5. bölüm · Zevat Tarumar
Bölüm 4: Muris ve Mağdur
Dünya alacakaranlıktaydı. Güneş henüz yüzünü göstermemişti. Masanın başında, kafam İbn-i Battuta Seyahatnamesi kitabının üzerinde uyumuş kalmıştım. Bu kargoları getirenin kim olduğunu ve neden şimdi geldiğini bilmemek içimi kemiriyordu. İkinci kez huzurevinden çıkmaya karar verdim. Burada boş boş oturunca bir ilerleme kaydedemeyeceğim. Sandalyenin üzerinde uyuyakaldığımdan dolayı sırtım tutulmuş. Bunca yıldan sonra ne gerek vardı atraksiyona? Monoton bir şekilde hayatımı tamamlayacaktım. Kimsin sen be adam?
Sandalyeden kalktım ve masanın üzerindeki kıblenüma ve İbn-i Battuta Seyahatnamesi’ni düzelttim. Camdan dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Hangi aydayız acaba? Günleride takip etmeyi bırakmıştım. Saatim doğruyu gösteriyor mu ondan bile emin değilim. Arada köstekli saatimi kurup sesini dinliyordum o ayrı. Hatırlayın, daha önce dediğim gibi; zaman yaşımızı boğdu ve biz sadece keşkelere sığındık.
Kapının arkasına duran ceketimi alıp giydim. Bir hışırtı sesi geliyordu pikaptan. Akşamdan açık kalan pikabı kapattım ve üzerindeki pilağı çıkartıp yerine koydum. Sonrada bir hışımla kapıya yöneldim. Hızla açtım kapıyı ve çıktım. Arkam dönükken kapattım. Odadan çıkma hızıma nazaran oldukça yavaş yürümeye başladım. Labirent gibi olan bu Sükunet Huzurevi’nde direkt yolumu bulmak istiyordum. Ama uzun bir yürüyüş yapacağıma benziyordu. Bir sağa dönüyorum bir sola... Bu aşağı yukarı on dakika kadar sürdü. Derken kendimi müdürün kapısının önünde buldum. Açık olan kapıdan beni gören Edip Edremitligil seslendi:
- Zevat Bey, hayrola iki gündür kapımdasınız?
- Bu seferki rastlantı.
- Gelin o zaman biraz konuşalım.
İçeriye girdim ve masanın önündeki koltuklardan birisine oturdum. Uzun ince bir boy, yuvarlak kafa, iri gözler ve seyrek bir bıyık. Bu kadar orantısızlığı nasıl toplamış şaşılası. Müdür Edip dik dik bana bakıyordu:
- Zevat Bey, bunca yıldır odadan çıkmayıp iki gündür benim odamda görünüyorsunuz. Beni mutlu ediyor bu, sebebi koleksiyon mu?
- Evet, saat kaç?
Kolundaki saate bakıp geriye gözlerimin içine konuştu:
- 09.17, o koleksiyonu bulsanız maddi bir değeri var mı?
Cebimden köstekli Serkisof saatimi çıkardım ve 9.17'ye ayarladım. Sonra geriye cebime koydum:
- Belki, aylardan ne?
- Mart, koleksiyonu bulursan hemen sat bence. Hem kendine kullanırsın hem de buraya yardım edersin.
- Buraya mı sana mı? Burada herkes kendi parasıyla kalıyor.
Masanın üzerinde duran şekerlemelerden uzattı bana:
- Almaz mısın?
- İstemem, kurumun parasıyla almışsındır.
Bu sözünün sonucunda geriye yerine bıraktı:
- Neredeyse sekiz yıldır buranın müdürüyüm ve seni ilk kez dün gördüm.
- O benim değil senin eksikliğin, müdür olarak herkesle konuşup ihtiyaçlarını gidermeliydim. Senin işin burada oturup bilgisayar ekranı seyretmek değil!
- Hayatımda o kadar insanla tanıştım, senin gibi değişik birisiyle ilk kez karşılaşıyorum.
- Sizler gibi düşünmeyen, sizler gibi konuşmayan ve sizler gibi yaşamayanı görünce hemen yapıştırın değişik yaftasını. Oh ne güzel dava...
- Beni yanlış anladın Zevat Bey.
- Sıkıntı yapma evlat, bunun gibi yaftaları yıllar önce çok kez yaptılar. Alınacak değilim sana.
Bunları dedikten sonra ayağa kalktım ve odadan dışarı gitmek için yürümeye başladım. Edip Edremitligil arkamdan seslendi:
- Nereye gidiyorsun Zevat Bey?
- Dışarıya.
- Tebrik ederim, sonunda dünyaya döndün.
- Dünyan zifiri karanlık, benimki ise ondan daha bed.
Bu sözlerden sonra odadan dışarıya çıktım. Merdivenler direkt karşımda duruyordu. Yavaş yavaş aşağıya indim. Giriş katındaki holde Cavidan ve Mesut Zahiran karşılıklı oturmuş konuşuyorlardı. Bu ikisi burada mı sabahlıyorlar. Beni mi bekliyorlar acaba? Başka ne olacak. Hızlıca kendimi sokağa attım. Arkama baktım kimse yoktu. İyi beni görmediler. Şimdi peşime takılıp ve beni sıkboğaz edeceklerdi.
Dışarıya çıktım ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Caddede etrafıma bakarak yürümeye başladım. Yürüyelim bakalım bir şekilde istikametinizi buluruz. Buluruz da geri huzurevini bulabilir miyiz bilmiyorum. Buradaki evler yeni yapılmış. Huzurevine beni getirdiklerinde çevresi boştu. Şehrin dışarısında kalıyordu biraz. Şimdi şehir merkezi gibi olmuş. Yolu tahmin ederek şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Sağlı sollu dükkanlar ve önlerinde teşhir ürünleri. Kaldırımda insanlardan başka her şey var. Bende diğerleri gibi yolda arabalarla birlikte yürüyordum.
İnsan yüzlerinde bıkkınlık ve umutsuzluk okunuyor. Yıllar geçse de ifadeler aynı sıfatlar değişmiş. Normal görüyorum artık. Dünyanın hengamesi yüzyıllardır aynı. İnsanlar maddi kazanç peşinde. Sende öyle değil miydin? Çocukken hiçbir şeyin yoktu şimdi birçok varlığın var. Gerçekten senin mi? Bu maddeler binlerce yıl el değiştirerek sana gelmedi mi? Senden sonra da başkalarına geçecek. Evinde kullanılan taşı daha önce kimler kendi evlerinde kullandı. Hele soluduğumuz havayı söylemiyorum bile. Dünyanın yaratılışından beri milyarlarca canlının ciğerine kaç kez girdi çıktı bu hava. Hesaplamayız değil mi?
Çoğunluk yolda telefonuna bakarak yürüyor. Ve ilginç olanı da kimse birbirine bakmazken çarpışmadan yollarını bulabiliyorlar. Bu yirmi yıl önce de böyleydi. Sohbet etmek için bir araya gelip sadece karşılıklı telefonla uğraşıp bir dakika bile sohbet etmeden ayrılanları çok görmüştüm. Şimdi görünen fark eden bir şey olmamış. Bu kadar iletişimin geliştiği yüzyılda bu radde de iletişimsizlikte hayret verici.
Sanki çarşı merkezine gelmiştim. Çok da uzak değilmiş. Dün kargoya gittiğimizde başka yoldan gitmiştik. Şimdi çevremde tanıdık binalara rastlamaya başladım. Cadde değişmiş ama tanıdık binalardan evime giden yolu bulabileceğimi düşünüyorum. Ben evlere bakarken bir metruk dükkan gözüme çarptı. Önüne yaklaştım. Tozdan camdaki yazı biraz zor seçiliyordu. Dükkanın camına iyice yaklaştım. Elimle sildim. Gözlerim doldu ve hafif bir yaş süzüldü. Şimal Sahaf’tı burası. Zamanında ender mutlu olduğum yerlerden. Sahibi Nevra Hanım... Bir kültür abidesi... Onunla sohbet etmek muntazam bir gün geçirmek için bir sebepti benim için. Hâlâ içerideki raflarda kitapların durduğunu görebiliyordum. Nevra Abla’ya ne oldu bilmiyorum. Yaşıyorsa 100 yaşını aşmış olmalı.
Şimal Sahaf’a adımımı attığım ilk günü hatırladım. Sabahın yedisinde girmiştim dükkana. Toz kokusuna karışan eski kağıtların sesi beni hemen içine çekmişti. Dışarıda rüzgar şehrin sokaklarını hırpalarken, içeride zaman ağırdan alıyordu. Her kitap sayfaları arasında sakladığı bir nefes gibi suskun. Nevra Hanım gözlüklerinin üzerinden bana bakarken hafifçe gülümsemişti. O gün bu gülümseme o dükkanın en değerli bakışıydı belki de. “Erken geldin” demişti. Sesinde beni tanıyalanların kurabileceği o ince sıcaklık vardı. “Burası erken gelmeye değer, ben geç bile kaldım” demiştim. Çünkü gerçekten de öyleydi. Yolumun üstündeydi ve önümden çokça geçtim. Ve içine girmek yeni nasip olmuştu. Şimal Sahaf, yalnızca kitapların değil nefes alanında mümkün olduğu nadir mekanlardandı. İçeriye her girdiğimde hayatın üzerime yığdığı ağırlık biraz hafiflerdi.
Nevra Hanım, yıllardır biriktirdiği hikayelerin bekçisi gibiydi. Bana az kişinin bildiği bir müellifin ilk bastığı eseri gösterirken gözleri parlardı. Ardından rafların arasında gizlenmiş yeni bir keşfe yönlendiriyor. Kimi zamanda eski bir derginin künyesinde saklı bir skandalı anlatırken kendisi de çocukça bir heyecan duyuyordu.
O gün rafların arasındaki bir kitabı kurcalarken içinden bir fotoğraf düştü. Üstünde 1970 tarihi vardı. Nevra Hanım'a gösterdim. Sahaf'ın eski hali, önünde genç bir kalabalık ve tam ortasında duran kişinin yıllar öncesine ait kendisinin olduğunu söyledi. Fotoğrafın köşeleri yıpranmıştı ama içindeki neşe hala cap canlıydı. “İnsan bir dükkanı değil, içinde yaşadığı zamanı taşır aslında” demişti o an. Ben buruk bir gülümseme yaparken o eklemişti; “ben de bu raflarda kendi zamanımı taşıyorum”. Bu cümleler duvarlara sinmiş mürekkep kokusundan daha uzun kaldı içimde. Şimal Sahaf, o günden sonra yalnızca sevdiğim bir yer değil, hafızamın en sakin odalarından birisi oldu.
Her hafta en az bir günümü burada geçirirdim. Bazen arkadaşlarla dost meclisi kurardık. Şaşırmayın, bu kadar münzevi insanlarında dostları olabilir. Nevra Hanım bunlardan birisiydi. Yılmaz Taşlı’yı da buraya getirmiştim. Farklı şehirlerde aynı şeyler düşleyen kişilerdik. Yirmi yıl önce lenfoma olduğumu öğrendiğinde başka bir şehirden hemen yanıma gelmişti. O günden sonra bir daha haberleşmedik. Birbirimize ne olduğumuzdan haberimiz yok.
Öğretmen olarak ilk kez görev başladığımda aynı okulda çalıştık bir süre. Hemen hemen birçok konuda aynı fikre sahiptik. Eğitimde gereksizlikten tutunda eğitimin önüne geçen proje yarışında kitlelerin boğulmasına denk aynı görüşleri düşünürdük. Eğitimin ilk ayağı olan öğrenciden sistemcilere kadar bir yozlaşma hakim gibiydi. En gelişmiş ülkelere bakın orada da aynı sorunlar vardır.
Özden uzaklaşma, tembellik, disiplin sorunları... Bir de iş bilmez ve etkisiz eğiticimci ve idarecileri de ekleyince varın siz düşünün vahameti. Ha kırk yıl öncesini anlatıyorum, şu an ne durumdayız bilmiyorum. İyi olacağını kaniydim.
İşimizi yapmamızı zorlaştırdılar vardı. Kayırmalar, zahmetli işleri sevmediklerine vermeler. Bunlar her yerde vardır. Bunda ailelerin suçuda yok değil. Kendi çocuğunu üstün görmesi... İlk eğitimini veremeyip çocuğunu telefonla yetiştiren bir nesil de var. Çocuğun zamanında gelişmesi gereken zihni yapmacık görüntülerle doldurup heba ettiler. Her yerde Yılmaz Taşlı gibi karşıma çıkan insanlar oldu. Gerektiği zaman yanında var oldular.
Şimal Sahaf’tan geri geri giderek yavaş adımlarla uzaklaştım. Sonra sağ tarafa dönüp evimin istikametine doğru yürümeye başladım. Bakalım elvimi bulabilecek miyim? Evim depreme dayanıklı olmadığı için yıkılıp yeniden yapılmıştı. Kirasını huzurevi dairesi alıyordu orada kalma bedeli olarak. Gerçi maaşın da oraya gidiyor. İkisi anca karşılıyor herhalde. Evlerin kira bedelleri ne durumdalar inanın bilmiyorum. Buradaki binalar bana tanıdık geliyor. Pek bir değişiklik yok gibi. Şimal Sahaf’ta evime yakındı.
...
On beş dakika yürüdüm. Evimin bulunduğu apartmanın önüne geldiğimi düşünüyorum. Onun yanındaki apartmanı tanıdım çünkü. Yirmi yıl önce ateşe verip çıkıp gittiğim evimin önündeydim şimdi. Heyecan bastı birden. Bu aralar heyecanlanmaya olayını sık yaşamaya başladım. Bina oldukça değişmiş. Bana sorarsanız eski hali daha güzeldi. Apartmanın açık olan dış kapısından içeriye girdim. Yavaş adımlarla daireme doğru ilerledim. Bina yeniden yapıldığından dolayı dairenin neye benzediğini bilmememe rağren içimde farklı bir duygu hissediyordum.
Dairenin önüne geldim ve kapıyı çaldım. Biraz bekledikten sonra kapı aralandı. Önüme çıkan tanıdık bir yüzdü: Duran Fikret Kekik... O da karşısında beni görünce şaşırmıştı:-
- Hocam, ne işiniz var burada?
- Evime bakmaya geldim.
- Neden?
- Kiracımla tanışayım istedim.
- Sizi görmeyi hiç ummuyordum.
- Gelemez miyim kendi evime?
- Yani gelirseniz de yangından sonra burasını hiç sormadınız da.
- Nereden biliyorsun ki sen burasının akıbetini ve benim takip etmediği mi?
- Akıl hastanesine sizi gönderen benim, bu evin yapılmasın da emeği geçen benim.
- Sen mi?
Kapıdan geriye çekilerek evin içerisini işaret etti:
- İçeriye gelin hocam.
Garip bir edaya sahiptim. Ayakkabılarımı çıkartıp içeriye girdim. Sağa sola bakındım. Hayallerimde kalan bir yer değildi burası. Sanki başkasının evine girmiştim. Duran Fikret’i takip ederek onun girdiği odaya girdim. Karşılıklı iki kanepe vardı. Birisine oturdum. Karşıma Duran Fikret oturdu. Duvarda aile fotoğrafı vardı. Fotoğraftan eşi, kendi ve üç çocuğu olduğu anlaşılıyordu. Fotoğrafa baktığımı görünce geriye yaslanarak konuştu:
- İki oğlum üniversitede. Tıp okuyor ikisinde, kızım lisede...
- Muvaffakiyetler dilerim.
- Sağ olun hocam.
- Evimde senin nasıl bir emeğin var.
- Yirmi yıl önce evi yakıp ardınıza bile bakmadan çıktınız gittiniz.
- Hayır, evi yaktıktan sonra bir süre içeride kaldım. Koleksiyonum yanmaya başlayınca çıktım. Dışarıda insanlara baktım. Hepsi telefonla olanları kayıt etmeye çalışıyorlardı.
- Sonrasında ne olduğunu bilmiyorsunuz tabi?
- Polislerin senin yanına getirdi. Sen de beni akıl hastanesine postaladın.
- İyilik yaptım size, yoksa ceza alacaktınız. Benim için öneminiz vardı. Bendeki emeğinize karşılık verdim.
- Eve ne yaptın?
- Yangın kısa sürede söndürüldü.
Birden gözlerim parladı ve heyecanla sordum:
- Koleksiyonum?
- Ben içeri girince yanmış kanepe, dolap ve gazeteler gördüm. Başka bir şey yoktu.
- Birçok eşya vardı odalar dolusu, onların külleri?
- Bir şey yoktu, temizdi genelde. Sadece saydıklarım vardı.
- Yangın söndürüldükten sonra birisi almıştır, haberin var mı?
- Hayır, kim alabilir ki?
Heyecanım yerini sinire bırakmıştı:
- Fehmi Komodor!
- Kim?
- Vasıfsız puşt!
- Anlamadım hocam?
- Boş ver, sonra ne yaptın?
- Binanın yangından bir gün sonra yıkımına başlandı. Teslim ve bazı imar işleri için birilerinin evrakları imzalaması gerekiyordu. Siz de akıl hastanesinde olduğunuz için...
Burada lafını kestim ve hala sinirim devam ediyordu:
- Akıldan noksanlığımdan dolayı!
- Estağfurullah hocam.
- Öyle öyle.
- Akıl ehliyetiniz yoktu hocam. Kimseniz yoktu. Ben de kendimi senin murisiniz gösterdim. Bu şekilde evin takibini yaptım.
- Kaç yıldır burada oturuyorsun?
- Ev yapıldığından beri.
- Yani?
- On dokuz yıl. Bir yılda yaptılar binayı. Ama merak etmeyin. Bu on dokuz yılda evin kirası karşılığında huzurevi giderlerinizi karşıladım.
- Emekli maaşım yetmedi mi?
- Bakımlarınızı en iyi şekilde olmasını sağladım.
- Bidiğim kadarıla şehrin tek huzurevi. Çok mu lüks kaldırdığım yer?
- Evet, içindesiniz kaç yıldır, hiç mi fark etmediniz?
- Odamdan hiç çıkmadım ki?
- Nasıl yani?
- Madem evimde oturdun bunca yıl ve huzurevinde kaldığımı biliyorsun. Neden hiç gelmedin?
- İki kere geldim benimle görüşmek istemediniz. Ayrıca işlerim vardı ve gelen her müdüre sordum. Rahatı yerinde dediler.
- Sen de ikna oldun!
- Hem bana kızgın olduğunuzu düşündüm?
- Neden ki?
- Akıl hastanesine gönderdiğim için.
Ayağa kalktım ve hiçbir şey demeden kapıya yöneldim. Duran Fikret Kekik’te ayağa kalktı ve kolumu tuttu:
- Nereye hocam?
- Gidiyorum.
- Nereye?
- Huzurevine doğru.
- Bırakayım.
- Hayır, istemiyorum. Çevreme bakarak gideceğim.
- Siz bilirsiniz hocam.
Kapıya kadar kolumu tutarak geldi. Ben kapıdan çıkıp ayakkabılarımı giyerken bıraktı. Ağzını ve yüzünü buruşturarak konuştu:
- Güle güle hocam, güle güle.
Cevap vermeden yürüdüm. O herhalde arkamdan bakıyordu. Ama ben dönüp ona bakmadım. Hızlı adımlarla apartmandan çıktım. Yirmi yıl önce burada koleksiyonu yakıp çıktığımda üzerine bir hafiflik vardı. Şimdi ise ağırlık. Koleksiyonumun çoğu hayatta belkide. Ve ben bunu bilmeden yıllarca yalnızlığıma gömüldüm.
Adam senin üzerinde nemalanma derdinde. Kimsesiz hayattan kopmuş bir adamın malına çökmüş ve kendince kendini haklı gösterecek bir sebep bulmuş. Oh ne güzel bir dünya. Bu rant sağlama çabaları bütün ülkelerde bir şekilde var. Güçlünün güçsüzü ezme güdüsü. Sessiz bir kast sistemide diyebilirsiniz buna.
Huzurevine dönmek için yolu bulmakta zorlanabileceğimi düşündüğüm için bir taksiye binmeye karar verdim. Caddede yürümeye başladım bi taksi bulma ümiyle. Çok fazla yürümeye gerek kalmayacak gibiydi. Çünkü ileride bir taksi durağı gördüm. Şekere koşan bir çocuk gibi hızlandım. Üç taksi arka arkaya durmuş müşterilerini bekliyordu. Benim yaklaştığımı gören birisi taksi kulübesinden hemen dışarıya çıktı. Bana bakarak -ben daha ona yaklaşmadan- seslendi:
- Buyur amca sıra bende.
Aklıma cebimde paranın olmadığı geldi. Huzurevinde de param yoktu. Ama oraya gidince Cavidan’dan borç para alabilirdim. Adama yaklaştıktan sonra seslendim:
- Merhaba
- Merhaba amca, nereye gideceksin?
- Sükûnt Huzurevi’ne.
- Tamam geç amca.
Bu lafından sonra binmem için taksinin kapısını açtı. Ben bu sefer bu suç işlemiş gibi konuşmaya başladım:
- Kardeşim yalnız üzerimde para yok, oraya gidince vereceğim.
Taksicinin gülümseyen yüzü birden tersine döndü. Açtığı kapıyı sertçe kapattı. Sonra da ağzının içerisinden homurdanarak konuştu:
- Paran yoksa niye oyalıyorsun beni!
- Huzurevine gidince vereceğim parayı.
- Bul ondan sonra gel amca.
Bu sözünden sonra kulübeye girdi. Parasız bir şey yapamayacağımı hatırladım. Yirmi yıldır paraya ihtiyaç duymamıştım. Çünkü mağramda yaşıyordum. Huzurevinin ücreti emekli maaşından ve Duran Fikret'in gönderdiğini söylediği paradan karşılanıyordu. Taksi durağının yanında bir park olduğunu fark ettim. Burası yıllar önce oturduğum parkı. Hemen gözüm hep altında oturdum dut ağacını aradı. Onuda yaşlanmış bir şekilde karşımda gördüm. Ona doğru yürümeye başladım. Adam beni taksiye almamıştı. Alem bu işte. Cebinde bulunan kağıtla adamlığın ölçülüyor. Onun sendeki maddi değeri kadar senin insanlığın belirleniyor. Maalesef...
