6. bölüm · Zevat Tarumar

Bölüm 5: Mazinin Enkazı

Mehmet Benibil

Ruh ve beden birlikte mi yaşlanır? Bedeni ruhundan önce yaşlananlar da var. Bunlar dünyanın nimetlerini sonuna kadar tüketenler oluyor. Bir de ruhu bedenin önce yaşlananlar var. Bunlar içinde dünya bir zindan. Gençken her fırsatta altında oturduğum dut ağacı da son demlerini yaşıyor. Kurumaya başlamış. İlk diktikleri zamanı hatırlıyorum. Aşağı yukarı elli yıl öncesi. Bu ağacın altı hep uğrak yerim oldu. Çokça dertleştik ve şimdi veda zamanı.
Burada oturur düşlerdim, özlerdim, konuşurdum, kitap okudum, ah ederdim, küfür ederdim, ağlardım, gülerdim ve bunların hepsine bu dut ağacı eşlik ederdi. Koleksiyondan sonraki başka bir arkadaşımdı. Dökülen dutları yuvalarına taşıyan karıncaları izlerdim. Karıncaları yiyen kuşları seyrederdim. Bunlar bana komün burjuvasını hatırlatırdı. İş, işçi ve işveren. Bürokrasinin en temelini bu canlılarda görürdüm. İnsanlar da tabii bunun âlâsı var.

Bu parkta kitaplarımın bazı bölümlerini de yazdım. Burası bana sessiz bir köşe gibiydi. Kimsenin okumadığı kitaplar. Zaten ben bu kitapları kendim için yazdım. Ben bu dünyadan göçeceğim ama fikirlerim kalacak. Yani ben hep bu dünyada var olacağım. Ve kimse okumayacağı için de yok olacağım. Belki de hiçbir zaman var olmadım. Yazmak bir yana, yayınlamakta ayrıca bir sorundu. Yayınevleri o dönem nitelikli kitaplar yerine satabilecek kitaplar basmayı tercih ederdi. İçerisinde ne yazdığının pek bir önemi yok. Yazan kişinin popülatiresi önemli. Ülkenin vahametini de buradan anlayabilirsiniz. Ne kadar yozlaşmışız, ne kadar özümüze uzaklaşmışız buralara bakınız. En çok dinlenen şarkı, en çok izlenen film ve en çok okunan kitap; hayattan kopuk, içi kof ve kültürsüzlük var ise o zaman gelecekten korkun. Bunları sana söylüyorum ama beni dinlemiyorsun. Belki de hiç görmüyorsun.

Ayağa kalktım ve dut ağacına elimi dokundurdum. Son bir selam verdim sonra yürümeye başladım.Huzurevine gitmek için ya birilerine sora sora yürüyerek gidecektim ya da taksiye binmek için bir şekilde para bulmam gerekecekti. Aslında para kazansam iyi olacak. Baksana koleksiyonu bulabilmem için de para gerekecek . Aklıma cebimdeki antika köstekli saatim geldi. Biraz para yapar belki. Yaşadığım bu şehirde bir antikacı var mıdır acaba? Parktan çıktım. Evim arkada kalacak şekilde yürümeye devam ettim. Tekrar taksi durağının yanına geldim. Kapısına durdum ve tam karşımda durana sordum:
- Kardeşim buralarda antika eşya işleriyle uğraşanlar var mı?
- Var abi.
Az önce beni taksiye almayan alaycı bir gülümseyle konuştu:
- Taksi parası için kendini mi satacak ihtiyar.
Yanındaki ayağını dürttü:
- Sus
Ben gayet rahat cevap verdim:
- Haysiyetin yoksa neyini istersen sat. Antikacı diyorduk.
- Hah abi, parkın yukarısına doğru yürü caddeye çıkacaksın, sağa dön 300 metre kadar yürü, görürsün zaten.
- Teşekkür ederim kardeşim
- Rica ederim abi
Taksicinin tarif ettiği yöne doğru yürümeye başladım. Yıllar sonra bu kadar uzun yürüyüş yapmıyordum. Küçücük bir odada adımlarım sınırlıydı. Şimdi ise ben, beni takip ediyorum, benliğimin olmadığı benlerde... Taksici kendisini gelecekte ne beklediğinden habersiz, beni alaya alma derdinde. Bir aşağılama kompleksinde. Bir insan başkasına değer biçmekten daha çok kendini yargılamalıdır. Çünkü aidiyet makamında kurtarıcısı kendisi olacaktır, bir başkası değil...
Yürüdükçe taşlar değil, zaman yer değiştiriyordu sanki. Ayağımın altındaki kaldırım geçmişle bugün arasında gerilmiş ince bir ip. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Ama nereden geldiğimi fazlasıyla hissediyorum. İnsan bazen varacağı yeri değil, terk edişini anlamak için yürür. Bende öyle yapıyorum. Bu yürüyüş bir kaçış değil, gecikmiş bir muhasebeydi.
Küçük odada geçirdiğim yıllar bana susmayı öğretmişti. Şimdi sokak bana koşmayı dayatıyordu. Dükkan vitrinlerinin camlarındaki yansımalarından kendime benzeyen yüzler gördüm. Ama hiçbiri bana ait değildi. İnsan yaşlandıkça sureti çoğalıyor, özü azalıyor. O zaman anladım; benliğimi yitirdiğim yer: Bir başkasının beni küçümseyişi değil; kendimi savunmaktan vazgeçtim ilk andı.
Aidiyet makamı dedim ya, insanın bütün unvanlarından soyunduğu, geriye yalnızca kendisinin kaldığı yer. Oraya varınca başkasına bel bağlayamayacağımızı anlarız. Kurtuluş başkasının elinde değil; insanın kendi omuzlarındadır. Bunu geç öğrenenler, hayatı eksik değil gecikmeli yaşar.
Yine düşüncelere dalmıştım. Taksicinin tarif ettiği antikacı dükkanının önüne gelmiştim. Dükkanın camında yazan ismi görünce şaşırdım. “Tarumar Antika” yazıyordu. Sonra bir rastlantı olabileceği aklıma geldi. Dükkanın camdan kapısını açıp içeriye girdim. Kapıyı açmamla yukarıda asılı olan zil çaldı. Dükkanda birçok eski eşya vardı. Ve bunlar bana tanıdık geldi. İçerisi hafif karanlık, loş durumdaydı. İleride masanın gerisinde benim yaşlarımda uzun sakallı birisi otuyordu. Ona doğru yürüdüm. Uzun sakallı, çukur gözaltları ve kafasında balıkçı şapkası ile bana bakan adam kalın sesi ile konuştu:
- Hoş geldiniz?
- Sağolun, saatimi satacaktım.
- Bakayım.
Ceketimin cebinden Serkisof saatimi çıkardım ve adama uzattım. Köstekli saatimi eline aldı ve arka kapağını çıkarttı. Kapaktaki tren kabartmasını eliyle inceledi ve masaya koydu. Saatin mekanizmasına baktı. Geri kapağı eline alarak kapattı ve direkt saati masaya bıraktı. Gülümseyerek konuştu:
- Orijinalmiş.
- Evet 60 yıldır bende. Bana da babamdan kaldı.
- Benim babamda da bundan vardı.
- Ne oldu ya?
- Bilmiyorum, herhalde kardeşime vermişti. Neyse ne kadar istiyorsun buna?
- Ne kadar verebilirsiniz?
- Siz bir şey söyleyeceksiniz, ben de ona göre teklif vereceğim.
- Paranın durumunu bilmiyorum.
- Nasıl yani?
- Uzun zamandır parayla işim olmadı.
- Anlıyorum, o zaman size beş asgari ücret karşılığı para vereceğim.
- Tamam.
Antikacı masanın yan tarafında duran kasadan para çıkarmak için hamle yaptı. Ben de raflarda duran antika eşyaları incelemeye başladım. Çok çeşitli eşyalar vardı; şamdanlar, pusulalar, tıp aletleri, oltalar, bavullar, şişeler... Masanın üzerinde duran dört kollu bir şamdanı elime aldım. İncelemeye başladım. Hafızam insanları unutabilir. Çünkü onlarla uzun zamandır meşgul değildi. Ama koleksiyonumu unutamaz. Yıllardır göremediğim halde onları aklımdan hiç çıkarmadım. Bu şamdan kesin bana ait. Birden heyecan bastı. Elimdeki şamdanı koydum. Yan tarafımdaki sehpada duran başka bir şamdanı aldım. Sağına soluna bakarak inceledim. Evet bu da bana aitti. Bu şamdanı da koydum.
Sehpanın arkasındaki rafta model uçaklar vardı. Hemen raftan bir model uçak aldım. Altına üstüne baktım. Kenarında ince bir çizik vardı. Oradan tanıdım. Bu da bana aitti. Onu da bıraktım.
Dükkanın karşı köşesinde üst üste dizili olan bavulların olduğu yere gittim. En üstteki bavulu elime aldım. Hemen kilidin olduğu yere baktım “ZT” yazılıydı. Benim ismim ve soyismim baş harfleri. Bavulu geri yerine koydum. Bu sırada adam paramı hazırlamış ayağa kalmış olduğu halde parayı elinde tutarken garip bana bakıyordu:
- Paranız hazır beyefendi.
Adama doğru yavaş yavaş yürüdüm. Mutluluktan gözlerim yaşarmıştı. Ellerimle yakıp öldürdüm dostlarım meğer yıllardır yaşıyormuş ve ben bundan bihaber bir şekilde yaşamışım. Bir yandan da hüznü yaşıyorum. Kendi kendime dövünmek istiyorum. Neden akıbetine bakmayı hiç düşünmedim ki? Adamın uzattığı parayı aldım ve ceketimin ceplerine pay ederek koydum. Dik dik ayakta bekleyen adama bakarak sordum:
- Buradaki antikaları nereden buldunuz?
Adam sandalyeye oturduktan sonra konuştu:
- Ha... Uzun zamandır buradalar.
- Ne kadar uzun?
- Hatırlamıyorum, ben dükkanı açtığımdan beri onlar da var. Ara ara gelip gidenler oluyor. Eskisi gibi kimsede antika merakı yok. Satarsam ayda bir iki. Genel de tamirden para kazanıyorum.
- Ne tamiri?
- Birçok antika eşyanın tamirini yaparım.
- Bunları kimlerden aldınız hatırlıyor musunuz?
- Evet.
Birden sevinç belirtileri belirdi yüzümde.
- Kimden?
- Neden soruyorsunuz ki bunları?
- Siz cevap verin, söyleyeceğim.
- Birisi getirip kapıma bıraktı.
- Kim?
- Fehmi Komodor!
- Yine mi bu herif!
- Tanıyor musunuz?
- Evet, baş belası.
Adam gülmeye başladı. Masanın çekmesini çekti ve içinden bir sigara paketi çıkardı. Paketin içerisinden bir tane sigara çıkartıp ağzına koydu. Sonra paketi bana uzattı. Ben içmediğimi belirtmek için elimi göğsüme götürdüm. Adam paketi geri çekmeceye koyup kapattı. Sonra eliyle sandalyeyi işaret ederek konuştu:
- Oturunuz.
Sandalyeyi adama çevirip oturdum:
- Fehmi yaşıyor mu?
- Bilmiyorum. Bir kaç senedir ortalıkta görünmüyor. Hep böyle yapar. Etrafa görünmez, öldü dersin bir gün çıkar gelir. Seni kazıklar gider.
- Bilmez miyim?
- Siz nereden tanıyorsunuz?
- Eskiden bilirim. Beni de ağına düşürmek için çok uğraştı. Bazen düşürdü de.
- Buradan ucuza bir antika eşya alır. Aradan zaman geçince de bana geri pahalıya satardı. O sırada ben bunun farkına varamazdım. Benim malımla benden kazanç sağlar. Ben bunun farkına varıncaya kadar ise iş işten geçmiş olurdu.
- Antikaları Fehmi Komodor size ne zaman getirdi?
- Yirmi yıl kadar oluyor. Aslında ben başka bir iş yapıyordum. İflasın eşiğine gelmiştim. Beş kuruş param kalmamıştı. Bir gün kapıma bir kamyonla geldi Fehmi. İçerisi bu antikalarla dolu idi. “Bunları sana getirdim. Şimdi senden hiç para istemiyorum. Bir yıl sonra gelip parasını alacağım” dedi ve çekti gitti. Bir yıl sonra gelip parasını aldı.
Meraklı bakışlarla bir an önce koleksiyonun nereden geldiğini öğrenmek istiyordum:
- Nereden getirmiş?
- Buralardan birisininmiş koleksiyon. Bende çok sonradan öğrendim.
- Neden geri vermediniz sahibini öğrendiğinizde?
- Adam ölü gibi hayat yaşıyordu.
- Nereden biliyorsunuz öldüğünü.
- Öldü demedim, ölü gibi bir hayat yaşıyordu artık.
- Nasıl yani?
- Adam kendi evini koleksiyonları ile birlikte yaktı. Sonra akıl hastanesi. Oradan da huzurevi. Yirmi yıldır görmedim. O yangından sonra başka kimsede görmemiştir.
- Gidip hiç sordunuz mu veya söylediniz mi koleksiyon bende diye?
- Hayır. Zaten dünyadan kopuk bir şekilde, kendi halinde yaşayan bir adamdı. Her şeyden elini ayağını çekti ve koleksiyonuyla yaşadı yıllarca. Karısı bile bunu terk etti. Kimse kalmadı etrafında. Yavaş yavaş delirdi ve sonunda koleksiyonunu yaktı.
- Yanmamış demek ki, baksanıza çoğu burada.
Adam gülüyordu:
- Evet, evet değil mi?
- Yangından nasıl kurtulmuş bunlar?
- Yangın çıktıktan 15 dakika kadar sonra söndürülmeye başlamış ve çok zaman geçmeden kontrol altına alınmış.
- Eşyalar ne zaman çıkarılmış evden?
- Yangın devam ederken Fehmi Komodor, kamyonla ve elemanları ile gelmiş. Yangın söndürülünce eşyaları kamyona yükleyip direkt bana getirmişler. Ben de bu dükkanı tutup eşyaları burada satmaya başladım.
- Alan hiç olmuyor mu?
- Uzun zamandır Fehmi’nin getirdikleri satılmıyor. Gerçi bir hafta önce genç şişman bir çocuk bazı parçaları satın aldı.
- Kim o çocuk?
- Çocuk dediğime bakmayın yirmili yaşlarda.
- Kim?
- Tanımıyorum. İlk defa geçen hafta geldi. İşte birkaç parça aldı ve gitti. Bir daha gelmedi.
- Tanımadığınıza emin misiniz değil mi?
- Evet! Hem neden bunları bana sorup duruyorsunuz?
- O koleksiyon benimdi.
Adamın gülme ifadesi birden gitti:
- Anlamadım?
- Burada gördüğün antikaların çoğu bana ait.
Adamın yüzü iyice aşağıya indi:
- Nasıl?
- Yirmi yıl önce koleksiyonu yakıp gitmiştim. Şimdi geri geldim.
- Gerçekten sen misin yoksa onu tanıyan birisi olarak bana şaka mı yapıyorsun?
- Hayır bunlar benim ve geri istiyorum.
- Zevat!
Bayağı şaşırmıştım ben de:
- Beni tanıyor musun?
- Evet, gerçi seni görmeyeli neredeyse yirmi yıl oldu. Öncesinde de pek görüştüğümüz söylenemez.
- Akrabam mısın?
- Daha öte. Şu haline bak, yaşlanmışsın kardeşim.
- Kimsin?
- Tanıyamadın mı hâlâ Zevat?
Adam şimdiye kadar hep ağzında sigara dururken konuşuyordu. Lafın burasında sigarayı çıkartıp direkt masanın üzerine basarak söndürdü:
- İyice bak bana.
Adamın gözlerinin içine baktım ve onu tanıdım:
- Sevgili abim Asaf...
Tekrar gülmeye başladı:
- Sonunda...
- Sen de çok değişmişsin abi.
Asaf’ı görmediğim yıllarda belki de hiç aklıma gelmemişti. Varlığını unutmuştum kardeşimin. Abim Asaf meraklı bakışlara bana sordu:
- Neredesin sen yıllardır?
- Huzurevinde, zaten cevabını biliyorsun.
- Seni huzurevine götürdüklerini biliyorum da hangi şehirde hangi huzurevindesin onu bilmiyorum.
- Burada, Sükûnet Huzurevi.
- Zaten bir tane var bu şehirde
- Haberin olsaydı benim burada olduğumdan yine gelmezdin ki.
- Gelirdim, su-i zan da bulunuyorsun.
- Yangından önce tek başıma yaşadım yıllarca. Kaç kere geldin; hiç! Şimdi sattığın koleksiyona kaç kere bakmaya geldin; hiç!
- Sen beni kaç kere görmeye geldin? Ben söyleyeyim; hiç!
- Biz birbirimize iyi gelmiyoruz.
- İğneyi kendine batır Zevat, çuval dızını başkasına.
- Kaç kere geldim yanına benden kaçtın, seninle muhabbet için döndüm durdum. Yaptıklarımla ilgilenmedin. Yazdıklarımı okumadım ve benle aynı hayatı yaşamadın.
- Aynı kafeste doğan farklı kuşlarız biz Zevat.
- Birlikte bir şeyler yapabilirdik.
- Elbette ama sen kabuğuna çekilmeyi tercih ettin.
- Ama abi olan sensin, beni gerektiğinde çekip çıkarmalıydın bu hayattan
- Dünya senin etrafında dönmüyor Zevat. Benim de kendi hayatım var. İlgilenmem gereken çocuklarım var. Yeğenlerinden haberin var mı? Yoktur tabii, varsa yoksa sen...
- Şu anda en büyüğü 52 yaşında olması lazım.
- Evet, iyi bari yaşını unutmamışsın.
- Unuturdum normalde.
- Koleksiyonunu geri istiyor musun?
- Hayır.
Bu cevabıma Asaf bayağı şaşırmıştı. Ben de böyle bir cevap vereceğim hiç düşünmemiştim:
- Sende dursun. Yokluğuna alıştım. Şimdi varlığını bilmek benim için yeter. Hem alsam nereye koyacağım. Ayrıca ne yapacağım. Hiç olmazsa koleksiyonun kıymetini bilenler satın alır ve evlerini süsler. Ben de bu şekilde hayatta hep yaşamaya devam ederim ve mutlu olurum.
- Gerçekten bu sen misin?
- Belki...
- Koleksiyon için sen kendinden geçerdin.
- Ben kendimden geçeli çok oldu.
- Şimdi ne yapacaksın? Arada gel buraya, geçmişi telafi ederiz. Bazen de ben gelirim.
Biliyorum ki ikimiz de birbirimize gitmeyeceğiz. Laf olsun diye söylüyor Asaf. Cevabım gayet netti:
- Huzurevine döneceğim ve bu benimle uğraşan kişiyi bulacağım. Bulacağım ki derdi benimle neymiş onu öğreneceğim.
- İyi, sanada uğraş olur.
- Uğraş mı? Benimle ne derdi var onu öğreneceğim. Baksana bunca yıl sonra benimle oynuyor.
Bunu dedikten sonra ayağa kalktım ve etraftaki bana ait olan koleksiyona baktım. Sonra Asaf’a döndüm:
- Görüşürüz abi.
- Gidiyor musun?
- Evet.
- Yine gel, sana değer verdiğimi, seni sevdiğimi unutma.
- Beni sevdiğini söyleyenler, bana en çok zararı verenler oldu.
Bu sözümden sonra Asaf’la aramızda başka bir konuşma olmadan antikacıdan çıktım. Cebimde artık para var. Taksi bulup huzurevine gideceğim. Öğrendiklerimi Meskut ile Cavidan’a anlatmalıyım. Belki bir çıkar yol buluruz. Ya da hiç anlatmamalıyım. Belki de bazı sözler tamamlamak için değil, yalnızca yaralamak için söylenir.
Cebindeki paranın ağırlığı, yıllardır taşıdığım hafifliğe benzemiyordu. Bu alışılmış bir ferahlık değildi. Daha çok geç kalmış bir telafi gibi. Taksi durağına yürürken, taşların arasına sinmiş öğleden sonra güneşi dizlerime vuruyordu. Zaman, bana karşı nazik değildi ama bugün acele de etmiyordu.
Karşı kaldırımda Ulak Kargo’yu gördüm. Durdum ve karşıdaki kargoya bakmaya başladım. Kapıdan çıkan bir simayı tanıdım. Şişman, yalpalayarak yürüyen, sakalsız, şapkalı bir adam. Bana kargoları gönderen kişiydi bu. Gözlerimi ovalamak için gözlüklerimi çıkardım. Gözlerimi ovalayıp gözlüklerimi geri taktım. Şimdiden itibaren esrarengiz adam diye bahsedeceğim ondan.
Esrarengiz adam karşı kaldırımdan sağına soluna sendeleyerek yavaş yavaş yürümeye devam ediyordu. Bu yürüyüş bana birisini hatırlattı. Takip etmeye karar verdim. Bulunduğum kaldırımdan, karşı kaldırımda yürüyen esrarengiz adama bakarak onunla aynı hızda yürümeye başladım. Esrarengiz adam hiç önüne bakmadan sürekli sağa sola bakarak yürüyordu. Aklıma bana yine kargo gönderebileceği geldi. Adamı takip edip nereye gideceğini öğrendikten sonra tekrar kargoya bakarım diye düşündüm. Esrarengiz adam birden hızlandı ve koşar adımlarla yürümeye başladı. Bende hızlandım. Beni fark etti mi acaba?
Hızlanalı iki dakika olmadan nefes nefese kaldım. Ne olacak yıllardır hareketsiz bir şekilde yaşıyordum. Tabii bir de yaşlılığın verdiği hezimet var. Pes etmeden bende koşmaya başladım. O da hızını daha da arttırıp bir ara sokağa girdi. Ben karşıya geçmek için yolun kenarına geldim. Çocuğun birisi yanıma geldi ve ceketimin ucunu çekşitirerek; “yaya yolunda bekle amca” dedi. Kafamı salladım. Az ilerideki yaya yoluna geldim ve arabaların bana yol vermesini beklemeye başladım. Hiç duracak gibi görünmüyorlardı. Adımımı atıyordum gelen her araba daha da hızını artırıyordu. Ayağımı hemen geri çekmezsem ezmeleri büyük bir ihtimaldi. Bu böyle 15 dakika kadar sürdü. Esrarengiz adam çoktan kayıplara karışmıştır. Mecburen aramaktan vazgeçtim.
Yola baktım. Sarı renkli bir araç geliyordu. Taksi olması muhtemeldir diye bir elimi havaya kaldırdım. Beni gören soför arabayı ani bir frenle önümde durdurdu. Binmek için arka kapıyı hamle yaptım. Yanılmamıştım bu bir taksiydi. Arka koltuğa bindim ve bana bakan adama seslendim:
- Sükûnet Huzurevi’ne gideceğiz.
- Peki abi.
Şoför önüne dönüp taksiyi sürmeye başladı. Cama kafamı yasladım. Soğuk beyimdeki düşünceleri susturur sandım; olmadı. Yıllarca sustuğum şeyler... Şimdi onlar fısıldıyordu; geç kaldın. Ama hâlâ buradasın. Geç kalmak ta bir varoluş biçimi değil mi...