15. bölüm · Zevat Tarumar

Bölüm 14: Sessiz Uzlaşı

Mehmet Benibil

Zamanı durdurmak istediniz mi hiç? Ne bileyim en mutlu anınızda yaşayıp kalmayı sadece. Kulağa hoş gelse de çok vakit geçmeden o anımızdan da sıkılırız. Belki kötü şeyler yaşamalıyız ki iyi şeylere sevinelim. Benim hayatıma koleksiyon girer sevinirim koleksiyon çıkar üzülürüm. Hayatımı sanki buna bağlamışım. Hakkınız var beni eleştirmeye. Sokak lambasının direğine yaslanmış dinlenirken arkamdaki dükkândan elinde duba olan birisi çıktı. Bana doğru gelerek konuştu:
- Amca çekil oradan dubayı koyacağım.
Gayri ihtiyari sordum:
- Neden koyacaksın ki?
- Dükkânın önüne araba park etmesinler diye.
- Burası senin tapulu yerin mi?
- Tapunun olmasına ne gerek var benim dükkânımın önü, bana aittir. Çekil şimdi oradan.
Fazla uzatmadan sokak lambasını bırakıp yavaş yavaş yürümeye başladım. Arkamda dubanın yere sürtünüşünü duydum. Plastik, asfaltla kavga ediyordu. İnsanların sahiplenme biçimi ne tuhaf. Tapu değil, his yeter onlara. “Benim” demek için bir kâğıda değil, bir inada ihtiyaç var. Ben de koleksiyona böyle demedim mi yıllarca? Benim saatlerim. Benim madalyalarım. Benim sararmış fotoğraflarım. Oysa hiçbirini ben üretmedim. Hepsi benden önce de vardı, benden sonra da olacak. Ama insan, elini sürdüğü şeyi kendine ait sanıyor. Tıpkı o adamın dükkân önünü kendine ait sanması gibi.
Bir an durup arkama baktım. Dubayı tam kaldırımın kenarına yerleştiriyordu. Küçük bir sınır çekiyordu dünyaya. Sanki hayatın geri kalanını kontrol edemiyormuş da, hiç olmazsa üç metre asfalta hükmetmek istiyormuş gibi. Belki ben de koleksiyonla aynısını yaptım. Zamanı durduramayınca, zamanı temsil eden şeyleri biriktirdim.
Nereye gidiyordum. Yirmi yıl öncesine mi gidiyoruz yine? Ama bu sefer bir zor durumluk yok. Evi almak isteyen, arsaları almak isteyen, fikirlerimi almak isteyen... Bu sefer benim elim güçlü. Zor durumda değilim. İsterse alsınlar bir önemi de yok. Benim işime yaramayan zerzevat. Ama Asaf’ın teklifi aklıma yatmaya başladı.
Parka doğru yaklaşmıştım. Karşımda görünüyordu. Önceden burada oturur düşünürdüm. Şimdide aynısını yapacağım. Parkı bulmak zor olmadı. Şehir değişmişti ama bazı yerler inadına yerinde kalır; insanın içindeki tortu gibi… Yirmi yıl önce hangi bankta oturduysam, ayaklarım beni oraya götürdü. Demek ki hafıza yalnız kafada değil, diz kapaklarıda, topukta, bedende de saklanıyormuş. Hava biraz serindi. Parkta ben ve en uçta çiçek dikmekle uğraşan belediye çalışanları vardı. Yıllar önce hep oturduğum bankın yanına geldim. Elimi üzerine dokundurdum. Bayağı yıpranmıştı aynı benim gibi. Yıllar herkesten bir şeyler götürüyor.
Bazıları için yük gelir yaşam. Veya o yaşamı neye bağlıysa. Bana ne yük gelmişti? Tam olarak bilmiyorum, birçok şey ama koleksiyon değil. Koleksiyon yük değil, omurgaydı benim için. Saatlerin tıkırtısı, madalyaların soğukluğu, fotoğrafların sarı kenarları… Hepsi bana “vardın” diyordu. İnsan bazen varlığını eşyadan teyit etmek ister. Çünkü insan, insanın gözünde silikleşir; ama eşya inatçıdır, seni unutmaz. Fakat şimdi başka bir şey fark ediyorum: Eşya seni unutmaz belki ama seni ileri de götürmez. Hep aynı yere bağlar. Tıpkı az önceki dubanın yaptığı gibi. Küçük bir alanı korur, geri kalan dünyayı dışarıda bırakır.
Bir süre bankta öylece oturdum. İnsan bazen kendi düşüncelerinden kaçamaz. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da zihni onu yine aynı yere getirir. Ben de öyleydim. Yıllarca koleksiyonun içinde neden saklandığımı şimdi daha iyi anlıyorum. İnsan eşyaya tutunarak zamanı durdurabileceğini sanıyor. Oysa eşya zamanı saklar ama insanı kurtarmaz.
Kaybetme korkusu. İnsan bir şeyleri kaybetmemek için onları elinde tutar. Ama hayatın acı tarafı şudur: En çok tutmaya çalıştığın şeyler en önce elinden kayar. Ben de kaybettim. Önce koleksiyonu kaybettim sandım. Sonra yılları. Sonra insanları. Ama şimdi düşünüyorum da… Belki de hiçbirini kaybetmedim. Belki de hepsini ben bıraktım.
Yirmi yıl önce koleksiyonu yakmaya kalkıştığım o geceyi düşünüyorum. O anki öfkem hâlâ aklımda. İnsan bazen kendi kurduğu dünyayı kendi elleriyle yıkmak ister. Çünkü o dünyayı taşıyacak gücü kalmamıştır. Benim gücüm kalmamıştı. Koleksiyon büyüdükçe ben küçülüyordum. İnsanların gözünde değil belki ama kendi içimde… Koleksiyon beni sahiplenmişti. Ben onu değil.
Bir an Fehmi’nin sözleri aklıma geldi: “Ticaret bu abi.” Belki de haklıydı. Belki ben de yıllarca başka insanların geçmişini satın aldım. Onların hatıralarını, onların zamanını… Birinin dedesinden kalmış bir saat, başka birinin savaşta kazandığı madalya… Hepsi birinin hayatından kopup benim raflarıma gelmişti. Ben onları kurtardığımı sanıyordum. Ama belki de onları yerlerinden söküyordum.
Başımı kaldırıp parkın içindeki ağaçlara baktım. Her biri olduğu yerde duruyordu. Kökleri toprağın içinde, dalları gökyüzüne doğru uzanmış. İnsan da böyle olmalı belki. Bir yere kök salmalı. Ben salamadım. Hayatım rafların arasında geçti. Saatlerin tik taklarıyla ölçülen bir ömür… Ama o saatlerin hiçbiri bana zamanı geri vermedi.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm hâlâ koşunun yorgunluğunu taşıyordu. Az önce kaçırdığım adam geldi aklıma. Üçüncü kez. İnsan bazı şeyleri neden sürekli kaçırır? Yirmi yıl önce olsaydı o adamı düşünmeden kovalar, köşeye sıkıştırırdım. Ama şimdi… Şimdi nefesim yetmiyor. Dizlerim itiraz ediyor. Zaman insanın bedenini susturuyor. Belki de bu iyi bir şeydir. Gençken insan her şeyin peşinden koşar. Yaşlanınca ise hangisinin peşinden koşmaya değeceğini düşünür.
Başımı bankın arkasına yasladım. Gökyüzü dalların arasından görünüyordu. Kendi kendime sordum: “Şimdi ne yapacaksın Zevat?”. Asaf’ın teklifini kabul edip koleksiyona mı döneceksin? Yoksa her şeyi satıp kalan günlerini sessizce mi geçireceksin? Cevabı hemen gelmedi. Çünkü insan hayatının sonuna yaklaşırken karar vermek zorlaşır. Gençken seçenek çoktur ama zaman da çoktur. Yaşlanınca seçenek azalır ama zaman daha da azalır. Garip bir denklem. Belki de insanın en zor kararı hayatının sonunda verdiği karardır: Kalan zamanını neyle dolduracağı.
Bir süre sessizce oturdum. Sonra fark ettim ki zihnim sürekli aynı yere dönüyor. O adam. Ulak Kargo. Ve bana gelen o kargomun parçaları. Geçmişim... Ve geçmiş, insanı bırakmayan bir gölge gibidir. Ne kadar uzağa yürürsen yürü, güneş batmadıkça arkandan gelmeye devam eder.
Başımı eğip ellerime baktım. Derim incelmiş, damarlarım belirginleşmişti. Bu eller bir zamanlar koleksiyon parçalarını titizlikle temizlerdi. Şimdi ise sadece titriyor. Ama hâlâ bir şey yapabilir. Hâlâ bir şey öğrenebilir. Belki de bu kargoyu gönderen kişi, bana geçmişimin kapısını yeniden açıyordu. Belki de yirmi yıl önce gerçekten ne olduğunu öğrenme zamanı gelmişti.
Bankta biraz daha oturdum. Rüzgâr yüzüme değiyordu. Serinlik insanın zihnini açıyor. Koşunun yorgunluğu yavaş yavaş çekilirken düşüncelerim daha berraklaşmaya başladı. Kendi kendime sordum: “Neden şimdi?”. Yirmi yıl boyunca kimse çıkıp da bana o geceyi hatırlatmadı. Ne Asaf vardı, ne Fehmi, ne de başka biri. Herkes sanki susmak için anlaşmış gibiydi. Ben de susmuştum. Ama unutmak dediğimiz şey gerçekten unutmak mı? Yoksa sadece kapıyı kapatmak mı? O kapının arkasında duran şey ise hiç kıpırdamadan bekler. Yıllarca… Belki onlarca yıl… Sonra bir gün bir ses olur, bir fotoğraf olur, bir kargo olur… Kapı yeniden aralanır. Bugün olan buydu.
Başımı kaldırıp parkın içindeki boşluğa baktım. İnsan gençken geleceğe bakar. Yaşlanınca geçmişe. Ben de geçmişe bakıyordum şimdi. Yirmi yıl önceki halimi düşündüm. O zamanki Zevat… Öfkeli, inatçı, koleksiyonuna takıntılı bir adam. Eşyayı insanlardan daha iyi anlayan bir adam. İnsanların yüzündeki ifadeyi okuyamaz ama bir saatin hangi yılda üretildiğini bir bakışta anlayabilirdi. Belki de bu yüzden yalnız kaldım. İnsan eşyayla konuşursa, insanlar onunla konuşmayı bırakır. Hayat sokakta, insanların arasında, yürüyen zamanın içindeymiş. Ben o zamanı kaçırdım. Ama şu da var: insan geçmişini değiştiremez ama ona bakışını değiştirebilir.
Derin bir nefes aldım. Parkın ucundaki belediye çalışanları çiçek dikmeye devam ediyordu. Toprağı kazıyor, fideleri yerleştiriyor, sonra üstünü kapatıyorlardı. İnsan hayatı da böyle değil mi? Bir şeyler gömülür. Yıllarca toprağın altında kalır. Sonra bir gün biri gelip o toprağı kazmaya başlar. Benim toprağım kazılmaya başlamıştı.
Ayağa kalktım. Dizlerim biraz sızladı ama bu sefer oturmak istemiyordum. İçimde garip bir hareket vardı. Uzun zamandır hissetmediğim bir şey. Merak. Uzun zamandır hiçbir şeyi merak etmemiştim. Günler birbirinin aynısıydı. Huzurevinde sabah kalk, kahvaltı yap, odanın içinde dolaş, akşam yat.
Bir süre düşündüm. Bu işin başında iki şey vardı. Ulak Kargo ve beni üç kez peşinden koşturup kaybettiren o adam. Üç kez. Bu tesadüf müydü? İnsan yaşlandıkça tesadüflere daha az inanıyor. Çünkü hayatın çoğu görünenden farklı olduğunu öğreniyor. Belki o adam gerçekten kaçıyordu. Belki beni bir yere çekiyordu. Parkın çıkışına doğru yürümeye başladım. Adımlarım yavaş ama kararlıydı. İçimdeki ses artık susmuyordu. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsan, başladığın yere dön. Son kez Ulak Kargo’ya gitmeye karar verdim. Artık ne yapacağımı biliyorum. Benim yeni başlangıcım olacak. Sizler bunun için biraz daha bekleyeceksiniz.
Yine cadde de yürümeye başladım. Artık yolları yavaş yavaş öğreniyordum. Ama gerekte yoktu. Son çırpınışlarım benim. Bunlara artık bir son verebilirim. Yine caddede yürümeye başladım. Artık yolları yavaş yavaş öğreniyordum. Ama gereği de yoktu aslında. Şehrin sokaklarını öğrenmek için ne kadar zamanım kalmıştı ki? Belki de bu yürüyüşler sadece oyalanmaktı. “Son çırpınışlarım benim.” diye geçirdim içimden. Bunlara artık bir son verebilirim. Ama gerçekten verebilir miyim?
İnsan hayatının sonuna yaklaştığında iki şeyle karşılaşıyor: pişmanlık ve merak. Pişmanlık geriye bakar, merak ise hâlâ ileriye. Hangisinin ağır bastığına göre insanın geri kalan hayatı şekilleniyor. Ben hangisindeydim? Düşündüm. Pişmanlıklarım vardı elbette. İnsan yetmiş yaşına gelip de “hiç pişmanlığım yok” diyorsa ya çok şanslıdır ya da kendine yalan söylüyordur. Ama benim içimde asıl ağır olan şey pişmanlık değil, eksik kalan bir soruydu. O gece. Yirmi yıl önce koleksiyonu yakmaya kalkıştığım o gece gerçekten ne olmuştu? Hafızam o gecenin etrafında dolaşıyor ama tam ortasına girmiyordu. Sanki zihnim bir duvar örmüş gibiydi. Yangını hatırlıyorum.
Yürürken bir vitrinin önünde durdum. İçeride saatler vardı. Vitrindeki bir cep saati dikkatimi çekti. Camın arkasında, kadife bir yastığın üzerinde duruyordu. Zinciri biraz kararmıştı. Ama kadranı temizdi. Saat. Hayatım boyunca saat biriktirdim. Ama zamanın ne olduğunu hiç anlamadım. Saate bakarken içimden bir soru geçti: Zaman gerçekten ilerleyen bir şey mi? Yoksa insanın içinde biriken bir şey mi? Belki de zaman ileri gitmez. Belki biz geçmişi arkamızda bırakmadığımız için hep aynı yerde dönüp dururuz. Vitrinden ayrıldım. Adımlarım tekrar caddeye karıştı. İnsan kalabalığının içinden geçtim. Kimse kimseye bakmıyordu. Herkes bir yere yetişiyormuş gibi yürüyordu.
Garip bir şey fark ettim. Gençken ben de böyle yürürdüm. Bir yere yetişiyormuş gibi. Ama şimdi anlıyorum: İnsan aslında hiçbir yere yetişmez. Sadece zamana ayak uydurmaya çalışır. Ve çoğu zaman geride kalır. Bir köşeyi döndüğümde uzakta tanıdık bir tabela gördüm. Ulak Kargo. Durup tabelaya baktım. İçimde garip bir sessizlik oluştu. Koşarken hissettiğim telaş yoktu artık. Sanki bu noktaya gelmem zaten kaçınılmazmış gibi.
Kapıya doğru yürüdüm. Elimi kapının koluna uzattım ama bir an durdum. İçeri girdiğimde ne bulacağımı bilmiyordum. Belki hiçbir şey. Belki de hayatımın kalanını değiştirecek bir gerçek. Kendi kendime sordum: Gerçeği öğrenmek gerçekten iyi midir? Elim kapının kolunda bekledi. Sonra hafifçe gülümsedim. Yetmiş yaşında bir adamın hâlâ gerçeği öğrenmekten korkması tuhaf değil mi? Başımı salladım ve kapıyı ittim. İçeriye girince kargo çalışanı hemen beni tanıdı:
- Zevat Bey hoş geldiniz?
Yanındakine beni göstererek konuştu:
- Zevat Tarumar’ı hatırladın değil mi?
Yanındaki yüzüme bakmadan istemsizce cevap verdi:
- Tanıdım.
Kargo çalışanı tekrar bana bakarak konuştu:
- Zevat Bey, yine kargon geldi.
Ben karamsar şekilde konuştum:
- Göndereni belli mi?
- Belli, bu sefer ismini aldık.
Heyecanla cevap verdim:
- Kim miş?
- Bir dakika
Kargo çalışanı arkasında duran paravanın arkasına dolaştı. Kâğıt ve naylon sesleri geldi bir kaç dakika. Sonra kargocu elinde bir paketle geldi. Bana bakıp gülümseyerek konuştu:
- Selman Sıhhataçar
Bu ismi duyacağımı hiç düşünmemiştim. Sıhhataçar yerine Komodor bekliyordum. Tarumar’da olabilirdi. Ama Sıhhataçar hiç beklemiyordum. Adam paketi bana uzattı. Elinden aldım. Paketin üzerindeki ismi aramaya başladım. Kargocu eliyle gösterdi. İsmi kendim de görünce iyice ikna olmuştum. Merakla adama sordum:
- Bundan önce üç tane kargo daha geldi bana, onlarda isim yoktu. Neden dördüncüde ismi almak aklınıza geldi.
- Hayır, ilkinde almadık. Diğerlerinde gönderen ismi vardı.
- Benim gözümden mi kaçtı acaba?
- Bilmiyorum.
- Hadi benim gözümden kaçtı. Kargonun birisini kaç kişi eline aldı, onlarda mı görmedi?
- Bilmiyorum.
- Sen de başka söz söylemeye ant içmiş gibisin.
- Bilmiyorum ama ne diyeyim?
Kargodan dışarıya çıktım. Elimde küçük bir paket. İçindekini hem merak ediyordum hem de merak etmiyordum. Bu kargoları bana gönderen adamın Mazhar Sıhhtaçar ile bir alakası var mıdır? Ne diyorsunuz?
Yürürken paketi açmaya başladım. İçinden küçük bir metal kutu çıktı. Kutuyu salladım. Para sesi çıktı. Kutuyu da açtım. Bir yüzük. Ama sıradan bir yüzük değil. Mühür yüzüklerinden. Yüzüğü parmağıma taktım. Geniş geliyordu. İlk sahip olduğumda ise parmağıma sığmıyordu. Demek yaşlanınca insanın parmaklarıda inceliyormuş.
Yüzüğün yüzeyine baktım. Mührün üzerindeki işaret hâlâ aynıydı. Yıllar önce nasıl çözemediysem şimdi de çözemedim. Kıvrımlı harfler, birbirine dolanmış çizgiler… Ne Arapça`ya benziyordu ne de bildiğim başka bir yazıya. Bir zamanlar bu yüzüğü bulduğumda günlerce peşinden koşmuştum. Bu yüzüğe sahip olduğumda üzerinde yazan mührün anlamını çözdürmek için birçok kişiye göstermiştim. Kütüphanelere gitmiş, eski yazı bilenlere göstermiştim. Yalnız manasını çözebilen çıkmadı. Yüzüğü parmağımda çevirdim. Metal soğuktu. Ama o soğukluk bana tanıdık geldi. Yıllarca dokunduğum bütün eşyalar böyleydi. Soğuk… Sessiz… Ama inatçı. İnsanlar konuşur, değişir, unutur. Eşyalar ise sadece bekler.
Yüzüğü ilk bulduğum zamana gittim. Eski bir sandığın içinden çıkmıştı. Sandık neredeyse çürümek üzereydi. İçinde birkaç kâğıt, kırık bir gözlük ve bu yüzük vardı. O zaman da garip bir his yaşamıştım. Sanki yüzük bana ait değil de ben yüzüğe aitmişim gibi.
Cadde boyunca yürümeye devam ettim. İnsanlar önümden geçiyor, arabalar yanımdan akıyordu. Ama ben o kalabalığın içinde biraz dışarıda yürüyormuşum gibi hissediyordum. Yüzüğü parmağımda çevirdim. Selman Sıhhataçar… Bu yüzüğü bana neden geri gönderdi? Mazhar Sıhhataçar’ın adı yıllardır zihnimin bir köşesinde duruyordu. Ama ben o köşeye bakmamayı seçmiştim. İnsan bazı isimleri bilerek unutmaz. Sadece onların etrafından dolaşır. Belki de bu kargo o dolaşmayı bitiriyordu.
...
Bir süre daha yürüdüm. Sonra fark ettim ki adımlarım yavaşlamış. Dizlerimdeki sızı yeniden kendini hatırlattı. Yaşlılık böyle bir şey. Zihnin hâlâ yürümek ister ama beden bazen itiraz eder. Derin bir nefes aldım. Şimdi ne yapacağım. Yüzüğü alıp koleksiyona mı koyacağım yoksa bu işin peşine mi düşeceğim. Cevap düşündüğüm kadar zor gelmedi. Bir an durdum. Sonra hafifçe gülümsedim. Hayatım boyunca hep peşinden koştum. Saatlerin, madalyaların, fotoğrafların… Ama şimdi anlıyorum ki insan bazen koşmayı bırakmalı. Bazı soruların cevabı vardır. Bazılarının ise sadece hikâyesi. Belki de bu yüzük bir cevaptan çok bir hatırlatmaydı.
Yirmi yıl önceki yangını düşündüm. O gece içimde bir şey kırılmıştı. Koleksiyonum yanmadı belki ama içimdeki bağ yanmıştı. O yüzden her şeyi bırakıp huzurevine gitmiştim. İnsan bazen kaçmak için değil… Susmak için gider. Ben de sustum. Yirmi yıl boyunca. Ama şimdi anlıyorum ki geçmiş tamamen susmaz. Bir gün bir yüzük olur, bir kargo olur, bir isim olur… Ve kapıyı tekrar çalar. Sokağın köşesine geldiğimde durdum. Karşımda iki yol vardı. Biri şehrin içine doğru gidiyordu. Diğeri huzurevine. Uzun süre düşünmedim. Huzurevine giden yola doğru yürümeye başladım.
Adımlarım yavaştı ama içimde garip bir hafiflik vardı. Sanki yıllardır taşıdığım bu yük biraz azalmıştı. Belki de gerçek huzuru her şeyi çözmekte değil… Bazı şeyleri olduğu gibi bırakabilmektedir.
...