17. bölüm · Zevat Tarumar
Bölüm 16: Tevakkuf Zamanı
Sabah kuş cıvıltılarına uyandım bugün. Geceden üzerimi değiştirmeden yattım. Ceketimle birlikte uyumuşum. Yataktan doğruldum. Perdesi açık olan pencereye baktım. Camın önünde iki serçe ötüyordu. Yataktan çıktım. Açık olan pikabı kapattım. Plağı pikabın üzerinden almadım. Gözlüklerim gözümün önünde yoktu. Yatağa döndüm. Yastığın üzerinde duruyordu. Alıp taktım burnumun ucuna. Masanın yanına geldim. Sağ elime kaldırıp baktım. Mühür yüzüğü parmağımdaydı hala.
Masanın üzerinde duran kıblenümayı ceketimin sağ cebine koydum. Sol cebine de pul defterini iliştirdim. Elimede İbn-i Battuta Seyahatnamesi’ni aldım. Kafamı odanın içinde gezdirdim. Plakların olduğu sehpaya bir bakış attım. Sonrada kitaplıktaki kitaplara baktım. Ardından odadan çıktım. Kapıyı yavaşça kapattım. Koridor genişmiş bunu da daha yeni fark ediyorum. Merdivenlerden hızlı adımlarla indim. Resepsiyonist yerinde yoktu. Karşıdaki holde ayakta bekleyen Cavidan beni görünce hemen yanıma geldi. Her zaman ki gibi gülümseyerek konuştu:
- Oho, bugün erkencisin Zevat Bey?
- Öyle gerekti Cavidan Sıhhataçar!
Cavidan’ın gülümsemesi birden kayboldu:
- Demek öğrendin?
- Evet.
- O kadar yıldır fark etmemiştin.
- Kargoları sen mi gönderiyordun?
- Evet.
- O adam kimdi?
- Kim?
- Kargodaki?
- Kardeşim.
- Neden gönderdiniz kargoları bana?
- Keyfini kaçırmak için.
- Keyif mi vardı sanki bende?
- O odadan çıkmıyordun. Senin keyfinin kaçırmanın en iyi yolu insanların arasına çıkarmak olduğuna karar verdik kardeşimle.
- Başardın da ama neden?
- Babam Mazhar Sıhhataçar, senin tedavin için uğraştı aylarca, sen onu umursamadın.
- Ne yapabilirdim ki, o işini yapan bir doktordu.
- Senin yüzünden trafik kazası yaptı.
- Benim yüzümden mi?
- Evet.
- Arabada değildim. Yakınında hiç değildim. Benim hiç bir dahilim yok.
- Kafasında sürekli sen vardın. Akıl hastanesine gitmene üzülüyordu. Koleksiyonu yakmana üzülüyordu. Lösemi olmana üzülüyordu. Bari onu tedavi edeyim diye uğraştı durdu. Ve kafasında sen varken kaza geçirdi. Bundan dolayı sen sebep vermiş olmuyor musun?
- Saçmalıyorsun.
- Ben gerçekleri söylüyorum.
- Başka kim vardı bu işin içine?
- Kimse, sadece kardeşim Selman ve ben.
- Asaf?
- Hayır.
- Meskut?
- Hayır.
- Duran?
- Hayır. Onların çıkarları başka yönde.
- Asaf’taki kargoların bana ait olduğunu nereden biliyordunuz?
- Meşhur bir adamsın. Koleksiyonunu yakan koleksiyoner.
- Olabilir.
- Asaf’ın dükkânına bakarken elindeki kitabı gördüm. İçinde senin adın yazıyordu. Hemen sordum Asaf’a. O da kardeşime ait bu koleksiyon deyince kafamda kıpırtılar çaktı.
- Benim kaldığım huzurevine de benden intikam olmak için mi geldin?
- Yok, ne alakası var. Hasta bakıcıyım ben. Ya hastanede çalışacaktım ya huzurevinde. İkisinde de bu şehirde bir tane var.
- Şunu bil Cavidan, babanın ölümünde yakından uzaktan bir alakam yok. Ama sağ olsun, benim iyileşmemde yardımcı oldu.
Bu konuşmanın ardından Cavidan’ın bir cevap vermesini beklemeden huzurevinden ayrıldım. Kapının önünde durdum ve arkamı döndüm. Sükûnet Huzurevi tabelasına baktım. Geriye önüme dönüp şehire doğru yürümeye başladım. Bir kaç dakika yürüdükten sonra bir taksi huzurevine geldi. Ben durdum ve onu beklemeye başladım. Çok geçmeden benim durduğumu gören taksi yanıma gelip durdu. Taksici, arabanın camını indirip seslendi:
- Nereye gideceksin baba
- Tarumar Antika.
- Atla
Bizim geçen ki çok konuşan taksiciydi bu. Taksinin arka koltuğa geçip oturdum. Bizimki dikiz aynasında bana bakarak konuşuyordu:
- Baba sevdin herhalde sen Asaf Abi’yi
- Evet.
- Antika mı alacaksın.
- Bakalım.
- Geçen aldın bir şeyler.
- Hayır.
- Havada çok güzel değil mi baba?
- Evet.
- Sabahın sekizi hava cam gibi.
- Evet evet.
- Huzurevinde kalmak nasıl baba?
- Benim için huzurluydu.
- Bakarsın baba, bize de senin gibi bakan çıkmaz sonumuz burası olur.
- Sen insanlarla muhabbeti seviyorsun, sıkıntı çekmezsin.
- Değil mi baba?
- Ya da çekersin.
- Niye baba?
- Adamlar muhabbetinden sıkılıp kaçabilir?
- Yok, be baba, ben iyi adamımdır.
- Belki.
- Sen sıkıldın mı benim muhabbetimden?
- Evet.
- Niye baba, ne güzel konuşuyoruz.
- Ne demezsin.
Zamanın ne zaman geçtiğini anlayamadım. Antikacıya gelmiştik. Cebimden para çıkarmaya çalışırken bizim taksici bana ihtar çekti:
- Bu benden olsun baba.
- Teşekkür ederim.
Elimi geriye çıkardım. Taksiden indim. Şoför bana kafa sallayıp ortalığın tozunu dumana karıştırtıp taksiyi sürmeye başladı. Tarumar Antika`nın cam kapısın önünde durdum. Kapıyı zorladım. Kilitliydi. Tek kat bir dükkândı burası. Cebimden dün Asaf’ın verdiği anahtarı çıkartıp kapıyı açtım. İçeriye girerken kapının üzerindeki çan yine öttü. Kapıyı kapattım.
Antikalarımla baş başaydık şimdi. Etrafa bakmaya başladım. Benim tıp aletleri dolabım hiç yanmadan buraya gelmiş. İçindekiler aynen duruyor. Yanına doğru giderken bir dolap dikkatimi çekti. Buda bana aitti. Eski para koleksiyonum. Açıp içine baktım. Benim sahip olduklarımdan daha fazlası var. Kapattım geriye. Diğer rafta bana ait kitaplar. Hani yakmıştın demeyin. Bunlar o zaman yanan evimin bodrumundaydılar. Daha fazla durmak istemedim burada. Huzurevinden ayrıldığımdan beridir elimde tuttuğum İbn-i Battuta Seyahatnamesi’ni Asaf’ın oturduğu masaya bıraktım. Ceketimin cebinden pul koleksiyonunu ve kiblenümayı da çıkartıp koydum masaya. Parmağımdan mühür yüzüğünü de çıkartıp onunda koydum masaya.
Etrafa bakınmaya başladım tekrar. Amacım koleksiyona bakmak değildi. Gözüme çakmakların olduğu raf çarptı. Bunlar da benim koleksiyonlardandı elbet. Çakmaklarla aranız nasıl bilmiyorum. Gazlı olanlar kadar benzinli olanlarda vardı. Burada umduğumu buldum. Küçük bir şişede benzin. Hemen elime alıp kapağını açtım. Etrafa saçmaya başladım. Koleksiyonların üzerine serpmeye devam ettim. En son Asaf’ın arkasında oturduğu masanın üzerine döktüm. Boş şişeyi rastgele bir tarafa fırlattım. Masanın arkasına geçip koltuğa oturdum. Masanın çekmecesini açtım. Asaf’ın sigarasını yakmak için kullandığı çakmağı aldım. Çekmeceyi geriye kapattım.
Bir iki denemeden sonra çakmak yandı. Yanan çakmağı masanın üzerine bıraktım. Çakmağın elimden çıkıp masaya dokunmasıyla ilk kıvılcımın çıkması saniyeler sürdü. Yirmi yıl önce yarım kalan işi tamamlamış oluyordum bu şekilde. Masada yanan kitabın elimi de yakmasına aldırış etmeden alıp sol tarafıma şamdanların olduğu tarafa fırlattım. Pul defterini de aynı şekilde alıp bavulların üzerine attım. Hemen tutuştular. Her şey alev alev yanmaya başladı. Önümde yanan masadan saçlarımın ve sakallarımın ucu yanmaya başlamadan koltuktan kalktım. Kıblenümayı koltuğa ittirdim. Elimle saçım ve sakalımı sıvazladım.
Yavaş adımlarla dükkândan çıktım. Kapıyı kapattım. Üzerinde duran anahtarla kilitledim. Anahtarı çıkartıp cebime koydum. Geri geri yürüyerek antikacıdan uzaklaştım. Karşı kaldırıma geçtim. Diğer dükkânlardan insanlarda çıkıp yanımda yangını izlemeye başladılar. Kendi kendilerine konuşuyorlardı. “Kim yapmış acaba?”, “kendi kendine mi oldu?”, “içeride birçok yanıcı madde vardı, ondan mı olmuştur?” soruları dolanmaya başladı izleyenler arasında. İçlerinden biriside; “biri itfaiyeyi arasın” diye bağırdı. Sanırım yakarken beni gören olmamış. Yanımdaki adam telaşla bana döndü:
- Amca, bu dükkânda yangın nasıl çıkmış biliyor musun?
Başımı hafifçe yana çevirdim. Adamın yüzünde korku vardı. Cevap vermedim. Gözlerimi tekrar alevlere çevirdim. Dükkânın içerisinde ki sıcaklıktan cam kapı aynı bomba gibi patladı. Sesten herkes kaçışmaya başladı. Bu sefer eminim koleksiyonum tamamen yanıyor. Artık ben dahil kimse bundan faydalanamayacak. Ben dâhil! Yanan antikacıyı izlemeyi bırakıp sokakta yürümeye başladım. Bu sefer dükkânlara değil önüme bakarak yürüyordum.
...
On dakika kadar yürümüştüm ki Naim Mülhemzade dükkânının önünden bana seslendi:
- Zevat.
Durdum ve Naim’e bakarak konuştum:
- Evet.
- İkinci kez dükkânımın önünden geçiyorsun ve yine beni fark etmiyorsun. Bu ne dalgınlık?
- Haklısın.
- Nereye gidiyorsun?
- Noter arıyorum.
- Arka cadde de noter.
- Hay sağ olasın. Sen demesen bayağı arayacaktım.
- Dur bende geleyim seninle.
- Gel.
Naim Mülhemzade, dükkânın kapısını kapatıp yanıma geldi. Birlikte yürümeye başladık. Naim dik dik yüzüme bakıyordu. Bir şey söyleyecekmiş gibi. Ama bir şey de demiyordu. Ben anlamıştım ve söylendim:
- Hadi sor.
- Yüzünde bir tuhaflık var Zevat.
- Nasıl bir tuhaflık?
- Mutluluk desen değil, hüzün desen değil. Arasında bir şey. Yani bir boş vermişlik...
- Ya...
- Ne oldu.
- Yarım kalan bir işi tamamladım.
- Ne yaptın?
- Koleksiyonu yaktım.
Naim Mülhemzade, bayağı şaşırmıştı:
- Ne yaptın, ne yaptın?
- Duydun işte.
- Neden ki?
- Bunu yapmam gerekiyordu. Bana iyi gelmiyor koleksiyon.
- Koleksiyonunu yakmamışıydın sen?
- Yirmi sene önce yaktığımı zannediyordum yanmamış.
- Nerede yaktın.
- Antikacıda!
- Ha doğru Asaf antikacıydı. İçindekilerde senin.
- Evet.
- Niye yaktın ki satabilirdin?
- Satsam varlığını yine bileceğim.
- Kimse zarar gördü mü?
- Zannetmiyorum.
- Zannetmiyor musun yoksa emin misin?
- Zannetmiyorum.
- Ne yaptın sen Zevat!
Noter’in önüne geldik. Açık olan kapıdan girdik. Boş olan memurun önüne geldim. Memur beni görünce elindeki telefonu masaya bırakıp konuştu:
- Buyurun?
- Merhaba.
- Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim.
- Benim bir evim ve mirasçısı olduğum arsalarım var. Bunları onkoloji vakfına bırakmak istiyorum.
- Tamam, ölümden sonra mı?
- Hayır, şimdi.
- Tamam, ben sizden bir kimlik alayım.
Ceketimin cebinden kimliğimi çıkartıp memura uzattım. Garip, uzun zamandır ceketimin cebinde ve orada olduğunu unutmuşum. Naim Mülhemzade, bana şaşırarak bakmaya devam ediyordu:
- Bunları da satabilirdin?
- Bana faydası olmayan şeyler. Bari bırak müşkül durumda olanlar faydalansın.
- Haklısın.
Memur, kimliğimle birlikte bir evrak uzattı. Kimliği cebime koydum. Memur eliyle evrak üzerinde bir yeri göstererek bana bir kalem uzattı:
- Şurayı imzalayacaksınız.
Adamın gösterdiği yeri imzalayıp evrakı ve kalemi uzattım. Memur kendine uzatılanları alıp masanın üzerine koydu:
- İşlemleriniz tamam Zevat Bey, hayırlı olsun.
- Teşekkür ederim.
Naim Mülhemzade ile birlikte ayrıldık noterden. Naim’e elimi uzattım. O da elimi tuttu:
- Allah’a ısmarladık eski dostum.
- Nereye gidiyorsun.
- Bilmiyorum.
- Güle güle Zevat.
Elimi bıraktı. İkimizde ters istikametlere doğru yürümeye başladık. Israr etmemesi gerektiğini anladı herhalde. Arkamı dönüp ona bakmadan sokağın taşlarına bakarak yürümeye devam ettim. Adımlarımın sesi kulağıma garip geliyordu. Sanki her adım başka birine aitti de ben sadece onu izliyordum. İnsan bir günde bu kadar hafifleyebilir mi? Yoksa ben hafiflemedim de içimde taşıdığım şeyler mi artık yok oldu?
Bir dükkânın camında kendimi gördüm. Yüzümde Naim’in söylediği o ifade vardı demek ki. Ne mutluluk ne hüzün… Arasında bir yerde. Belki de insan bazı şeyleri gerçekten bitirdiğinde böyle olur. Sevinemez. Üzülemez de. Sadece yürür.
Yirmi yıl… Bir insan yirmi yıl boyunca aynı hatanın etrafında dönebilir mi? Ben döndüm. Koleksiyon dediğim şey neydi ki? Birkaç madalya, eski pullar, kırık dökük saatler… Ama mesele onlar değildi. Mesele, onların bana verdiği histi. Sanki zamanı tutabiliyormuşum gibi. Sanki geçmişi cebime koymuşum gibi. Oysa zaman cebine girmez insanın. Zaman, insanın içinden geçer. Yürürken cebimdeki anahtarı hissettim. Antikacının anahtarı hâlâ cebimdeydi. Elimi cebime sokup çıkardım. Küçük metal parçası avucumda soğuk duruyordu. Bir kapıyı kapatan anahtar… Belki de bir hayatı. Anahtara baktım ve yere doğru attım. Üzerine basıp geçtim.
Sokakta insanlar sabah telaşıyla yürüyordu. Kimisi işe gidiyordu, kimisi dükkânını açıyordu. Bir kadın çocuğunu okula götürüyordu. Hayat, benim içimde kopan gürültüden habersiz devam ediyordu. Belki de en doğrusu buydu. Dünya hiçbir zaman bizim hikâyelerimiz için durmaz. Ben durdum ama dünya durmadı. İnsan boş kalınca ne yapar? Bunu hiç düşünmemiştim. Çünkü ben hayatımı doldurarak geçirmiştim. Raflarla, kutularla, çekmecelerle… Şimdi ise ilk defa yer vardı. İçimde.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutsuz bir sabah. Kuşlar uçuyordu. Az önce odamdaki pencerenin önündeki serçeleri hatırladım. Belki hâlâ pencerenin önündedirler. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama ilk defa bilmemek beni korkutmuyordu. Çünkü yıllardır ilk defa önümde toplanacak bir eşya yoktu. Yol vardı sadece. Ve ben uzun zamandır ilk defa gerçekten yolda olan bir insandım.
...
Kapı çalıyordu. Sert sert kapı çalıyordu. Gözlerimi güçlükle açtım. Sabah olmuştu. Yatağımda yorganı yüzüme kadar çekmiştim. Kapı çalmaya devam ediyordu. Yataktan kalkmadan konuştum:
- Gel Cavidan.
Kapı açıldı. Cavidan sabah kahvaltımı getirmişti. Masanın üzerine elindeki tepsiyi bıraktı. Sonra bana bakarak seslendi:
- Günaydın Zevat Bey.
- Günaydın.
- Nasılsın bugün.
- İyiyim sağ ol.
- Cavidan senin soyadın ne?
- Camkıran.
- Cavidan Camkıran, öyle mi?
- Neden sordun da?
- Hiç, bir rüya gördüm.
- Nasıl bir rüya?
- Uzunca bir rüya?
- Koleksiyonunu mu gördün yine?
- Evet.
- Unutamadın bir türlü.
- Nasıl unutayım, benim tek varlığımdı.
- Anlıyorum.
- Yanmamış olabilir mi?
- Zannetmiyorum, yirmi yıl oldu hiç ses çıkmadı.
- Evet. Yandı değil mi?
- Kendin yaktın ya. Bunun için seni akıl ve ruh sağlığı hastanesine kapatmışlar bile.
- Doğru.
- Hadi çık yataktan da kahvaltını yap.
- Peki peki.
Cavidan, odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Aralıklarla farklı farklı koleksiyon rüyaları görüyorum. Hem de aralıksız yirmi yıldır. Kimsem olmayınca herhalde hayalde yaşıyorum. Bakarsınız bu hayatta bir hayal. Zaten öyle değil mi bir varsın bir yok. Belki de insan, hayatın sonunda anlar. Yakıp kurtulduğunu sandığı şeyler değil, hatırlamaya devam ettikleridir insanı hayatta tutan. Belki de hayat dediğimiz şey, insanın bir gün uyanıp bütün hikâyesinin sadece bir rüya olabileceğini kabullenmesidir. Ve ben, uyanık olduğuma hiçbir zaman tam olarak emin olamadım.
