7. bölüm · Zevat Tarumar

Bölüm 6: Geçmişle Yeniden

Mehmet Benibil

Huzurevinin önünde taksiden inince kapıda beni bekleyen üç kişi vardı. Bunları tahmin ediyorsunuzdur: Cavidan, Meskut Zahiran ve Edip Edremitligil... Hemen sorguya çekmek için etrafımı çevrelediler. Taksici para üstünü açık olan camdan dışarıya uzatmıştı ve benim almamı bekliyordu. Edip Edremitligil ilk söze atılan oldu:
- Başına bir iş getirmedin değil mi Zevat Bey?
- Hayır, hem ne olsun ki?
- Yani ne bileyim yıllar sonra tek başına çıkıyorsun. Şehir değişmiş, sen değişmişsin, hayat değişmiş...
- Ama insanlık değişmemiş Edip Bey!
Halen parayı uzatan taksici sinirlenmişti:
- Parayı almayacaksan gideceğim.Bu uyarıdan sonra parayı aldım ve cebime kattım. Taksiciden parayı aldıktan sonra bir hışımla uzaklaştı yanımdan. Cavidan, her zamanki güleç yüzünü askıda tutarak merakla sordu:
- Neler yaptın bugün Zevat Tarumar?
- Şehrin kaotiğinde, kendi sükutumu aradım.Cavidan gülümsemesini eksiltmeden hayıflandı:
- Şu senin felsefi konuşmalarını hiç anlamayacağım herhalde.Meskut Zahiran, gülümsüyordu:
- Buldunuz mu bir şey Zevat Bey?
- İnsanlarla tekrar iletişime geçince yaşamın sıradanlığını hatırladım.Cavidan, kaçamak cevaplarımdan dolayı iyice meraklanmıştı:
- Nerelere gittin, kimlerle konuştun, ne yaşadın Zevat Bey?
- Anlatacak bir şey yok aslında. İnsan yürür, durur, yine yürür hepsi bu.Bugün gittiğim yerlerden, abimden ve antikalardan bahsetmek istemiyordum. Onlar ise öğrenme çabasında idiler. Edip Edremitligil’in odasından çıktığını yeni görüyordum. Gerçi ben odamdan çıkmıyordum ki hiç. Onun ne yaptığını nasıl bilebilirim. Edip kaşlarını çattı:
- İçeriye geçelim, kapının önünde dikilip durmayalım. Hava serin.Bu ihtardan sonra hep birlikte huzurevine girdik. Girişin tam karşısında, sizi resepsiyon karşılıyordu. Sağda koltuklarımın olduğu bir hol, sol tarafta ise merdivenler vardı. Hole geçip koltuklara oturduk. Meskut dik dik bana bakıyordu:
- Sadece bir yürüyüş mü yaptınız Zevat Bey?
- Bazı yürüyüşler bir ömre bedel olur.Meskut’un daha fazla şeyler öğrenmek ister gibi bir hali vardı:
- Biraz ayrıntıya girer misiniz?
- Ayrıntı insanı ele verir.Cavidan gayet sakin bir ses tonuyla konuşuyordu:
- Merak etmemiz normal. Gittin, sustun, döndün. Hiç değilse kimseyle karşılaşmadın mı?
- Karşılaşmak büyük bir kelime. İnsanları birbirlerine çarpıyor ama değmiyor. Ben de onlara değmemeye çalıştım.Meskut'ta kendi varlığından haberdar ediyordu:
- Peki, bir şey öğrenebildiniz mi?
- Bildiklerimin eskidiğini öğrendim.Edip Edremitligil’de söze dahil olmak istiyordu ama konuşulanlara bir anlam verememişti:
- Seni tanıyan ve koleksiyonu bilen yani seni sarsacak birisi çıkmadı mı?
- Sarsılmak için birisinin olması şart değil. Bazen bir boşluk ta yapar bunu.Mesut Zahiran, benim laf geçiştirmeye devam edeceğimi anlayınca konuyu değiştirmeye karar kıldı:
- Neyse Zevat Bey’in fazla üzerine gitmeyelim isterseniz. Yangından sonra yaşadıklarınıza gelelim. En son ruh ve sinir hastalıkları hastanesi heyetinin karşısına çıkmıştınız. Eski doktorunuz Mazhar Sıhhataçar gelmişti.Ben derin bir nefes aldım. Sonra da bir iç çektim. Bugün yaşadıklarımdan sonra zor anlatırdım. Ama bir şeyler anlatmazsam da bunlar beni sorguya çekmeye devam edecekler. Düşünür gibi yaparak anlatmaya başladım:Doktorum Mazhar Sıhhataçar ile birlikte bir yıl tedaviye devam ettik. Her hafta da bir gün hastaneye gidip radyoterapi ve çeşitli ilaç tedavisine devam ettim. O gün kurul benim deli olduğuma karar kıldı. Dört doktor, boş bir apartmanda kendime ait bir kolesiyonu yakmam ve istedikleri cevapları vermediğim için beni deli ilan ettiler. Mazhar Sıhhataçar’da bu karardan gayet memnun görünüyordu. Her zaman bana destek olacağını söyledi. Doktorlar hasta bakıcılara seslendi. Beni içeriye getirenler girdiler. Birer kolumdan tutup beni kaldırdılar. Uzun bir koridordan yürütüp bir üst kata çıkardılar. Sağdaki ilk kapının kilidini açmak için sağımda duran hasta bakıcı cebinden birçok anahtarın bulunduğu anahtarlık çıkardı.Bu sırada bunları kayıt altına almayı unutan Meskut Zahiran, cebinden kayıt cihazını çıkardı. Açma/kapama düğmesine bastı ve dizinin üzerine koydu. Ben anlatmayı kesmedim hiç:Hasta bakıcı birkaç anahtarı kapıda denedikten sonra doğru anahtarı buldu. Kapıyı büyük bir gıcırtıyla açtı. Sol kolumdan tutan beni içeriye ittirdi. Sonra arkandan kapıyı kapatıp kilitlediler. Ben etrafımda yataklarına oturan, pencerelerden dışarıyı izleyen ve yatakların arasında dolaşan akıl hastalarını izlemeye koyuldum. Evet burası hastanenin yatakhanesiydi. İnsanlar çıkmaza girince, hayata da çıkmasın diye buraya kapatıyorlar. Ben de sağa sola bakındım. Gayem boş bir yatak bulmaktı. Dibimde hemen birisi bitiverdi. Merakla bana bakarak sordu:
- Sen yenisin arkadaş. Neden buradasın?Adamı baştan ayağa süzdüm:
- Sizin gibi aynı şeyden.
- Hâ, sende mi şirketini batırdın?
- Evet.
- İflas ettin.
- Boş yatak hangisi?Önümdeki adam cam kenarında, sonda duran yatağı eliyle işaret etti. Gösterdiği yatağa geçip oturdum. Yatakları saydım tam 20 tane var. İçerdeki insanları saydım ben dahil 19 kişi var. Bir yıl boyunca akıl hastalarını gözlemledim. Biliyorsunuzki gözlem yapmak bende bir huy derecesinden ötede hastalık gibi. Bebeklikten beridir en iyi yaptığımız özelliğimiz herhalde.Buradaki herkes erkekti. Kadın koğuşu bu odanın karşısındakiydi. Burada kalanların herbirisi kendi iç düzeninin mahkumuydu. Aynı çatı altında, bambaşka alemler yaşanıyordu.Diğer pencerenin dibindeki yatakta yatan yaşlı biri vardı. Gün boyunca hiç konuşmaz, yalnızca akşamüstüne doğru doğrulup ceketinin düğmelerini iliklerdi. Ceketi yoktu aslında, hareketi ezberdi. Sanki birazdan biri gelip onu çağıracak, önemli bir yere gidecekmiş gibi hazırlanırdı. Kimse gelmez, o da düğmelerini çözer gibi yapar ve tekrar yatağa uzanırdı. Bu tekrar, onun için zamanın yerini tutuyordu.Bazıları da benim gibi kendi hallerinde günlerini geçirip etrafı gözlüyorlardı. Bazısının tek zevki televizyon izlemekti. Bir tane müzik meraklısı vardı. Sürekli müzik dinledi. Bir tane de kitap kurdumuz vardı. Sabahtan akşama kadar kitap okurdu. Ama sadece bir kitabı; İbn-i Rüşd’ün Tutarsızlığın Tutarsızlığı...Ortadaki yatağı sahiplenen genç bir adam, yere eğilip durmadan bir şeyler topluyordu. Avuçlarını açtığında hiçbir şey görünmezdi ama o her defasında yüzünde küçük bir zafer ifadesiyle doğrulurdu. Kaybettikleri bulduğuna inanıyordu belki; ya da hiç kaybetmediklerini kendine ispatlıyordu. Kimse ona engel olmazdı. Çünkü elinden alınacak bir şeyi yoktu.Bir başkası duvara yaslanmış halde, hayali bir deftere yazı yazıyordu. Kalemi yoktu, defteride... Ama parmakları havada gezinirken yüzündeki ciddiyet gerçek bir yazarınkini aratmazdı. Arada durur, yazdıkları okur gibi dudaklarını oynatırdı. Beğenmediği yerlerde başını iki yana sallayıp silerdi havayı. Kim bilir, belki de dışarıda kimsenin dinlemediği bir gerçeği burada kayda geçiyordu.En sessizi ise karşındaki yatakta yatan çocuktu. Gözleri hep açıktı ama kimseye bakmazdı. Sadece tavana... Arada bir gülümser, ardından karşıları çatılırdı. Yüzünden geçen ifadeler, hızlı değişen bir mevsim gibiydi. Onun düşüncelerini hiç merak etmedim. Çünkü bazı düşünceler, sorulduğu anda yok olur.Hepsini her gün izledikçe fark ettim ki, burada kimse rol yapmıyordu. Dışarıda yıllarca öğrendiğim o yapmacık dengeler, bu duvarların içinde geçerliliğini yitiriyordu. Herkes kendi ruhunun kırıklığının şeklini olduğu gibi taşıyordu. Ve ben her gün bu boş yatağın kenarında otururken, hiçbir zaman hangi kılıkla buraya ait olacağımı bilemedim.Meskut Zahiran merakla sordu:
- Hiç kafayı yiyecek gibi olmadınız mı?
- Hayır, bilakis en mutlu günlerimin geçtiği zamanlar diyebilirim.
- Neden?
- Çünkü oradaki kimsenin benden bir çıkarı yoktu.Sessiz bir şekilde beni dinleyen Edip Edremitligil’de soru sormak istiyordu:
- Nasıl çıktın oradan Zevat Bey. Yani aklının yerine geleceğine nasıl kâni oldular?
- Tiyatro ile.
- Nasıl?
- Tiyatro ile.
- Nasıl tiyatro ile?
- Tiyatro oynadık ruh ve sinir hastanesinde.Cavidan, kendinden emin bir şeklinde konuştu:
- Onu da kesin sen yazıp tertiplemişsindir.
- Evet.Meskut tiyatronun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu:
- Orada mı yazdınız?
- Hayır.Cavidan, birden ciddeleşti:
- Ya anlatsana direkt. Bugünde kaçamak cevap verme huyun çıktı.
- Tamam tamam. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde kaldığım o bir yılın sonlarına doğru orada bulunan hasta ve hasta bakıcılarla birlikte bir oyun oynadık. Hastanede akıl hastalarını geri topluma kazandırmak için çeşitli etkinlikler yapılıyordu. Bazı zeka oyunları oynatılıyordu. Bende koleksiyonumu yaktığımda yanıma sadece kendi yazdığım bir tiyatro oyununu almıştım. Bir ajanda da yazılıydı. Koleksiyonu yakmak için üzerlerine ispitoyu dökerken görmüştüm ve ceketimin cebine katmıştım. O zaman için neden öyle bir davranış sergiledim, inanın bilmiyorum. Hastaneye geldiğimde dolabımın içine fırlatmıştım. Bu etkinlikler başlayasaya kadar da hiç elime almadım. Etkinlikler başlayınca aklıma birden yazdığım bu tiyatro oyunu geldi. Ben de hastalardan ve iki hasta bakıcısından bir kadro kurdum. Biraz çalışıp oyunu sergiledik. Oyunu beğendiler ama içeriğini hastane ortamına uygun olmadığını düşündüler. Bir hafta sonra ki değerlendirmede iyileştiğimi onaylayıp beni buradan çıkardılar. Hastane müdürü kalacak yerimin olmadığını bildiği için beni huzurevine gönderdi.Mesut Zahiran’ın yüzünde şaşkın bir ifade vardı:
- Tiyatroya bak, insanın iyileştirmesine sebep veriyor.
- 70 yıldır aynı görüşteyim yoksa hâlâ deli miyim?Cavidan lafa atıldı:
- Yanlış anladın Zevat Bey.Mesut soruyu değiştirdi:
- Adı neydi oyunun?
- Sükutta ŞamataEdip Edremitligil, meraklanmıştı:
- Ne demek Sükutta Şamata?
- Sessizlikte çıkan gürültü.
Cavidan, yine gülümsemeye başladı:
- Senin şuanki halini yansıtıyor Zevat Tarumar.Edip Edremitligil, şaşırmış şekilde bana bakıyordu:
- İlginç adamsın Zevat Bey. Tiyatronun konusu neydi?
- Psikoanalitik bir tarzda yazdığım bir eserdi. İç içe geçmiş bir intikam hikayesi. Baba, iki çocuğu ve çocuklar ise babalarını intikam için öldürmek istiyordu.Meskut, yüzünü buruşturdu:
- Ruh ve sinir hastalıkları hastanesindekiler haklıymış. Oraya pek uygun da değilmiş. Ama sizin oradan çıkmanıza vesile olmuş. O yüzden iyi bir şey bence.
- Evet.Mesut Zahiran, yaşantımın devamını merak ediyordu:
- Huzurevine geldikten sonra ne oldu?
- Beni şimdiki odama koydular. Giriş o giriş. Bir kaç gün öncesinde kadar dışarısına hiç çıkmadığım bir oda oldu.Cavidan, birden ciddileşti:
- Sonra seni tanıdığım melankolik ve depresif Zevat Tarumar oldun.
- Sizin gibi yaşamayanı hemen yaftalayın. Sen de haklısın tabii.Biz holde konuşurken kargocu geldi. Resepsiyona kargoları bıraktı. Bana da kargo vardı içinde elbet. Çünkü bana bu kargoları gönderen esrarengiz adamı kargocudan çıkarken gördüm. İçimde hem bir merak hem de rahatlık vardı. Cavidan ayağa kalktı ve hızlı adımlarla resepsiyona gitti. Gelen kargolardaki isimlere bakmaya başladı. İçlerinden birisini alıp yanımıza geldi. Gülümseyerek kargo paketini bana uzattı. Elinden aldım paketi ve üzerine baktım. İsmim yazıyordu. Yanılmamıştım, o sırlı adam bugün bana göndermişti bunu. Meraklı bakışlar bir an önce kargoyu açmamı bekliyorlardı. Benim ise kafamda dönen bunları bana kim neden gönderdiğiydi.Paketin logosuna baktım. Yine aynı Ulak Kargo’dan takdir edersiniz. Açmaya başladım. Bir yandan da içinden ne çıkacağını tahmin etmeye çalışıyordum. Paketi açtım ve içinden bir defter çıktı. Defterin üzerinde ismim yazıyordu.hemen tanıdım. Posta pullarının yapışlı olduğu defterimdi bu. Sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladım. Pulları gördükçe ilk topladığım zamanlara gidiyordum. Bu kadar boş değildim o zamanlar. Koleksiyonuma yeni parçalar eklemekle geçiyordu zamanım. Yada onlarla konuşmakla... Bu geçmişin temrininde zamanımı geçirmekle meşgulken ayakta bekleyen Cavidan, pul koleksiyon defterimi elimden çekip aldı. Sayfaları çevirmeye başladı. Hapsolduğu merak duygusu yüzünden okunabiliyordu. Edip Edremitligil kendinden emin bir şekilde konuştu:
- Ne olduğunu anlamadın herhalde Cavidan?
- A, evet. Ne ki bunlar?Edip gururla geriye yaslandı:
- Meskut Bey, sen bunların ne olduğunu biliyor musun?Meskut elini Cavidan’a uzattı:
- Verir misin?Cavidan, pusula defterini Meskut’a verip koltuğa oturdu. Meskut, defterin sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı. Bunu yaparken için için gülümsüyordu:
- Benim gazeteci olduğumu unutuyorsun Edip Bey. Mektup pulları bunlar.Edip Edremitligil, gülerek cevapladı:
- Tebrikler Vallahi...Cavidan her zamanki gibi gülümsemeye başladı:
- Mektup mu? Ayol şimdi mektup gönderen mi var?Ben ayağa kalktım ve defteri Meskut’tan aldım:
- 40-50 yıl öncesine ait zaten.Cavidan, şaşırmıştı:
- Doğru senin çağ öncesine ait olduğunu unutmuşum.Aklınca benimle dalga geçiyordu. Arkamı döndüm ve yavaşça merdivenlere doğru yürümeye başladım. Meskut, arkamdan seslendi:
- Nereye gidiyorsun Zevat Bey?
- Odama.
- Dur, bu pul defteri kimden gelmiş olabilir? Koleksiyonunuz hayatta bence.
- Olabilir, kimin gönderdiği belli ama yüzünü teşhis edemedik.
- Haklısın. Pul koleksiyonu nasıl geldi, nasıl kurtuldu, onu bıraktık pul ne onu tartışıyoruz.Cavidan, tasdikledi:
- Benim esksikliğime ver Zevat Tarumar.
- Önemli değil, odama çıkıp dinlemek istiyorum. Bugün bayağı yoruldum.Cavidan ayağa kalkarak bana doğru yürümeye başladı:
- Yardım edeyim sana, sen şimdi odanı bulamazsın.
- Bulurum ben, gelemene gerek yok.Bu ihtarımın ardından Cavidan geriye yerine oturdu. Ben de önüme döndüm ve merdivenlerden yukarıya yürümeye başladım.Hayat katarında yürüyoruz. Sokaktayız, yedi yaşında paçaları çamur olmuş pantolonumuza bakarken kafamızı bir kaldırıyoruz yetmiş olmuşuz. Bu koca zamandan ne hatırlıyoruz. Aslında bir hiç... Kısacık bir zaman gibi. Nasıl yaşadık o halde bunu biliyor musun?Odamın kapısına gelmiştim. Nasıl geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Düşüncelere dalınca dış dünyaya algılarımı da kapatıyorum. Daha önceleri odamı bulamıyordum. Demek ki alışkanlık kazanmam gerekiyormuş. İçeriye girdim ve kapıyı kapattım. Ceketimi çıkartıp yatağın üzerine bıraktım. Uzun zaman sonra yürümek beni yormuştu. Yürümek değildi yoran. Unuttuğum kardeşimin karşıma çıkmasaydı belki de. Hem de koleksiyonumu satar şekilde. Ya da içinde koleksiyonumu yaktığım evimin; Duran Fikret Kekik tarafından işgal edilmesi mi? Her ikisi birden de olabilir.Gözüm sessiz sessiz bekleyen pikaba takıldı. Gittim yanına eğildim. Sehpanın altında duran plaklardan rastgele bir tane seçtim. Kapağına baktım; Yorgo Bacanos’un Saba Oyun Havası... İsmi oyun havası olduğuna bakmayın. Ağır ve kıvrak bir derinliğe sahip bir parça. Pikaba yerleştirdim ve çalıştırdım. Yorgo Bacanos, odanın içindeki havayı değiştirirken bakalım ben içimdeki havayı değiştirebilecek miyim?Yatağın üzerinde duran pul koleksiyon defterini aldım ve yatağa uzandım. Yavaş yavaş sayfaları çevirirken geçmişimi de yavaş yavaş çeviriyordum. Hem de hiç istemeyerek. Halbuki ne çaba vermiştim unutmak için. Bunu da başarmıştım. Baksana en yakınımı; kardeşimi bile unutmuşum. Unuttuğum başka kimler var daha bilmiyorum. Belki de kendimi de unuttum...