24. bölüm · Zifiri Yeşil

24. Bölüm

SİSU ✨

Zaman, mahallede ince belli bardaktaki çayın soğuması gibi sessiz ama hissedilir bir şekilde akıp geçmişti. Üç ay... Dile kolay, koskoca bir mevsim devrilmişti.

Bu üç ayda çok şey değişmişti.
Mesela Barış'ın dükkanı artık yoktu. Dükkanı babasının himayesine bırakmıştı. Yakındaki bir spor salonunda antrenörlüğe başlamıştı. Ve Allah'ım... Bu durum hepimiz için bir kabusa dönüşmüştü.

"Protein tozu aldın mı Zeynep? Bak o poğaçayı yeme, glisemik indeksin tavan yapacak!"
"Selin, o böreğin içine ıspanak koydun tamam da, yağ oranı ne? Kas kütlemizi eriteceksin!"

Barış artık üzerinde sürekli dar (bence bir beden küçük) tişörtlerle geziyor, yolda yürürken bile gölge boksu yapıyordu. Ama hakkını yemeyelim iyi bir vücudu vardı.

Değişmeyen tek şey ise benim ve Yaman'ın yeraltı operasyonuydu.
İlişkimiz, annem Nermin Sultan'ın radarlarına yakalanmadan, gölgelerin içinde alev alev devam ediyordu. Yaman'ın işleri hala bir muammaydı (bazen günlerce ortadan kayboluyor, döndüğünde yorgun ama sessiz oluyordu) ama bana olan ilgisi, o ilk günkü "Gümrük Vergisi" tutkusundan hiçbir şey kaybetmemişti.

---

Bir akşamüzeri, hastane çıkışı mahalleye döndüğümde, parkın köşesindeki bankta tanıdık bir siluet gördüm.
Melis.
O cıvıl cıvıl, yerinde duramayan, saçları güneş gibi parlayan kız, omuzları çökmüş bir halde oturuyordu. Yanında gitarı yoktu. Başını ellerinin arasına almıştı.

Tam yanına gidecektim ki, Barış benden önce davrandı.
Spor çantasını omzuna atmış, muhtemelen salondan dönüyordu. Melis'i görünce duraksadı. O her zamanki şakacı tavrını takındı ama gözlerinde samimi bir endişe belirdi.

"Hey!" dedi Barış, Melis'in yanına oturarak. "Sarı Fırtına? Ne bu hal? Karadeniz'de gemilerin mi battı, yoksa gitarının teli mi koptu?"

Melis başını kaldırdı. O bal rengi gözleri doluydu. Fındık burnu kızarmıştı.
"Git başımdan Barış," dedi sessizce. "Hiç havamda değilim. Espri kaldıracak halim yok."

Barış, Melis'in bu halini görünce ciddileşti.
"Ooo, durum ciddi," dedi. Cebinden bir protein barı çıkardı (tabii ki). "Al bak, çikolatalı. Serotonin salgılatır. Anlat bakalım, kim üzdü seni? Hangi nota yanlış basıldı?"

Melis burnunu çekti. "Konservatuar hocası... 'Ruhun yok' dedi bana. 'Tekniğin iyi ama hissetmiyorsun' dedi. Sırf neşeliyim diye, acı çekmedim diye sanatçı olamazmışım gibi davrandı."

Barış paketi açıp Melis'e uzattı. "Hocan halt etmiş. Ne yani, sanatçı olmak için illaki verem mi olmak lazım? Ya da aşk acısından sürünmek mi lazım?"
Sonra ayağa kalktı, göğsünü kabarttı.
"Bak bana! Ben mahallenin en neşeli adamıyım ama içimde fırtınalar kopuyor! Mesela geçen gün bench press yaparken ağırlığın altında kalıyordum, o an hayatı sorguladım. Bu acı değil mi?"

Melis, gözyaşlarının arasından kıkırdadı. "Barış ya... Saçmalama."

Barış sırıttı. "Hah şöyle! O inci dişler görünsün. Bak Melis, sen bu mahallenin fon müziğisin. Sen susarsan biz ne yapacağız? Ben Mualla Teyze'nin dedikodularını mı dinleyeceğim?"

Melis gülümsedi, bu sefer sahici bir gülümsemeydi. Barış'ın içindeki o kasıntı sporcu gitmiş, yerine o sıcak, "evin haylaz oğlu" gelmişti. Ve Melis, kehribar gözlerini Barış'a dikip, ilk defa ona "gıcık komşu" gibi değil, başka türlü baktı.

---

Akşam, mahallede klasik "çekirdek-çay" ritüeli vardı. Annemler balkonda, biz gençler aşağıda, dükkanın önündeydik.
Yaman, kendi terasında oturmuş, karanlığın içinden bizi (daha doğrusu beni) izliyordu. Arada bir telefonuna bakıyor, sonra o zifiri gözlerini tekrar üzerime kilitliyordu.

Sohbetin en koyu yerinde, sokağın başından biri belirdi.
Beyaz gömleğinin kollarını kıvırmış, kıvırcık saçları rüzgarda dağılmış, elinde bir poşetle bize doğru gelen Cenk.

Mahallenin eczacısı. İyi aile çocuğu. Yaman'ın deyimiyle "Tansiyoncu".
"İyi akşamlar gençler!" dedi Cenk, o bembeyaz dişlerini gösteren sempatik gülüşüyle.
"Ooo Cenk Abi!" dedi Barış. "Nereden böyle? Nöbetçi miydin?"

"Yok, dükkanı kapattım," dedi Cenk. Gözleri doğrudan bana odaklandı. "Zeynep, geçerken uğrayayım dedim. Geçen gün annene vitamin götürmüştüm, sana da getirdim. Nöbetlerin yoğun bu ara, rengin solgun görünüyor."

Poşetten bir kutu multivitamin çıkardı ve bana uzattı.
"Senin için ayırdım. Bağışıklığı güçlendirir."

Teşekkür edip aldım. "Sağ ol Cenk, zahmet etmişsin."
Cenk bir adım daha yaklaştı. "Ne zahmeti Zeynep. Sen bizim için değerlisin. Kendine iyi bakman lazım."

Elini omzuma koyup "hafifçe" sıktı. Çok masum, çok dostane bir hareketti.
Ama o an...
Karşı binanın terasından metalik bir ses geldi.
Yaman, elindeki çakmağı (muhtemelen fark etmeden) metal korkuluğa vurmuştu.
Başımı kaldırdım.
Terasın ucunda, bir gölge gibi dikiliyordu. O karanlık gözleri, Cenk'in omzumdaki eline kilitlenmişti. Ve o mesafeden bile, yaydığı öfkeyi hissedebiliyordum.

Cenk fark etmedi. "Neyse, ben kaçtım. Yarın uğrarım yine," diyerek el sallayıp gitti.
Cenk gider gitmez telefonum titredi.
Mesaj Yaman'dandı.
"Beş dakika. Arka sokak. Gelmezsen ben oraya gelirim ve o eczacının yazdığı reçeteleri ona yediririm."

---

O sırada kliniğin önünde başka bir dram yaşanıyordu.
Ece, aylar süren "Pars'ı tavlama" operasyonunu resmen sonlandırmıştı. Artık kliniğe elinde keklerle gitmiyor, Pars'la gereksiz sohbetlere girmiyordu.

Bu akşam da, elinde Sevda'nın kedisi "Prenses"in taşıma çantasıyla kliniğe geldi.
Pars, masada dosya inceliyordu. Ece'yi görünce hafifçe doğruldu, o buz mavisi gözlerinde bir beklenti oluştu. Belki çay? Belki kek? Belki tatlı bir sohbet?

Ama Ece, çantayı masaya bıraktı.
"İyi akşamlar Pars Bey," dedi buz gibi bir sesle. "Sevda'nın kedisinin aşı takvimi gelmiş. Yapabilir misiniz? Ben dışarıda bekleyeceğim."

Pars şaşırdı. "Ece? İçeri gelsene. Çay demlemiştim."
Ece omuz silkti. Üzerindeki şık haki elbiseyi düzeltti.
"Teşekkürler, vaktim yok. Arkadaşlarla oturuyoruz. Siz işinizi yapın, ücreti neyse Sevda halleder."

Arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Pars, elinde dosyayla kalakaldı. O her zamanki umursamaz, insan sevmeyen adam gitmiş, yerine terk edilmiş yavru köpek bakışlı bir adam gelmişti.
Ece'nin bu soğukluğu, Pars'ın o kalın buz duvarlarında ilk çatlağı oluşturmuştu bile.

---

Arka sokağa, Yaman'ın arabasının olduğu o kör noktaya koşarak gittim.
Yaman, arabanın etrafında volta atıyordu. Beni görünce durdu.
Yüzü gergindi. Çenesindeki kas seğiriyordu. Sol kaşının üzerindeki yara izi, sinirlendiğinde daha da belirginleşiyordu.

"Yaman..." dedim nefes nefese.
"O el neydi?" dedi, sesi fısıltı gibiydi ama bağırmış kadar etkiliydi. "O herif neden sana dokunuyor Zeynep?"

"Yaman saçmalama. Cenk o. Çocukluk arkadaşım sayılır. Vitamin getirdi."
Yaman üzerime yürüdü. Beni arabanın kapısına yasladı.
"Vitaminmiş..." diye hırladı. "Ben ona bir vitamin yüklemesi yaparım, hayatı boyunca ayağa kalkamaz. O adam sana 'arkadaş' gibi bakmıyor Zeynep. Ben bir erkeğin bakışını tanırım. Seni istiyor."

"Sadece sen öyle görüyorsun çünkü kıskançsın!"
"Evet kıskancım!" diye bağırdı (neyse ki sokak boştu). "Deliriyorum! Biri sana gülümsediğinde, biri adını söylediğinde, biri omuzuna dokunduğunda... Kan beynime sıçrıyor. Seni alıp, kimsenin göremeyeceği bir yere kapatmak istiyorum."

Gözlerimin içine baktı. O zifiri karanlık gözlerdeki sahiplenme duygusu o kadar yoğundu ki dizlerim titredi.
"Sen benimsin," dedi, başını boynuma gömerek. Kokumu içine çekti. "Sadece benim. O eczacıya söyle, etrafında dolaşmasın. Yoksa sonuçlarına katlanamaz."

"Yaman..." dedim, ellerimi ensesine götürerek. "Ben sadece seninim. Başkası umurumda bile değil."

Bu sözüm, fitili ateşledi.
Yaman, dudaklarıma kapandığında, bu seferki öpücük nazik değildi. Cezalandırıcıydı, mühürleyiciydi. Beni arabanın kapısına daha sert bastırdı. Elleri belimi, sırtımı kavrıyor, sanki benim gerçek olduğuma inanmak istiyordu.
O karanlık sokakta, sokak lambasının cılız ışığı altında, kıskançlığın harladığı bir tutkuyla öpüştük.

"Bu gece," dedi geri çekildiğinde, alnını alnıma yaslayarak. "Bu gece o cama çıkacaksın. Ve sabaha kadar seni izlememe izin vereceksin. Cezalısın."
Gülümsedim. "Memnuniyetle."

---

Mahalleye döndüğümde, Barış elinde tuhaf bir aletle sandalyenin tepesindeydi.
Melis'i güldürdükten sonra gaza gelmişti.

"Evet millet!" diye bağırdı. "Duyduk ki aramızda sanatçılar varmış. Ben de içimdeki cevheri çıkarmaya karar verdim. Melis Hanım'a ithafen, Barış Soylu'dan bir resital!"

Elinde... bir ukulele vardı. O koca cüssesiyle, o minicik gitarı tutuşu o kadar komikti ki daha çalmadan gülmeye başladık.
"Başlıyorum!" dedi.
Ve tellere vurdu.

Ses o kadar kötüydü ki, Sevda'nın kedisi Prenses tıslayarak kaçtı. Pars, kliniğin kapısına çıkıp "Hayvanlar strese giriyor Barış!" diye bağırdı.
Ama Melis...
Melis kahkahalarla gülüyordu. Gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.
"Barış!" dedi karnını tutarak. "O akor değil, o bir yardım çığlığı! Ukuleleyi boğuyorsun!"

Barış, Melis'in güldüğünü görünce sırıttı. Amacına ulaşmıştı.
"Ne var be? Bu deneysel müzik. Siz anlamazsınız. Yakında albümüm çıkıyor: 'Kaslar ve Notalar'. Bekleyin!"

O gece mahallede kahkahalar yükselirken, herkes kendi hikayesini yaşıyordu.
Ece, Pars'ı yokluğuyla terbiye ediyordu.
Barış, Melis'in kalbine giden yolun onu güldürmekten geçtiğini çözmüştü.

Ve ben...
Ben, karşıdaki terasta sigarasını içen o karanlık adamın, Yaman'ın bakışları altında, dünyanın en tehlikeli ama en güzel aşkının tam ortasında yanıyordum.

Her şey değişiyordu.
Ve bu değişim, fırtınadan önceki sessizlik değil, güneşten önceki o tatlı rüzgardı.

*******************************

Yorumlarınızı ve beğenilerinizi, karakterler hakkındaki düşüncelerinizi belirtmeyi unutmayın.