.:*☆

𝙎𝙩𝙚𝙬
Evde çocuklara göz kulak olurken William'ın dönmesini bekliyordum. Evden çıkalı üç saat olmuştu ve onun için endişelenmeye başlamıştım. William benim için bir kardeş gibiydi. İçimdeki endişeyi çocuklara belli etmemeye çalışıyordum.

Tam o sırada kapı çaldı.

Hızla kapıya gidip açtım. Karşımda gördüğüm manzara karşısında donup kaldım. William, yara bere içinde kalmış bir kızı kucağında taşıyor, diğer elinde ise plastik bir meyve kabı tutuyordu.

"William!" diye şaşkınlıkla bağırdım.

Sesimi duyan çocuklar merakla bize doğru baktılar.

"Bir şey yok, siz çizgi filmi izlemeye devam edin," dedim.

Fakat sesimdeki endişe söylediklerimi pek de inandırıcı kılmıyordu.

Drew yanımıza gelmek istedi ancak ona izin vermedim.

"Ama abi..." diye itiraz etti.

"Drew, bir şey yok dedim."

Sesimdeki sertlikten hoşlanmamış olacak ki bana şüpheli gözlerle baktı. Ancak o an bunu önemseyecek durumda değildim. Dikkatimi hâlâ kapıda yorgun bir şekilde duran William'a çevirdim.

Kucağındaki kızı dikkatlice alıp içeri girdim. Çocukların odasından uzak olan boş bir odaya götürdüm. Burası Marco'nun odasıydı. Kızı yatağa yatırdıktan sonra William'a döndüm.

William elindeki meyve kabını masanın üzerine bırakmış, kanepede otururken uyuyakalmıştı.

Saat oldukça geç olmuştu. Yapmam gereken işler vardı.

Önce meyveleri güzelce yıkadım. Daha sonra kabın kapağını kapatıp buzdolabına yerleştirdim. Saat çoktan 22.30'u geçmişti.

Çocukların odasına doğru yürüdüm.

Kapıyı açınca gördüğüm manzara içimi ısıttı.

Drew, Maya'yı uyutmuştu. Ona zarar gelmesin diye bir ağabey gibi yatağın ucunda oturuyor, sessizce onu izliyordu.

Saat çocuklar için oldukça geçmişti.

Buraya gelirken getirdiğim çantayı açıp Drew için rahat kıyafetler çıkardım. O, geldiğimi bile fark etmemişti.

Kapıyı hafifçe tıklattım.

Drew başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinden uyku akıyordu.

Gülümseyerek yanına gittim.

"Gel bakalım abiciğim, şunları giy," dedim.

"Tamam abi."

Kıyafetleri eline aldı ve üzerini değiştirdi. İşini bitirince yanıma gelip uykulu bir sesle sordu:

"Abi, ben nerede uyuyacağım?"

"Burada."

Onu Maya'nın yatağına yatırdım. Üzerlerini dikkatlice örttüm. Ardından Aryna'nın yumuşacık saçlarını okşadım.

"İyi geceler, abiciğim."

Drew gözlerini kapatırken ben de sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattım.

Sonra tekrar Marco'nun odasına gittim.

Yatakta yatan kıza baktım. Durumu çok ciddi görünmüyordu fakat yaralarına kısa süre içinde müdahale edilmezse enfeksiyon kapabilirdi.

Rafın üzerindeki ilk yardım çantasını aldım. Yatağın yanına bir sandalye çekip oturdum.

Önce yaralarını dikkatlice temizledim. Ardından onu uyandırmamaya çalışarak pansuman yaptım.

İşim bitince istemsizce yüzüne baktım.

Kıvırcık saçları vardı. Açık turuncu çilleri bembeyaz teninde belirgin bir şekilde duruyordu. Oldukça güzel bir kızdı.

Daha fazla bakmamaya çalışarak ayağa kalktım ve odadan çıktım.

Kendi odama geçtim.

Üzerimdeki kıyafetleri değiştirip rahat bir şeyler giydim. Sonra yatağa uzanıp üzerime battaniyeyi çektim.

Yorgun olmama rağmen uyuyamıyordum.

Aklım sürekli William'ın getirdiği kıza gidiyordu.

Kimdi o?

Neden bu haldeydi?

William'la nasıl tanışmıştı?

Ve neden onu düşünmeden duramıyordum?

Bu sorular zihnimde dönüp dururken içimde tuhaf bir his belirdi.

Kıskançlık.

Bir an duraksadım.

Daha adını bile bilmediğim birini, en yakın dostumdan kıskanıyor gibiydim.

Bu düşünce bana saçma gelmişti.

"Neler oluyor bana?" diye kendi kendime mırıldandım.

Derin bir iç çektim ve gözlerimi kapattım.

Fakat ne zaman uyumaya çalışsam, karşımda yine onun yüzünü görüyordum.

Sonunda bu düşünceleri bir kenara bırakmaya çalıştım.

Belki de günün yorgunluğu bana oyun oynuyordu.

Bu konunun üzerinde daha fazla durmadan gözlerimi kapattım ve uykuya teslim olmayı bekledim.

𝙊𝙡𝙞𝙫𝙞𝙖
Uyandığımda kendimi lacivert tonlarının hâkim olduğu bir odada buldum. Başım zonkluyordu. Yavaşça doğrulup yaralarıma baktım. Çoğunun üzerine yara bandı yapıştırılmış, daha ciddi olanlara ise pansuman yapılmıştı.

Birileri benimle ilgilenmişti.

Ama kim?

Başımı ellerimin arasına aldım.

Neredeydim? Beni kim kurtarmıştı? Güvende miydim? Hangi gezegendeydim?

Sorular zihnimde dönüp duruyordu fakat hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Dikkatimi dağıtmak için bulunduğum odayı incelemeye başladım. Karşı duvarda büyük bir tablo asılıydı. Merakla ayağa kalkıp yanına gittim.

Tabloya birkaç saniye baktıktan sonra gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.

Bu aileyi tanıyordum.

"Mary..." diye fısıldadım.

Tablodaki kadın teyzem Mary'ydi. Yanındaki adam ise amcam Michael'dı.

Gözlerim diğer yüzlere kaydı.

"Marco... William..."

Kuzenlerimdi onlar.

Bir an nefesim kesildi.

Demek bu ev...

Bu ev onlara aitti.

Kafamın içindeki karmaşa biraz olsun azalmıştı.

Tabloda Mary teyze hamileydi. Karnını sevgiyle tutuyordu. İçimde bir sıcaklık hissettim.

Karnında taşıdığı bebek, ailenin en küçüğü olan Maya'ydı.

Sevinçle yerimde hafifçe zıpladım.

Marco savaş sırasında hayatını kaybetmişti. Bu yüzden beni buraya getirmiş olabilecek tek kişi vardı.

"William..." diye mırıldandım.

Ardından etrafıma tekrar baktım.

Bu oda büyük ihtimalle Marco'ya aitti. Lacivert onun en sevdiği renkti. William ise her zaman siyah tonlarını tercih ederdi.

Yaralarım yeniden sızlamaya başlayınca yatağa geri oturdum. Biraz daha dinlenmeye çalıştım fakat uyku tutmuyordu.

Odamdan çıkmak istemiyordum. Güçlerimin tamamen geri dönmesi için daha fazla dinlenmeliydim.

Tam o sırada karnım yüksek sesle guruldadı.

"Lanet olsun..." diye söylendim.

Açlıktan ölmek üzereydim.

Bu halde iyileşmem de mümkün değildi.

İsteksizce ayağa kalktım, kapıyı açıp odadan çıktım.

Karşıma uzun ve dar bir koridor çıktı.

Duvarlarda çok sayıda çerçeveli fotoğraf asılıydı. William, Marco ve Maya'nın fotoğraflarının yanında tanımadığım iki genç daha vardı.

Merakla fotoğraflara göz gezdirerek koridorun sonuna kadar yürüdüm.

Karşıma aşağı kata inen merdivenler çıktı.

Korkuluğa tutunarak yavaşça inmeye başladım.

Tam o sırada hareket eden birini fark ettim.

Tanımadığım bir çocuktu.

Dağınık kumral saçları ve hâlâ uykulu görünen ela gözleri vardı. Gözlerinin altındaki hafif yorgunluk izleri yeni uyandığını belli ediyordu.

Bir an duraksadım.

Bu yüzü daha önce görmüştüm.

Nerede?

Birkaç saniye düşündükten sonra hatırladım.

Koridordaki fotoğraflarda gördüğüm kişilerden biriydi.

Çocuk bir kapının önünde duruyor, gözlerini ovuşturarak uyanmaya çalışıyordu.

O an fark ettim ki gerçekten çok yakışıklıydı.

Gözlerimi ondan ayıramıyordum.

O, uykusunu açmaya çalışırken ben de merdivenlerde durmuş onu izliyordum.

Bir sapık gibi...

Nihayet kendine gelip merdivenlere yöneldiğinde beni fark etti.

Bir an şaşkınlıkla baktı.

Sonra yüzünde içten bir gülümseme belirdi.

Yakalandığımı anlayınca utançla gözlerimi kaçırdım.

Kalbim hızlanmıştı.

"Neden heyecanlanıyorum ki?" diye geçirdim içimden.

Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım.

"M-merhaba..." dedim sessizce. "Ben Olivia. Sen kimsin?"

Çocuk birkaç saniye bana baktı.

Sonra o da hafifçe kızardı.

Gözleri kısa bir anlığına dudaklarıma kaydı. Bu hareketi fark ettiğim anda kalbim daha da hızlı atmaya başladı.

O ise bakışlarını hemen kaçırdı.

"B-ben Stew," dedi kekeleyerek. "William'ın yanında kalıyorum."

Sesindeki utangaçlık yüzündeki ifadeye de yansımıştı.

İkimiz de birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğimizi bilemeden birbirimize baktık.

Sonunda Stew boğazını temizledi.

"Şey... iyi misin?" diye sordu.

O an gülümsememe engel olamadım.

Galiba bu evde beni bekleyen tek sürpriz William değildi.

𝙎𝙩𝙚𝙬
İlk ışıklarla gözlerimi açtım. Rüyamda yine o kızı görmüştüm. Bir süre daha uyumaya çalıştım ama ne zaman gözlerimi kapatsam aklıma o geliyordu. Sonunda pes edip yataktan kalktım.
Onu kontrol etmeliydim.
Odadan çıkıp koridora adım attım. Hâlâ uykuluydum. Gözlerimi ovuşturarak kendime gelmeye çalıştım. Başımı kaldırdığımda merdivenlerin yakınında duran birini fark ettim.
Olivia.
Bir an olduğum yerde durakladım.
Dün gördüğüm solgun ve yaralı kız gitmiş gibiydi. Hâlâ tam olarak iyileşmemiş olsa da yüzüne biraz renk gelmişti. Daha canlı görünüyordu.
İstemsizce onu izlemeye başladım.
Kızıl kıvırcık saçları omuzlarına dökülüyordu. Açık teninin üzerinde dağılmış çiller vardı. Koyu yeşil gözleri sabah ışığında daha belirgin görünüyordu.
Gerçekten güzeldi.
Bakışlarım bir an için dudaklarına kaydı. Fark etmeden birkaç saniye boyunca öylece baktım. Sonra gözlerinin bana çevrildiğini görünce irkildim.
Kahretsin.
Hemen bakışlarımı kaçırdım.
Kalbim nedense normalden daha hızlı atıyordu.
Bu da neydi böyle?
Heyecan mı?
Utanç mı?
Yoksa ikisinin karışımı mı?
Olivia bana bakmaya devam etti. Sonra hafifçe gülümseyerek konuştu.
"Merhaba. Ben Olivia. Sen kimsin?"
Sesinde yumuşak ama meraklı bir ton vardı.
Ben ise bir an ne diyeceğimi unutmuş gibi kaldım.
"St... Stew."
Sesim beklediğimden daha titrek çıkmıştı.
Olivia'nın dudakları yukarı kıvrıldı.
"Memnun oldum, St-Steeew."
Beni taklit etmişti.
Yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.
Olivia'nın kıkırdaması utancımı daha da artırdı.
Gülüşü güzeldi.
Bunu fark ettiğim anda gözlerimi tekrar kaçırdım.
"Ben de memnun oldum," diye mırıldandım.
Daha fazla rezil olmadan oradan uzaklaşmaya karar verdim.
Hızlı adımlarla lavaboya girdim ve kapıyı kapattım.
Derin bir nefes aldım.
Sonra bir tane daha.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Aynanın karşısına geçip kendime baktım.
"Neler oluyor sana?"
Yüzümü soğuk suyla yıkadım. Birkaç saniye boyunca ellerimi lavaboya dayayıp aynadaki yansımamı izledim.
"Sakin ol."
Kendi kendime konuştuğumu fark edince hafifçe güldüm.
"Harika. Şimdi de kendi kendime konuşmaya başladım."
Bir süre daha oyalanıp sakinleştikten sonra odama döndüm. Çantamdan temiz kıyafetler çıkarıp üzerimi değiştirdim ve aşağı indim.
Ev sessizdi.
Henüz kimse uyanmamıştı.
Sadece Olivia aşağı kattaydı.
Ona görünmeden çıkmayı tercih ederek biraz para aldım ve ağaç evden ayrıldım.
Ormanın içindeki patikada yürüyerek çıkışa ulaştım. Şehre vardığımda ilk olarak yakındaki markete girdim.
Sepete yirmili yumurta kolisi, birkaç ekmek, peynir, çeşitli meyve ve sebzeler koydum. Son olarak çocukların sevebileceğini düşündüğüm birkaç kavanoz çikolata da aldım.
Kasaya gidip ödemeyi yaptıktan sonra marketten çıktım.
Alışverişim henüz bitmemişti.
Biraz ileride şehrin en işlek caddesi bulunuyordu. İnsanların sürekli gidip geldiği, aradıkları her şeyi bulabildikleri büyük bir yerdi.
Oraya doğru yürüdüm ve büyük bir outlet mağazasına girdim.
Olivia için birkaç kıyafet seçtim. Çocuklar için de yeni giysiler aldım. Kendim ve diğerleri için birkaç parça kıyafet ekledim. Ayrıca ileride lazım olabileceğini düşündüğüm bazı temel eşyaları da sepete koydum.
Kasaya yöneldiğimde insanlar beni fark etmeye başlamıştı.
Bazıları yol vermek için kenara çekiliyor, bazılarıysa bana gülümseyerek selam veriyordu.
Buna alışkındım.
Babam şehrin en büyük şirketinin sahibiydi.
Üstelik şirketin reklamlarında sık sık yer aldığım için beni tanımayan insan sayısı oldukça azdı.
Ödemeyi tamamladıktan sonra mağazadan çıktım.
Elimdeki poşetlerle yeniden ormana doğru yürümeye başladım.
Şehrin kalabalığı yavaş yavaş arkamda kalırken ağaçların arasına girdim.
Kuş sesleri yeniden duyulmaya başlamıştı.
Derin bir nefes aldım ve patikadan ilerleyerek ağaç eve doğru yürümeye devam ettim.

☆*:.。. 𝙈𝘼𝙔𝘼 .。.:*☆

Evett bu bölüm bu kadardı umarım beğenmişsinizdir tam 1474 kelime olduuu hepinizi çok öpüyorummm💗💗🤍