64. bölüm · Yüzbaşı

62. Bölüm

Sole Sole

(İki ay sonra...)

Sınırı geçip karargaha dönmemizin üzerinden koskoca iki ay geçmişti. İki ay önce mermilerin, tozun ve patlayan silahların ortasında gelen o teklif, şimdi hayatımızın tam ortasında kocaman bir telaşa dönüşmüştü.

Dağlarda yüzlerce metre ötedeki hedefi gözünü kırpmadan indiren, cehennemin ortasına gözünü karartıp giren Kuzgun Timi; şimdi annemin salondaki dantel örtüleri düzenleme talimatları ve Deniz’in oradan oraya koşturduğu hazırlıkların arasında resmen bozguna uğramıştı.

Güneşin ışıkları yüzüme vururken elimdeki sıcak çay bardağını iki elimle kavramış dışarıyı izliyordum. Yarbayın telsiz cezasında yazdığı üç günlük nöbeti birkaç gün önce tamamlamıştık ama Cihan ile ikimizin üzerindeki o ‘teklif’ baskısı hâlâ bitmemişti. Telsizden tüm karargahın dinlediği o teklif yüzünden nizamiyeden geçen nöbetçi er bile bana selam verirken gülümsemesini saklayamıyordu.

Odanın kapısı aniden açıldığında içeri ilk giren Emre oldu. Elinde siyah, jilet gibi bir takım elbise kılıfı vardı ama yüzündeki ifade resmen operasyonda şarjörü bitmiş bir askerin ifadesiydi.

Arkasından Kürşat ve Emir girdi. Cihan ise en son, elleri cebinde, rahat adımlarla içeri süzüldü.

"Komutanım," dedi Emre kılıfı yatağın üzerine bırakıp çökerken. "Ben dağda üç gün aç susuz kalmaya razıyım. Valla bak, tek bir gıkım çıkarsa namert olayım. Ama Elif ve Özgür abla arasında kalmam neydi öyle? Adamı mermiden beter ediyorlar!"

Emir sırıtarak Emre’nin omzuna vurdu. "Oğlum sana kim dedi 'Mürdüm eriği rengi ile mürdüm moru arasında ne fark var?' diye soru sorulunca derin derin düşün diye? 'İkisi de mor işte' desene!"

"Dedim komutanım, dedim!" diye sızlandı Emre. "Özgür abla bir baktı bana, yemin ederim Yarbay bile öyle bakmıyor. 'Asker, sen mürdüm eriğinin asaletini ne bilirsin?' dedi, sesimi çıkaramadım."

Kendimi tutamayarak hafifçe kıkırdadım. Cihan yanıma yaklaşıp sandalyenin arkalığına yaslandı. Gözleri üzerimde gezinirken dudaklarının kenarında o tanıdık, ukala gülüş belirdi.

"Çok gülme yüzbaşı. Akşam sen de nasibini alacaksın. Unutma, bu akşam sadece kız isteme değil, bizim için büyük bir sınav var." dediğinde bakışlarımı Cihan’a çevirdim.
"Benim için sıkıntı yok Cihan Demir. Neticede istenen kız benim, o kahveyi içecek olan sensin."

Cihan gözlerini kısıp yüzüme doğru hafifçe eğildi. "O kahveye tuz yerine mermi çekirdeği koysan yine içerim Özge Yıldız. Yeter ki günün sonunda yine yanımda ol."

"Öhöm!" diye öksürdü Emir arkadan. "Komutanım, oda küçük, biz de buradayız hani. Telsizden herkes dinledi zaten, burada bari biraz bize acıyıp durun."

Sınıftaki öğrenciler gibi gülüşmeye başladıklarında elimdeki çay bardağımı bıraktım ve doğrulup üzerimdeki tişörtü düzelttim. "Gülmeyin lan! Herkes akşam için hazırlansın. Hepinizi tam kadro görmek istiyorum. Mehmet Yarbay da gelecek, ona göre. Kimse bir sakarlık yapıp beni rezil etmesin."

"Emredersiniz komutanım!" diye bağırdı tim aynı anda.

Akşam saat altıya geldiğinde teyzemin evi adeta bir operasyon bölgesine dönüşmüştü. Salondaki koltuklar milimetrik hesaplarla duvara sıfırlanmış, gümüş tepsiler pırıl pırıl parlatılmıştı.

Deniz kapının ağzında sürekli saatine bakıp duruyordu. Elif de yanındaydı; ikisi sabahtan beri beni baştan aşağıya hazırlamak için adeta seferberlik ilan etmişlerdi.

Üzerimdeki gece mavisi, sade ama zarif elbisenin kumaşını elimle düzelttim. Gözlerim aynadaki yansımama takıldı. Kendimi böyle görmek garibime gidiyordu.

"Özgem, harika görünüyorsun!" dedi Deniz gözleri parlayarak.

"Harika ne kelime," dedi Elif, elindekileri masaya yerleştirirken. "Cihan abi bu akşam bu kapıdan girerken bir kere daha vurulacak, haberi yok."

Sokaktan gelen araba sesleriyle birlikte teyzem mutfaktan fırladı. "Geldiler! Kızlar, hadi kapıya!"

Aşağıdan gelen ayak sesleri ve gülüşmeler merdivenleri kapladı. Kapı açıldığında ilk giren elinde koca bir çikolata tepsisiyle Yarbay oldu.

Arkasından jilet gibi takım elbiseleriyle Kuzgun Timi dizildi. Ve en son, elinde koskocaman bir buket yeşil gül ve lalelerle Cihan girdi.

Cihan kapının eşiğinde durduğunda gözleri doğrudan gözlerimi buldu. Gözleri gözlerime değdiğinde birkaç saniye boyunca etraftaki hiç kimseyi, çıkan hiçbir sesi duymadım sanki. Kahverengi gözlerindeki o derin, karmaşık ama sonsuz sadakat barındıran bakış kalbimin yine ritmini bozdu. Yanıma yaklaşıp çiçeği bana uzatırken fısıldadı: "Cehennemden çıkıp cennete gelmiş gibiyim..."

"Çok konuşma kıt akıllı, geç içeri," dedim hafifçe sırıtarak ama yanaklarımın kızarmasına engel olamayarak.

Salon bir anda ağzına kadar doldu. Yarbay başköşeye oturdu, teyzem onun yanına geçti. Tim ise askeri bir nizamla koltuklara ve sandalyelere yerleşti.

Herkes dışarıdan bakıldığında son derece şık ve ciddi görünüyordu ama arkadaki o içten kaynama hiç bitmiyordu.
Mutfaktan kahve kokuları yükselmeye başladığında Elif'e yardım etmek için mutfağa geçtim. Deniz hemen arkamdan girip kapıyı kapattı. "Evet," dedi cebinden küçük bir kavanoz çıkarırken. "Büyük an geldi."

"O ne Deniz?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Tuz, karabiber, azıcık pul biber ve evde bulduğum bütün baharatlar!" dedi Deniz hınzır bir sırıtışla. Kaşlarımı çattığımda Deniz hızla kendini savundu: "Cihan telsizden şov yaparken düşünecekti bunları. Bu kahve içilecek!"

"Deniz saçmalama, adamı zehirleyecek misin?" diye engel olmaya çalıştım ama Elif çoktan cezvenin başına geçmişti bile.
"Bırak abla," dedi Elif gülerek. "Gelenektir bu. Cihan abi bunu hayli hayli hak etti."

Tepsideki kahve fincanlarını yerleştirip salona doğru yürürken kalbimin bu kadar hızlı çarpacağını hiç düşünmemiştim. Dağda bomba tepemizden geçerken bile elim böyle titrememişti belki de. Salona girdiğimde herkes sustu. Önce Yarbaya, sonra teyzeme, anneme ve tim üyelerine kahvelerini dağıttım. En son Cihan’ın önüne geldiğimde, tepsiyi hafifçe ona doğru uzattım.

Cihan gözlerimin içine bakarak fincanı aldı. İçindeki o baharatlı karışımı bildiğini gösterircesine tek kaşını kaldırdı.
"Afiyet olsun canım," dedim alçak sesle.

"Sağ ol yüzbaşım," dediğinde gülerek yerime oturdum ve gözlerimi Cihan'a diktim. Cihan hiç tereddüt etmeden fincanı dudaklarına götürdü.

Herkesin gözleri Cihan’ın üzerindeydi. Kürşat, Cihan'ın yüzündeki en ufak bir ekşimeyi yakalamak için öne doğru eğilmişti. Cihan kahveden koca bir yudum aldı. Boğazının düğümlendiğini, gözlerinin hafifçe yaşardığını gördüm ama yüzündeki tek bir kas bile oynamadı.

Fincanı yavaşça tabağına bıraktı ve gözlerimin içine bakarak gülümsedi. "Ellerine sağlık. Hayatımda içtiğim en güzel kahveydi."

Kürşat yan taraftan sessizce mırıldandı: "Abi zehirlendiysen gözlerini iki kere kırp, ben anlarım."

Yarbay boğazını temizleyip kahve fincanını sehpaya bıraktığında salona tam bir sessizlik hakim oldu. Yarbay, babacan ama bir o kadar da otoriter gözlerle önce bana, sonra Cihan’a baktı.
"Sebebi ziyaretimiz malum," dedi, sesi salonda yankılanarak.

"Biz yıllardır bu çocuklarla omuz omuza savaşıyoruz. Özge bizim kızımız, Cihan bizim evladımız. İkisi de bu vatana canını, kanını adamış iki yiğit yüzbaşı, birer asker. Dağda, taşta birbirlerine siper olduklarını, birbirlerinin canını koruduklarını defalarca gördüm. Cihan evladımız geldi, 'Komutanım, evleniyoruz' dedi. Ben de buraya bir komutanları olarak değil, bir babaları olarak geldim. Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızımız Özge’yi, oğlumuz Cihan’a istiyoruz."

Annem kısa bir an ikimize baktı. “Ben bilemedim, versek mi?” Teyzem anneme ayak uydurdu: “Bence verelim, turşusunu kuracak halimiz yok ya.” Annem teyzemi başıyla onaylayıp tekrar Yarbaya döndü: "Cihan'ı evladım gibi gördüğüm kadarıyla iyi bir çocuk. Bizim de Allah'ın emrine diyecek bir sözümüz yok. Verdim gitti."

Salonda bir anlık sevinç sesleri yükseldi. Cihan ayağa kalkıp Yarbayın ve annemlerin ellerini öptü. Salondaki herkesle tek tek sarıldıktan sonra Deniz içeriden yüzüklerin olduğu tepsiyi getirdi.

Yüzükler tepsiden alınıp parmaklarımıza takıldığında, kırmızı kurdeleyi kesmek için Yarbay da yanımıza geldi. Makası eline aldığında bana ve yanımdaki adama uzunca baktı. "Bu kurdele kesilir ama sizin aranızdaki bağ bir ömür kesilmesin evlatlarım. Mesleğiniz zor, yolunuz uzun ama birbirinize hep böyle sıkı sarılın. Yolunuz, bahtınız açık olsun."
Kurdele kesildiğinde salondan tekrardan alkış sesleri yükseldi.

Yüzüklerden kırmızı kurdele sarkarken Cihan elimi tuttu. Parmağının dokunuşundaki o sıcaklık bütün bedenime yayıldı.

Emre neşeyle ıslık çaldığında kahkaha attım. Cihan artık nişanlım olmuştu. Annem ve teyzem burukça gülüyor, Deniz fotoğraf çekiyor, Elif ise Emre'ye yine laf anlatıyordu.

O hengamenin arasında gözüm köşede tek başına duran Kürşat’a kaydı. Elindeki çay bardağını sıkıca tutarken, yüzündeki o hüzünlü tebessümle ortamı seyrediyordu. Cihan’a çaktırmadan yerimden ayrılıp Kürşat’ın yanına ilerledim.

"Kürşat," dedim alçak bir sesle.
Kürşat hemen toparlanıp dikleşti. "Buyurun komutanım."

"Bırak şimdi komutanımı," dedim balkona doğru hafifçe başımı sallayarak. "Gel biraz hava alalım."

Birlikte balkona çıktık. Gece serindi, şehrin ışıkları aşağıda uzanıyordu. Kürşat cebinden sigara paketini çıkarıp bana uzattı, istemediğimi belirtmek için elimi kaldırdım. Kendisi bir dal yaktı ve dumanı geceye bıraktı.

"Operasyondaki o lafını unuttuğumu sanma Kürşat," dedim dosdoğru konuya girerek. "'Elis zaten en dipte' demiştin. Sıkıntın ne senin oğlum? Bak, kardeşiz biz. Bize söylemeyeceksin de kime anlatacaksın?"

Kürşat derin bir nefes aldı. Sigaranın kor ateşi karanlıkta parıldadı. Gözlerini şehrin ışıklarına dikti, sesi her zamankinden daha pürüzlü, daha yorgundu.

"Elis... Benden kaçıyor komutanım, az önce aradım yine açmadı," dedi gözlerini kırpmadan. "Çocukluğumuz beraber geçti bizim. Neredeyse yan yana büyüdük. Ben askeri liseye gittim, benim kardeşim Ethan da peşimden geldi; Elis yalnız kaldı. Sonra Elis'in ölüm haberi geldi bana komutanım. Yıllar sonra onu buldum ama şimdi beni suçluyor. Ne yapacağımı, onu nasıl tutacağımı bilmiyorum."

Kürşat’ın sesindeki o çaresizlik içimi cız ettirdi. Bu adam dağda tek başına bir tabur düşmana mermi sıkan adamdı ama bir kadının davranışları karşısında eli kolu bağlanmıştı.

Elimi Kürşat’ın omzuna koydum ve sıktım. "Kürşat, belli ki bir şeyler yaşanmış, telafisi olmayacak şeyler... Zamanla aşacaksınız, inanıyorum buna. Şimdi kendini topla; sen dağılırsan o zaman hiç toplanamazsınız, anlaşıldı mı?"

Kürşat bana bakıp gülümsedi. O yorgun gözlerinde hafif bir ışık belirdi. "Anlaşıldı komutanım. Sağ olun."

"Hadi geç içeri,” dedim sırıtarak. Kürşat içeri girdiğinde arkasından oyalanmadan ben de girdim. Salondaki herkes kendi arasında sohbet ediyordu.

Teyzem Yarbayın yanında oturmuş gülüyor, bizimkiler aralarında didişiyor, Deniz, Emre ve Berke ile ilgileniyordu.

Yanımda oturan Cihan'a doğru eğildim: “Yarın asıl istemeye hazır mısın?” Cihan'ın kaşları çatıldı: “İstedim ya.”

“Bir kişi daha kaldı, onun da rızası lazım.” Günün devamı gülüşmeler ve sıcak sohbetlerle geçmişti.

Ertesi gün evden erken çıktım. Nişanlanmıştık ama kafamın içindeki o yoğunluk ve babama olan özlemim içimde hafif bir ağırlık yaratıyordu.

Arabaya bindiğimde Cihan'a sağ koltuğa geçmesini söyledim ve şoför koltuğuna oturdum.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Cihan, merakla bana bakarken.

"O son kişiye," dedim boğazım düğümlenirken. Sesimdeki değişimi fark etmiş olacak ki Cihan bana döndü ve yüzündeki o hınzır ifade yerini derin bir ciddiyete bıraktı.

"Tamam," dedi sadece. Nereye gideceğimizi sormadı. Biliyordu.

Yarım saat sonra araba Şehitlik’in kapısının önünde durdu. Arabadan inip sessizce içeri girdik. Kuş seslerinden başka hiçbir sesin olmadığı, mermer taşların jilet gibi dizildiği o kutsal sessizliğin ortasındaydık.

Adımlarımı ezbere bildiğim o yola doğru attım.

Babamın mezarının başına geldiğimde durdum. Mermer taşın üzerindeki fotoğrafa baktım. Babam, o her zamanki dik duruşuyla, üniformasının içinde bana bakıyordu. Cihan birkaç adım geride durdu, bana ve babama baktı.

Yavaşça babamın mezarının yanına diz çöktüm. Nemli toprağa elimi sürdüm. Yıllardır bu toprağa her dokunduğumda içimde beliren o kimsesizlik, o eve varamama hissi yine boğazıma düğümlendi. Ama bu sefer arkamda duran adamın varlığı, o düğümü biraz olsun gevşetiyordu.

"Baba..." dedim, sesim fısıltı gibi çıktı. "Ben geldim. Seni çok özledim." Uzun zamandır mezarına gelememiştim.

Gözümden bir damla yaş süzülüp toprağa düştü.

"Sana söylemiştim ya hani... Sen yokken ev, ev gibi sıcak değil diye; belki artık ısınıyordur, ne dersin?"

Başımı kaldırıp arkamdaki Cihan’a baktım. Cihan gözlerini benden ayırmıyordu; bakışlarında öyle bir acı ve öyle bir sevgi vardı ki içimdeki bütün boşlukları dolduruyordu.

Tekrar babamın mezar taşına döndüm. "Baba, artık evleniyorum. Küçük kızın evleniyor. Dün nişanlandım; sen olmayınca annemden istediler beni. Annem ağladı, beni verdiği için değil, sen olmadığın için ağladı. Ama merak etme, sonra güldü. Sen bana küsme diye güldürdüm onu. Gelelim asıl konuya; sana anlattığım biri vardı ya, sana onu getirdim. Sana sevdiğim adamı, Cihan'ı getirdim baba. Biliyorum sen kızını kimseye vermezsin ama ver bu sefer, olur mu?"

Cihan yavaşça yanıma yaklaştı. Babamın mezarının başında diz çöktü. Sağ elini toprağa koydu.

"Komutanım," dedi Cihan, sesi gür ve kararlıydı. "Kızın bana emanet. Canım pahasına, son nefesime kadar Özge’yi koruyacağıma, ona iyi bir eş olacağıma ant içerim. Gözün arkada kalmasın."
Cihan’ın bu sözleri karşısında gözyaşlarımı tutamadım. Cihan elini uzatıp yüzümdeki yaşları başparmağıyla sildi.

"Ağlama güzelim, ağlama," dedi fısıldayarak. "Baban seninle gurur duyuyor. Ben de seninle gurur duyuyorum."

Sessizce babamın başında Fatiha okuduk. O mermer taşın yanından kalkarken, yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır yükün hafiflediğini hissettim.

Mezarın başından gitmeden önce babamın eski resmine bir daha baktım. “Babam, seni özledim, kokuna hasret kaldım. Şimdi gidiyorum ama geleceğim. Sakın kendini unutulmuş hissetme, ben seni ölsem unutmam.”

Şehitlikten çıkarken diğer şehitlerimize de dua etmeyi ihmal etmemiştim.

Dışarı çıktığımızda Cihan elimi sıkıca tuttu. Parmağımdaki zümrüt yüzük gün ışığında parıldarken bana döndü: "Hadi... Önümüzde hazırlanmamız gereken koca bir düğün var."

Burukça güldüm. "Gözünü korkutmak gibi olmasın Cihan Yüzbaşım ama teyzemin düğün listesi kahveden daha acı olabilir."

Cihan göz ucuyla bana baktı. "Mermiden korkmadık, teyzenin listesinden mi korkacağız?"

El ele arabaya doğru yürürken, dağlarda başlayan bu hikayenin en güzel durağına, düğünümüze doğru ilk adımı atıyorduk.