Yeşil Kış kitap kapağı

3. bölüm / 6

Yeşil Kış

Bölüm 2 - Papatyalar

Vaveyla Yazarı: Gülnar B

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2 - Papatyalar

Alarm çaldığında Defne gözlerini hemen açmadı.
Ses, odanın sessizliğini birkaç saniyeliğine böldü. Yatağın içinde hareketsiz kaldı; gözleri kapalı, yüzü yastığa dönüktü. Uykuyla uyanıklık arasındaki o belirsiz yerde, henüz hiçbir şey düşünmek zorunda olmadığı birkaç saniyenin içinde durdu. Sonra elini komodine uzattı. Parmakları telefonun kenarına değdi, ekranın ışığı karanlıkta yüzüne vurdu.
Alarmı kapattı.
Ekrana baktı.
27 Mart.
Tarihin üzerinde gözleri biraz fazla uzun kaldı. Öyle ki, telefonun ekranı kararmaya başladığında bile bakışlarını çekmekte gecikti. Sanki orada yazan rakamlar, yalnızca takvimdeki bir günü göstermiyordu da ona, unutmamak için yıllardır çabaladığı bir şeyi hatırlatıyordu. Belki de tam tersiydi. Unutmaya çalışmadığı hâlde, her yıl aynı gün yeniden hatırlamak zorunda kaldığı bir şeyi.
Telefonun ekranı söndü. Defne onu komodinin üzerine bıraktı.
Bir süre daha yatağın içinde kaldı. Sonra yorganı üzerinden çekip kalktı.
Günün başlaması gerekiyordu.
Bazen insanın içinden geçenlerle yapması gerekenler arasında hiçbir ilişki bulunmazdı. İnsan yalnızca kalkar, yüzünü yıkar, giyinir ve kapıdan çıkardı. Bunun için kendini iyi hissetmesi gerekmezdi. Defne bunu uzun zamandır biliyordu. Hatta belki de en iyi bildiği şeylerden biriydi.
O sabah da öyle yaptı.
Duşunu aldı. Saçlarını topladı. Kahvesini hazırladı. Dolabın karşısında birkaç dakika durdu; askıların üzerindeki kıyafetlere baktı. Ne giyeceğini düşünürken aslında hiçbirini düşünmüyordu belki de. Eli alışkanlıkla birkaç parçanın arasında dolaştı. Sonunda her zamanki gibi sade, her zamanki gibi özenli bir şey seçti.
Aynanın karşısında kısa bir süre durdu. Yüzünde olağandışı bir şey yoktu. Gözlerinin altında uykusuzluğun hafif izleri vardı ama bunlar yalnızca onun fark edeceği türden ayrıntılardı. Saçlarını düzeltti, sonra bakışlarını aynadan ayırdı. Anahtarlarını aldı, çantasını omzuna geçirdi. Kilidi çevirmeden önce evin içine son bir kez baktı.
Bu, düşünülmüş bir hareket değildi. Daha çok alışkanlıktı; evden çıkarken geride bir şey bırakıp bırakmadığını kontrol etmek gibi. Oysa geride bıraktığı şeylerin hepsini bir çantaya sığdırmak mümkün değildi.
Kapıyı kilitledi.
Ve işe gitti.
***
Ofiste her şey her zamanki gibiydi.
Koridorda karşılaştığı bir meslektaşı ona günaydın dedi. Defne gülümsedi, karşılık verdi. Masasına oturup bilgisayarını açtı, gelen e-postaları kontrol etti, yapılacaklar listesini gözden geçirdi. Önünde bekleyen dosyalar vardı. Bir dosyada, ilk bakışta önemsiz görünen bir ayrıntının aslında bütün değerlendirmeyi değiştirebileceğini fark etti.
İşine odaklanmakta zorlanmadı. Belki de insanın bazı günlerde en çok ihtiyaç duyduğu şey buydu: zihninin kendiliğinden gittiği yerlerden başka bir yere bakabilmek. Cevabı bulunabilecek bir soruya.
Bir dosya hakkında meslektaşıyla tartıştı. Karşısındaki kişi bir noktada itiraz etti. Defne önce dinledi, sonra kendi gerekçelerini sıraladı. Sesini yükseltmedi ama düşüncesinden de vazgeçmedi. Sonunda meslektaşı başını sallayıp gülümsedi.
“Tamam, tamam. Senin dediğin gibi olsun.”
Defne de güldü.
Öğle arasında birkaç kişiyle kahve içtiler. Konuşma bir yerden başlayıp başka bir yere sürüklendi. Biri hafta sonu yaptığı bir şeyden söz etti, bir başkası ona takıldı. Defne anlatılan bir şeye o kadar güldü ki gözlerinden yaş geldi. Başını öne eğdi, eliyle yüzünü kapattı. Bir süre kendini toparlayamadı.
Sonra kahvesinden bir yudum aldı.
O an gerçekten gülmüştü.
Gülmek, içindeki her şeyin yolunda olduğunu kanıtlamıyordu; ama yolunda olmayan her şeyin de o anın içine sızması gerekmiyordu. İnsan aynı gün içinde hem gülebilir hem de kalbinin bir köşesinde kimseye göstermediği bir ağırlık taşıyabilirdi.
Defne bunu kendine açıklamaya çalışmadı.
Öğleden sonra telefonunun ekranı birkaç kez aydınlandı. Defne bakmadı. Telefon masanın üzerinde, elinin uzanabileceği bir yerde duruyordu; ekran her yandığında göz ucuyla fark ediyor, ardından yeniden önündeki işe dönüyordu.
Bir görüşme notunda söylenen cümleyi kelimesi kelimesine yazdı. Sonra o cümledeki küçük çelişkiyi fark etti. Kalemini kâğıdın üzerinde durdurdu, geri dönüp bir kez daha okudu ve kenarına işaret koydu.
İşini bitirdiğinde dosyayı kapattı. Sabah ekip takvimine yarım gün izin yazmıştı; saat henüz ikiyi geçiyordu. Çantasını omzuna aldı, vedalaşıp binadan çıktı.
Dışarıda hava serindi. Bir an durup ceketinin yakasını düzeltti. Sonra istasyona doğru yol aldı.
***
Tren hareket ettiğinde Defne cam kenarındaki koltuğuna yerleşmişti.
Çantasını dizlerinin üzerine koydu. Londra, tren ilerledikçe yavaş yavaş geride kaldı. Önce binalar seyrekleşti. Sonra birbirine yaslanmış evlerin yerini daha geniş aralıklarla sıralanmış yapılar, küçük bahçeler ve açık alanlar aldı. Şehrin sesi, camların ardında giderek uzaklaştı.
Defne başını cama yasladı.
Telefonunu çıkarmadı, müzik açmadı, kitap okumadı. Yalnızca oturdu ve yolculuk etti.
Bazen bir yere gitmek için insanın kendine uzun uzun açıklamalar yapması gerekmezdi. Neden şimdi, neden orası, neden bugün… Bazı şeyler, düşünülerek verilmiş bir karardan çok, insanın içinde yıllardır yerini koruyan bir yön duygusuna benzerdi.
Camda kendi yansıması belli belirsiz görünüyordu; yüzü, arkasından geçen manzarayla birbirine karışıyordu. Bir an gözlerini kapattı. Tren rayların üzerinde ilerlemeye devam etti.
Brighton’a vardığında hava biraz daha serinlemişti.
İstasyondan çıkıp kalabalığın arasından geçerek sokağa ulaştığında bir süre olduğu yerde durdu. İnsanlar çevresinden akıp gidiyordu. Bir kadın elindeki poşetleri yeniden düzenledi. Bir adam, yanındaki çocuğun atkısını düzeltti. Şehrin gündelik telaşı, Defne’nin varlığından habersiz, kendi düzeninde sürüyordu.
Bir süre nereye gideceğini düşünmeden yürüdü. Adımlarını hızlandırmadı. Bir yere yetişmesi gerekmiyordu.
Sonra küçük bir çiçekçinin önünde durdu.
Vitrinde renk renk çiçekler vardı; bazıları büyük buketler hâlinde düzenlenmişti, bazıları ince sapları ve küçük yapraklarıyla kovaların içinde bekliyordu. Camın ardındaki çiçekler, dışarıdaki serin havaya rağmen dükkânın içine ait başka bir mevsim varmış gibi görünüyordu.
Defne kapıyı açıp içeri girdi. Kapının üzerindeki küçük zil çaldı.
Çiçekçi kadın başını kaldırdı. Yüzünde alışıldık, içten bir gülümseme belirdi.
“Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?”
Defne etrafına baktı. Söyleyeceği şeyin çok basit olduğunu fark etti; yine de kelimeler ağzından çıkmadan önce boğazında küçük bir düğüm oluştu.
“Papatya var mı?”
Kadının gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
“Var tabii.”
Kadın onu çiçeklerin bulunduğu bölüme yönlendirdi. Defne kovaların önünde durup papatyaları inceledi. Beyaz taç yaprakları, ortalarındaki sarı küçük dairelerin çevresinde sıralanmıştı. Bazılarının sapları diğerlerinden daha uzundu; birkaçının yaprakları hafifçe yana eğilmişti. Elini uzatıp bir tanesinin sapına dokundu.
Neden papatya istediğini kendine sormadı. Cevabı bilmiyor değildi; yalnızca bazı cevapların söylenmeye uygun bir biçimi olmazdı. Fazla açıklanırlarsa, kendilerine ait o küçük anlamı kaybedeceklerini hissederdin.
Bir buket seçti.
Kadın çiçekleri kâğıda sararken Defne dükkânın içindeki sessizliği dinledi: kâğıdın hışırtısını, sapların birbirine hafifçe sürtünmesini.
Buket hazır olduğunda parasını ödedi.
“Teşekkür ederim.”
“Güzel bir gün olsun.”
Defne kadına baktı. Gülümsemesi yüzünde biraz daha uzun kaldı.
“Teşekkürler.”
Sonra çiçekçiden çıktı.
***
Sahile doğru yürüdü.
Deniz, sokakların arasından zaman zaman görünüyordu. Önce dar bir aralıktan, sonra iki binanın arasından, en sonunda da bütün genişliğiyle karşısına çıktı. Rüzgâr saçlarının yüzüne düşen birkaç telini hareket ettirdi. Buketi iki eliyle tutarak kıyıya kadar ilerledi.
Denizin karşısında durdu. Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Suyun rengi gökyüzünden biraz daha koyuydu. Dalgalar kıyıya yaklaşıyor, taşların arasına vurup geri çekiliyordu. Her gelişlerinde geride ince bir köpük çizgisi bırakıyor, sonra onu da alıp götürüyorlardı.
Defne bukete baktı. Papatyaların beyaz yaprakları, gri havanın içinde daha açık görünüyordu. Bir tanesini sapından dikkatlice ayırdı. Çiçeğin sapı inceydi; başparmağıyla işaret parmağının arasında kolayca kayabilecek kadar narin.
Başını kaldırıp denize baktı.
Sonra elini uzattı ve papatyayı bıraktı.
Çiçek suya değdiğinde bir an için olduğu yerde kaldı. Ardından küçük bir dalgayla kıyıdan uzaklaşmaya başladı. Defne onu gözleriyle takip etti. Papatya suyun üzerinde hafifçe dönerek ilerledi; bir süre sonra dalgaların arasında küçüldü.
Buketten bir tane daha çıkardı. Onu da bıraktı. Sonra bir tane daha.
Her seferinde aynı hareketi yaptı: çiçeği sapından tuttu, denize baktı ve elini açtı. Papatyalar suyun üzerinde kısa süreliğine yüzdüler. Dalgalar onları birbirinden ayırdı. Birinin yönü değişti, diğeri kıyıya paralel ilerledi, bir başkası gözden kayboldu.
Defne’nin elinde hâlâ çiçekler vardı. Hepsini birden bırakmadı.
Buketini önünde tuttu. Parmaklarını sapların etrafında biraz daha sıkı kapattı, sonra gevşetti. Rüzgâr yüzüne vuruyordu. Gözlerini denizden ayırmadan uzun süre öylece durdu.
İnsan bazen bir şeyin geri gelmeyeceğini bilir.
Bunu bilmek, beklemeyi bütünüyle sona erdirmiyordu. Akıl, geride kalanla bugün arasında çizgiler çizebilir; tarihler koyabilir, olanı olmuş bitmiş bir olay olarak anlatabilirdi. Ama kalbin zamanı her zaman aynı işlemezdi. Bazı günler yıllar önce yaşanmış bir şey, sanki dün olmuş gibi yakına gelirdi.
Bir papatya daha aldı. Bu kez bırakmadan önce gözlerini kapattı.
Zihninde bir yüz belirdi mi, bir ses mi duydu, yoksa yalnızca uzun zamandır içinde taşıdığı bir özlemin ağırlığını mı hissetti, bunu kendisi bile tam olarak ayırt edemedi. Hatırlamak bazen bir görüntünün belirivermesi değildi. Bazen birinin artık yanında olmadığını, bunu her zaman bildiğin hâlde, bir kez daha anlamaktı.
Papatyayı suya bıraktı. Dalgalar çiçeği alıp götürdü.
Bakışlarını denizin üzerinde gezdirdi. Söyleyeceklerinin hepsi, kelimelere dönüşemeyecek kadar uzun zamandır içinde duruyordu.
Sonunda başını hafifçe kaldırdı.
“Umarım iyisindir.”
Sesi, rüzgârın içinde neredeyse kaybolacak kadar kısıktı.
Bir cevap beklemiyordu. Bunu biliyordu. Bazı cümleler karşılık almak için kurulmazdı; insan onları yalnızca içinde daha fazla tutamadığı için söylerdi. Denize bırakılmış papatyalar gibi, artık kendisine ait olmayan bir yere doğru yola çıkmıştı.
Elindeki bukete baktı. Birkaç papatya hâlâ duruyordu. Onları da bıraktı. Sonra boşalan elini bir süre öylece tuttu; sanki parmaklarının arasında çiçeklerin sapları hâlâ varmış gibi.
Ardından ellerini indirdi.
Denize son bir kez baktı.
Ve döndü.
***
İstasyona doğru yürürken acele etmedi.
Treni kaçırmaktan korkmuyordu. Bir sonraki trene binebilirdi. Yalnızca bir yerden başka bir yere gitmiş, bir buket papatya almış ve onları denize bırakmıştı.
Dışarıdan bakıldığında belki de bundan ibaretti. Bir kadının işten erken çıkıp trene binmesi, başka bir şehre gitmesi, çiçek alması ve sahilde biraz vakit geçirmesi.
İnsanların hayatında böyle günler olurdu. Kimseye anlatılmayacak kadar sıradan görünen, ama insanın içinde kendine ait bir yer edinen günler. İnsan bazen, kendi hayatının içinde yalnızca kendisinin bildiği küçük bir şey yapmaya ihtiyaç duyardı.
Defne de o gün kendine ait bir şey yapmıştı.
Bunu bir son olarak düşünmedi. Bir başlangıç olarak da. Yalnızca yapması gerekeni yapmıştı.
Trene bindiğinde hava kararmaya başlamıştı. Cam kenarındaki koltuğuna oturdu. Evlerin pencerelerinde ışıklar yanmıştı; yol boyunca bazı binaların içinden sıcak sarı ışıklar süzülüyordu.
Defne başını cama yasladı. Bu kez de telefonunu çıkarmadı.
***
Londra’ya döndüğünde hava tamamen kararmıştı.
İstasyondan çıkıp eve doğru yürüdü. Sokak lambalarının ışığı kaldırımın üzerine düşüyordu. İnsanlar evlerine dönüyor, dükkânlar kapanmaya hazırlanıyor, bazı restoranların camlarının ardında masalar dolup boşalıyordu. Şehir, Defne’nin gün içinde yaptığı yolculuktan habersiz, kendi akşamına geçiyordu.
Eve geldiğinde kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı, ceketini astı. Bir süre antrede durdu. Evin sessizliği onu karşıladı; dışarıdaki seslerin ardından bu sessizlik daha belirgin geliyordu.
Mutfağa geçip kahve makinesinin düğmesine bastı. Makine çalışmaya başladığında çıkan tanıdık ses, evin içinde küçük bir hareketlilik yarattı. Defne tezgâha yaslandı.
Gün boyunca yapması gereken her şeyi yapmıştı. İşe gitmiş, çalışmış, gülmüş, trene binmiş, sahile yürümüş ve eve dönmüştü. Şimdi ise günün sonunda, kendisiyle baş başaydı.
Kahve hazır olduğunda kupasını alıp salona geçti. Bir süre oturduktan sonra balkona çıktı.

Şehir aşağıda kendi hayatına devam ediyordu.
Arabalar geçiyor, sokak lambalarının altında insanlar yürüyordu. Karşı apartmanın pencerelerinde ışıklar yanmıştı. Bir evde biri perdeleri kapatıyordu. Başka bir pencerede, mutfak tezgâhının başında duran birinin gölgesi görünüyordu. Bir yerlerde insanlar eve dönüyor, birileri yemek hazırlıyor, birileri günün yorgunluğuyla koltuğa uzanıyordu.
Belki bir evde biri gülüyordu.
Başka bir evde biri kavga ediyordu.
Bir yerde telefon çalıyor, başka bir yerde televizyonun sesi açık pencereden sokağa taşıyordu.
Hayat, bütün küçük telaşları ve birbirinden habersiz hikâyeleriyle sürüyordu.
Defne kupasını iki eliyle tuttu. Kahvesinden küçük bir yudum aldı. Sıcaklık avuçlarına yayıldı. Bir süre şehri izledi. Günün yorgunluğu yavaş yavaş omuzlarına çökmeye başlamıştı.
Sonra, nereden geldiğini kendisinin bile anlamadığı bir anda, zihninin içinde yıllar öncesinden bir görüntü belirdi.
Bir sirk.
Kırmızı beyaz bir çadır.
Kalabalık.
Annesinin eli.
Babası.
Görüntü, Defne’nin zihninde birdenbire açılmış eski bir pencere gibiydi. Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen renkleri bütünüyle solmamıştı. Çadırın kırmızı beyaz çizgilerini hatırlıyordu. Kalabalığın uğultusunu, etrafındaki insanların hareketlerini, küçük hâlinin yerinde duramayışını…
O gün ne kadar heyecanlı olduğunu hatırladı.
Çocukken bir yere gitmenin heyecanı, bazen o yerin kendisinden bile büyük olurdu. Beklemek, yola çıkmak, kalabalığın arasından geçmek, birazdan başlayacak şeyi düşünmek… Küçük Defne’nin bütün bedeni o heyecana sığmıyordu sanki. Bir şeyler söylemiş, sorular sormuş, babasının elini çekiştirmiş olmalıydı.
Babası ona bir şey söylemişti.
Defne ne söylediğini artık hatırlamıyordu. Kelimeler silinmişti. İnsan çocukken, ileride hatırlamak isteyeceği şeyleri bilemezdi. Hangi sözün bir gün kıymetli bir hatıraya dönüşeceğini, hangi sıradan günün bir daha asla yaşanamayacak olmasının ne demek olduğunu henüz öğrenmemişti.
Defne cümleyi hatırlamıyordu.
Ama babasının gülüşünü hatırlıyordu.
İşte o, zihninde hâlâ canlıydı.
Yüzünün nasıl değiştiğini, gözlerinin nasıl kısıldığını, gülümserken ona nasıl baktığını… Bütün ayrıntılarıyla hatırlayıp hatırlamadığından emin değildi. Belki zaman, görüntünün bazı yerlerini kendi istediği gibi tamamlamıştı. Belki de hafıza, kaybettiği şeyleri koruyabilmek için geriye kalanları daha sıkı tutuyordu.
Ama o gülüşü hatırlıyordu.
Ve bazen bir insanın geride bıraktığı şey, bütün bir hayatın içinden seçilip kalan tek bir gülüş olabiliyordu.
Defne’nin gözlerinden birinden sessizce bir damla yaş süzüldü.
Yanağının üzerinden aşağı doğru ilerledi. Defne kupasını elinde tutmaya devam etti. Birkaç saniye sonra elinin tersiyle gözyaşını sildi. Hareketi hızlı değildi. Ağlamayı bastırmaya çalışır gibi de görünmüyordu. Yalnızca yanağındaki ıslaklığı sildi ve yeniden şehre baktı.
Bazen insan, özlediği birini hatırladığında ağlayacağını önceden bilmezdi.
Günün başında kendini hazırlayabilir, bir tarihin yaklaşmakta olduğunu görebilir, ne yapacağını önceden düşünebilirdi. Ama bir anının hangi kapıdan içeri gireceğini bilemezdi. Bir koku, bir ses, bir görüntü… Bazen hiçbir şey bile gerekmezdi. Zihin, insanın bütün gün kendisinden uzak tutmaya çalıştığı bir şeyi, tam da artık düşünmediğini sandığı anda önüne bırakabilirdi.
Defne’nin önünde şimdi böyle bir anı duruyordu.
Ne yapacağını bilemediği için değil.
Onunla ne yapacağını zaten bildiği hâlde, yine de canı yandığı için.
Kupasından bir yudum daha aldı.
Kahvesi biraz soğumuştu.
Telefonu hâlâ evin içindeydi. Gün boyunca birkaç kez çalmış, ekranı bildirimlerle aydınlanmıştı. Defne hiçbirine bakmamıştı. Kimseye cevap vermemiş, kimseyi aramamıştı. O gün, bir süreliğine kendi içine çekilmişti. Bunun için kendini suçlamadı. Yalnızca o an orada oturdu.
Şehrin seslerini dinledi.
Bir arabanın motoru duyuldu. Sonra uzaklaştı. Karşı binadaki ışıklardan biri söndü. Bir başka pencerede perde kapandı.
Defne kupasını masaya bıraktı.
Tam o sırada kapı zili çaldı.
Başını kaldırdı.
Bir an hareket etmeden durdu. Zil sesi evin içinde kısa bir yankı bırakmıştı. Defne önce saate bakmayı düşündü, sonra vazgeçti. Bir kez daha çaldı.
Kupasını masaya bıraktı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Balkondan içeri geçti. Salonu aşıp antreye yürüdü. Adımları sakindi ama içinde, nereden geldiğini tam olarak anlayamadığı küçük bir huzursuzluk kıpırdanmıştı. Kapının önünde durdu. Elini kilide götürüp çevirdi.
Kapıyı açtı.
Karşısında Mark vardı.
Defne onu gördüğü anda bir şey söylemeye hazırlanmıştı. Belki adını söyleyecekti, belki neden geldiğini soracaktı. Ama kelimeler daha ağzından çıkamadan Mark içeri girdi.
Ve ona sarıldı.
Defne’nin kolları birkaç saniye boyunca iki yanında kaldı.
Ne yapacağını bilemediğinden değil belki; yalnızca o ana yetişemediğinden. Mark’ın gelişi, kapının açılmasıyla birlikte evin içine taşınmıştı. Defne’nin zihninde hâlâ deniz vardı, papatyalar vardı, babasının yıllar öncesinden kalan gülüşü vardı. Şimdi ise Mark ona sarılıyordu.
Sonra Defne de karşılık verdi. Kollarını kaldırıp Mark’ın sırtına doladı.
Bir süre öyle kaldılar.
Mark hiçbir şey sormadı.
Neden Brighton’a gittiğini, neden bütün gün telefonuna bakmadığını, neden kimseye cevap vermediğini… Hiçbirini sormadı. Defne’nin o gün ne yaptığını bilmiyor olabilirdi. Belki yalnızca uğramak istemişti. Belki de kapının ardında karşılaşacağı şey hakkında hiçbir fikri yoktu.
Ama gelmişti.
Defne de ona bir şey anlatmadı.
O günün başından beri içinde birikenleri sıralamadı. Denizi, çiçekçiyi, papatyaları, babasının gülüşünü anlatmadı. Bir cümle kurup ardından başka bir cümleyle kendini açıklamak zorunda kalmadı. Mark’ın karşısında, yaşadığı şeyi anlaşılır bir hikâyeye dönüştürmesi gerekmiyordu.
Bazen insanın anlatacak kelimeleri olmazdı.
Bazen de kelimeler vardı ama o an söylenmeleri gerekmiyordu.
Mark’ın gelişi, gün boyunca taşıdığı şeyi ortadan kaldırmadı. Geçmişi değiştirmedi. Denize bıraktığı papatyaları geri getirmedi. Özlemini daha az gerçek, anısını daha az acı verici hâle getirmedi.
Defne’nin içindeki hiçbir şey, Mark kapıdan girdi diye bir anda değişmemişti. Babasını hâlâ özlüyordu. O günün ağırlığı hâlâ üzerindeydi. Yalnızca artık evde tek başına değildi.
Mark’ın yanında susabilirdi. Her şeyi anlatmak, kendini açıklamak ya da iyiymiş gibi davranmak zorunda değildi. Aralarındaki yılların biriktirdiği tanışıklık, bazen konuşmadan da anlaşabilmelerine yetiyordu.
O gece bazı şeylerin anlatılması gerekmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

89okunma 26beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.