7. bölüm · Zifiri Yeşil

7. Bölüm

SİSU ✨

Mahallede yaşamın altın kuralı şudur: Eğer bir evde cam siliniyorsa, o gün yağmur yağar. Eğer anneniz "Hafif bir şeyler yiyelim" diyorsa, akşam menüsünde hamur işi vardır. Ve eğer Sevda kuaförden yeni çıkmışsa, mutlaka birine laf sokacaktır.

Bugün üçü de aynı anda gerçekleşiyordu.

Annem Nermin Sultan, dünkü altın gününden kalan "hafif" menüyü (kısır, poğaça, mercimek köftesi, revani) kahvaltı sofrasına dizmişti.
"Ye kızım, ziyan olmasın. Bak Cenk ne kadar seviyor mercimek köftesini, çocuk dün tabak tabak yedi."

Ağzımdaki poğaçayı zorla yuttum. "Anne, Cenk beton dökülse üzerine limon sıkıp yer, yeter ki sen yapmış ol. O çocuk senin fanatiğin."

Annem çayımı doldururken, "Sen de onun fanatiği olsan keşke biraz," diye söylendi. "Neyse, hadi ye de Mualla Teyzenlere bir tabak götür. Kadıncağız dün gelemedi, tansiyonu oynuyor diye."

"Tamam anne," dedim. Mualla Teyze'ye gitmek demek, Yaman'ın evinin önünden geçmek demekti. Bu da benim için "Risk Analizi ve Kriz Yönetimi" dersi demekti.

---

Elimde koca bir tabak kısır ve poğaçayla sokağa çıktım. Hava güneşliydi. Mahalle esnafı dükkan önlerine tabure atmış, çay içiyordu.

Tam Yaman'ın konağının hizasına gelmiştim ki, karşı kaldırımdan topuk sesleri yankılandı.
Tak. Tak. Tak.

Sevda.
Üzerinde yine mahalle standartlarını zorlayan, yırtmaçlı dar bir elbise, elinde marka (muhtemelen çakma) bir çanta, saçları kızıla boyanmış bir alev topu gibi savruluyordu.

Beni görünce durdu. Güneş gözlüklerini burnunun ucuna indirdi.
"Aaa Zeynep," dedi, sesindeki o yapmacık şaşkınlıkla. "Günaydın canım. Yine mi yemek taşıyorsun? Maşallah, mahalleyi doyurma timi gibisin."

Derin bir nefes aldım. Elimdeki tabak olmasa vereceğim cevap belliydi ama kısır dökülürse annem beni evlatlıktan reddederdi.
"Günaydın Sevda," dedim sakin kalmaya çalışarak. "Bizde komşuluk ölmedi çok şükür. Paylaşmak güzeldir. Gerçi sen bilmezsin, sen genelde kendine 'pay' çıkarmakla meşgulsün."

Sevda kahkaha attı. "Ay çok komiksin kız. Duyduğuma göre geçen gece Yaman Bey'in arabasına binmişsin. Hayırdır? Adam seni taksi niyetine mi kullandı? Yoksa acıdı da 'gel seni şöyle bir gezdireyim, gözün lüks görsün' mü dedi?"

Kan beynime sıçradı. Bu kızın istihbarat ağı FBI'dan daha güçlüydü.
"Sevda," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Senin o kafandaki senaryolarla dizi çeksek, reyting rekorları kırar ama maalesef türü 'Bilim Kurgu' olur. Köpeği hastaydı, yardım ettim. Senin gibi kapısında 'beni gör' diye nöbet tutmuyorum."

Sevda'nın yüzü düştü ama hemen toparladı. "Hah! Köpek bahane. Adamın sana bakacağını sanıyorsan avucunu yalarsın Zeynep. Yaman Bey klas adam. Yanına senin gibi pijamalı, paspal biri değil, benim gibi..."

Eliyle kendini gösterdi.
"Senin gibi vitrin mankeni mi yakışır?" diye kestim sözünü. "Haklısın. Yaman antika seviyorsa, seni tercih edebilir. Sonuçta boya-kaporta on numara."

O sırada arkamdan bir öksürük sesi geldi.
Barış. Ve yanında Ece.
Barış, elindeki çekirdek paketini tutmuş, ağzı açık bizi izliyordu.
"Oooo!" diye bağırdı Barış. "Zeynep'ten vole! Sevda defansı dağıldı! Hakem maçı bitiriyor!"

Sevda sinirden kıpkırmızı oldu. "Terbiyesizler!" diye bağırıp, topuklarını yere vurarak uzaklaştı.

Barış yanıma koştu, tabağa uzandı. "Kısır mı o? Ver bir kaşık, zafer kutlaması yapalım."
Elini ittim. "Mualla Teyze'nin bu, dokunma."

---

Sevda'yı püskürtmenin verdiği gururla Mualla Teyze'ye yemeği bıraktım. Dönüşte bizimkilerle (Barış, Ece, Selin de sonradan katıldı) Yaman'ın evinin karşısındaki kaldırıma çöktük. Bizim mahallede kaldırıma oturmak, kafeye gitmekten daha keyiflidir.

"Yalnız iyi laf soktun," dedi Selin, Barış'ın getirdiği kolayı içerken. "Boya-kaporta meselesi çok inceydi. Sevda bunu üç gün atlatamaz."

Ece ise gözlerini konağa dikmişti. "Kızlar, sessiz olun. Kapı açılıyor."

Gerçekten de demir kapı gıcırdayarak açıldı.
Yaman çıktı.
Üzerinde siyah bir tişört, altında gri eşofman vardı. Elinde... elinde bir bahçe hortumu vardı.

"Oha," dedi Barış fısıldayarak. "Adam araba yıkıyor. Dünyanın en karizmatik araba yıkaması olabilir bu."

Yaman, o siyah devasa SUV'a su tutmaya başladı. Hareketleri yavaş ve sistemliydi. Bizim orada olduğumuzu, kaldırımda dizi dizi oturduğumuzu kesinlikle görmüştü ama kafasını çevirip bakmıyordu bile.

Barış dayanamadı. Ayağa kalktı, dükkandan aldığı "Esnaf cesareti" ile bağırdı.
"Kolay gelsin Yaman Abi! Yıkanınca çekiyormuş o arabalar, dikkat et!"

Biz nefesimizi tuttuk. Yaman'ın Barış'a hortumla su sıkma ihtimali yüzde doksan dokuzdu.

Yaman suyu kesti. Yavaşça başını çevirdi. Güneş gözlüğü takmıştı.
Barış'a baktı.
Sonra, sadece bir saniyeliğine, elindeki hortumun ucunu hafifçe sıktı.
"Senin dilin de çekmiyor hiç," dedi. Sesi o kadar tok ve netti ki, yolun karşısından duyuldu. "Ayrıca abi deme. O kadar yaşlanmadık."

Barış, aldığı cevap karşısında eridi bitti.
"Tamamdır şef! Saygılar! Hürmetler!" diye bağırdı, sonra yanımıza çöküp fısıldadı. "Oğlum adam bana cevap verdi! Ve şaka yaptı! Yani bence şakaydı. Tehdit de olabilir. Ama sonuçta iletişim kurduk!"

Ben ise Yaman'ı izliyordum. Kollarındaki kaslar hortumu tutarken geriliyordu.
Tam o sırada, bahçeden Hades fırladı.
Kocaman köpek, suyla oynayan bir çocuk gibi hortumdan çıkan suya atladı. Yaman'ın üzerine su sıçrattı.

Normalde "üstüm kirlendi" diye dünyayı yakacak o adam...
Ne yaptı biliyor musunuz?
Hortumu köpeğe doğru tuttu, hafifçe ıslattı. Hades havlayarak etrafında döndü. Yaman'ın yüzünde, o belli belirsiz tebessüm yine belirdi. Çok kısa. Çok hafif. Ama oradaydı.

Ece kolumu dürttü. "Görüyor musun? Adam sadece köpeğiyle mutlu. Biz onun için sadece arka plan gürültüsüyüz."

"Öyleyiz," dedim, gözlerimi ondan alamayarak. "Ama gürültü yapmaya devam edeceğiz. Burası bizim mahallemiz."

---

Akşam eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı. Yüzünde "Müjde" ifadesi vardı.
"Kızım koş üzerini değiştir! Misafirimiz var!"
"Kim anne? Yine mi teyzeler?"
"Yok kız! Cenk ve annesi geliyor! Çaya! Cenk sana kitap almış, 'KPSS'ye yardımcı olur' diye. Ay ne düşünceli çocuk!"

Beynimden vurulmuşa döndüm.
"Anne," dedim dişlerimi sıkarak. "Ben sana ne dedim? Çağırma şunları dedim!"
"Ay ben çağırmadım, kendileri aradı 'akşam müsait misiniz' diye. Ne diyeyim, 'Zeynep istemiyor' mu diyeyim? Yürü giyin, o pijamaları da çıkar, insan içine çıkıyorsun."

İstemeye istemeye odama gittim. Üzerime düzgün bir bluz ve pantolon giydim.
Salona geçtiğimde Cenk ve annesi Remziye Teyze oturmuştu bile.
Cenk, lacivert bir gömlek giymiş, saçlarını taramış, elinde hediye paketiyle koltuğun ucunda emanet gibi oturuyordu.

"Hoş geldiniz," dedim zoraki bir gülümsemeyle.
"Hoş bulduk Zeynep," dedi Cenk, ayağa fırlayarak. Paketi uzattı. "Bunu... Bunu bir kitapçıda gördüm. Genel Kültür denemeleri. Belki işine yarar dedim."

Paketi aldım. "Teşekkür ederim Cenk. Zahmet etmişsin."
"Ne zahmeti," dedi Cenk. Gözleri parlıyordu.

Çay servisi başladı. Annem ve Remziye Teyze, konuyu dönüp dolaşıp "evlilik yaşına" getiriyorlardı.
"Valla bizim devrimizde 24 yaşındakinin kucağında iki bebe olurdu," dedi Remziye Teyze, Cenk'e manalı manalı bakarak. "Şimdiki gençler pek nazlı."

Sıkıntıdan patlamak üzereydim. "Ben bir balkona çıkayım, hava alayım," diyerek kaçtım.

Balkona çıktım. Serin hava yüzüme çarptı.
Karşıya baktım.
Yaman'ın terası.

Yaman oradaydı.
Korkuluklara yaslanmış, elinde sigarası, bizim balkonu izliyordu.
Salondaki ışıklar açık olduğu için beni ve içerideki kalabalığı net bir şekilde görebiliyordu.

Göz göze geldik.
Yaman sigarasından bir nefes çekti. Başını hafifçe yana eğdi, içerideki Cenk'i işaret eder gibi bir hareket yaptı.
Yüzünde alaycı bir ifade vardı.
"Hayırlı olsun mu?" demek istiyordu? Yoksa "Bu sirk ne?" mi diyordu?

Utançla yandım. O "Cool" adamın karşısında, görücü usulü evlilik baskısı yiyen, elinde Genel Kültür denemesiyle balkona kaçmış bir kızdım.

Telefonum titredi.
Yaman, elindeki telefonu cebine koyarken bana baktı.
Mesaj ondan gelmişti.

"Kitap okumak iyidir. Ama o çocukla okuma. Sıkıcı görünüyor."

Mesajı okuyunca istemsizce güldüm.
Kafamı kaldırıp ona baktım. Omuz silktim. "Elimden ne gelir?" der gibi.

Yaman sigarasını söndürdü. Sonra elini havaya kaldırıp, parmaklarıyla "Git" işareti yaptı. Yani "İçeri gir, misafirin beklemesin" der gibi değil, "Uğraşma bunlarla" der gibi.

Tam içeri girecekken Cenk balkona geldi.
"Zeynep? Üşümedin mi?"
Cenk yanıma gelince Yaman anında arkasını döndü ve içeri girdi. Perdeyi de sertçe çekti.

Cenk, Yaman'ın kapandığı pencereye baktı.
"Bu adam seni rahatsız etmiyor değil mi Zeynep? Bakışı bir tuhaftı."

Cenk'e döndüm. O temiz, saf yüzüne.
"Hayır Cenk," dedim. "Rahatsız etmiyor. Sadece... komşuluk yapıyor. Kendi tarzında."

O an anladım ki; Cenk benim güvenli limanımdı ama Yaman... Yaman o limanın dışındaki fırtınalı okyanustu.
Ve ben, fırtınayı merak eden aptal bir gemiydim.