Yeşil Kış kitap kapağı

6. bölüm / 6

Yeşil Kış

Bölüm 5 - Pist

Vaveyla Yazarı: Gülnar B

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5 - Pist

Çarşamba sabahı Mark’ın alarmı altıyı biraz geçe çaldı. Elini uzatıp susturdu, ardından birkaç saniye daha tavana baktı. Uykunun son kırıntıları dağılırken günün programı zihninde çoktan sıralanmıştı. Yarış haftaları onun için yalnızca yarıştan ibaret değildi. Kahvaltı, antrenman, fizyoterapi, takımla programın üzerinden geçmek, pistte yapılacak işler, mühendislerle toplantılar, veriler, simülatör, medya… Her şeyin bir saati, her saatin de kendine ait bir amacı vardı. Yarışın kendisi, bütün bu hazırlığın içinde birkaç saatlik bir parçadan ibaretti.
Defne, Mark’ın bu düzenine yabancı değildi. On yılı aşkın süredir birbirlerini tanıyorlardı. 2018’den beri aynı ülkede yaşıyor, bir yılı aşkın süredir de Londra’da birbirlerinin hayatlarına kolayca dâhil olabiliyorlardı. Bir kahve içmek ya da birkaç dakika görüşmek için günler öncesinden plan yapmaları gerekmiyordu. Yine de Mark’ın yarış haftasındaki temposunu yakından izlediğinde, onun hayatında kendiliğinden gelişen şeylerin ne kadar az olduğunu düşünürdü. Mark’ın dünyası, başka bir ritme kulak vermek gibiydi.günleri Mark’ınki kadar keskin çizgilerle bölünmüş değildi. Mark’ın dünyası, başka bir ritme kulak vermek gibiydi.
O sabah Mark’ın Londra’dan ayrılması gerekiyordu. Defne’ninse ofiste olması. İşini ayarlayabildiği zamanlarda Mark’ı yolcu etmek için erkenden uğrardı; bu kez de öyle yapmıştı.
Mark çantasını kapının yanına bıraktığında Defne, yolluk olsun diye yaptığı kahveyi ona uzattı.
“Her şey tamam mı?”
“Büyük ihtimalle.”
Defne çantaya göz gezdirdi.
“Büyük ihtimalle mi?”
“Bir şey unuttuysam Oli getirir.”
“Oli senin kişisel asistanın değil.”
“Biliyorum.”
Mark kısa bir an durdu.
“Ama yine de getirir.”
Defne güldü.
“Haklısın.”
Mark montunu giyerken ona döndü.
“Cumartesi gelebilecek misin?”
“Cuma akşamı dosyayı kapatabilirsem.”
“‘Kapatabilirsem’ ne demek?”
“Ne demek olduğunu biliyorsun.”
“Biliyorum. Senin şu her şeyi sonuna kadar kontrol etmeden bırakamama meselen.”
“Meslekî özen.”
“Aynı şey.”
Defne başını iki yana salladı.
“Git hadi. Benim de gitmem gereken bir işim var.”
İkisi kapıya yöneldi. Mark ayakkabılarını giyerken sordu:
“Cumartesi seni aldırayım mı?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü kendim gelebilirim.”
“Biliyorum.”
“O zaman?”
Mark omuz silkti.
“Sormak istedim.”
Defne’nin yüzündeki ifade yumuşadı.
“Cumartesi görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Kapının önünde kısaca sarılıp vedalaştılar. Sonra biri işe, diğeri yarış haftasına doğru kendi yoluna gitti.
***
Perşembe günü Defne’nin masasının üzerinde üç dosya, iki kahve ve kâğıdına sarılı hâlde unutulmuş yarım bir öğle yemeği vardı. Öğle arasının tam olarak ne zaman bittiğini hatırlamıyordu. Bir telefon, ardından kısa bir toplantı derken sandviçi masanın kenarında kalmıştı. Ofisin olağan uğultusu sürerken dikkati ara ara telefonuna kayıyordu.
Saat dörde yaklaşıyordu. Mark’ın yarış programı ekrandaydı; antrenman seansının sonucu yeni açıklanmıştı. Mark ikinci sıradaydı. Aradaki fark büyük değildi ama Defne birkaç saniye daha tabloya baktı. Ekrana bakmanın sonucu değiştirmeyeceğini biliyordu. Telefonu kapatıp dosyasına döndü.
Jamie karşı masadan seslendi:
“Yarış mı?”
Defne telefonu masaya bıraktı.
“Evet.”
“Yarın sıralama turları var, gidiyor musun?”
“Cumartesi gideceğim.”
“Sıralama da önemli değil mi?”
“Cuma çalışıyoruz ya.”
Jamie hafifçe güldü.
“Çok romantik. Sanki istesen gidemezmişsin gibi.”
“Bunu sevmediğimi biliyorsun…”
“Biliyorum.”
Defne dosyasına döndü.
“Hem cumartesi gitmem daha iyi.”
“Neden?”
Defne omuz silkti.
“Yarış gününde onun yanında olmak daha önemli.”
Bunu söylerken sesinde özel bir vurgu yoktu. Mark’ın yarışlarını seviyordu, takip ediyordu; ama bu, kendi hayatını onun çevresinde kurduğu anlamına gelmiyordu. Cumartesi orada olabiliyorsa gidiyor, olamıyorsa ekranın karşısına geçiyordu. İkisinin de kendi işleri, kendi yönleri vardı.olabiliyorsa gidiyor, olamıyorsa ekranın karşısına geçiyordu. Bazen yanında, bazen uzakta olmak… Aralarındaki bağın ölçüsü tek başına bu değildi. İkisinin de kendi işleri, sorumlulukları ve yönleri vardı. Hayatları birbirine eşlik ederken kendi akışını da sürdürüyordu.
Ertesi gün akşamı Defne işten çıkar çıkmaz eve yetişmeye çalıştı; sıralama turlarını büyük ekranda, rahatça izlemek istiyordu. Ekranın karşısına yerleştiğinde heyecanı çoktan içine yayılmıştı.
Mark’ın her turunu dikkatle takip etti. Sonuç açıklandığında üçüncü sıradaydı. Defne’nin içi burkuldu. Üçüncülük kötü bir sonuç değildi; onu asıl düşündüren, Mark’ın bu sonucu kendine nasıl açıklayacağıydı.
Birkaç saat sonra onu aradı. Mark’ın sesindeki hayal kırıklığı daha ilk kelimelerinden belliydi. Defne, her zamanki tatlı sertliğiyle onu uyardı: Böyle söylenmeye devam ederse ertesi gün pite gelip kulağını çekecekti.
Mark’ın buna inanmadığını biliyordu. Belki de tehdidin işe yarayan tarafı buydu; ikisi de ciddiye almadıkları bir cümlenin arkasından birbirlerine nasıl olduklarını söyleyebiliyordu. Konuşma uzadıkça Mark’ın sesi gevşedi. Defne telefonu kapattıktan sonra fazla geç olmadan yatağa gitti.
***
Cumartesi sabahı Defne alarm çalmadan uyandı. Bir süre yatakta kaldı; güne başlamadan önce kendine birkaç dakikalık sessizlik bıraktı. Çantasını bir gece önceden hazırlamıştı. Laptopunu, birkaç parça kıyafetini, şarj aletlerini ve hafta sonu boyunca ihtiyaç duyabileceği eşyaları yerleştirmişti.
Çıkmadan önce telefonuna baktı. Mark’tan mesaj vardı.
Mark: Uyandın mı?
Defne cevap yazdı.
Defne: Hayır.
Yanıt birkaç saniye sonra geldi.
Mark: Çok komiksin.
Defne: Biliyorum.
Mark: Yola çıkınca haber ver.
Defne: Emredersiniz.
Telefonu çantasına koydu, çantasını omzuna aldı ve kapıyı kilitleyip yola çıktı.
***
Piste vardığında ilk fark ettiği şey gürültü oldu. Motor sesleri havayı titretiyor, anonslar birbirine karışıyor, insanlar hızlı adımlarla bir yerden ötekine yetişiyordu. Telsizlerden kesik kesik konuşmalar yükseliyor; takım çalışanları tabletler, dosyalar ve ekipmanlarla dar geçitlerden geçiyordu. Her şey aynı anda hem kusursuz bir düzene hem de kontrol altında tutulmaya çalışılan bir karmaşaya benziyordu.
Defne bu dünyaya yabancı değildi. Yine de her gelişinde ilk birkaç dakika durup yalnızca izlemeyi severdi. Gürültünün ve hareketin kendi ritmini bulmasını beklerdi. Kalabalığın arasında Mark’ı gördüğünde de hemen yanına gitmedi.
Mark takım kıyafetleriyle bir grup mühendisle konuşuyordu. Defne uzaktan onu seyretti. Yüzündeki ifadeyi tanıyordu: dikkati bütünüyle işine dönüktü. Bir süre sonra Mark başını kaldırıp onu fark etti. Yüzündeki sert çizgiler kısa bir gülümsemeyle yumuşadı; ardından yeniden önündeki ekrana döndü. Defne de gülümsedi. İşini bölmeye niyeti yoktu.
Mark yarış sırasında başka birine dönüşmüyordu. Daha çok, içinde zaten bulunan bir tarafı keskinleşiyordu. Dikkati daralıyor, hareketleri ölçülüleşiyor, çevresindeki her ayrıntı bir sonuca bağlanıyordu. Daha keskin, daha kontrollü, daha acımasız… En çok da kendisine karşı. Defne bunu omuzlarının duruşundan, bakışını ekrandan ayırmayışından, konuşurken seçtiği kısa cümlelerden bile anlayabiliyordu.
Oli Defne’yi fark edip yanına geldi.
“Sonunda gelebildin,” dedi.
“Çalışıyordum.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden sanki keyfimden gelmiyormuşum gibi konuşuyorsun?”
“Çünkü Mark üç gündür burada, sen daha yeni geldin.”
“Ay, senin dilin mi uzamış!”
“Yok, sadece seni sinirlendirmeyi seviyorum.”
“Biliyorum.”
Defne gülerek başını iki yana salladı. Oli’nin takılmaları tanıdıktı; karşılığını vermek de öyle. Birkaç saniye sonra bakışları yeniden piste döndü.
Mark mühendisleriyle konuşmasını bitirip onlara doğru yürürken garajın önünden küçük bir grup geçti. Önde, takım kıyafetleri içinde, kaskını kolunun altına sıkıştırmış bir sürücü yanındaki mühendisle konuşuyordu.
Defne yüzünü tanıdı. Adını hatırlamasıysa bir iki saniye sürdü.
William Wood.
William, Mark’ı görünce adımlarını yavaşlattı.
“Mark.”
“William.”
“Dün iyi bir tur attın.”
“Sen de.”
Kısa, ölçülü bir selamlaşmaydı. Ardından Mark, sanki o an hatırlamış gibi Defne’ye döndü.
“Bu arada, Defne. Çocukluk arkadaşım.”
William’ın bakışları Defne’ye kaydı. Yüzünde rahat, sıcak bir gülümseme vardı.
“William Wood,” dedi elini uzatarak.
“Defne Kara. Merhaba.”
“Memnun oldum.” William başını hafifçe eğdi. “Mark’ın çocukluk arkadaşı, öyle mi? Demek eski hâlini bilenlerdensin.”
Defne’nin ağzının kenarı kıvrıldı.
“Ne yazık ki.”
Mark ikisine birden baktı.
“Daha ilk dakikadan başladınız.”
“Ben henüz hiçbir şey söylemedim,” dedi William, masum bir ifadeyle.
“Bence de böyle devam et,” dedi Mark.
Defne güldü.
William’ın bakışları yeniden ona döndü. “Yarışları izliyor musun, yoksa buraya sadece Mark’ı denetlemeye mi geldin?”
“Yarışları da izliyorum.”
“Güzel. Umarım iyi şeyler görmüşsündür.”
“Değişiyor.”
William güldü. “Dürüstlüğünü sevdim.”
“Henüz çok az konuştuk.”
“Ben insanları tanımakta hızlıyımdır.”
“Bu da her zaman işe yarıyor mu?”
“Hayır. Ama işe yaramadığında da genellikle bunu kabul etmiyorum.”
Defne istemeden güldü. Mark başını iki yana salladı.
“William, insanları rahat bırakmayı hiç denedin mi?”
“Deneyebilirim. Ama bugün değil.”
Yanındaki mühendis ona seslenip saatini gösterdi. William kaskını diğer koluna aldı.
“Gitmem gerek. Tanıştığıma memnun oldum, Defne.”
“Ben de.”
“İyi yarışlar, Mark.”
“Sana da.”
William garajın içine doğru ilerledi. Defne bakışlarını yeniden piste çevirdiğinde Mark’ın kendisini izlediğini fark etti.
“Ne?” diye sordu.
Mark gözlerini kıstı.
“Dilin bugün biraz fazla uzun.”
Defne kaşlarını kaldırdı.
“Bugün herkes aynı şeyi söylüyor.”
“Belki de herkes haklıdır.”
“Belki de hepiniz fazla alıngansınızdır.”
Oli kahkaha attı. Mark başını iki yana sallayıp yeniden ekranına döndü.
***
Yarış başladığında Defne takımın bulunduğu alanda, biraz geride duruyordu.
Ekrandaki görüntüye kilitlenmişti. Araçlar start çizgisinde dizilirken çevredeki konuşmalar azaldı. Motor sesleri yükseldi. Defne farkında olmadan nefesini tuttu.
Işıklar söndü.
Mark iyi bir başlangıç yaptı. İlk viraja yaklaşırken önündeki iki araçla arasındaki mesafeyi kapattı. Fren noktasına geldiğinde tereddüt etmedi; iç çizgiyi buldu, ilk aracı geride bıraktı. İkinci virajdan çıkarken de diğerinin yanına kadar gelmişti.
Bir sonraki düzlükte gazı açtı.
Ve liderliğe yükseldi.
Oli’nin yanından gelen sesi duydu ama cevap vermedi. Gözleri ekrandaydı. Mark’ın aracı öndeydi. İlk birkaç tur boyunca arkasındaki sürücü baskıyı sürdürse de Mark pozisyonunu korudu. Her virajda aradaki mesafeyi yeniden hesaplıyor, lastiklerini ve aracın dengesini gözeterek temposunu ayarlıyordu.
Yarış ilerledikçe Defne’nin heyecanı yerini daha dikkatli bir bekleyişe bıraktı. Mark’ın lider olması güzeldi; ama yarış bitene kadar hiçbir şey kesin değildi. Bunu Mark’tan öğrenmişti. Birkaç saniye, bazen bütün bir yarışı değiştirebilirdi.
Nitekim öyle oldu.
Mark hızlı bir viraja yaklaşırken aracını biraz fazla zorladı. Arka taraf bir anlığına tutunmayı bıraktı. Küçük bir kayma… Direksiyonda yaptığı düzeltme… Ardından aracın pistin kenarına, çizginin dışına taşması.
Her şey birkaç saniyede gerçekleşti.
Araç hasar almadı. Mark onu hemen piste geri toparladı.
Mark yeniden gaza bastığında araç hâlâ hızlanıyordu. Büyük bir kaza olmamıştı, pite girmesi gerekmiyordu. Ama kayma ve düzeltme sırasında arka lastikleri fazla yorulmuştu; o virajda kaybettiği hız bir sonraki düzlüğe de taşındı. Mark hızlanmaya çalıştı, arkasındaki sürücü ise aradaki farkı kapatmıştı.
Bir sonraki düzlükte yanına geldi.
Mark savunmaya çalıştı ama yeterli hızda değildi.
Diğer araç onu geçti.
Defne’nin boğazı düğümlendi.
Liderlik gitmişti.
Mark ikinci sıraya düşmüştü.
Yarışın kalan turlarında pozisyonunu korumayı başardı. Damalı bayrak sallandığında ikinciydi. Podyuma çıkacaktı. Takımı için puan kazanmıştı. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir yarıştı.
Ama Mark’ın yüzüne bakıldığında, bütün bunların o an için pek bir anlamı olmadığı belliydi.
Çünkü onun aklında yalnızca o viraj vardı.
O birkaç saniye.
Biraz daha erken frenleseydi… Aracı o kadar zorlamasaydı… Direksiyonu farklı bir açıyla düzeltseydi…
Belki de hâlâ lider olacaktı.
Bir süre sonra Defne onu tek başına yakalayabildi. Mark daha doğru dürüst selamlaşmadan konuştu:
“Virajda kontrolü kaybettim.”
Defne başını salladı.
“Gördüm.”
“Biraz fazla zorladım.”
Defne birkaç saniye onu süzdü. Mark yorgundu; siniri yüzüne yerleşmiş, bakışları hâlâ pistte kalmış gibiydi. Böyle anlarda hemen teselli sunmak ya da yaptığı her şeyi tek tek sıralamak işe yaramazdı.
“İkinci oldun, Mark.” dedi Defne.
“Birinci olabilirdim.”
“Biliyorum.”
“O zaman?”
Defne omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“O zaman bir dahaki sefere bakarsın.”
Mark hâlâ ona bakıyordu. Defne gülümsedi.
“Ama bugün elinden gelenin en iyisini yaptın.”
Mark’ın yüzündeki sertlik biraz çözüldü.
“Böyle mi düşünüyorsun, gerçekten?”
“Evet, Mark ve seninle gerçekten gurur duyuyorum.”
Defne kısa bir an durdu.
“Ve seninle gurur duyuyorum.”
Mark hemen cevap vermedi. Yalnızca başını eğdi. Defne, yarıştan sonra doğru yaptığı her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca yanlış giden tek noktaya takıldığını biliyordu. Yanında olmasının anlamı ona nasıl kazanacağını öğretmek değildi; değerinin tek bir sonuçtan ibaret olmadığını hatırlatabilmekti.
Akşam üçü birlikte yemek yedi. Günün gerginliği masaya kadar gelmiş olsa da pistin gürültüsü artık uzakta kalmıştı. Oli, bütün günün stresini birkaç kötü şakayla dağıtmaya çalışıyordu. Mark ise yarışın bazı bölümlerini zihninde yeniden oynatıyor gibiydi.
“Hâlâ düşünüyor musun?” diye sordu Defne.
“Neyi?”
“Son sektörü.”
“Hayır.”
Defne ona baktı.
“Yalan söylüyorsun.”
Oli güldü.
“Kesinlikle yalan söylüyor.”
Mark ikisine de baktı.
“İkiniz birleşmeyin.”
Defne gülümsedi.
“Tamam. Yarın düşünmezsin.”
“Yarın yarış yok.”
“Daha iyi.”
Mark ilk kez rahatça güldü. Oli başını iki yana salladı.
“Siz ikiniz gerçekten tuhafsınız.”
Defne ile Mark aynı anda itiraz etti:
“Değiliz!”
Oli kahkaha attı.
“Babam olsa şimdi ikinizle de dalga geçerdi.”
Mark’ın gülümsemesi yumuşadı.
“Kesin dalga geçerdi.”
Defne bir an ikisine baktı. Sohbet kısa süre sonra başka bir konuya kaydı. Kimse o cümleyi büyütmedi. Yine de babalarının yokluğu, adını söylemeden de masada kendine yer bulmuştu.
***
Pazar sabahı alarm çalmadı. Mark her zamankinden çok geç kalkmamıştı ama yarış günü olmadığı için sabahın havası başkaydı. Acele yoktu; pist, telsiz ve takım toplantıları da. Kahvaltılarını ağır ağır yaptılar. Mark masadaydı, Oli telefonunda bulduğu bir şeyi anlatıyordu. Defne pencerenin önünde oturmuş ikisini dinliyordu. Bir günlüğüne zamanın kenarları gevşemiş gibiydi.
Bir ara Mark ona baktı.
“Sen neden bu kadar sessizsin?”
“Sizi dinliyorum.”
“Tehlikeli.”
Defne gülümsedi. Sohbet başka bir konuya kaydı; tabaklar toplandı, Oli yine bir şey anlattı. Sabahın dinginliği, bir önceki günün gerginliğini usulca geride bırakıyordu.
Defne bunu seviyordu. Mark’ı yalnızca yarışırken değil, yarış bittikten sonra da tanıyordu. Belki de insan bazen birini en çok, herkes onu izlemeyi bıraktığında tanıyordu.
Öğlene doğru eşyalarını toparlayıp dönüş yoluna çıktılar. Londra’ya vardıklarında hava kararmaya başlamıştı. Defne kendi evine, Mark ile Oli ise başka tarafa gidecekti. Ayrılmadan önce Mark ona döndü.
“Yarın işe gidiyorsun.”
“Evet.”
“Ben de.”
“Ne güzel.”
Mark hafifçe gülümsedi.
“Hafta sonu için teşekkür ederim.”
Defne de gülümsedi.
“Ne demek.”
Mark birkaç saniye sustu.
“İyi ki geldin.”
Defne başını hafifçe eğdi.
“Ben de iyi ki geldim.”
Sonra yolları ayrıldı. Defne eve doğru yürürken telefonunu çıkarıp yarış sonuçlarına son kez baktı. İkinci. Kötü bir sonuç değildi; ama Mark’ın zihninde muhtemelen hâlâ o viraj dönüp duruyordu. Ekranı kapatıp telefonu cebine koydu.
Kendi hayatına dönüyordu. Pazartesi sabahı yine işe gidecek, Mark antrenman yapacak, Oli de ikisinin sinirini bozacak yeni bir şey bulacaktı.
Bazı insanlar hayatına girip her şeyi baştan aşağı değiştirmiyordu. Bazen yalnızca zaten var olan hayatın içinde kendilerine bir yer açıyorlardı.
Ve bazen bu, fazlasıyla yeterliydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.