3. bölüm · ZİNCİRLERİN GÖLGESİNDE

BÖLÜM III — ÇATLAMA

Batuhan Kalkan

Gece, şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çöktüğünde, İlya Petrov yatağına uzanmıştı. Gözlerini kapatmıştı ama uyku ona yaklaşmıyordu. Odanın içi soğuktu; nefesi karanlıkta ince bir buğuya dönüşüyordu. Sobada günlerdir ateş yanmıyordu. Ama bu artık alıştığı bir şeydi. Onu rahatsız eden soğuk değildi.
Rahatsız eden, içinde büyüyen o tarif edemediği histi.
Gün boyunca yaşadığı hiçbir şey aklına net bir şekilde gelmiyordu. Ne kopan iplikler, ne bağıran ustabaşı, ne de makinenin bitmeyen gürültüsü… Hepsi birbirine karışmış, silik bir görüntüye dönüşmüştü. Ama buna rağmen zihni boş değildi. Tam tersine, doluydu. Sanki bir şey eksikti ama o eksiklik, yer kaplıyordu.
İlya gözlerini açtı. Tavandaki çatlaklara baktı. Daha önce de görmüştü onları. Her gece aynı yerde durduklarını sanmıştı. Ama o gece, ilk kez dikkatle baktığında, çatlakların aslında ilerlediğini fark etti. Çok yavaş, neredeyse fark edilmeyecek şekilde… ama ilerliyordu.
Bir süre hiç hareket etmeden baktı.
Sonra aklından bir düşünce geçti: “Ben de böyle miyim?”
Bu düşünce, onu beklemediği bir yerden yakalamıştı. Başını hemen yana çevirdi, sanki bu sorudan kaçabilecekmiş gibi. Ama geç kalmıştı. Soru bir kez zihnine düşmüştü ve artık oradaydı.
Gece uzadıkça, düşünceler çoğaldı. İlya neyin değiştiğini bilmiyordu. Aslında hiçbir şey değişmemişti. Aynı odadaydı, aynı şehirdeydi, aynı hayatın içindeydi. Ama buna rağmen… bir şey eskisi gibi değildi.
Sabah olduğunda zaten uyanıktı.
Ayağa kalktığında bedeninde tanıdık bir yorgunluk vardı ama bu kez farklıydı. Daha derin, daha içten bir yorgunluktu. Sanki sadece kasları değil, düşünceleri de yorulmuştu.
Sokağa çıktığında hava her zamankinden daha sertti. Kar ince ince yağıyor, taşların üzerinde eriyip kaygan bir tabaka oluşturuyordu. İnsanlar yine aynı yöne yürüyordu. Başları eğik, adımları hızlı, yüzleri ifadesiz…
Ama İlya bu kez bakıyordu.
Gerçekten bakıyordu.
Yanından geçen bir işçinin yüzüne takıldı gözleri. Adamın dudakları çatlamıştı, sakalları düzensizdi, gözleri ise… boştu. İlya bakmaya devam etti. Adam fark etti. Kısa bir an göz göze geldiler. Sonra adam başını çevirdi, sanki görülmekten rahatsız olmuş gibi.
İlya da başını çevirdi. Ama o an içinden bir şey geçti:
“Ben de mi böyleyim?”
Bu soru, artık onu bırakmıyordu.
Fabrikaya girdiğinde makine sesleri her zamanki gibiydi. Ama bu kez daha sert geliyordu kulağına. Sanki sadece ses değil, bir baskıydı. Tezgâhının başına geçti. Ellerini makineye koydu. Çalışmaya başladı.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi otomatik değildi.
Bir iplik koptu. Eğildi, bağladı. Bir tane daha koptu. Onu da düzeltti. Ama bu kez sabrı daha çabuk tükeniyordu. Parmaklarını biraz daha sert bastırdı. Makine hafifçe titredi.
Yanındaki işçi başını çevirip ona baktı. İlya hemen fark etti. Ellerini yavaşlattı. Hiçbir şey söylemedi.
Ama içindeki şey durmadı.
“Ne oluyor bana?” diye düşündü.
Bu soru, diğerlerinden farklıydı. Çünkü bu kez dışarıya değil, kendine yönelmişti.
Öğleye doğru makineler kısa bir süreliğine durdu. Bu nadir bir andı. Gürültü kesildiğinde, fabrikanın içini tuhaf bir sessizlik kapladı. İlya başını kaldırdı. Etrafına baktı.
İşçiler duruyordu. Kimse konuşmuyordu. Ama hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: beklemek.
O an, İlya’nın içinden bir düşünce yükseldi. Net, keskin ve rahatsız edici:
“Biz neyi bekliyoruz?”
Bir anlığına bu soruyu sesli söyleyeceğini sandı. Boğazı gerildi. Ama sesi çıkmadı.
Ve o an anladı:
İçinde bir şey vardı.
Ama henüz dışarı çıkamıyordu.
Makineler yeniden çalışmaya başladığında ses geri döndü. Her şey kaldığı yerden devam etti. Ama İlya için hiçbir şey devam etmiyordu.
Akşam olduğunda, odasına döndü. Kapıyı kapattı. Bir süre ayakta durdu. Sonra yavaşça yere oturdu. Ellerini yüzüne kapattı.
Bu kez düşünmekten kaçmadı.
Çünkü artık biliyordu:
Sorun dışarıda değildi.
Sorun… içinde başlamıştı.
Ve bazı şeyler insanın içinde başladığında, artık hiçbir şey eskisi gibi kalmazdı.