45. bölüm · Yüzbaşı
44. Bölüm
Anneme dönüp bezgince bir nefes verdim: “Anne yeter artık” Annem ve teyzem sabahtan beri resmen bana izin günümü rezil etmeye yemin etmiş gibilerdi. Annem elini beline koyup bana baktı: “Konuşma, hadi kaldır şu koltuğu” Sabahtan beri annem temizlik yapıyordu, teyzem ise tırnağı kırılabileceği için mutfakta oturuyordu. Elimdeki bezi yere bıraktım: “Benden bu kadar.” Annem arkamdan bağırdı ama dinlemeden aceleyle evden çıktım. Bir ev sabah altıdan beri temizlenir miydi ya?
Cebimden telefonu çıkardım ve Deniz’i aradım. Telefon ikinci çalışında açıldı ve Deniz neşeli sesiyle konuştu: “Günaydın Özgecim.” Güldüm, Deniz bana sürekli “Özgecim” diyordu; bu ona göre beni sevme stiliydi. “Sana da günaydın Denizcim,” dedim onu taklit ederek ve daha fazla uzatmadan konuya girdim: “Diyorum ki sen, ben, Elif bir buluşsak mı?” Deniz’in güldüğünü duydum: “Evet, evet, hemen buluşalım! Sen Elif’i ara, merkezdeki gittiğimiz kafeye gel.” Deniz’in tepkisine karşı ben de güldüm: “Arıyorum,” dedim ve telefonu kapattım.
Bugün Elif de izinliydi. Hızlıca Elif’i arayıp ondan da onay alınca merdivenlerden aşağıya inmeye başladım.
Merdivenlerden inerken yukarı çıkan yüzbaşıyla karşılaştım. “Yüzbaşı?” dedim meraklı bir sesle. Yüzbaşı durgun görünüyordu. Yüzbaşı dalgın bakışlarını bana çıkardı: “Efendim?” Sesi de bakışları gibi durgundu. Yüzbaşının tam karşısına geçtim: “Yüzbaşı, sen iyi misin?” Yüzbaşı başını salladı: “Ben iyiyim, hadi sen şeyin yanına git.” “Neyin yanına gideyim?” Yüzbaşı sanki sözcükler boğazında kalmış gibi yutkundu: “Annenin yanına git, bekletme kadını daha fazla.”
Anlamaz gözlerle yüzbaşıya bakmaya devam ettim: “Evden yeni çıktım zaten de ben sana başka bir şey sordum.” Yüzbaşı bakışlarını kaçırdı: “Annenle daha fazla vakit geçir yüzbaşı.” “Annem ne alaka?” Yüzbaşının bakışları dalgalandı: “Annen seni çok seviyor; anne sevgisi, bildiğime göre güzel bir şeymiş.” Yüzbaşı derin bir nefes alıp devam etti: “O sevgiyi kaybetmeden doy, anne sevgisi başka bir yerde bulunmuyor.”
Yüzbaşının sözleri içimde bir yerime oturmuştu. Yüzbaşı şu an benimle konuşurken bile zorla “anne” diyordu, bu sözcük ona çok yabancı geliyordu. Ne yapacağımı bilemedim ve yüzbaşıya sarıldım; o an içimden sarılmak gelmişti. Yüzbaşı da kollarını, dokunmaktan korkar gibi bana doladı. “Tamam, gideceğim,” dedim yüzbaşıya, sonra da geri çekildim ve merdivenlerden aşağıya indim.
Apartmandan dışarı çıkınca binanın önü gereksiz bir şekilde kalabalıktı. Kalabalığın arasından Kürşat’ı görünce ona seslendim: “Kürşat” Kürşat gülerken kafasını bana çevirdi. “Gel,” dediğimde ise kalabalığın arasından sıyrılıp yanıma geldi: “Efendim?” Kalabalığı gösterdim: “Bu kalabalık ne?” Kürşat hafif bir kahkaha attı: “Lokma döktürüyorum.” Kaşlarım çatıldı: “Sebep?” Kürşat bana doğru eğildi: “Cihan komutanımın hayrına, bana çok güzel bir haber verdi de.”
“Ne haberi?” Kürşat gülüşünü zor tutarak konuştu: “Yakında öğrenirsiniz.” Gözlerimi devirdim: “Ay aman, söyleme” Arkamı dönüp arabaya doğru giderken Kürşat bana seslendi: “Nereye?” Omzumun üzerinden Kürşat’a baktım: “Sen bana nedenini söyle, ben de sana nereye gittiğimi; bence güzel anlaşma.” Kürşat çocuk gibi yerinde kıpırdandı: “Ama komutanım...” Kürşat’ı gülerek taklit ettim: “Ama Kürşat...” İkimiz de gülünce önüme döndüm ve arabama bindim.
- CİHAN -
Balkondan aşağıya bakarken yüzbaşının arabası sokağın köşesinden dönüp gözden kaybolana kadar bakışlarımı ondan çekemedim. Üzerindeki o sivil kıyafetler, saçlarını rahatça toplamış hali karargahtakinden bambaşkaydı. O gözü kara, düşmana diz çöktüren komutan gitmiş; yerine tatlı ve asi bir kadın gelmişti. Her haliyle aklımı başımdan almayı nasıl başarıyordu, hiçbir fikrim yoktu.
Arabanın arkasından bakmayı bırakıp hemen yanımda oturan Kürşat’a döndüm. Kürşat elindeki lokma tabağıyla bana sırıtarak bakıyordu. “Ne sırıtıyorsun lan?” dedim sesimi sert tutmaya çalışarak. “Ayrıca kadına ne dedin sen?” Kürşat hemen ellerini havaya kaldırıp savunmaya geçti: “Vallahi bir şey demedim abicim, ‘Cihan komutanımın hayrına’ dedim sadece. Hem haber büyük, itiraf büyük; bu haberden mahalleli de nasiplensin istedim.” “Kürşat, dua et yüzbaşı senin mal olduğunun bildiği için altındaki nedeni sorgulamadı,” dedim sokağın ortasındaki o devasa lokma kuyruğuna bakarak. “Yoksa o lokmaları tek tek burnundan getirirdim.”
Ama Kürşat hiç oralı olmadan tabağından bir lokma daha ağzına attı ve çiğnerken konuştu: “Abi ama benden söylemesi, Özge komutanım akıllıdır, yakında bu olayların kokusunu alır zaten. Sen şimdi benimle ilgilenmeyi bırak da düğün arabasına karar ver. Benim aklıma tank geldi ama o çok büyük.” Kürşat bir an durakladı ama devam etti: “E, Elif’in uçağı da çok abartı kalır, ne yapacağız biz?” Kürşat’ın kafasına hafifçe vurdum: “Yürü git arabanın başına, karargaha geçeceğiz daha, yarbay çağırdı.” Kürşat cevap olarak, “Emredersiniz sevdalı komutanım” diyerek kaçtı. Kürşat’ın arkasından nedensiz bir şekilde sırıttım.
- ÖZGE -
Kafeye girdiğimde Deniz ve Elif bir masada oturmuş sohbet ediyorlardı. Ben de sessizce gidip masaya oturduğumda kızlarla kısaca selamlaştık. “Eee, anlat bakalım ne oldu?” dedi Deniz meraklı bir sesle. Aklıma gelenlerle sinirli bir nefes verdim: “Bizim karargah komutanı var ya, Mehmet yarbay...” Kızlar onaylayınca devam ettim: “Teyzemle konuşmaya başlamış.” Deniz ve Elif şaşkın şaşkın bana bakarken Elif kaşlarını çattı: “Yarbay evli mi?” Hızlıca başımı sağa sola salladım: “Yok, hiç evlenmemiş, bekar. Aynı teyzem gibi yani.” Deniz kahkaha atınca Deniz’e döndüm: “Gülme” Deniz kendini zar zor tutarak devam etti: “E peki, sen bir şey demedin mi?” Derin bir nefes verdim: “Dedim, demez olur muyum? ‘O adam benim komutanım’ dedim, bana ne dedi biliyor musunuz?” İkisi de meraklı gözlerle bana baktı: “Ne dedi?”
“ ‘Karargahta senin, evde benim komutanım olsun ne olacak’ dedi.” Bu sefer hepimiz güldük. Cidden teyzem azgın bir kadındı, ayrıca çok da cilveli bir insandı; hani bu kadın bu zamana kadar nasıl evde kalmıştı, anlamıyordum.
Biz gülerken Elif’in gözleri arkada bir yerde takılı kaldı ve yüzündeki gülüş soldu. Ne olduğunu anlamak için Elif’in baktığı tarafa baktığımda Emre’yi gördüm. Emre kafenin girişinde durmuş buraya bakıyordu. Elif’in kaşları gittikçe daha da çatıldı: “Ne işin var burada?” Emre bakışlarını bana çevirdi: “Komutanım, buraya rastgele geldim.” Emre’ye baktım: “Tamam da soruyu ben değil, Elif sordu.” Emre bakışlarını bilerek asla Elif’e değdirmiyordu: “Bundan sonra onunla konuşmak için kendimi yormam. Zaten dinlemiyor.” Emre’nin sesinde sitemle birlikte kırgınlık da vardı.
“Nedenlerim olmasa yapmazdım.” Emre bakışlarını ilk defa Elif’e çevirdi: “Senin nedenlerin varsa benim de sebeplerim vardı. Ve sen o sebepleri bile bilmiyorsun Elif Tokelli.”
“Sebepleri söylemenin vakti geçti Emre Kılıç. Ayrıca beni filonun ortasında bırakmanın da bir sebebi olmaz.” Emre birkaç adım atarak masaya yaklaştı: “Onun da bir sebebi vardı.”
Elif sinirle ayağa kalktı ve ellerini masaya yasladı: “Sebep ne olursa olsun bunu orada herkesin, timimin, komutanlarımın gözü önünde yapmak zorunda değildin!”
Emre kaşlarını çattı: “Tek suçum bu mu?” “En büyük suçlarından biri bu!”
Elif’e döndüm: “Elif, otur hadi.” Elif beni dinledi ve yerine oturdu ama Emre gitmedi: “Haklıymışsın.” Elif başını Emre’ye bakmak için kaldırdı: “Ne konuda?” Emre derin bir nefes aldı: “Aşk sana göre değilmiş, dikkatini çok dağıtıyormuş.” Elif’in bakışları buruklaştı: “Belki de yanlış adamın aşkından dolayı böyle olmuştur, suç aşkta değil adamdadır.”
“Ya da kadında.” Emre başka bir şey demeden girdiği gibi geri çıktı.
“Suç bende.” Deniz kaşlarını çatarak Elif’e baktı: “Ne alaka?” Elif gözlerini kaçırdı: “Beni daha annem sevmiyor, ben de gelmişim ‘beni sev’ diyorum, hata bende.”
Sandalyemi Elif’e çevirdim: “Sen sevilmeyecek bir insan değilsin ablam. Eğer öyle olsaydın şu an bu masada ne Deniz olurdu ne de ben.” Deniz ortamı düzeltmek için güldü: “Doğru söylüyor, sen de beni hemen dama attın.” Elif de gülünce ortam yavaştan eski haline dönmüştü.
Emre ve Elif’in arası bozulduğundan beri ikisi de eski neşesini kaybetmişti, resmen gözlerindeki ışıltılar kaybolmuştu.
Emre, Elif’in yerini sürekli antrenman yaparak ya da göreve giderek doldurmaya çalışıyordu; Elif ise uçuyordu, bu aralar uçma sıklığı gittikçe artmıştı.
Konuyu iyice dağıtmak için Deniz’e döndüm: “E söyle bakalım, anne olmak nasıl bir şey?” Deniz’in eli karnına gitti ve hafifçe karnını okşadı: “Daha doğmamasına rağmen o kadar güzel hissettiriyor ki...”
Deniz’e anne olmak eminim gerçekten çok yakışacaktı ve emin olduğum diğer konu da onun çok güzel bir anne olacağıydı. “Adı ne olacak?” Deniz omuzlarını indirip kaldırdı: “Bilmiyoruz ki, cinsiyetini daha öğrenemedik.”
Kızlarla havadan sudan sohbet etmeye devam ederken telefonum çaldı. Kızlara döndüm: “Hemen geliyorum.” İkisi de onaylayınca masadan kalktım ve kapının önüne çıktım.
“Efendim yüzbaşı?” Yüzbaşının sesi telaşlı geliyordu: “Yüzbaşı, neredesin?” “Deniz ve Elif’le merkezdeki şu büyük olan kafedeyiz.” Yüzbaşı bir küfür savurdu: “Yüzbaşı, hemen çıkın oradan” Yüzbaşının tavırları içimde bir huzursuzluk uyandırmıştı: “Yüzbaşı, ne oluyor?” Yüzbaşı büyük ihtimalle koştuğu için nefes nefese konuştu: “Yüzbaşı, bak merkezde bir terör saldırısı olacak, saldırının konumu oraya çok yakın”
Telefonu kapatıp koşarak içeri girdim ama geç kalmıştım. Benim içeri girmemle kafenin camları mermi sesleriyle birlikte parçalandı. Hemen yere eğildim ve ayağa kalkmadan bir şekilde kızların yanına gittim. Elif ve Deniz neyse ki iyiydi.
Belimden silahımı çıkardım: “Elif, Deniz’in yanına geç” Elif Deniz’in yanına geçtiğinde başımı kaldırdım ve buraya ateş eden adamlardan birini tam göğsünden vurdum. Adam acıyla bağırarak yere düştüğünde artık mermilerin hedefinde ben vardım.
Mermiler benim olduğum yere yoğunlaşınca yerimi değiştirdim ve başka birini vurdum. Bu şekilde yer değiştirerek beş kişiyi vurmuştum ama mermim azalıyordu. Telefonumu çıkardım ve yüzbaşıyı aradım: “Yüzbaşı, neredesiniz?” Silah seslerinden yüzbaşıyı zor duyuyordum. “Geldik, az kaldı”
Yüzbaşı telefonu kapattığında silah sesleri arttı ama bu sesler bizimkilerin sesiydi. Kafenin kapısı hızlıca açıldığında kapıya döndüm; yüzbaşı ve Kürşat gelmişti. Yüzbaşı benim yanıma eğilip bana yeni bir şarjör verdi. “Dışarıda kimler var?”
“Bizden Emir ve Emre dışarıda ama kimse rahat ateş edemiyor, kendilerine sivillerden barikat yapmışlar.” O sırada arkadan Elif’in sesi geldi: “Piç kuruları. Eğer onlardan hedef tahtası yapmazsak..” Kürşat bir kahkaha attı: “Haklısın küçük cellat. Onlardan acilen hedef tahtası yapmamız lazım.”
Elif Kürşat’a güldü: “Silahını ver.” Kürşat kaşlarını çatarak Elif’e döndü: “Beni mi vuracaksın?” Elif Kürşat’ın belinden silahını alıp karşı tarafta birini vurdu: “Şu anlık öyle bir niyetim yok.” Yüzbaşıyla ikisine bakarken yüzbaşıya doğru eğildim: “Bu nasıl havacı olmuş?” Yüzbaşı başıyla onayladı: “Bence sonradan kafayı yedi.” Güldüm: “Bence de.”
Yeni şarjörü silaha taktığımda yüzbaşıya döndüm. Yüzbaşı ne yapacağını anlamış gibi onaylayınca, yüzbaşıyla aynı anda yerimizden çıktık ve iki adamı vurduk.
“Bunlar neden bu kadar kalabalık?” dedim sinirle. Yüzbaşının kaşları çatıldı: “Sivil kılığına girenler bile var, günler öncesinden merkezdeki evlere saklanmışlar. İlk tespit ettiğimiz grup bile yirmi kişiydi.” Bir küfür savurdum. “Zinar öldüğü için yapıyorlar, amaçları intikam almak” dediğim sırada Elif ve Kürşat da yanımıza geldi.
Kürşat bezgince bana Elif’i gösterdi: “Komutanım, al şunu yanımdan, kafayı yemiş bu!” Kısa bir an Elif’e baktım: “Ne oldu?” Kürşat Elif’e baktı: “Sürekli küfür ediyor. Diyorum 'ben senin abinim ayıp', bu sefer Emre’ye küfür edip ‘sana demiyorum işte' diyor.” Elif omzunun üzerinden Kürşat’a baktı: “Abi, ben sana mı diyorum sanki?”
“Lan kesin artık!” dedim ikisine ve tekrardan çıkıp ateş ettim.
Birkaç dakika sonra Elif duvara yaslanıp oturduğunda ben de onun gibi oturdum. “Of, ben uçağımı özledim ama ya...” Yüzbaşı güldü: “Ben de dağları özledim.” Elif kaşlarını çatarak yüzbaşıya baktı: “Buranın dağdan farkı ne?” Kürşat alayla güldü: “Dağda siviller olmadığı için ağızlarına çok muntazam bir şekilde sıçabiliyoruz.” Kürşat’ın cevabına güldüm: “O yüzden de şu an sivilleri kullanıyorlar.”
Silah sesleri azalınca kafamı kaldırdım, kimse yoktu; o yüzden ayağa kalktım. O sırada karşıda yerde yatan bir adam silahını bana doğrultu ve ateş etti ama son anda yüzbaşı önüme geçtiği için mermi bana gelmek yerine yüzbaşının omzunu sıyırmıştı. Hemen silahımı adama doğrultup adamı alnından vurdum ve yüzbaşıyı yere çektim.
“Neden beni koruyorsun?” Yüzbaşı bana baktı: “Ne alaka?”
“Senin görevin vatanını korumak, beni korumak değil!” Benim yüzümden vurulmuştu geri zekalı.
Yüzbaşı bütün vücudunu bana çevirdi: “Vatanımı korudum zaten.” Kaşlarımı çattım: “Ne?” Yüzbaşı ciddi bir şekilde bana baktı: “Vatanım sensin yüzbaşı.” Anlamaz gözlerle yüzbaşıya baktığımda yüzbaşı devam etti:
“Ben bir tek vatanım için savaştım yüzbaşı ama senin için de seve seve savaşırım. O yüzden sen benim vatanımsın Özge.”
Ortama bir sessizlik çöktü; konuşamadım, nefes alamadım. Yüzbaşı bana “vatanım” demişti, bana “senin için savaşırım” demişti, bana “Özge” demişti; ilk defa “yüzbaşı” demek yerine “Özge” demişti.
Kimse tepki veremiyordu, hepimiz olduğumuz yerde kalmıştık.
İçeri Emir’in girip Deniz’i dışarı çıkardığını gördüm, sonra Kürşat, Elif derken herkes dışarı çıkmıştı ama ben hareket edemiyordum. Yapabildiğim tek şey duyduklarımı idrak etmeye çalışmaktı ama ben onu bile tam yapamıyordum.
En son sağlık görevlileri yüzbaşıyı götürdüğünde yerimden kalktım ve dışarı çıktım. Arkamdan seslenenler oldu ama umursamadan arabama bindim ve eve gittim.
- CİHAN -
İçimdeki şeyleri anın adrenalini ile yüzbaşıya söylemiştim ve söylediğim için pişman falan da değildim.
Yüzbaşının kapısının önüne gelince içeriden bir şeye vurma sesi geldi. Kapının önüne baktım, ayakkabı yoktu; demek ki yüzbaşı evde yalnızdı.
Yüzbaşı, “Kıt akıllı!” diye bağırınca kapıyı çaldım. Yüzbaşı sinirli bir yüzle kapıyı açınca sadece gözlerine baktım; şu an bana konuşma gücünü ancak onun o yeşil gözleri verebildi.
“Yüzbaşı, açıklayabilirim,” dedim ama yüzbaşı konuşmama izin vermeden yanağıma sert bir tokat geçirdi: “Vatanınım öyle mi?” Yüzüm omzuma yatıkken yüzbaşının duyabileceği bir şekilde fısıldadım: “Vatanımsın.”
Yüzbaşının bana bir tokat daha atmasını bekliyordum ama o en beklemediğim şeyi yaptı ve beni tişörtümden kendine doğru çekip öptü.
Yüzbaşının dudakları dudaklarıma değdiğinde şok olmuştum, ne yapacağımı bilemedim.
Yüzbaşı diğer elini enseme koyup beni kendine daha çok bastırınca ellerim yüzbaşının beline gitti.
Yüzbaşı yavaş bir şekilde geri çekildiğinde gözlerime baktı: “O zaman savaş.” Güldüm: “Attığım her mermi senin için Özge. Vatanım için yaptığım her şey senin için.”
Yüzbaşı gülümsediğinde devam ettim: “Seni seviyorum Özge Yıldız.”
“Duygularımız maalesef karşılıklı Cihan Demir.”
Yüzbaşı bana “Cihan” demişti, bana ilk defa ismimle hitap etmişti.
Ben üzerimdeki şok etkisiyle yüzbaşıya bakarken apartman girişinden yüzbaşının teyzesinin sesi geldi: “Bizim kırık evde midir abla?” Yüzbaşı aceleyle geri çekildi: “Hadi git artık!”
Hâlâ ne yaptığımın farkında olmadan arkamı dönüp yürüdüm ama yürürken kafamı bir anda duvara vurunca acıyla kafamı tuttum.
Yüzbaşı arkamdan bana güldü: “Kıt akıllı.”
