Yeşil Kış kitap kapağı

5. bölüm / 6

Yeşil Kış

Bölüm 4 - Emily

Vaveyla Yazarı: Gülnar B

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4 - Emily

Eylül’le telefonu kapattığında Defne kendini binanın önünde buldu. Akşam çoktan Londra’nın üzerine çökmeye başlamıştı. Gün boyu toplantı odalarında biriken sesler, bitmek bilmeyen e-postalar ve önüne açılıp kapanan dosyalar zihninde hâlâ yer tutuyordu.
Telefonu cebine koymadan önce cevapsız mesajlara baktı. Önce annesine yazdı.
Defne:
İyiyim anne, yoğundum. Sonra ararım.
Sonra Mark’a.
Defne:
Yaşıyorum. Dosya bir ara beni yemeye çalıştı.
Mark:
Sonunda.
Defne:
Eve geçeceğim. Yorgunum.
Ceketinin düğmesini çözerken derin bir nefes aldı. Eve gitmek için acele etmiyordu. Bazı akşamlar eve varmadan önce kendine küçük bir ara vermesi gerekirdi; günün içinden çıkıp kendi hayatına yeniden girebilmek için.
Kafenin bulunduğu sokağa döndüğünde adımlarını fark etmeden yavaşlattı. Burası evine yakındı; Londra’ya taşındığından beri yolu sık sık buraya düşüyordu. İlk zamanlar yalnızca kahvesini alıp çıkmıştı. Sonra mekânın tanıdık ayrıntıları zihninde yer etmeye başlamıştı: kapının açılışındaki hafif çınlama, pencere önündeki masaya öğleden sonra vuran ışık, kavrulmuş çekirdeklerin kokusuna karışan süt buharı… İnsan bazen bir yeri sevdiğini büyük bir olayla anlamazdı. Bazen yalnızca yorucu bir günün sonunda oraya uğramak, kendiliğinden verilen bir karara dönüşürdü.
İçeri girdiğinde kafenin o saatlere özgü sakinliği vardı. Pencere kenarında biri dizüstü bilgisayarına eğilmişti; arka taraftaki masada iki kişi alçak sesle konuşuyordu. Tezgâhın arkasındaki Emily başını kaldırdı ve onu görür görmez gülümsedi.
“Selam, Defne!”
“Selam.”
Emily kahve değirmeninin yanındaki kupaya uzandı.
“Her zamankinden mi?”
“Her zamankinden. Bugün sürpriz istemiyorum.”
“Bunu kahven için mi söylüyorsun, yoksa genel olarak hayatın için mi?”
Defne’nin ağzının kenarı kıvrıldı.
“Bugün ikisi de olabilir.”
Emily güldü. Aralarında bir süredir böyle küçük konuşmalar geçiyordu. Defne içeri girer, Emily siparişini hatırladığını belli eden bir bakışla karşılar, birkaç cümle ederlerdi. Defne onun adını biliyordu; Emily de Defne’ninkini. Fakat tanışıklıkları, tezgâhın iki yanında ayakta dururken kurulmuş birkaç dakikalık sohbetten ileri gitmemişti. Aynı masaya oturup birbirlerini gerçekten dinlememişlerdi henüz.
“Bugün nasılsın?” diye sordu Emily, kahveyi hazırlarken.
Defne bu kez otomatik bir “iyiyim” deyip geçmedi. Gününü tarttı. Yorulmuştu; omuzlarının arasında ince bir gerginlik vardı. Ama işler yolunda gitmiş, gün onu bütünüyle tüketmemişti.
“İyiyim aslında. Yoruldum ama kötü bir gün değildi.”
“Bunu senden duymak güzel.”
“Ben de kendimden duymaya şaşırdım.”
Emily gülümseyerek bardağı tezgâha bıraktı.
“Bugün biraz vaktim olacak. Molaya çıkınca birlikte oturmak ister misin?”
Defne bir an ona baktı. Teklif büyük bir davet gibi sunulmamıştı; yine de içinde küçük bir sevinç kıpırdadı. Emily’yi merak ediyordu. Her gün gördüğü, sesine ve gülümsemesine aşina olduğu birini, birkaç dakikalık karşılaşmaların ötesinde tanımak istemişti.
“İsterim. Tabii molan varsa. Seni işinden alıkoymayayım.”
“On dakika kadar sonra gelirim. Burada yalnız çalışmıyorum, merak etme.”
“Tamam. Ben şuraya geçiyorum.”
Defne pencere kenarındaki masaya oturdu. Kahvesini önüne koyup bilgisayarını çıkardı. Bir paragrafı baştan okudu, sonra aynı satıra yeniden döndü. Dikkati tezgâhın arkasındaki hareketliliğe kayıyordu. Emily sipariş alıyor, kahve hazırlıyor, çalışanlardan biriyle kısa kısa konuşuyordu; her şeyi telaşla değil, işine alışmış birinin rahatlığıyla yapıyordu. Defne, Emily’nin bu kadar yoğunluğun içinde herkese ayrı ayrı nasıl gülümseyebildiğini düşündü. Belki de insan sevdiği bir işi yaparken yorulmanın biçimi değişiyordu.
“Dosya seni yine içine çekti galiba,” dedi Emily, tezgâhın ardından seslenerek.
“Dosya mı beni içine çekiyor, ben mi kendi kendime içine düşüyorum, emin değilim. Ama bir kahve daha içmeden buradan çıkamayacağım kesin.”
“Sen ne iş yapıyorsun, avukat mısın?”
“Evet, avukatım.”
“Tahmin etmiştim ama hiç sormamıştım. Kahveni sipariş ederken bile karşı tarafın itirazını bekliyormuş gibi duruyorsun.”
Defne dosyasına göz ucuyla baktı.
“Yani kahve siparişinde bile avukat olduğum belli oluyor.”
“Maalesef. Mesleki sırlarını saklayamadın.”
Defne güldü.
Emily’nin molası başladığında elindeki bezi tezgâhın kenarına bıraktı, önlüğünü düzeltti ve Defne’nin masasına geldi. Karşısındaki sandalyeye otururken yüzünde, biraz önce işinin başında taşıdığı canlı ifade hâlâ duruyordu.
“Pekâlâ,” dedi. “Şimdi gerçekten tanışabiliriz.”
“Bence de. Ben Defne.”
“Emily.”
“Bunu biliyorum ama resmî olarak söylemek gerekiyormuş gibi hissettim.”
“Kesinlikle. Memnun oldum, Defne.”
“Ben de.”
İlk birkaç dakika, iki insanın birbirini tanımaya başlarken sorduğu o kolay sorularla geçti. Emily kafenin sabah saatlerinde nasıl kalabalıklaştığını, öğleye doğru kısa bir sakinlik yakaladıklarını anlattı. Defne de ofisteki gününden söz etti; bir dosyanın içinde kaybolmanın bazen saatleri nasıl birbirine kattığını, aynı cümleyi defalarca okuyup sonunda ilk okuduğunda da anlamış olduğunu fark etmeyi…
“İnsanları da çok gözlemliyorsundur,” dedi Emily.
“Sanırım. Kim ne zaman sabırsızlanıyor, kim anlamadığı hâlde başını sallıyor, kim sinirlendiğinde kalemini çeviriyor… Bunları fark ediyorum.”
“Bu meslek insanı böyle mi yapıyor?”
“Belki. Ya da ben zaten böyleydim, meslek de üstüne tuz biber oldu.”
Emily hafifçe güldü.
“Bunu anlıyorum. Ben de insanların kahvelerini nasıl sipariş ettiğine bakıp onlar hakkında hikâyeler uyduruyorum.”
“Mesela?”
“Her sabah aynı şeyi isteyen biri ya çok kararlı ya da sabahları karar verecek hâli yoktur.”
“İki ihtimal arasında büyük fark var.”
“İşte bu yüzden hikâyelerimi kendime saklıyorum.”
Sohbetin akışı, ikisinin de beklediğinden daha kolaydı. Defne bazı şeyleri anlatıyor, bazılarını henüz açmadan bırakıyordu. Emily de her boşluğu yeni bir soruyla doldurmaya çalışmıyordu.
Bir ara Emily, Defne’nin önündeki bardağı işaret etti.
“Sen gerçekten hep aynı kahveyi içiyorsun.”
“Evet.”
“Hiç sıkılmıyor musun?”
“Sıkılınca değiştiriyorum. Sonra yine buna dönüyorum.”
“Yani kahvede de güvenli alanın var.”
Defne gülümsedi.
“Bunu bu kadar psikolojik bir meseleye dönüştürmesek?”
“Özür dilerim. Annemle büyümek böyle bir şey.”
“Annen psikolog mu?”
“Evet. Babam da doktor.”
“Demek evde herkes insanları ve bedenlerini analiz ediyor.”
Emily yüzünü buruşturdu.
“Bazen bir film izlemek istiyorum, hepsi bu. Ama annem karakterin çocukluğundan, babam da birinin öksürüğünden başlayabiliyor.”
“Ben de film izlerken gereğinden fazla düşünüyorum.”
“Harika. O zaman bir gün birlikte film izlersek ikimiz de filmi kaçırırız.”
“En azından sonrasında uzun bir tartışmamız olur.”
Defne kahvesinden bir yudum aldı. Kahve konuşması onun sevdiği bir konuya dönüşmüştü.
“Evde de kahveyle uğraşıyorum. Otomatik makinem var, sabahları düğmeye basıp çıkıyorum. Bir de manuel makinem. Asıl amacım latte art öğrenmekti ama daha bir kalp bile yapamıyorum.” Gülümseyip omuz silkti. “İlk zamanlar süt köpürtmeye çalışırken mutfağı baloncuk tarlasına çeviriyordum. Bazen gerçekten güzel sonuçlar çıkıyor. Bazen de fincandaki şeye kahve demek için kendimi ikna etmem gerekiyor.”
Emily kahkaha attı.
“Bu hissi biliyorum. İstersen sana yardımcı olurum. Sakin bir zamanda makinenin başına geçer, beraber deneriz.”
Defne’nin yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi.
“Gerçekten isterim. Ben de müsait olduğum zamanlarda gelip sana yardım edebilirim tabii, izin verirlerse. Yani bir beklentim olduğu için değil. Burada vakit geçirmek hoşuma gidiyor.”
“Buna hayır demem. Ama seni bir anda bedava çalışanım yaparsam beni uyar.”
“Önce kahve yapmayı öğreneyim. Sonra ücret ve yan hakları konuşuruz.”
“Anlaştık.”
Defne kafenin içine göz gezdirdi.
“Burası günün her saati böyle sakin mi?”
“Keşke. Sabahları ve iş çıkışlarında bazen adım atacak yer kalmıyor. Öğleden sonra biraz nefes alıyoruz.”
“Ben genelde sakin saatlerine denk geliyorum demek.”
“Evet. O yüzden seni hep kahveni alıp giden, sessiz sakin biri sanıyordum.”
“Sessiz sakin kısmı doğru olabilir. Gidip gitmeme kısmıysa birazdan değişebilir.”
Emily gülümsedi. Sonra Defne’nin nereden geldiğini sordu. Bu kez soru, aralarında daha önce hiç açılmamış bir kapıya dokunuyordu.
“Peki, İngiltere’ye gelmeden önce nerede yaşıyordun?”
“Türkiye’de. İstanbul’da yaşıyordum. Aslında üniversiteye de orada başlamıştım; tercümanlık okuyordum.”
Emily başını hafifçe yana eğdi.
“Buralı olmadığını tahmin ediyordum. Peki Londra’ya gelişin nasıl oldu?”
“İsmimden anlamış olabilirsin,” dedi Defne gülümseyerek. “2018’de İngiltere’ye taşındım. Önce Bristol’a yerleştim; orada hukuk okumaya başladım. Sonrasında mesleki eğitimimi tamamlayıp çalışmaya başladım.”
“Ne zamandır Londra’dasın?”
“Bir yıldan biraz fazla oldu. İş için geldim; kendi düzenimi kurmak istedim.”
Emily başını salladı. Sonra kendi hikâyesinden küçük bir parçayı masanın üzerine bıraktı.
“Benim yolum biraz daha dolambaçlı oldu. Tıp okuyordum; üçüncü yılımda bıraktım.”
Defne ona döndü.
“Bırakmak zor oldu mu?”
Emily’nin neşesi yüzünden çekilmedi ama sesi biraz duruldu.
“Çok. O hikâyeyi bir kahveye sığdıramam. Ama sonunda kendime ait bir kafe açma fikri çıktı ortaya. Çocukken dedemle gittiğim bir kafe vardı; hep onun gibi bir yer istemiştim. İki yıl önce burayı açtık.”
Defne’nin gözleri büyüdü.
“Bir dakika. Burayı sen mi işletiyorsun?”
Emily güldü.
“Evet. Benim kafem.”
“Ya, gerçekten mi? Ben seni burada çalışan bir barista sanıyordum.”
“Biliyorum. Bunu düşünen çok oluyor. Ama ben tezgâhın arkasında olmayı seviyorum. Sadece hesaplarla uğraşmak bana yetmezdi.”
Defne, Emily’ye yeniden baktı. Birkaç dakika önce kahvesini hazırlayan, şimdi karşısında oturup çocukluğundan ve hayatının yön değiştirdiği bir dönemden söz eden aynı insandı. Kafenin ona neden bu kadar ait göründüğünü şimdi daha iyi anlıyordu.
“Belli oluyor. Burayı seviyorsun.”
“Çok. Yoğun günlerde söyleniyorum, tabii. Bazen eve gidince kahve kokusu duymak bile istemiyorum. Ama yine de seviyorum. Burası benim hayalimdi.”
“Bunu gerçekleştirmiş olman çok güzel.”
Emily’nin yüzünde bu kez daha sakin bir gülümseme belirdi.
“Teşekkür ederim. Seninle konuşmak da çok güzeldi. Hep karşılaşıp iki kelime ediyorduk. Bugün oturup sohbet etmek iyi geldi.”
“Bana da. Bir dahaki sefere kahve dersimizi yapalım.”
“Kesinlikle. En kısa sürede başlayalım.”
Emily ayağa kalkıp önlüğünü düzeltti. Defne de bilgisayarını kapattı. Molanın sonuna gelmişlerdi ama sohbet, bitirilmesi gereken bir görev gibi hissettirmemişti. Sadece şimdilik ara veriyorlardı.
“Yarın uğrar mısın?” diye sordu Emily.
“Muhtemelen.”
“Bu cevap hiç güven vermedi.”
“O zaman kesin uğrarım.”
“İşte şimdi oldu.”
Defne çantasını omzuna takıp kapıya yöneldi. Dışarı çıktığında akşam serinliği yüzüne değdi. Birkaç adım attıktan sonra telefonunu çıkardı. Mark’tan bir mesaj vardı.
Mark:
Eve geçtin mi?
Defne:
Birazdan.
Mark:
Neredesin?
Defne:
Neden, konum mu göndereyim?
Mark:
Kaybolmadığından emin olmak istiyorum.
Defne gülümseyerek yazdı:
Defne:
Bir yılı geçti ben taşınalı buraya biliyorsun değil mi? Artık kaybolmuyorum.
Mark:
Dedi geçen hafta kaybolan kızımız.

************************
Merhabalar arkadaşlar! 💚
Umarım bu bölümü severek okumuşsunuzdur. Her bölümle birlikte Defne’nin hikâyesine biraz daha yaklaşıyor, onu ve dünyasını daha yakından tanıyoruz. Önümüzde birlikte çıkacağımız uzun bir yol var. Umarım bu yolculukta bana eşlik etmekten ve Defne’nin hikâyesine ortak olmaktan keyif alırsınız.
İyi ki buradasınız, keyifli okumalar! 🌿

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

47okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.