1. bölüm / 6
Yeşil KışBölüm 1 - Önce bir kahve?
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1 - Önce bir kahve?
Raif Efendi şöyle demişti:
“Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır. Ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam.”
Belki de haklıydı.
Belki insan, elindeki tek hayatı kaybettiğini düşündüğü anda oyundan çekilmek istiyordu. Bazı kayıplar yalnızca sahip olduklarımızı değil, bir zamanlar sahip olabileceğimize inandığımız şeyleri de alıp götürüyordu. Bir gün dönüp baktığında, eskiden mümkün görünen hayatın sana yabancılaştığını fark ediyordun. O hayata bir daha ulaşamayacağını düşündükçe, başka bir hayatın mümkün olabileceğine inanmak da zorlaşıyordu.
Ama neden?
Hayat bize yalnızca bir kere veriliyorsa insan neden ondan vazgeçmek isterdi? Neden daha görmediği sabahları, tanımadığı insanları, henüz içmediği kahveleri, dinlemediği şarkıları ve gülmediği kahkahaları ardında bırakmayı seçerdi?
Belki mesele, ikinci bir hayatın olup olmaması değildi.
Belki insanın aynı hayatın içinde kaç kere yeniden başlayabileceğini kimse bilmiyordu.
Belki de yaşamak için tesadüfen karşımıza birinin çıkması gerekmiyordu.
Belki de tesadüfün ta kendisi bizdik.
Defne kalemi birkaç saniye daha parmaklarının arasında tuttu. Sonra yazdıklarını baştan sona tekrar okudu. Bazı cümleler ona fazla büyük, bazılarıysa fazla tanıdık geldi. İnsan kendi hayatı hakkında yazarken, yazdıklarının gerçekten kendisine ait olduğuna inanmakta neden bu kadar zorlanıyordu, bilmiyordu.
Son satırın altına ince bir çizgi çekti. Ardından defteri kapatıp avucunu kapağın üzerinde tuttu. Birkaç saniye öylece kaldı.
Sanki yazdıkları sayfaların arasında kaldığı sürece gerçek olmayacakmış gibi.
Sonra elini çekti, ayağa kalktı ve mutfağa geçti.
Kahve makinesinin düğmesine bastığında evin sessizliğini tanıdık bir uğultu doldurdu. Dolaptan kupasını aldı, kahvesini hazırladı ve telefonunu tezgâhın üzerine bıraktı.
Ekran birkaç kez yandı.
Bir arkadaşından mesaj vardı.
Defne ekrana göz ucuyla baktı. Gülümsedi ama cevap yazmadı. Kahvesini alıp salona geçti, müziği açtı ve perdeyi biraz aralayarak dışarı baktı. Londra’nın gri gökyüzü, camın arkasından her zamanki gibi sakin görünüyordu.
Koltuğa oturmasının üzerinden çok geçmemişti ki telefon yeniden titredi.
Bu kez ekrana biraz daha dikkatli baktı. Aynı arkadaşından bir mesaj daha gelmişti.
Defne içini çekti. Telefonu eline alırken kendi kendine, Kesin bu sefer azarı yiyeceğim, diye düşündü. Mesajı cevaplamak yerine doğrudan aradı.
“Alo?”
“Özür dilerim.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Ne için özür diliyorsun?”
“Mesajına cevap vermeyi unuttuğum için.”
“Defne, dört saat önce yazdım.”
“Biliyorum.”
“Dört saat.”
“Evet, hesabı doğru yaptın.”
Karşı taraftan hafif bir gülüş duyuldu.
“Seninle ciddi bir şey konuşmaya çalışıyorum, sen hâlâ dalga geçiyorsun.”
“Dalga geçmiyorum. Özür diliyorum işte.”
“Sen müvekkillerine de böyle mi cevap veriyorsun? Mesajı görüp üç saat sonra hatırlıyorsun herhâlde.”
Defne koltuğa biraz daha yaslandı.
“İş mesajlarını unutmuyorum.”
“Tabii. Çünkü onlar sana para ödüyor.”
“Bu konuşmanın gittiğini yeri hiç sevmedim.”
“Ben de senin mesajlarıma cevap vermeni beklerken yaşlandığımı düşünüyorum.”
Defne güldü. “Peki, telafi edeyim.”
“Nasıl?”
“Sana kahve ısmarlayayım.”
“Şimdi mi?”
“Evet, şimdi.”
“Defne, senin kahve ısmarlama tekliflerinin arkasında genellikle bir tuhaflık oluyor.”
“Ne tuhaflığı olacakmış?”
“Bilmiyorum. Bazen bir şeyi unuttuğun için suçluluk duyuyorsun, bazen canın sıkılıyor, bazen de durup dururken ortaya çıkıyorsun.”
“Demek ki hayatına renk katıyorum.”
“Buna renk mi diyorsun?”
“Başka ne diyecektim?”
Karşı taraftan bir kahkaha yükseldi. Defne de gülümsedi. Telefonu kulağına biraz daha yaklaştırıp ayağa kalktı.
“Hadi, hazırlan. Seni almaya geliyorum.”
“Bir dakika, gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Ne kadar vaktim var?”
“On beş dakika.”
“Defne…”
“Ne?”
“Burası Londra. On beş dakikada gelebileceğine inanıyor musun gerçekten?”
Defne çantasını almak için koridora yürüdü.
“Peki. On sekiz.”
“Seninle pazarlık yapmak da ayrı bir meslek olmalı.”
“Yirmi olsun, daha da uzatmayalım.”
“Ben hazırlanıyorum. Ama yirmi dakika sonra kapıda olmazsan aşağıda beklemem.”
“Olurum.”
“Göreceğiz.”
Telefon kapandı.
Defne bir süre ekranına baktıktan sonra başını iki yana sallayarak güldü. Ardından odasına geçti. Birkaç dakika içinde hazırlanmıştı. Güzel siyah bir kot pantolon giydi, üzerine siyah ceketini aldı. Aynanın karşısına geçtiğinde yine baştan aşağı siyah giyindiğini fark etti.
“Şaşırtmadın,” dedi kendi kendine.
Aslında renklerle bir problemi yoktu. Evinde renkli yastıklar, çiçekler, küçük küçük eşyalar vardı. Sevdiği şeylerin çoğu renkliydi. Ama konu kendisine geldiğinde, kıyafet seçmek gibi basit bir meselede bile güvenli olanı tercih ediyordu: siyah, sade, rahat.
Fazla düşünmesine gerek olmayan şeyleri seviyordu.
Kıyafetini dikkat çekmek için seçmezdi. Rahat hareket edebileceği, içinde kendisi gibi hissedebileceği şeyler yeterliydi. Şık olmayı severdi ama uğraşmış gibi görünmekten hoşlanmazdı. Bir de hazırlanırken fazla vakit kaybetmezdi. Ne giyeceğine karar verdiyse konu kapanmış sayılırdı.
Aynadaki hâline bir kez daha baktı.
“Gayet güzel.”
Sonra kendi kendine güldü.
“Bugün kendime iltifat da ettim. İlerleme var.”
Ayağına rahat, sade siyah kanvas spor ayakkabılarını geçirdi. Saçlarını eliyle düzeltti, çantasını aldı. Masanın üzerinde günlüğü duruyordu. Çıkarken ona bir kez daha bakmadı.
Kapıyı kilitledi, arabasına bindi ve kontağı çevirdiğinde müzik yeniden çalmaya başladı.
Ama kafasının içinde hâlâ az önce yazdığı cümleler vardı.
Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır.
“Ama sen de biraz fazla karamsarsın, Raif Efendi.”
Kendi kendine konuştuğunu fark edince güldü.
“Hem ikinci defa oynayamıyorsam bile…”
Kırmızı ışıkta durdu. Parmakları direksiyonun üzerinde hafifçe kıpırdadı.
“İlk oyunun ortasında kalkıp gitmek zorunda değilim.”
Birkaç saniye sonra başını iki yana salladı.
“Ben seninle niye tartışıyorum ki?”
Işık yeşile döndü. Defne gaza bastı.
Yağmurdan sonra koyulaşan asfalt, sokak lambalarının ışığını üzerinde tutuyordu. Kaldırımda yürüyenler montlarının yakalarını kaldırmış, bir otobüs durağında bekleyenler gelen kırmızı çift katlı otobüse doğru ağır ağır hareketleniyordu. Eski tuğla binalar, köşelerdeki küçük dükkânlar, ışıkları yeni yanmış kafeler… Bu sokaklardan kaç kez geçmişti, hatırlamıyordu; artık bazı yolları düşünmeden takip edebiliyordu.
Londra artık yalnızca yaşadığı şehir değildi.
Günlerinin içine yerleşmişti.
Oliver’ı gördüğünde aracı sakince durdurdu ve camı indirdi. Oliver kapıyı açıp arabaya bindi, elindeki telefonu cebine koydu.
“Sen nasıl bu kadar hızlı geldin?”
“Canım seni görmek istediği için.”
Oliver bir an durdu. Sonra yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.
“Vay. Ne oldu? Bir şey mi yaptın?”
“Her güzel cümlenin altında suç arama, Oli.”
“Senin gibi birinden durduk yere güzel cümle duyunca insan şüpheleniyor.”
Defne ona yan gözle baktı.
“İstersen geri bırakabilirim.”
“Yok, yok. Devam et. Böyle konuşmana alışık değilim, tadını çıkarayım.”
Defne güldü.
Oliver koltuğuna yerleşip kemerini taktı.
“Bu arada, mesajlara cevap verme alışkanlığını geliştirmen gerekiyor.”
Defne gözlerini yoldan ayırmadı.
“Sanki hep geç cevap veriyorum.”
“Defne.”
“Ne?”
“Geçen gün sana üç kere yazdım.”
“Yoğundum.”
“Bir de aradım.”
“Onu da gördüm.”
Oliver başını ona çevirdi.
“Gördün mü?”
Defne kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
“Sonradan.”
“Tabii. Telefonun sana bildirim gönderiyor, sen de onları tarihî belge gibi inceliyorsun herhâlde.”
“Benimle uğraşmayı bırakır mısın?”
“Bırakabilirim.”
“Harika.”
“Bir daha mesajlarına zamanında cevap verdiğinde.”
Defne iç çekti.
“Ben senden büyüğüm. Benim seni azarlamam gerekiyor, senin beni değil.”
“Ooo, yaş kartını da oynuyoruz.”
“Gerektiğinde.”
“İki yaş büyük olman sana her konuda söz hakkı vermiyor.”
“Veriyor. Ben öyle karar verdim.”
Oliver kahkaha attı.
“Çok adilsin gerçekten.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat etmedim.”
“Ben öyle kabul ettim.”
Defne direksiyonu çevirirken Oliver başını koltuğa yasladı. Onunla böyle konuşmaya alışkındı. Oliver, Defne’nin ne zaman yorulduğunu her zaman anlayamasa da onu sıkıştırmadan yanında olmanın bir yolunu buluyordu. Bazen saçma bir şey söyler, bazen de hiçbir şey olmamış gibi gündelik bir konudan konuşmaya başlardı. Defne’nin de buna ihtiyacı olabiliyordu: Her konuşmanın ciddi bir yere varması gerekmeyen, kendisini açıklamak zorunda hissetmediği sıradan anlara.
Oliver bir süre camdan dışarı baktı.
“Peki, nereye gidiyoruz?”
“Yeni keşfettiğim bir kafe var.”
Oliver gözlerini kapatıp başını koltuğa bıraktı.
“Yine kahve.”
“Evet.”
“Başka bir şey konuşabilir miyiz?”
“Konuşabiliriz.”
Oliver başını kaldırıp ona baktı.
“Gerçekten mi?”
“Hayır.”
“Biliyordum.”
Defne güldü.
“Londra’da bulduğum en güzel, en sakin yerlerden biri. Küçük bir butik kafe. Kahveleri de gerçekten çok iyi.”
Oliver ona dönüp baktı.
“Bak, işte bunu dediğinde biraz korkuyorum.”
“Neden?”
“Çünkü senin bir kahveyi gerçekten çok iyi bulman, bizim sıradan insanların anlayabileceği bir şey olmayabiliyor.”
Defne kaşlarını kaldırdı.
“İçimden bir ses bugün dilinin uzadığını söylüyor.”
“Doğruları söyleyince de biz suçlu oluyoruz...”
“Oli, biraz daha benimle uğraşırsan, seni arabadan indireceğim.”
“Ama bu benim işim..”
“İn arabadan.”
“Hayırr.”
Defne başını iki yana salladı ama gülümsemesini saklayamadı.
Oliver hemen ona döndü.
“Seni sevdiğimi biliyorsun değil mi?”
“Ben de beni seviyorum.”
“Çok sinir bozucusun.”
Bu sefer ikisi de güldü ve bu şekilde yola devam ettiler.
***
Kafenin bulunduğu sokağa girdiklerinde Defne’nin yüzündeki ifade değişti. Direksiyondaki elleri aynı rahatlıkla hareket etse de bakışları, yolun iki yanına dizilmiş küçük dükkânlara kaymıştı. Burası Londra’nın gürültülü, aceleci ve kalabalık taraflarından uzakta kalan küçük bir köşeydi. Eski tuğla binalar, dar kaldırımlar, pencere önlerindeki saksılar ve birbirine fazla uzak olmayan dükkânlar…
Defne bu sokağı seviyordu. Şehrin içinde, kimsenin bir yere yetişmek için koşmadığı hissini veren nadir yerlerden biriydi. Elbette insanlar burada da acele ediyor, telefonlarına bakıyor, otobüslerine yetişmeye çalışıyordu. Ama Defne’nin gözünde sokak, bütün o telaşın arasında kendine küçük bir nefes alanı bırakıyordu.
Arabayı kafenin yakınında durdurdu. Oliver kemerini çözerken camdan içeriye baktı.
“Burası mı?”
“Evet.”
Oliver kapıyı açmadan önce bir kez daha tabelaya göz gezdirdi.
“Dışarıdan küçük görünüyor.”
“Zaten küçük.”
“Bunu özellikle mi seçtin?”
Defne ona döndü.
“Ne seçmişim?”
“Küçük olması. Kahvenin iyi olması yetmiyor, mekânın da özel bir anlamı olması gerekiyor galiba.”
“Sen bugün çok konuşuyorsun.”
“Sen de bugün beni kahveye götürüyorsun. İkimiz de kendi işimizi yapıyoruz.”
Defne güldü, kapısını açtı.
“Gel hadi.”
Kafenin kapısını açar açmaz kahve kokusu yüzüne çarptı. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha sıcaktı. Pencere kenarındaki masalara günün son ışığı vuruyor, tezgâhın arkasında çalışan barista fincanları hazırlıyordu. Birkaç kişi kendi hâlinde oturmuş, kimi kitabına gömülmüş, kimi karşısındakiyle alçak sesle konuşuyordu.
Defne kapının önünde bir an durdu. Sonra Oliver’a dönüp hafifçe gülümsedi.
“Hissettin mi?”
Oliver içeri adım atarken kaşlarını kaldırdı.
“Neyi?”
“Kokuyu.”
Oliver burnundan derin bir nefes aldı.
“Kahve kokuyor.”
Defne başını memnuniyetle salladı.
“Aynen.”
“Bunu ben de anlayabiliyorum, merak etme.”
“Ben de senin anlayabildiğine sevindim.”
Oliver güldü. Birlikte pencere kenarındaki masalardan birine oturdular. Defne çantasını yanındaki sandalyeye bıraktı, menüyü eline aldı. Ne istediğini aşağı yukarı biliyordu; yine de gözleri seçeneklerin üzerinde kısa bir süre dolaştı. Sonra siparişini verdi ve menüyü Oliver’a uzattı.
“Sen ne içeceksin?”
Oliver menüye baktı.
“Bilmiyorum. Sen ne öneriyorsun?”
Defne parmağıyla bir seçeneği gösterdi.
“Şunu dene.”
Oliver menüye biraz daha yaklaştı.
“Bunu mu?”
“Evet.”
“Neden?”
“Güzel görünüyor.”
Oliver başını kaldırıp ona baktı.
“Güzel görünüyor diye kahve mi seçilir?”
“Bazen.”
“Sen içtin mi bunu?”
“Hayır.”
Oliver menüyü biraz indirdi.
“Defne.”
“Ne var?”
“İçmediğin bir kahveyi bana öneriyorsun.”
“Evet, çünkü merak ettim. Sen de denemiş olursun, ben de senden nasıl bulduğunu öğrenirim.”
Oliver bir an düşündü. Ardından menüye yeniden baktı.
“Yani beni denek olarak mı kullanıyorsun?”
“Bu kadar dramatik olma. Bir kahve içeceksin sadece.”
“Peki, tamam. Ama kötü çıkarsa sorumlusu sensin.”
Defne gülümsedi.
“Anlaştık.”
Siparişlerini verdikten sonra etrafına baktı. Küçük yerleri seviyordu. Masaların birbirine fazla yakın olmadığı, insanların yüksek sesle konuşmadığı, kimsenin acele etmiyormuş gibi göründüğü yerleri… Belki de bu yüzden burayı sevmişti. Bir süredir Londra’da kendi küçük köşelerini bulmayı öğreniyordu. Evinde olduğu gibi, şehrin içinde de kendine ait alanlar yaratıyordu.
Kahveleri geldiğinde Defne fincanını eline aldı. Önce kokusunu içine çekti, ardından küçük bir yudum aldı. Tadın damağında oturmasını bekler gibi birkaç saniye sessiz kaldı.
Oliver kendi fincanını eline almış, onu izliyordu.
“Ne yapıyorsun?”
Defne gözlerini fincanından kaldırdı.
“Kahve içiyorum.”
“Hayır, kahveyi sorguya çekiyorsun.”
Defne güldü.
“Biraz bekliyorum sadece.”
“Ne bekliyorsun?”
“Tadını.”
“Ben de tadına bakınca anlayacağım zaten.”
“Senin anlaman biraz daha uzun sürebilir.”
Oliver kahvesinden bir yudum aldı. Önce yüzünde belirgin bir ifade oluşmadı. Sonra fincanı masaya bırakıp Defne’ye baktı.
“Fena değil.”
Defne’nin kaşları hafifçe kalktı.
“Fena değil mi?”
“Evet.”
“Oliver, bu kadar mı?”
“Ne bekliyordun? Kahveyi içince ayağa kalkıp alkışlamamı mı?”
“Hayır ama biraz daha heyecanlı bir tepki bekleyebilirdim.”
“Güzel işte.”
Defne kendi kahvesinden bir yudum daha aldı.
“Bence çok güzel.”
“Sen zaten güzel olacağını düşünüyordun.”
“Düşünüyordum ama emin değildim.”
Oliver fincanını yeniden eline aldı.
“Peki, anlat bakalım. Bu sefer kahvede ne buldun?”
Defne gülümseyerek kahvesine baktı.
“Çekirdeğin aroması çok belirgin. Hafif meyvemsi bir tat geliyor ama sonunda daha sıcak, biraz çikolatalı bir aroma bırakıyor.”
Oliver onu dinlerken başını yavaşça salladı. Sonra kendi fincanına baktı.
“Ben hiçbir şey anlamadım.”
Defne kahkahayı bastı.
“Senin damak tadın gelişmemiş.”
“Ben kahve içiyorum. Kahve sınavına girmiyorum.”
“Bir gün anlayacaksın.”
“Umarım o gün hayatımda çok önemli bir şey değişir.”
Defne gülümseyerek fincanına baktı.
“Değişecek.”
Oliver başını iki yana salladı ama o da gülümsüyordu. Bir süre kahvelerini içtiler. Konuşma kendiliğinden yavaşladı; sessizlik ikisinin arasında garip bir boşluk yaratmıyordu. Defne, Oliver’ın yanında her an bir şey anlatmak zorunda hissetmezdi. Bazen birlikte oturup kahve içmeleri, arada birkaç saçma cümle kurmaları yeterliydi.
Bir süre sonra Oliver fincanını masaya bıraktı.
“Sen nasılsın peki?”
Defne bakışlarını ona çevirdi. Soru, konuşmanın arasına öylesine bırakılmış gibiydi ama Oliver’ın sesinde gerçek bir merak vardı.
“İyiyim. Ne yapayım? Davalarla uğraşıyorum.”
“Zor mu bu aralar?”
“Biraz. Birkaç tane zorlu müvekkil var. Dosyadan çok insanlarla uğraşıyorum bazen.”
Oliver hafifçe güldü.
“Sen de insanlarla uğraşmayı çok seviyorsun zaten.”
“Hiç sevmediğim hâlde meslek edinmişim.”
“Yanlış mesleği seçmiş olabilir misin?”
Defne fincanını masaya bıraktı.
“Bunu bana söyleyen ilk kişi sen değilsin.”
“Ben son kişi de olmayacağım herhâlde.”
“Muhtemelen.”
Oliver bir an onu süzdü.
“Ama seviyorsun, değil mi?”
Defne hemen cevap vermedi. Fincanın kenarına parmağıyla dokundu, sonra omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Sevdiğim tarafları var. Her günü değil tabii. Bazen insanın sabrını gerçekten zorluyorlar.”
“Senin sabrın da sonsuz değil sonuçta.”
“Bunu müvekkillerime söylemiyorum.”
“Bana söyleyebilirsin.”
Defne gülümsedi.
“İyi ki varsın o zaman.”
Oliver bu cevaba karşılık bir şey söylemedi; yalnızca başını hafifçe eğip gülümsedi. Defne de konuşmayı uzatmadan ona sordu:
“Sen ne yapıyorsun peki?”
“Ben de bir proje aldım. Onunla uğraşıyorum.”
“Nasıl gidiyor?”
“İyi. Biraz yoğun ama güzel gidiyor.”
“Sen seviyorsan iyidir.”
“Seviyorum.”
Masada kısa bir sessizlik oldu. Defne kahvesinden bir yudum daha aldı. Oliver ise bir süre fincanına baktı. Sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi başını kaldırdı.
“Bu arada…”
Defne gözlerini ona çevirdi.
“Hı?”
“Abim...”
Defne fincanını masaya bıraktı.
“Ne oldu, abine?”
Oliver dudaklarını birbirine bastırdı. Söyleyeceği şeyin tadını çıkarıyor gibiydi.
“Boş ver. Sonra anlatırım.”
Defne gözlerini kıstı.
“Ya sonra anlatırım cümlesini sevmediğimi biliyorsun. O yüzden şimdi beni sinirlendirmeden anlat.”
Oliver’ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Mark sana küs.”
Defne’nin kaşları çatıldı.
“Bana mı?”
“Evet.”
“Neden?”
Oliver ona inanmaz gözlerle baktı.
“Cidden bilmiyor musun?”
“Oliver, bilsem neden sorayım?”
“Dün onun kahvesini içtin.”
Defne birkaç saniye sessiz kaldı. Bakışları önce Oliver’ın yüzünde, sonra önündeki fincanda gezindi.
“...Hangi kahveyi?”
Oliver kahkahayı patlattı.
“İşte mesele tam olarak bu!”
Defne gözlerini devirdi.
“Ne varmış meselede?”
“Son kalan çekirdeğini bitirmişsin. Biliyorsun, abim de senin gibi her kahveyi içmiyor. Aynı çekirdeği de her yerde bulamıyor.”
Defne başını iki yana salladı.
“Yeni kahve alırım.”
“Bulursan alırsın.”
“Bulurum.”
“Bu kadar emin olma.”
Defne fincanına baktı, sonra yeniden Oliver’a döndü.
“Neredeyse otuz yaşında adam.”
“Evet.”
“Bir kahve için.”
“Evet.”
“Küstü.”
“Evettt...”
Defne derin bir nefes aldı.
“İnanılmaz.”
Oliver gülümseyerek kahvesinden bir yudum daha aldı.
“Biliyorum, Defne.”
Defne birkaç saniye düşündü. Ardından yüzünde birden kararlı bir ifade belirdi.
“O zaman hadi, gidiyoruz.”
Oliver fincanını masaya bırakırken ona baktı.
“Nereye?”
“Çekirdek almaya. Onun istediği çekirdeği nerede bulacağımı biliyorum.”
Oliver’ın yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Defne, adamın evinde muhtemelen senden daha fazla kahve vardır. Hani bunu da içmesin, başka bir kahve içsin. Sizin gerçekten çekirdek takıntınızı anlamıyorum.”
“Biliyorum.”
“Eee?”
Defne çantasını sandalyesinden aldı.
“Gönlünü alacağım.”
Oliver başını iki yana salladı.
“Gerçekten mi?”
“Oliver, aynı şeyi üçüncü kez sormana gerek yok.”
“Peki ama sen onun ne içtiğini nereden biliyorsun? Ben bile bilmiyorum.”
Defne ona döndü.
“Ben bilirim.”
Oliver birkaç saniye yüzüne baktı.
“Bunu gerçekten mantıklı buluyor musun?”
“Hayır.”
“Güzel.”
“Ama yapacağım.”
Oliver gülerek ayağa kalktı.
“Tamam. Madem karar verdin, ben de geliyorum.”
Defne kapıya doğru yürürken durdu.
“Bir de kupa alacağım.”
Oliver’ın yüzündeki ifade değişti.
“Kupa mı?”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü kahvesini güzel bir kupada içsin.”
Oliver bir an gözlerini kapattı. Sanki bu konuşmanın daha ne kadar uzayabileceğini hesaplıyordu.
“Defne…”
“Ne?”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
Oliver iç çekti, sonra gülümseyerek başını salladı.
“Peki. Hadi kalk bakalım.”
***
İlk durakları küçük bir kahve kavurma dükkânı oldu. Defne içeri girer girmez etrafa baktı: çuvallardaki çekirdekler, raflara dizilmiş paketler, kavurma makinelerinden gelen sıcak koku… Bir çalışanın yanına gidip çekirdeklerin nereden geldiğini, kavrulma derecelerini ve aradığının hâlâ ellerinde olup olmadığını sordu. Oliver geride durup onu izledi. Defne bir şeyi merak ettiğinde bütün dikkatini ona verebiliyordu; çevresinde olup bitenleri unutması da mümkündü.
Sonunda bir paketi eline aldı, üzerindeki bilgileri kontrol edip başka bir pakete uzandı.
“Geçen içtiği buydu.”
Oliver yanına yaklaştı.
“Emin misin? Sen ne ara bu kadar dikkat ettin?”
Defne paketi elinde çevirirken ona baktı.
“Ben dikkat ederim.”
“Her şeye mi?”
“Gerekli şeylere.”
Oliver’ın gözleri pakete kaydı.
“Bu gerekli mi?”
Defne paketi sepetine koydu.
“Şu an evet.”
Biraz daha baktıktan sonra ikinci bir paket aldı.
“Biri bitince diğerini içsin.”
“Abim senin yüzünden kahve stokçusu olacak.”
“Zaten öyle.”
Oliver kahkaha attı.
Kupayı bulmaları daha uzun sürdü. Defne üç dükkân gezdi; fazla sade olanları elinde çevirdi, fazla renkli olanlara, üzerinde kocaman yazılar bulunanlara şöyle bir bakıp geçti. Aradığı şeyin nasıl görünmesi gerektiğini tarif edemiyordu ama neyi istemediğini gayet iyi biliyordu. Üçüncü dükkânda Oliver’ın sabrı tükendi.
“Defne.”
“Hı?”
“Bu sadece kupa.”
“Biliyorum.”
“İnsanlar kahveyi kupaya koyup içiyor. Kimse kupanın hayat hikâyesini sormuyor.”
Defne elindeki kupayı rafa bıraktı ve ona döndü.
“Ben soruyorum.”
Oliver gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Tamam.”
Defne yeniden raflara yöneldi; bu kez bir köşede durdu. Koyu mavi, sade ama üzerinde küçük bir yarış arabası işlenmiş bir kupa dikkatini çekmişti. Önce dış yüzeyini, sonra kulpunu inceledi. Birkaç saniye elinde tuttu.
“Bu.”
Oliver küçük yarış arabasını fark edince gülümsedi.
“Bayılacak buna.”
“Ben de öyle düşündüm.”
“Bir an tüm dükkânı satın alacaksın diye korkuyordum.”
“Abartma.”
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
Oliver gülerek ellerini kaldırdı.
“Peki. Bitti mi şimdi?”
Defne son kez sepete baktı.
“Bitti.”
Oliver rahat bir nefes aldı.
“Şükür.”
***
Arabaya bindiklerinde Oliver kemerini taktı.
“Küstüğünü kabul etmeyecek, biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum.”
“Yine de hediye aldın.”
“Evet.”
Oliver sırıttı.
“Bence sen biraz fazla tatlısın.”
“Bence sen biraz fazla konuşuyorsun.”
“Abim de aynı şeyi söylüyor.”
“Demek ki haklıyız.”
Mark’ın kapısının önüne geldiklerinde Defne arabayı durdurdu. Alışveriş poşeti yan koltukta duruyordu. Mark’ın gerçekten küsmediğini biliyordu; yalnızca biraz nazlanıyordu. Ama aralarındaki dostluk, bir kahve paketinin bitmesiyle bozulamayacak kadar eskiydi. Yıllar içinde birbirlerinin sevinçlerine ortak olmuşlar, üzüntülerini kimi zaman kelimelere dökmeden, yalnızca yan yana durarak paylaşmışlardı. Küçük bir kahve paketi, yanına da onu gülümsetecek bir kupa… Bazen insanın bir başkasını düşündüğünü anlatması için bundan fazlasına gerek kalmazdı.
Motoru kapatmadan önce Oliver’a döndü.
“Sen konuşmayacaksın.”
“Ben neden konuşmayacakmışım?”
“Çünkü aramızı sen bozdun.”
“Ben mi?”
“Evet. Dün beni uyarabilirdin…”
“Defne, ben nereden—”
Defne parmağını kaldırdı.
“Sus.”
Oliver iki elini havaya kaldırdı.
“Tamam. Hiçbir şey söylemeyeceğim.”
“Göreceğiz.”
Poşeti alıp arabadan indi. Kapıyı çaldı.
İçeriden ayak sesleri geldi. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Mark karşılarında belirdi. Yüzü gerçekten de küs bir çocuk gibi düşüktü.
Defne onu görür görmez gülümsedi.
“Sen bana nasıl küsersin?”
“Ben sana küsmedim.”
Defne hiç düşünmeden iki elini onun yanaklarına koydu.
“Yalan.”
“Defne.”
“Yüzünden belli.”
“Normal yüzüm bu.”
“Hayır.”
Defne yanaklarını hafifçe sıktı.
“Bu küs yüzün.”
Mark onun ellerini tutup yüzünden çekmeye çalıştı.
“Ben sana küsmedim.”
“Oliver öyle söylemedi ama.”
Mark’ın bakışları hemen kardeşine kaydı. Oliver kapının biraz gerisinde duruyordu.
“Ben bir şey demedim.”
Defne arkasına dönüp ona baktı.
“Dediiiin.”
“Defne!”
“Sus bakayım sen.”
Oliver gülmeye başladı. Mark da istemeden güldü ama hemen yüzünü toparlamaya çalıştı.
“Ben sana küsmedim.”
Defne kollarını bağladı.
“Tamam.”
“Gerçekten.”
“Tamam, Mark.”
Mark birkaç saniye ona baktı.
“Niye öyle diyorsun?”
Defne omuz silkti.
“Çünkü küsmedin ya.”
“Evet.”
“Güzel. O zaman hediyeni vermeme gerek yok. Hadi, Oli, gidip bunları iade edelim.”
Mark’ın yüzündeki ifade değişti.
“Ne hediyesi?”
“Sen küstün diye gönlünü almaya gelmiştim ama gerek yokmuş. Meğerse küs değilmişsin.”
Mark bir an sustu. Sonra hiç beklemeden cevap verdi:
“Evet, küs değilim ama hediyemi isterim.”
Defne kahkaha attı.
“Yok, vermeyeceğim.”
“Defneee…”
“Ne oldu? Küs değilmişsin hani?”
Mark başını hafifçe yana eğdi.
“Tamam, küsüm.”
Defne gülerek poşeti ona uzattı.
“Tamam, tamam. Al bakalım.”
Mark’ın yüzündeki inatçı hâlin yerini merak almıştı.
“Ne aldın?”
“Önce içeri alacak mısın?”
Mark hemen bir kenara çekildi.
“Gel.”
İçeri girdiler. Mark paketi açmaya başladı. İlk çıkan kahve paketini gördüğünde gözleri bir anda büyüdü.
“Kahvem!”
Defne kahkahayı bastı.
“Evet, kahven.”
Mark paketi avucunda çevirdi, etikete baktı. Defne onun yüzünü izliyordu. Mark kahve konusunda seçiciydi; sevdiği çekirdeği bulduğunda kolay kolay değiştirmezdi. Paketi tanıması uzun sürmedi.
“Bu benim içtiğim çekirdek. Bunu nereden buldun?”
Defne’nin dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Meslek sırrı.”
Mark etikete bakarken şaşkınlığı yavaş yavaş başka bir ifadeye bırakıyordu. Defne’nin bunu öylesine almadığını anlamıştı. Arayıp bulmuş, dükkân dükkân dolaşmış olmalıydı. Üstelik bütün bunları, onun kahvesini bitirdiği için yapmıştı.
“Gerçekten benim için mi aldın?”
Defne omuz silkti. Sanki ortada üzerinde durulacak bir şey yokmuş gibi konuştu.
“Senin kahveni içtim. Sonra da sana yenisini almak istedim.”
Mark’ın yüzünde küçük, içten bir gülümseme belirdi.
“Buna gerek yoktu.”
“Biliyorum.”
“Yine de teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Defne poşetin içine uzanıp ikinci paketi çıkardı. Mark’ın kaşları havalandı.
“Bir tane daha mı?”
“Bunu da denemen için aldım. Biraz araştırdım, belki hoşuna gider diye düşündüm.”
Mark paketi çevirdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Yani hem kahvemi geri aldım hem de yeni bir şey deneme fırsatı buldum.”
“Böyle bakarsan evet.”
“Fena değilmiş bu alışveriş.”
“Beğenmezsen bir daha almam.”
“Beğenirsem?”
“Bir dahaki sefere kendin alırsın.”
Mark güldü.
“Anlaştık.”
Poşetin içinde başka bir şey kaldığını fark etti.
“Bir dakika… Başka bir şey daha mı var burada?”
Defne cevap vermek yerine çenesiyle poşeti işaret etti. Aç da gör, der gibiydi.
Mark kupayı iki eliyle dikkatlice çıkardı. Üzerindeki küçük işlemeye bakınca yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi. Minik bir yarış arabası vardı.
Mark’ın bakışları arabanın üzerinde bir süre oyalandı. Çocukluğundan beri hızın, motor seslerinin ve pistlerin içinde kendine ait bir dünya kurmuştu; hayali gerçek bir mesleğe dönüşse de o dünyanın içindeki çocuğu bütünüyle geride bırakmamıştı.
“Bu çok güzelmiş.”
“Beğendin mi?”
“Çok.”
Bir süre sonra başını kaldırıp Defne’ye baktı.
“Bunu nereden buldun?”
“Gezdik.”
Oliver hemen araya girdi.
“Gezdik değil, üç dükkânı talan ettik.”
Defne başını ona çevirdi.
“Sen sus.”
Mark güldü. Oliver itiraz etmeyecekmiş gibi iki elini havaya kaldırdı.
Mark kupayı hâlâ elinde tutuyordu. Az önceki yapay somurtkanlığından eser kalmamıştı; yüzündeki ifade öyle içten, öyle saklanamaz bir mutluluk taşıyordu ki Defne’nin gülümsemesi de kendiliğinden genişledi. Mark’ın sevindiğini belli etmemek için uğraşmadığı nadir anlardan biriydi bu.
“Bunu gerçekten sevdim.”
“Biliyorum.”
“Nasıl biliyorsun?”
“Yüzünden belli.”
Mark’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Sen de benim yüzümü çok okuyorsun.”
“Biraz.”
Oliver arkadan seslendi:
“Biraz mı?”
Defne ve Mark aynı anda ona döndüler.
“Sus.”
Oliver kahkahaya boğuldu. Mark başını iki yana sallayıp yeniden kupaya baktı. Onu bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi iki eliyle kavramıştı.
“İnanılmazsınız,” dedi.
“Sen de,” dedi Defne.
“Biliyorum.”
Ardından, sanki aklına yeni gelmiş gibi ekledi:
“Ben sana küsmedim bu arada.”
Bu açıklamayı yapma biçimi, konuyu kapatmak isterken bir yandan da mutlaka anlaşılmasını beklediğini ele veriyordu.
“Tamam.”
“Gerçekten küsmedim.”
“Tamam, Mark.”
Oliver’ın yüzünde beliren sırıtışı Defne fark etti. Mark da fark etmiş olmalıydı; kardeşine dönmeden önce kısa bir an gözlerini kapattı.
“Abi, dün…”
“Oliver!”
“Tamam, tamam.”
Defne artık gülüyordu. Mark’a baktı, başını hafifçe yana eğdi.
“Demek dün?”
“Bir şey yok.”
“İki buçuk saat kendi kendine söylenmedin yani?”
Mark sustu.
Bu sessizlik, verebileceği herhangi bir cevaptan daha açıklayıcıydı. Oliver’ın sırıtışı iyice büyüdü.
“İki buçuk.”
Mark kardeşine baktı. Kupayı hâlâ elinden bırakmamıştı.
“Sen benim kardeşim misin, düşmanım mı?”
Oliver omuz silkti.
“Gerçeği söylüyorum.”
Defne kahkahasını tutamadı. Mark birkaç saniye daha kardeşine bakmayı sürdürdü; sonra onunla birlikte gülmeye başladı. Başını iki yana sallarken kupayı göğsüne yakın tutuyordu.
Defne’nin bakışları yeniden kupaya kaydı. Küçük yarış arabası, Mark’ın parmaklarının arasında bir görünüp bir kayboluyordu.
Mark’a baktı. Hâlâ gülüyordu; omuzları gevşemiş, yüzündeki düğüm çözülmüştü. Mark kupayı beğenmişti. Hem de gerçekten.
Defne’nin içini ısıtan da buydu. Sevdiği insanların mutlu olması…
Bölüm etkileşimi
