13. bölüm · Zevat Tarumar
Bölüm 12: Keşke Çemberi
Sabaha karşı bir düş gördüm. Düş müydü yoksa zihnimin bana kurduğu bir mahkeme mi emin değilim? Yanmış binanın önündeyim. Ne kalabalık vardı ne de itfaiye, ne polis, ne bağırış. Herkes gitmişti. Sanki yangın hiç yaşamamış gibi. Yalnızca ben kalmıştım ve karşıma dizilmiş koleksiyonum.
Yanık değillerdi.
Tertipliydiler.
Sanki hiç yakılmamış, hiç terk edilmiş gibiydiler. En önde kiblenüma duruyordu. İbresi bana dönük, sanki bana bir şey anlatıyor gibiydi. Yön gösteren şey bazen nereye gideceğini değil, nereye dönmen gerektiğini söyler. Kaçacak bir yerim yoktu. Gözlerimi kapattım ama ses kesilmedi. Eşyalar konuşmaz sanırdım. Meğer insan konuşmadığında eşya konuşurmuş.
Uyandığımda ter içerisindeydim, göğsüm daralmıştı. Yaşadığım şey bir tesadüf değildi. Ardı ardına gelen paketler, suskunluklar, düşler... Hepsi bir çağrıydı. Kendime doğru, uzun süredir kaçtığım yere. İnsan hatırlamaktan kaçtıkça yol uzar, sustukça ses büyür. Ben sustukça koleksiyonum konuştu. 20 yıl boyunca.
Yataktan dışarı çıktım. Bugün ne yapacağımı bilmiyordum. Dünün yorgunluğunu atmıştım üzerimden. Zihnimden keşkeler geçmeye başladı birden. Kaybettiklerim, hem de çok. Yaşamdan zevk alamamak… Hem de 70 yıldır. Böyle durumda olanların bazısı ıstıraplarına son vererek kurtulmayı denerler. Bilmem gerisinin faslını…
Sokağa çıksam ayaklarım yine beni koleksiyona götürür. Yani Asaf’ın yanına. Koleksiyonumda koleksiyonum deyip duruyorsun demeyin bana. Bu bağlam üzerinde size anlattıklarım. Hem başka kimim var ki? Neyi başarmışım ki zaten şimdiye kadar? Tabi sizin tuzunuz kuru. Sahibi olduğunuz birçok şey var. Sizi düşünen birçok kişi ya da siz öyle sanıyorsunuz.
Kendi içimde kaldım. Dışıma çıkmak için anlatıyorum sizlere bunu. Gerçi kaç kişi değer verecekte anlattıklarıma? Yine başladım kendi kendime konuşmaya. İyi bari bu sefer farkına vardım. Hoş zaten önümde bir avuç insan var da onlara hitap ediyorum.
Diren Gelberi ile bugünde karşılaşabilir miyim acaba? Keşke onunla daha önce tanışsaydık. İşte her şeyin bir gerçekleşme sebebi var. Yeni şeyler olunca hayatımızda eskilerini unutuyoruz.
Hâlâ yatağın üzerinde duran ceketimi aldım ve üzerime giydim. Acıktığımı hissettim. Yiyorsam, genelde günlük bir öğün yiyorum. Bazen kafamda geçen düşüncelerden açlığımı da unutuyorum. 19 yıldır odama yemeğimi getirirler. Önceleri üç öğün getirilerken benim tek öğün yediğim fark ettiklerinde, benim de onayımla bire düştü öğünüm. Kahvaltıları da Cavidan getirirdi genellikle. Cavidan izindeyken kim getiriyor bilmiyorum. Masanın üzerine bırakmış oluyor. Tabii ben bu sırada sabah uykusunda oluyorum.
Saati sormayın bana. Zamanla bir işiniz kalmayınca saate de bakma isteği duymuyorsunuz. Kahvaltının gelmesini beklemeyeceğim. Hoş birkaç gündür de doğru dürüst bir şey yediğim söylenemez.
Odadan çıktım. Kapıyı ardımdan çektim, yalnız kapanıp kapanmadığına bakmadım. Ayaklarımın alışkanlığı ile direkt merdivenlerin buldum. Acele etmiyordum, yavaş yavaş inmeye başladım. Yukarıya tırabzandan tutunarak çıkan birisi vardı. Birbirimize bakarak geçtik merdivenlerden ama konuşmadık. Sadece birbirimizin gözlerine bakarak çıktık. Benim yaşlarımda bir adamdı. İkimiz de bence birbirimiz hakkında bir şey düşünmedik. İnsanlar hakkında yargıları bırakmak, hayat kalitesini bir miktar artırabiliyor.
Girişe geldim. Karşındaki holde kimse yoktu. Solumdaki resepsiyonist beni görünce gülümsedi. Genç bir kızdı. Dün başka birisi vardı. Beni selamladı:
- Günaydın Zevat amca.
- Günaydın.
Beni tanımasına şaşırdım. O beni kaç kez gördü bakalım? Benim dikkatimden kaçmış. Eskiden çok dikkatli birisiydim aslında. İnsanın kendinden gayesi kalmayınca, çevresinden de dikkati kesiliyor. Huzurevinden dışarıya çıktım. Kapının önünde taksiden bir çift yaşlı bir kadını indiriyorlardı. Yeni bir aile yaşlısını başlarından savıyorlar. Bakalım sıra onlara ne zaman gelecek?
Şehir merkezine taksiyle gitmeye karar verdim. Belki o esrarengiz adamın peşine düşerim yine. Güç lazım olabilir. Kadının taksiden inmesini beklerken huzurevinin ön tarafında bulunan bahçesine baktım. Küçük bir bahçeydi burası. Üç kamelya, iki sedir ağacı ve bir kaç gülden ibaretti. Dışarıya çıktığım birkaç günde burada oturan kimseyi görmedim. Kadını taksiden indirdiler ve yanımdan geçerken göz göze geldik. Aramızda herhangi bir selamlaşma olmadı. Boşalan taksinin arka tarafına geçip oturdum. Şoför dikiz aynasından bana bakarak konuştu:
- Nereye gidiyoruz baba?
Bu dün bindiğim taksiydi. Adam da beni tanıdı zannımca. Kendimden emin bir şekilde konuştum:
- Tarumar Antika’ya gideceğim, orayı biliyor musun?
- Biliyorum tabii, Asaf Abi’yi kim bilmez.
- Nereden tanıyorsun?
- Çok eskiden bilirim. Şehrimizin tek antikacısı, hoş sohbet.
- Aranız iyi o zaman.
- Kimseyle kötü değildir. Bu şehirde herkes en az bir çayını içmiştir veya en az bir kez sohbet etmiştir.
- Bu intibaı nasıl sağladı?
- Uzun yıllar yardımlaşma vakfında başkanlık yaptı, ondan dolayı. Baba birçok kişiye yardımı dokunmuştur.
- Anladım. Şimdi o vakit başkanı değil herhalde?
- Değil, ama sevilir ve sayılır baba.
Taksici dün benimle yapamadığı muhabbeti şimdi gerçekleşince keyfinden kasılıyordu. Asaf'ın böyle yardım işlerinde bulunabileceği hiç aklıma gelmezdi. Gerçi insanların ne yaptığı, ne yapabileceği hakkındaki merakımı yeneli çok oldu. Şoför benimle yakaladığı iletişimi kaybetmek istemiyordu:
- E, baba sen Asaf Abi’yi neden tanıyorsun?
- Eskiden.
- Ne kadar eskiden?
- Çok!
- Antika eşya alacaksın baba?
- Belki.
- Kimsen yok mu baba?
- Yok.
- Ondan huzur evinde mi kalıyorsun?
- Evet.
- Üzüldüm be baba.
Antikacının önüne gelmiştik. Yavaş bir frenle durdu. Taksiciye ücreti sormadan 200 lira çıkartıp uzattım:
- Yeter mi?
- Yeter baba, senin canın sağ olsun.
Taksici parayı alıp dikiz aynasıyla oynamaya başladı. Ben hızlıca taksiden indim. Benim inmemle taksicinin hareket etmesi bir oldu. Tarumar Antika’nın cam kapının önünde durdum. Derin bir nefes aldım. Neden buradayım yine ben? Koleksiyonumdan kopamıyorum anlaşılan. Hayattaki tek varlığım. Kardeşimle hasret gidermek düşüncesinde hiç değildim.
Cam kapıyı iterek içeriye girdim. Kapının üstündeki çan öttü. Sese Asaf kafasını kaldırıp baktı. Beni görünce gülümseyerek konuştu:
- Oho, kardeşim hoş geldin, üç keredir gelip ben utandırıyorsun. Ziyaret sırası bendeydi.
- Senin için değil, koleksiyon için geldim.
- Bilmez miyim? Koleksiyonun her şeyden üstündür senin için.
Asaf’ın arkasında oturduğu masanın önündeki sandalyelerden birisine oturdum. Dükkânın içi ağırdı. Toz, cilalı ahşap ve eski kâğıtların kokusu birbirine karışmıştı. Raflarda dizili saatler, suskun bir mahkeme heyeti gibi bizi izliyordu. Asaf, benden bir cümle duymak için bekliyordu:
- Yakıp kurtulmuştum, şimdi ortaya çıkarak beni tarumar etti.
- Sen yaktın, biz kurtardık. Değer verdim, baktım. Birçok insana ulaştırdım. Senin ile evde bunlar bir mezardı.
Sesinde ki o serinlik beni bilen öfkelendirdi. Masanın üzerine eğildim. Parmakları masanın üzerinde bastırdım. İçinde yıllardır biriken o tortu kabarıp dile gelmek istiyordu:
- Kurtarmak mı? Benden mi kurtardın yangından mı?
Asaf, gözlüğünü çıkardı ve camlarını mendille silerken konuştu:
- Zevat, sen bu koleksiyonu saklamıyordun, ona sığınıyordun. Aradaki farkı bir türlü görmek istemedim.
- Sığınmak mı? İnsan geçmişine sığınmaz abi sahip çıkar.
- Geçmiş dediğin şey insanı diri tutuyorsa nimettir, boğuyorsa yük.
Diyecek söz bulamadım, geriye sandalye yaslandım. Asaf gözlüklerini geriye gözlerinin önünde taktı. Gayet sakindi:
- Zevat koleksiyonu geriye sana verirsem ne yaparsın?
Ne diyeceğimi şaşırdım. Köhne bir ikilem yaşıyordum. Ne yapardım acaba? Asaf, sorusunu yineledi:
- Ne yapardın?
- Tekrar biriktirmeye heyecanım yok
- Yapma Zevat, senin içinde bir kıpırtı hep vardır.
- Nerede biriktireceğim hem?
- İstediğin yerde.
- Evim Duran’ın işgali altında. Onu çıkarsam evde koleksiyona bakabilir miyim ki?
- Neden bakamayasın?
- Huzurevinin rahatına alıştım ben hem, tekrar yapamam.
- Burası gibi günlük gelip gideceğim bir yer olsa?
- Ne yapacağım da?
- Huzurevinde kalırsın, buraya da günlük gelir vaktini geçirsin. Gerçek antika sevdalarıyla tanışırsın, sohbet edersin, koleksiyona değer verecek kişilere satarsın.
- Diren hanım da gelir.
- Gelir.
Neşelenmeye başlamıştım. Asaf dalga mı geçiyordu benimle? Yoksa gerçekten taksicinin dediği kadar yardımsever miydi? Merakla sordum:
- Neden bunları söylüyorsun abi?
- Burayı sana vermek istiyorum.
- Gerçekten mi?
- Tabii.
- Sen ne yapacaksın abi?
- Şimdi şöyle bir durum var Zevat. Senin bizden başka kimsen yok.
- Yani?
- Öldükten sonra senin olan her şey bana yani yeğenlerine kalacak.
- Olabilir.
- Diyorum ki hayatta değer verdiğin tek şey koleksiyonun hatta bizden ve kendinden bile çok.
- Evet.
- Hayatının sonlarında mutlu ol istiyorum.
- Sağ ol.
- Şimdi koleksiyonun senin olsun. Antika dükkânı ile ilgilenen elinden geldiğince. İster sat ister sakla.
- Tamam.
- Babamdan kalan arsalar var. Eminim ki sen onları da unutmuşsundur.
- Evet.
- Onları bana ver. Yeğenlerin apartman yaptırsın. Nasıl olsa boş boş duruyor. Hiç olmazsa hem yeğenlerin kazanç sağlar hem sen. Nasıl olsa sen ölünce onlara geçecek.
- Benim ölmemi beklemeyelim diyorsun yani?
- Yani. Adamların ihtiyaçları varken kullansınlar, hem sana lazım değil.
- Haklısın.
- Aklın yolu bir kardeşim.
- Neden bu kadar bekledin? Beni akıl hastanesinde iken rahat bir şekilde yapabilirdin. Akıl ehliyetim yoktu o zaman.
- 20 yıl önce arsaların bulunduğu yer değerli değildi.
- Şimdi anlıyorum.
- Şehir büyüyüp bizim arsalara ulaşınca değeri arttı.
- Sen de hazır Zevat’ı görünce elinden alayım dedin.
- Öyle düşünme. Sen hiçbir şey yapmazsın. Bırakacak bir çocuğun da yok. Karşılığında koleksiyonu vereceğim işte.
- Ben de beni düşündüğünü zannettim. Şimdi neden seni hafızamdan çıkardığımı anlıyorum.
- Ben seni hiç unutmadım ama.
- Onun için her gün huzurevinde ziyarete geldin?
- Sanki gelsem yüzüme bakacaktın.
- Beni kendine benzemediğinim için ötekileştirmeden mi?
- Hayır asla.
Asaf, sinirlenmişti ben de öyle. Masanın üzerinde duran paketten bir sigara çıkardı. Hızla ağzına aldı. Pantolonunun cebine eline soktu ve hızla geri çekti. Çakmak çıkarmıştı. Arka arkaya parmağını çakmağa sürtmeye başladı. Düşük alevle yandı. Sigarayı tutuşturdu ve dumanını masanın üzerine doğru üflemeye başladı. Sigaradan arka arkaya bir kaç kez içine çekti. Sonra sigarayı kül tablasının üzerine koydu. Kafasını kaldırıp gözlerimin içine dik dik bakarak konuşmaya başladı:
- Sana gel koleksiyonunla vakit geçir, ömrünün sonuna kadar mutlu yaşa diyorum “hayır” diyorsun. Eninde sonunda yeğenlerine kalacak arsaların zamanını uzatmanın ne gereği var. Senin işine yaramaz onlar, gençler faydalansın.
- Düşüneceğim.
- Neyi düşüneceksin ki? Huzurevinde ölmeyi bekliyorsun. Ben söylemeseydim, o arsaların varlığından bile haberin yoktu.
- Evet.
- Yeğenlerini bile tanımıyorsun, kaç kez gördüm onları?
- Onlar kaç kere merak edip gördüler beni?
- O farklı bir mevzu.
- Düşüneceğim.
- Düşün ama fazla uzamasın. Akıl noksanlığıyla ilgili rapor çıkartmak zor olmasa gerek değil mi?
- Bilmiyorum.
- Düşün ama kararın menfi olmasın.
- Birkaç gün müsaade et abi.
- İki gün.
- Peki, iki gün.
- İyi düşün.
- Düşüneceğim.
Bunu dedikten sonra ayağa kalktım. Geri geri yürümeye başladım. Asaf’ta küllükteki sigarasını ağzına götürdü. Bugün koleksiyonun yüzüne hiç bakmamıştım. Aniden arkamı dönüp cam kapıdan çıktım. Sağıma soluma bakıp sol tarafa doğru yöneldim. Cadde de hızlı hızlı adımlarla yürümeye başladım. Asaf, koleksiyonu vereceğim deyince birden umutlu olmuştum. Ama çıkarsız bir şey vermeyeceğini anlamış oldum.
Demek ki beni mağaramdan çıkarılmamın sebebi benden faydalanmakmış. Acaba koleksiyonumun parçalarını Abim Asaf mı gönderiyordu bana? Hem koleksiyon da elinde. Paketleri kargoya veren belki oğullarından birisi belki de. Hepsi olabilir.
Şimdi ne yapmalıyım acaba? Şu Fehmi Komodor’un oğlunun dükkânını bulmalıyım. O da göndermiş olabilir. Cevaplar onda saklıdır. Kim bilir? Ben kafamı huzurevinden dışarıya çıkardığım için bunlar benden bir şeyler çıkarma peşinde de olabilir. Ben ortaya çıkmasaydım Asaf arsaları kullanabilirdi. Duran Fikret Kekik, sessiz sedasız evimi kullanmaya devam edebilirdi. Meskût Zahiran bile benim anılarımı satarak para kazanma derdinde. Keşke kimseyle konuşmasaydım. Keşke yüzlerden kaçmaya devam etseydim. Keşke, keşke demeseydim…
