15. bölüm · Zifiri Yeşil

15. Bölüm

SİSU ✨

Yaman'ın o gece arabada kurduğu "Benim olanı..." cümlesi, beynimin içinde yankılanıp duran bozuk bir plak gibiydi. O cümleyi duymazdan gelmeye, sadece anlık bir koruma içgüdüsü olduğuna inanmaya çalışıyordum ama kalp atışlarım benimle aynı fikirde değildi.

Pazar sabahı uyandığımda, annem Nermin Sultan'ın mutfaktan gelen tencere tava sesleri ve mahalleyi saran o kızarmış hamur kokusu beni gerçekliğe döndürdü.

"Zeynep! Kalk kız! Öğlen oldu! Barışlar simit almış kapıda bekliyor!"

Yatağımdan sürünerek kalktım. Pencereye yaklaşıp tülü hafifçe araladım. İlk işim karşıdaki o "kara kutu"ya, Yaman'ın evine bakmak oldu.
Perdeleri kapalıydı. Siyah SUV garajdaydı. Oradaydı ama sessizdi.
"Uzak dur Zeynep," dedim kendi kendime. "Adam tehlike tabelası gibi geziyor, sen üzerine atlıyorsun. Kendine gel."

---

Bahçeye indiğimde bizim tayfa çoktan kurulmuştu. Annem, pazar kahvaltısını bir şölene çevirmişti. Menemenler, börekler, Barış'ın getirdiği sıcak simitler...

Selin, elinde çay bardağıyla hüzünlü hüzünlü etrafa bakıyordu.
"Mecidiyeköy'de böyle bahçe yok," dedi iç çekerek. "Balkon bile yok. Sadece Fransız balkon var, o da sadece sigara içmek için."

Barış, ağzındaki simit parçalarını saçarak konuştu:
"Fransız balkon ne ya? Napolyon mu çıkıp halkı selamlayacak? Kızım gitme diyoruz sana. Bak, mahallemizin demografik yapısını bozuyorsun. Sen gidince yaş ortalaması yükselecek, teyzeler lobisi güç kazanacak."

Ece kıkırdadı. "Selin, üzülme. Biz her hafta sonu geliriz sana. Hem Berk dedi ki, Şişli tarafında çok güzel vintage dükkanlar varmış. Belki dekorasyon için bir şeyler bakarız."

Barış gözlerini kıstı. "Yine mi Berk? Ece, bu çocuğun adını her duyduğumda ömrümden bir yıl gidiyor. Radyo Televizyon okuyorsun diye hayatını dizi karakteri gibi yaşamak zorunda mısın?"

Annem elinde çaydanlıkla geldi. "Sataşma kızlara Barış! Sen kendine bak. Ne zaman evleniyorsun? Mualla Teyzen sana kız bakıyor, haberin olsun. 'Eli iş tutan, ağzı laf yapan bir kız buldum' dedi."

Barış dehşetle irkildi. "Aman Nermin Sultan! Mualla Teyze'nin kriterleri belli: Nefes alsın, hamur açsın yeter. Ben bir bilim insanıyım. Beni ancak zekasıyla tavlayan biri paklar. Ya da..." Sesini alçattı. "...uzaylılar tarafından kaçırılmayı bekliyorum."

Kahvaltıdan sonra Barış beni kolumdan tutup bahçenin köşesine çekti. Yine o "gizli ajan" moduna girmişti.

"Zeynep, Yaman dosyasına yeni bir kanıt eklendi," dedi fısıldayarak.
"Yine mi Barış? Adam robot değil dedik ya."

"Dinle!" dedi cebinden bir not defteri çıkararak. "Sabah simit almaya giderken manav Rasim Abi'yle konuştum. Yaman sabah erkenden gelmiş. Ne almış biliyor musun?"

"Ne almış? Uranyum mu?"

"Hayır. İki kilo domates, bir bağ roka, beş tane yumurta."

Güldüm. "Ee? Adam menemen yapacakmış işte. Robotlar menemen yer mi Barış?"

Barış parmağını salladı. "İşte saflığın burada devreye giriyor Zeynep! Bu bir kamuflaj! 'Ben de sizin gibi normal bir insanım, bakın domates alıyorum' imajı çiziyor. Ama Rasim Abi ne dedi biliyor musun? 'Domatesleri seçerken eldiven taktı' dedi! Neden? Çünkü domatesin asidi metal parmak uçlarını oksitlendirebilir!"

"Belki sadece titizdir Barış? Hani hijyen falan?"

"Titiz adam o paslı demir kapıyı mı tutar? Hayır Zeynep, bu adam organik maddelerle temas etmekten kaçınıyor. Ben bu menemen olayını araştıracağım. O yumurtaların kabuklarını çöpte bulamazsam, teorim kanıtlanır: Yumurtaları kabuğuyla yiyor çünkü kalsiyum ihtiyacı var!"

Barış'ın hayal gücüne hayran kalmamak elde değildi. Ama içten içe rahatlamıştım. Yaman'ın sabahın köründe kalkıp domates alması, menemen yapması... Bu fikir onu gözümde biraz daha "insan" kılıyordu. Ve bu daha tehlikeliydi.

---

Öğleden sonra, annem beni zorla bakkala gönderdi. Selim'in taşınmasına yardım ediyorduk. "Selin'in kolileri için koli bandı al, evde kalmamış." Diyen annemin emriyle yola koyulmuştum.

Bakkala gitmek için sokağa çıktığımda, kalbim istemsizce hızlandı. Gözlerim Yaman'ın evini taradı.
Garaj kapısı açıktı. Yaman oradaydı.
Arabasının motor kaputunu açmış, elinde bir bezle bir şeyleri siliyordu. Üzerinde siyah, kollarını tamamen saran dar bir tişört vardı ve motorun üzerine eğildiği için sırt kasları belirgindi.
Hades, garajın önünde yatmış, gelen geçeni izliyordu.

Beni görünce Hades havlamadan kuyruğunu salladı.
Yaman başını kaldırdı.
Göz göze geldik.

O an, bakkala gitmek yerine geri dönüp kaçmak istedim. Dünkü o yoğun, boğucu çekim hala havadaydı.
Ama kaçarsam, yenilmiş olurdum.
Çenemi dikleştirdim ve hiçbir şey olmamış gibi, "Komşum" edasıyla yürümeye devam ettim.

Tam garajın önünden geçerken, Yaman doğruldu.
"Günaydın," dedi. Sesi sakindi, dünkü öfkeden eser yoktu.

Durmak zorunda kaldım. "Tünaydın," dedim mesafeli bir sesle. "Öğlen oldu."
"Benim için gün yeni başlıyor," dedi, elindeki yağlı bezi kenara bırakarak. "Nöbetten sonra uyuyabildin mi?"

"Uyudum," dedim kısa keserek. "Sen? Dün geceki... şovundan sonra yorulmuşsundur."

Yaman hafifçe gülümsedi. O yarım ağız, sinir bozucu ama etkileyici gülüş.
"Şov değildi. Sadece... çevre temizliğiydi."
Bir adım yaklaştı. Aramızdaki o görünmez sınır çizgisine bastı.
"Hala korkuyor musun?" diye sordu, sesi kısılarak. "Benden?"

Geri adım atmadım. Ama kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
"Korkmuyorum," dedim yalan söyleyerek. "Sadece anlamıyorum. Bir gün hayatımı kurtarıyorsun, ertesi gün yokmuşum gibi davranıyorsun. Sonra 'Benim olan' diyorsun... Bu mahallede işler böyle yürümez Yaman Bey. Burada her şey açıktır. Netlik severiz biz."

Yaman, ellerini cebine soktu. Bakışları yüzümde gezindi.
"Netlik," diye tekrar etti. "Benim dünyamda netlik tehlikelidir Zeynep. Ne kadar az bilirsen, o kadar güvende olursun."

"Ben güvende olmak istemiyorum," dedim cesaretle. "Ben sadece... normal bir komşuluk istiyorum. Sabahları 'günaydın' denilen, akşamları karşılaşınca havadan sudan konuşulan. Gizemli bakışlar, gece yarısı kurtarmalar... Bunlar bana göre değil."

Yaman bir süre sessiz kaldı. Gözlerindeki o koyu hareler, sanki bir karara varıyormuş gibi koyulaştı.
"Normal," dedi fısıldayarak. "Peki. Madem normal istiyorsun..."
Arkasını döndü, garajdaki tezgaha uzandı. Bir poşet aldı.
Bana uzattı.

"Annene söyle," dedi, sesi birden o resmi, soğuk tonuna dönmüştü. "Bahçedeki ağaçtan topladım. Fazla geldi. Çürüsün istemedim. Normal komşular böyle yapar değil mi?"

Poşeti şaşkınlıkla aldım. İçinde taze, yeşil erikler vardı.
Yaman'ın bahçesinde erik ağacı olduğunu bile bilmiyordum.
"Erik mi?" dedim aptalca.

"Evet. Erik," dedi. "Hadi git şimdi. Bakkal kapanmadan."

Arkamı dönüp giderken, elimdeki erik poşetini sıkıca tutuyordum.
Sınır çizmiştim. "Normal olalım" demiştim.
O da kabul etmişti.
Bana erik vermişti. Dünyanın en normal şeyi.

Ama arkamdan, o garajın karanlığından bana bakmaya devam ettiğini sırtımdaki o karıncalanma hissinden biliyordum.
Ve şunu fark ettim: Yaman'la "normal" olmak, ateşe dokunup yanmamayı ummak gibiydi. İmkansızdı.
Bu erikler bile... Sanki bir barış çubuğu değil, "Bu oyun daha yeni başlıyor" demenin bir yoluydu.

Bakkaldan aldığım koli bandını ve Yaman’ın "normalleşme paketi" olan erikleri eve getirdiğimde, Barış dedektiflik bürosunu çoktan benim mutfağa taşımıştı.

Poşeti masaya bıraktım. "Yaman verdi," dedim tekdüze bir sesle. "Bahçesindenmiş. Normal komşular böyle yaparmış."

Barış, erik poşetine bomba imha uzmanı gibi yaklaştı. Bir tane eriği cımbızla (annemin kaş cımbızıyla!) havaya kaldırdı.
"Zeynep... Bu bir tuzak. Bu erikler Truva Atı! İçine mikro çip yerleştirmiş olabilir. Ya da bu bir uyku ilacı? Seni uyutup gece rahatça veri aktarımı yapmak istiyor!"

Selin, Barış'ın elinden eriği alıp kütürdeterek ısırdı. "Saçmalama Barış, kütür kütür erik işte. Hatta çok lezzetli. Adam sadece jest yapmış."

"Jest mi?" Barış gözlerini devirdi. "Katiller de kurbanlarına son yemeğini ısmarlar Selin. Bu erikler, yaklaşan felaketin tatlı habercisi."

Gülüp geçtik. O an, Barış'ın bu paranoyak senaryolarının, birkaç saat sonra yaşanacak gerçeğin yanında masum bir çizgi film gibi kalacağını hiçbirimiz tahmin edemezdik.

---
Gece yarısına doğru hava bozdu. Gök gürültüsü camları titretirken, sağanak yağmur mahalleyi esir aldı. Selin evine dönmüş, Barış dükkanda nöbete geçmişti. Ben ise odamda, yatağın içinde dönüp duruyordum.

Uyku tutmuyordu. Yaman’ın "Benim olanı..." deyişi, gök gürültüsüne karışıp kulaklarımda çınlıyordu.
Susadım. Mutfağa gitmek için kalktım ama ayaklarım beni istemsizce pencereye götürdü. Tülü hafifçe aralayıp karşıya, "Kara Kutu"ya baktım.

Sokak lambası patlamıştı. Sokak zifiri karanlıktı ama şimşek çaktığında her yer saniyeliğine gündüz gibi aydınlanıyordu.
Tam o sırada, Yaman’ın evinin önünde bir hareketlilik fark ettim.

Siyah SUV’u garajda değildi.
Demir kapının önünde, motoru çalışır vaziyette duran gri, plakasız bir minibüs vardı.
"Bu ne?" diye fısıldadım. Kalbim boğazımda atmaya başladı.

Şimşek tekrar çaktı.
Ve o an gördüğüm manzara, damarlarımdaki kanı dondurdu.

Yaman’ın bahçesinden üç adam çıkıyordu. Yüzleri maskeliydi. Ama sıradan hırsızlara benzemiyorlardı; hepsi yapılıydı ve ellerinde... ellerinde uzun namlulu, susturucu takılmış silahlar vardı.
Panikle nefesimi tuttum. Telefonuma uzanmak istedim ama kaskatı kesilmiştim.

Adamlar minibüse bindi. Araç farlarını bile yakmadan, yağmurun altında sessizce süzülüp sokağın köşesinden kayboldu.

"Yaman..."
Evde miydi? Yoksa o adamlar... ona bir şey mi yapmıştı?

Perdeyi bırakıp telefona koştum. Polisi aramalıydım. 112'yi tuşlamak üzereydim ki, odamın balkon kapısından gelen o sesi duydum.

Tık. Tık.

Rüzgar değildi. Bu, cama vuran bir elin, hatta bir bedenin sesiydi. Odam ikinci kattaydı. Balkona dışarıdan tırmanmak delilikti. Dehşet içinde balkona döndüm. Şimşek bir kez daha çaktı ve camın arkasındaki silueti aydınlattı.

O’ydu. Yaman.

Ama her zamanki o yenilmez, o demir gibi adam değildi. Sırılsıklam olmuştu. Siyah tişörtü bedenine yapışmıştı ve göğsünün sol tarafında, kumaşın koyuluğundan bile daha koyu, yayılan bir leke vardı. Bir eliyle balkon demirine tutunmuş, diğer eliyle cama vuruyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı ama o gece karası, zifiri gözleri acıyla kısılmış olsa da hala aynı sertlikle bakıyordu.

Titreyen ellerle kilidi açtım. Rüzgar ve yağmur içeri doldu. Yaman, içeriye sendeliyerek girdi. Ayakta zor duruyordu.

"Yaman!" diye çığlık attım, düşmemesi için koluna girdim. Vücudu ateş gibi yanıyordu. "Ne oldu? O adamlar... Vuruldun mu sen?"

Ağırlığını bana verdi. Halının üzerine, dizlerinin üzerine çöktü. Elini göğsüne bastırıyordu. Parmaklarının arasından sızan kan, halıyı kızıla boyuyordu.

"Polis..." dedim, telefona uzanarak. "Ambulansı arıyorum!"

"Hayır!" Yaman aniden sağlam olan eliyle bileğimi yakaladı. O yaralı haliyle bile tutuşu bir kelepçe kadar sıkıydı. O kapkara gözlerini, benim endişeden büyümüş yeşil gözlerime dikti.

"Telefon yok," dedi hırıltılı bir sesle. "Polis yok. Hastane yok." "Saçmalama! Kan kaybediyorsun! Öleceksin!"

Beni kendine çekti. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kan ve metal kokusunu alabiliyordum. "Minibüstekiler..." dedi nefes nefese. "Beni eve girerken değil, buraya... senin balkonuna tırmanırken görmüş olabilirler. Emin değilim ama risk alamayız."

Gözlerim dehşetle açıldı. "Ne?"

"Eğer polis gelirse... Telsiz dinliyorlar Zeynep. Yerimi öğrenirlerse bu evi kuşatırlar. Sadece beni değil..." Yutkundu, gözleri odamın içinde, eşyalarımda gezindi. "...şahit bırakmamak için seni de, aileni de harcarlar. Anlıyor musun? O adamlar arkalarında iz bırakmaz."

Gözlerimden yaşlar boşaldı. "Ne yapacağız peki? Böylece kan kaybından ölmeni mi izleyeceğim?"

Yaman, acıyla inleyerek başını duvara yasladı. "Sen hemşiresin," dedi. Bilinci gidip geliyordu ama iradesi hala ayaktaydı. "Bu odadan kimse çıkmayacak. O kurşunu... sen çıkaracaksın."

"Ben... Ben yapamam! Ev ortamında olmaz bu! Steril değil, alet yok!"

Yaman gözlerini son kez zorlukla açtı. Bakışları yoğundu.

"Sana 'Benim olanı kimse incitemez' demiştim..." dedi fısıltıyla, sesi tükenmek üzereydi. "Sözümü tutmam için... beni yaşatmak zorundasın Zeynep. Çünkü ben ölürsem, seni koruyacak kimse kalmaz."

Başı omzuma düştü. Bayılmıştı.

Dışarıda gök gürültüsü koptu. Elimde telefon, yerde kanlar içinde yatan mahallenin "karanlık kutusu" ve kapının önünde bekleyen meçhul bir ölüm tehlikesiyle baş başa kalmıştım.

Barış haklıydı. Bu bir kısa devre değildi. Sistem tamamen çökmüştü. Ve yeniden başlatma düğmesi, benim titreyen ellerimdeydi.