6. bölüm · Zifiri Yeşil

6. Bölüm

SİSU ✨

Sabah uyandığımda ilk işim yatağın altına eğilip o lanet olası tavşanlı panduflara bakmak oldu. Oradaydılar. Bana masum masum bakıyorlardı.
"Sizin yüzünüzden," dedim fısıldayarak. "Sizin yüzünüzden karizmam değil çizilmek, paramparça oldu."

Gece yaşananlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Yaman'ın o panik hali, titreyen elleri, köpeği Hades'e "Oğlum" deyişi... O anlarda mahallenin o korkunç "Terminatör"ü gitmiş, yerine çaresiz bir adam gelmişti. Ama sabah olunca büyü bozulmuştu tabii. Muhtemelen şu an yine o suratsız haline dönmüştü.

Annem mutfaktan seslendi: "Zeynep! Kalk kız, öğlen oldu! Cenk taze simit getirmiş, soğutma!"
"Yine mi Cenk?" diye inleyerek yastığı kafama bastırdım. Bu mahallede Cenk'ten kaçış yoktu.

Hızla giyinip (bu sefer normal bir ayakkabı giydiğimden emin olarak) evden fırladım. Hedefim Barış'ın dükkanıydı. İçimdeki "Yaman'ın arabasına bindim" dedikodusunu kusmazsam çatlayacaktım.

---

Dükkana girdiğimde bizim "Yıkım Ekibi" tam kadro oradaydı. Selin kasanın arkasında hesap kitap yapıyor, Ece vitrindeki televizyonda sabah kuşağı programı izliyor, Barış ise elinde paspasla yerleri siliyordu (babası ceza vermiş olmalıydı).

"Toplanın," dedim kapıyı kapatıp sandalyeye çökerek. "Size bir şey anlatacağım ama aramızda kalacak. Özellikle annem ve Cenk duymayacak."

Barış paspası bıraktı, gözleri parladı. "Ne oldu? Yoksa atandın mı? Yoksa Cenk'e evet mi dedin? Hadi inşallah!"

"Hayır Barış," dedim ciddi bir sesle. "Dün gece... Yaman'ın arabasına bindim."

Dükkanda çıt sesi kesildi. Ece'nin ağzı açık kaldı. Barış olduğu yerde dondu.
"Ne?!" diye bağırdı Barış. "Kızım sen yürek mi yedin? O kara tanka mı bindin? Adam seni kaçırdı mı? Organ mafyası mıymış? Böbreklerin yerinde mi?"

Barış etrafımda dönüp böbreklerimi kontrol etmeye kalkınca eline vurdum.
"Saçmalama Barış! Köpeği zehirlenmiş. Veterine götürdük. Ben de yardım ettim. Olay bu."

Selin kaşlarını çattı. "Zeynep, deli cesareti var sende he. Adamın ne olduğu belli değil, gecenin köründe arabasına biniyorsun."

"Mecbur kaldım Selin," dedim. "Hayvan can çekişiyordu. Ayrıca adam o kadar panik haldeydi ki bana zarar verecek hali yoktu. Hatta giderken teşekkür bile etmedi, sadece 'Sağ ol' dedi. Yontulmamış odun işte."

Tam o sırada dükkanın kapısı açıldı. İçeri Cenk girdi. Elinde yine poşetler vardı.
"Selam millet! Annem börek yapmıştı, sıcak sıcak getireyim dedim."

Barış hemen "Esnaf Barış" modundan çıkıp "Yancı Barış" moduna geçti. Cenk'in omzuna elini attı.
"Ooo aslan eniştem be! Yemin ediyorum sen olmasan bu grubun kan şekeri düşer. Kralsın enişte!"

Cenk utangaç bir şekilde gülümsedi, bana baktı. Gözlerinde o umutlu parıltıyı gördüm. Barış "enişte" dedikçe çocuk havaya giriyordu.

Cenk börekleri bırakıp "Benim eczaneye dönmem lazım, afiyet olsun," diyip çıktıktan hemen sonra Barış'a döndüm.

"Barış," dedim. Sesim o kadar sertti ki Ece bile irkildi.
Barış ağzındaki börekle bana baktı. "Ne oldu ya? Börek güzelmiş."

Ayağa kalkıp Barış'ın üzerine yürüdüm. Parmağımı göğsüne bastırdım.
"Bir daha..." dedim tane tane. "Sakın ama sakın Cenk'e 'enişte' deme. Bak sakın diyorum."

Barış şaşırdı. "Ya ne var kızım? Şaka yapıyoruz şurada. Çocuk zaten sana yanık, anneler de istiyor..."

"Ben istemiyorum Barış!" diye kestim sözünü. "Ben Cenk'i arkadaş olarak seviyorum. Sen ona 'enişte' dedikçe çocuğa boşuna ümit veriyorsun. Sonra ben 'hayır' deyince o üzülecek. Onun üzülmesini istemiyorum. Eğer bir daha ona enişte dersen, o diline acı biber değil, Selin'in en acı sosundan sürerim. Anladın mı?"

Barış, benim ciddiyetimi görünce geri adım attı. "Tamam be... Tamam demeyiz. Ne kızıyorsun? Enişte demeyiz, 'Cenk Bey' deriz. Allah Allah."

Selin arkadan onaylayan bir bakış attı. "Zeynep haklı Barış. Çocuğu gaza getirme. Sonra kabak Zeynep'in başına patlıyor."

---

Öğleden sonra dükkandan çıktım. Eve doğru yürürken, Yaman'ın konağının olduğu sokaktan geçmek zorundaydım. Gözüm istemsizce o siyah demir kapıya kaydı. Ses seda yoktu.

Tam o sırada, kaldırımın kenarında acı bir miyavlama duydum.
Eğilip baktım. Bu bizim mahallenin sıska kedisi "Çiroz"du. Çöp konteynerinin yanına sinmişti ve sol ön patisini havada tutuyordu.

"Ne oldu sana Çiroz?" dedim, hemen yanına çökerek.
Kediyi kucağıma alıp patisine baktım. Cam kesmişti. Derin değildi ama kanıyordu ve muhtemelen mikrop kapmıştı.

Mesleki refleksim anında devreye girdi. Çantamda her zaman taşıdığım o küçük "acil durum kitini" çıkardım.

O sırada, farkında olmadığım bir şey vardı.
Yaman'ın evinin giriş katındaki pencerenin perdesi hafifçe aralanmıştı. Ve o karanlık adam, elinde kahvesiyle, camın arkasından beni izliyordu.

Benim bundan haberim yoktu tabii. Ben tamamen Çiroz'a odaklanmıştım.
"Şşş, tamam oğlum, tamam yakacak biraz," dedim kediyi severek. Antiseptiği dökerken kedi tısladı, tırmalamaya çalıştı.
Refleksle elini tuttum ama canını yakmadan.
"Bak," dedim kediye, sanki bir insanla konuşur gibi ciddi bir tonla. "Bana artistlik yapma Çiroz. Bu pati iyileşmezse o çöp konteynerine tırmanamazsın, aç kalırsın. Şimdi uslu dur, şu sargıyı yapayım, sonra git kime tıslarsan tısla."

Kedi, sesimdeki kararlılığı anlamış gibi sakinleşti. Hızlı ve profesyonel bir el çabukluğuyla patisini temizledim, sardım. Sonra çantamdan (sabah Barış'ın dükkanından aşırdığım) börek parçasını çıkarıp önüne koydum.
"Al bakalım. Hadi geçmiş olsun."

Ayağa kalkıp üstümü silkeledim.
Kediye "Artistlik yapma" deyişime kendi kendime güldüm.
Tam yürümeye başlayacaktım ki, demir kapının gıcırtısı duyuldu.

Başımı kaldırdım.
Yaman.

Üzerinde gri bir eşofman takımı vardı. Ve yanında... Yanında Hades vardı.
Kocaman, simsiyah Rottweiler, dünkü o baygın halinden eser kalmamış gibi dimdik duruyordu. Sadece biraz yorgun bakıyordu. Yaman tasmasını kısa tutmuştu.

Göz göze geldik.
Kalbim anlamsızca hızlandı. "Eyvah," dedim içimden. "Yine neye kızacak? Kediyi evinin önüne bıraktım diye mi?"

Yaman bana doğru yürümedi. Kapının önünde durdu. Hades, beni görünce kulaklarını dikti, kuyruğunu hafifçe salladı (bu iyiye işaretti sanırım?).

Yaman, önce sarılı patiye sahip kediye, sonra bana baktı.
O buz gibi, ifadesiz yüzünde, çok hafif, milimetrik bir yumuşama oldu. Belki bir gülümseme değil ama bir "onaylama" ifadesi.

"Elin hafifmiş," dedi. Sesi, dün geceki kadar boğuk değildi. O otoriter, tok tonuna geri dönmüştü. "Bizim oğlan sabaha kadar mışıl mışıl uyudu."

Şaşırdım. Bana laf mı atıyordu yoksa teşekkür mü ediyordu?
"İşimi yaptım," dedim, mesafemi koruyarak. "Ayrıca Çiroz uysal hastaydı, Hades kadar ağır değildi."

Yaman'ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bu, onun gülümsemeye en çok yaklaştığı andı sanırım.
"Hades de uysaldır," dedi, köpeğin başını okşayarak. "Sadece... sevdiklerine zarar gelince deliriyor."

Bu cümle havada asılı kaldı.
Sevdiklerine zarar gelince...
Bu adamın dünyasında "sevgi" ve "koruma" kavramları iç içe geçmiş, tehlikeli bir yumaktı belli ki.

"Geçmiş olsun," dedim konuyu uzatmadan. "Dikkat et, yine bilmediği şeyler yemesin."

Arkamı döndüm, yürümeye başladım.
"Zeynep," dedi arkamdan.
Durdum. Yine o isim...
Döndüm.
"Barış'a söyle," dedi. "O badminton topunun yenisini alacağım. Ama bir daha arabamın üzerine atarsa, topu ona yediririm."

İçimden bir kahkaha yükseldi ama tuttum. Sadece başımı salladım.
"İletirim. Ama bence sen Barış'la uğraşma, o kendi kendine bela bulma konusunda dünya markasıdır."

Yürüyüp gittim.
Arkamdan bakıp bakmadığını bilmiyordum. Ama o kısa diyalog, o "Elin hafifmiş" cümlesi... Yaman'ın gözünde artık sadece "ufaklık" veya "gürültücü komşu" olmadığımı hissettirmişti.
Adam benim işimi ciddiye almıştı. Bir kediye yaptığım pansumanı bile izlemiş ve saygı duymuştu.

Bu, paradan, çiçekten veya börekten çok daha değerliydi.
Ve maalesef, çok daha tehlikeliydi. Çünkü bu gizemli adamın buzları erimeye başladığında altından ne çıkacağını kimse bilmiyordu.