10. bölüm · Zifiri Yeşil

10. Bölüm

SİSU ✨

Hayat, siz plan yaparken başınıza gelenlerdir derler. Benim durumumda ise hayat, ben "Vampir Köylü" oynayıp komşunun bahçesini dikizlerken, Sağlık Bakanlığı'nın "Sürpriz!" diye bağırmasıydı.

Sabahın köründe telefonumun o sinir bozucu bildirim sesiyle uyandım. Gözüm kapalı telefonu elime aldım. Muhtemelen Ece, Yaman'ın lise yıllığı fotoğrafını bulduğunu iddia edecekti. Ya da Barış rüyasında uzaylı görmüştü.

Ekrana baktım. ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi'nden bir bildirim. "Sağlık Bakanlığı Ek Yerleştirme Sonuçları Açıklanmıştır."

Kalbim tekledi. Yastığın altından fırladım. Ellerim titreyerek şifremi girdim. Sayfa yüklenmiyor... Yüklenmiyor... Dönüyor... Ve bam!

SONUÇ: YERLEŞTİNİZ. Kurum: İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi - Acil Servis.

Odamda bir çığlık attım ki, karşı binadaki Mualla Teyze'nin camları titremiş olabilir. "ANNEEE! BABA! BARIIIIŞ! KEDİLER! ATANDIM LAN!"

Annem elinde çaydanlıkla odaya daldı. "Ne oldu? Yangın mı çıktı? " Yataktan zıplayıp annemin boynuna atladım, kadıncağızın elindeki çaydanlık az kalsın halıya dökülüyordu. "Atandım anne! Hemşire oldum! Gidiyorum! Artık işsiz değilim! Devletin şefkatli kollarına gidiyorum!"

Annem dondu kaldı. Sonra bir zılgıt çekti (evet, apartmanda zılgıt). "Şükürler olsun! Kurban keseceğim! Yok, tavuk keserim! Hemen Cenk'i arayalım!"

"Anne dur!" dedim gülerek. "Önce bir sindirelim. Cenk bekleyebilir."

Yarım saat içinde haber mahalleye yayılmıştı (Mualla Teyze sağ olsun). Barış'ın dükkanına indiğimde, Barış kapıya "ZEYNEP GİDİYOR, GÖZÜMÜZ AYDIN" yazılı bir kağıt asmaya çalışıyordu.

Beni görünce sandalyenin üzerinden atladı. "Vay be! Sonunda! Zeynep Yıldız, devlet memuru oldu ha? Artık bize selam da vermezsin. 'Barış çekil, steril değilsin' dersin."

Selin tezgahın arkasından çıkıp bana sarıldı. "Tebrik ederim kuzum! Sonunda emeklerinin karşılığını aldın. Bu akşam kutluyoruz, itiraz istemem."

Ece tabletini salladı. "Hastaneye baktım. Konumu güzel, döneri iyiymiş, doktorları yakışıklıymış. Zeynep, hayatın değişiyor kızım!"

"Değişsin be!" dedim, derin bir nefes alarak. "Yeter artık evde oturduğum. Yarın evrak teslimi ve tanışma için çağırdılar. Başhekimle görüşecekmişim."

Barış yüzünü buruşturdu. "Yarın mı? Kızım senin işe gidecek kıyafetin var mı? Dolabın 'Depresyon Koleksiyonu 2023' ve 'Pijamalı Barbie' serisinden ibaret."

Haklıydı. "Yok," dedim panikle. "Ben ne giyeceğim?"

Ece sırıttı. "Bırak o iş bizde. Bugün 'Makeover' günü. Seni öyle bir hazırlayacağız ki, hastaneye girdiğinde seni Başhekim sanıp önünü ilikleyecekler."

Bütün gün alışveriş, kuaför ve Barış'ın saçma sapan moda yorumlarıyla geçti. Akşam eve döndüğümde yorgundum ama heyecanlıydım. Yaman'ı hiç görmemiştim. Arabası kapıdaydı ama perde her zamanki gibi sımsıkı kapalıydı. Acaba duymuş mudur? Mualla Teyze'nin çığlıklarını duymaması için sağır olması lazımdı.

"Duyarsa duysun," dedim aynadaki yansımama. "Artık 'işsiz güçsüz komşu kızı' değilim. Ben Zeynep Hemşireyim."

Ertesi sabah saat 06.30. Aynanın karşısındayım. Gördüğüm kişiyi ben bile tanıyamadım.

Üzerimde vücudumu saran, lacivert, dizin hemen altında biten kalem bir etek. Üstünde krem rengi, şık bir ipek gömlek. Saçlarım o her zamanki dağınık topuz değil; fönlenmiş, omuzlarıma dalga dalga dökülüyor. Ve yüzüm... Ece'nin zoruyla yaptığım makyaj. Hafif bir göz makyajı ama dudaklarda iddialı, mat bir kırmızı ruj. Ayaklarımda ise hayatımda giydiğim en yüksek, krem rengi stilettolar.

Annem beni kapıda görünce Ayetel Kürsi okumaya başladı. "Kızım... Maşallah. Seni böyle görseler Cenk değil, Bakan ister valla." "Abartma anne," dedim ama hoşuma gitmişti.

Çantamı aldım. Derin bir nefes çektim. "Sahne senin Zeynep," dedim. Ve kapıyı açıp sokağa çıktım.

Bizim mahallenin Arnavut kaldırımları, stiletto giyen kadınların en büyük düşmanıdır. Yürümek bir cambazlık ister. Ama bugün o kadar özgüvenliydim ki, kaldırımlara bile meydan okuyordum. Tık. Tık. Tık.

Topuk seslerim sabahın sessizliğinde yankılanıyordu. Barış'ın dükkanına doğru yürürken, başım dikti.

Tam Yaman'ın konağının hizasına gelmiştim ki, o ağır demir kapı gürültüyle açıldı. Sabah yürüyüşü saatiydi. Hades önden fırladı. Arkasından da Yaman.

Yaman, her zamanki gibiydi: Siyah eşofman altı, siyah kapüşonlu sweatshirt, kapüşonu kafasında. Uykulu ve huysuz görünüyordu. Hades beni görünce havlayarak bana doğru koştu. "Hades, dur!" diye seslendi Yaman, tasmasını çekiştirerek.

Ben durdum. Hades yanıma geldi, kokladı, kuyruğunu salladı. "Günaydın Hades," dedim gülümseyerek. Eğilip onu sevemezdim, etek dardı ve gömlek kirlenemezdi.

Yaman başını kaldırdı. "Hades, rahat bırak..." Cümlesi yarım kaldı.

Gözleri ayakkabılarımdan başladı. Krem rengi stilettolar... Kalem etek... İpek gömlek... Fönlü saçlar... Ve o kırmızı rujlu dudaklar. Yaman'ın adımları yavaşladı. Durdu. Hades tasmasını çekiştiriyor ama Yaman kımıldamıyordu. O buz gibi, ifadesiz, "dünya yansa umrumda değil" diyen adamın yüzünde, ilk defa saf bir afallama gördüm.

Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Sanki karşısındakinin ben olduğuma emin olmaya çalışıyordu. O pembe pijamalı, tavşan terlikli, çamurlu eşofmanlı "ufaklık" gitmiş; yerine bambaşka bir kadın gelmişti.

O kara gözleri, üzerimde açık bir hayranlık ve şaşkınlıkla dolaştı. Dudakları hafifçe aralandı ama bir şey söyleyemedi. Yazılımı gerçekten donmuştu. Barış haklıydı.

Ben, onun bu halini görmenin verdiği muazzam hazla gülümsedim. Çenemi dikleştirdim. "Hayırdır Yaman Bey?" dedim. Sesim kendinden emindi. "Tanıyamadınız mı? Yoksa dürbüne mi ihtiyacınız var?"

Yaman kendine geldi. Boğazını temizledi. Duruşunu düzeltti ama gözlerini hala üzerimden alamıyordu. "Tanıdım," dedi. Sesi çatallı çıktı. Öksürdü. "Sadece... Tavşanları göremedim. Evde mi bıraktın?"

Güldüm. "Tavşanlar emekliye ayrıldı. Artık oyunu büyük ligde oynuyoruz."

Yaman, ellerini sweatshirtünün cebine soktu. O serseri tavrını takınmaya çalıştı ama gözlerindeki o parıltı ele veriyordu. Etkilenmişti. Bal gibi de etkilenmişti.

"Nereye böyle?" diye sordu. Normalde sormazdı. "Düğüne mi gidiyorsun sabah sabah?"

"İşe," dedim vurgulayarak. "Devlet memuru oldum. Hemşireyim ben, hatırlarsan. Hayat kurtarmaya gidiyorum. Senin aksine."

Yaman dudak büktü. "İyi. Hastalarına acıdım. O topuklularla koridorda yürürken sesinden kalp krizi geçirebilirler."

"Merak etme," dedim, saçımı omzumdan geriye atarak. "Benim sesimden değil ama... Belki güzelliğimden tansiyonları çıkabilir."

Yaman dondu. Bu cevabı beklemiyordu. Gözleri kısıldı. Dudaklarının kenarında o çarpık, tehlikeli gülüş belirdi. Yavaşça bana doğru eğildi. Aramızda bir metre vardı ama o mesafe ısınmıştı.

"Dikkat et Zeynep Hemşire," dedi fısıltıyla. "Hastanede herkesin kalbi sağlam olmayabilir. Fazla... iddialısın."

Yanaklarımın ısındığını hissettim ama bozuntuya vermedim. "Alışsalar iyi olur," dedim. "Hadi bana müsaade. Geç kalmayayım."

Yaman geri çekildi. "Yolun açık olsun... Ufaklık." "Ufaklık bitti Yaman," dedim arkamı dönerken. "Zeynep Hanım diyeceksin."

Tık. Tık. Tık. Topuk seslerimle uzaklaşırken, Yaman'ın ve Hades'in arkamdan baktığını sırtımda hissediyordum. Dönüp bakmadım. Ama biliyordum ki, o an skor tabelası değişmişti: Zeynep: 1 - Yaman: 0.

Sokağın başına geldiğimde Barış'ın dükkanının önünde taksi beklemeye başladım. Barış, elinde çayla dışarı fırladı. Beni görünce çay bardağını düşürdü (klasik Barış). "OHA! ÇÜŞ! YUH!" Barış, etrafımda tavaf etmeye başladı. "Kızım bu ne? Sen Zeynep misin? Yoksa Zeynep'in Victoria's Secret mankeni olan kuzeni misin? Oğlum çok iyi olmuşsun lan! Cenk seni böyle görse direkt nikahı basar!"

"Saçmalama Barış," dedim gülerek. "Taksi çağır çabuk, geç kalacağım."

O sırada, arkadan o tanıdık motor sesi geldi. Siyah SUV. Yaman, köpeği eve bırakmış, arabasına atlamış geliyordu.

Benim ve Barış'ın önünde durdu. Camı indirdi. Güneş gözlüklerini takmıştı yine. "Taksi gelmez bu saatte," dedi. "Buradaki durak kapalı."

Barış arabanın içine eğildi. "Abi günaydın! Araban yakıyor yine!" Yaman Barış'ı görmezden gelip bana baktı. "Bin," dedi. " Bırakırım."

Barış bana, ben Barış'a baktım. Normalde binmezdim. Hele o "Ufaklık" lafından sonra. Ama geç kalıyordum ve taksi uygulamasında araç yoktu. Ve dürüst olalım... Onu o takım elbiseli, iş kadını halimle yan koltukta biraz daha delirtmek istiyordum.

"Zahmet olmasın?" dedim nazikçe (yalan). "Bin Zeynep," dedi sabırsızca. "Devlet memurusun, ilk günden geç kalıp kovulma."

Kapıyı açıp ön koltuğa oturdum. Eteğim biraz yukarı sıyrıldı, düzeltmeye çalıştım. Yaman'ın bakışlarının o yöne kaymadığını söyleyemem. Barış arkadan el salladı. "Dikkat et Zeynep! Yaman Abi, emanetimiz sana ait! Çizilmesin!"

Yaman gaza bastı. Arabanın içi yine o güzel kokuyla doluydu.

"Emniyet kemeri," dedi Yaman yola bakarak. Kemerimi taktım. "Hangi hastane?" "Eğitim Araştırma."

Yola çıktık. Sessizlik vardı ama gergin bir sessizlik değil... Daha çok elektrik yüklü bir sessizlikti. Yaman, vites değiştirirken kolu hafifçe koluma değdi. İkimiz de irkildik.

"Yakışmış," dedi aniden. Ona döndüm. "Efendim?" Yaman yola bakmaya devam etti, yüz kasları gerildi. Sanki bunu söylediğine pişman olmuş gibiydi. "Kıyafetler diyorum. Yakışmış. Yani... Pijamadan iyidir."

Gülümsedim. Bu adamdan iltifat almak, kerpetenle diş çekmekten zordu. "Teşekkür ederim. Sen de fena değilsin. En azından üzerindeki çamur lekeleri yok."

Yaman hafifçe güldü. Sesli güldü bu sefer! "O çamur lekesi değildi, kamuflajdı. Ama sen... Sen bugün bayağı bir 'görünür' olmuşsun. Hastanede Cenk gibi tipler çoktur şimdi."

Kaşlarımı çattım. "Yine mi Cenk? Derdin ne senin o çocukla?" Yaman omuz silkti. "Derdim yok. Sadece... Saf tiplerden hoşlanmam. Yanında bir 'pamuk prens' ile dolaşman komik duruyor."

"Belki ben Pamuk Prensesimdir?" dedim meydan okuyarak. Yaman, kırmızı ışıkta durdu. Başını bana çevirdi. Gözlüğünü hafifçe indirdi ve o kapkara gözleriyle gözlerimin en derinine baktı. "Sen Pamuk Prenses değilsin," dedi boğuk bir sesle. "Sen, o elmayı ısırıp, cadıyı zehirleyecek tipte birisin. Ve bence... Böylesi daha iyi."

Nefesim kesildi. Bu bir iltifattı. Yaman dilinde, "Sen korkusuzsun ve ben bunu seviyorum" demekti.

Yeşil yandı. Araba hareket etti. Hastaneye kadar bir daha konuşmadık. Ama o arabanın içindeki hava o kadar yoğundu ki, bir kıvılcım çaksanız patlayabilirdik.

Hastanenin önüne geldiğimizde indim. "Teşekkürler," dedim. "İyi işler," dedi Yaman. "Akşam... Geç çıkarsan o topuklularla yürüme. Kaldırımlar bozuk."

Araba uzaklaşırken arkasından baktım. "Merak etme Yaman," dedim kendi kendime. "Ben o kaldırımlarda yürümeyi öğrendim. Ama galiba asıl tehlike kaldırımda değil, o siyah arabanın içinde."

---

Akşam eve döndüğümde ayaklarım kopuyordu ama ruhum bulutlardaydı. İlk gün harika geçmişti. Acil servis kaotikti ama ben kaosu severdim.

Barış, Ece ve Selin beni "Müjgan Abla'nın Yeri"nde bekliyordu. Gördüğüm an sandalyeye yığıldım. "Ayaklarım... Ayaklarım yok arkadaşlar. Kesip attım galiba."

Barış, masadaki kolayı bana uzattı. "Anlat çabuk! Hastane nasıldı? Ve daha önemlisi... Sabah Yaman seni arabaya aldı! Ne oldu içeride? Evlenme teklifi etti mi?"

Koladan büyük bir yudum aldım. "Abartma Barış. Sadece bıraktı. Ama... Beni görünce afalladı. Resmen dili tutuldu."

Ece kıkırdadı. "Kızım o kırmızı rujla Yaman'ın değil, Hades'in bile dili tutulur. Adam hayatında ilk defa seni böyle olarak gördü. Şimdiye kadar 'mahalledeki kedi sever komşu kızıydın'."

Selin başını salladı. "Ece haklı. Yaman gibi adamlar görsel hafızalıdır. O görüntüyü beynine kazıdı."

Barış masaya vurdu. "Olay bitmiştir! Kale düştü! Yaman'ın surlarında gedik açıldı! Şimdi tek yapmamız gereken Cenk'i bu denklemden çıkarmak. Çünkü Cenk, Yaman'ın alerjisi."

"Saçmalama Barış," dedim. "Cenk benim arkadaşım."

Ama içimden bir ses, Barış'ın haklı olduğunu söylüyordu. Yaman'ın sabahki o "Yanında bir pamuk prens ile dolaşman komik" lafı aklımdan çıkmıyordu. Ve daha önemlisi... "Sen elmayı ısırıp cadıyı zehirleyecek tipsin" sözü.

Gecenin sonunda odama çekildiğimde, makyajımı temizlerken aynaya baktım. Yaman haklıydı. Ben değişmiştim. Ya da içimdeki o güçlü kadın nihayet ortaya çıkmıştı. Ve bu yeni Zeynep, Yaman'ın karanlığına ışık tutmaya çok hazırdı.