4. bölüm / 6
Yeşil KışBölüm 3 - Bugünün içinden
Bölümler 6Şu an: Bölüm 3 - Bugünün içinden
07.14.
Telefon ısrarla çalıyordu. Defne yüzünü yastıktan kaldırmadan elini komodine uzattı, ekrana yarı kapalı gözlerle baktı. Arayan ismi görünce hareketi yarıda kesti.
Jamie.
Aramayı açtı.
“Defne?”
“Efendim?”
“Uyandırdım, kusura bakma.”
Defne yatağın içinde doğruldu. Bir eliyle saçlarını yüzünden çekti. Jamie’nin bu saatte araması, sıradan bir günaydın demek için değildi.
“Ne oldu?”
“Bir dosyada problem çıktı. Ofise mümkün olduğunca erken gelebilir misin?”
“Ne problemi?”
Jamie’nin sesi biraz alçaldı.
“Karşı taraf gece yeni bir belge gönderdi.”
“Ne belgesi?”
“Toplantıda anlatırım. Richard da geliyor.”
Defne’nin uykusu tamamen kaçtı. Ayaklarını yere bastı.
“Tamam. Ne zaman?”
“Sekiz buçuk?”
“Olur.”
Telefon kapandı. Defne onu yatağın üzerine bırakmadan yeniden çaldı.
Bu kez Sophie’ydi.
“Günaydın.”
“Günaydın,” dedi Defne. “Sen de mi dosya yüzünden arıyorsun?”
“Hayır. Sadece Jamie’nin seni aradığını gördüm.”
“E?”
“Merak ettim.”
Defne gülümsedi.
“İşte gençlik.”
“Ben yirmi dört yaşındayım.”
“Ben de yirmi yedi. Bize göre gençsin.”
“Çok yaşlıymışsın gibi konuşuyorsun.”
“Sabahın yedisinde işe çağrılınca insan bir anda yaşlanıyor.”
Sophie güldü.
“Sekiz buçukta görüşürüz.”
Telefon kapandı. Defne birkaç saniye tavana baktı. Jamie’nin bahsettiği belgenin ne olabileceğini düşünmeye başladı ama elinde yeterli bilgi yoktu. Tahmin yürütmek yerine kalkıp hazırlanması gerekiyordu.
Tam o sırada telefon üçüncü kez titredi. Bu kez arama değil, mesajdı.
Eylül:
Günaydın. Dün sana yazacaktım ama sonra vazgeçtim.
Hemen altında bir tane daha vardı.
Bugün yazmaya karar verdim.
Defne’nin yüzü yumuşadı. Eylül, üniversitenin ilk gününden beri hayatındaydı; dünün hangi gün olduğunu unutmamıştı. Bu yüzden dün yazmamıştı. Defne’nin o günlerde sessizce kendi içine çekilmeyi sevdiğini, ona zaman vermek gerektiğini biliyordu. Bir gün geç yazmak, Eylül’ün sevme biçimiydi.
Defne:
Günaydın. Hayırdır?
Hiç. Sadece sesini duymak istedim.
Defne gülümsedi.
Eylül:
Ama şimdi işe gidiyorsundur. Akşam konuşuruz.
Tamam. Seni ararım.
Telefonu bıraktı. Eylül’ün mesajı içini ısıtmıştı ama sabahı bekleyen işler vardı. Yataktan kalktı.
Hızlıca hazırlanıp yola çıktı. Bugün işe metroyla gitmeye karar vermişti: Londra’nın sabah trafiğini çekmek istemiyordu, direksiyon başında geçireceği zamanı dosyaya göz atarak değerlendirebilirdi.
Metroya bindiğinde vagon, işe yetişmeye çalışan insanlarla doluydu. Kimi telefonuna gömülmüş, kimi kulaklıklarıyla dış dünyayı uzaklaştırmıştı. Defne kalabalığın içinde kendine yer buldu; bir eliyle tutunurken diğer elinde telefonunu tuttu. Bir yandan dosyaya bakıyor, bir yandan karşısındakilerin hareketlerini farkında olmadan izliyordu: biri çantasını omzunda düzeltiyor, başka biri ekrana bakıp kaşlarını çatıyordu. Hepsi birbirine değmeden aynı yolculuğu paylaşıyordu.
Telefonu yeniden titredi.
Mark:
Neredesin?
Defne yazdı:
İşe gidiyorum.
Cevap hemen geldi.
Bu saatte mi?
Evet.
İşini bırak.
Defne gülümsedi.
Sen de kendi işini bırak.
Benim işim daha güzel.
Bunu tartışmayacağım.
Üç nokta göründü.
Defne, Mark’ın bir cevap daha yazacağını düşündü. Birkaç saniye sonra mesaj yerine bir fotoğraf geldi.
Geçen gün aldıkları koyu mavi kupa masanın üzerindeydi. İçinde kahve vardı. Kupadaki küçük yarış arabası fotoğrafın köşesinde görünüyordu. Mark’ın kupayı özellikle göstermek istediği belliydi.
Altında şu yazıyordu:
“Bu gerçekten çok güzelmiş.”
Defne istemsizce gülümsedi. Mark beğendiği bir şeyi saklamaya çalışmıyor, küçük bir ayrıntıyı büyütmekten de çekinmiyordu.
“Beğenmene sevindim.”
Telefon ekranını kapattı. İstasyonuna yaklaşmıştı.
***
Ofise girdiğinde saat 08.27’ydi.
Jamie onu asansörlerin yanında karşıladı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Baktın mı?”
“Baktım.”
“Bir şey?”
“Bir şey var.”
Jamie gülümsedi.
“Ben de bunu umuyordum.”
Defne ona baktı.
“Ne kadar güveniyorsun bana?”
“Fazla.”
“Tehlikeli.”
“Biliyorum.”
Jamie’nin Defne’yle konuşurken kullandığı rahatlık, ofisteki diğer insanlarla konuşma biçiminden biraz farklıydı. İkisi de aynı üniversiteden geliyordu; Jamie son sınıftayken Defne birinci sınıftaydı. Defne’nin bir ayrıntıyı fark ettiğinde onu sessizce kenara not edip geçmeyeceğini Jamie o zamandan beri biliyordu.
Birlikte koridora doğru yürüdüler. Ofisin sabah telaşı çoktan başlamıştı: kahve makinesinin önünde bekleyenler, ellerinde dosyalarla toplantı odalarına giren insanlar, arka arkaya çalan telefonlar.
Sophie onları görünce yanlarına geldi. Elinde bir tomar belge vardı.
“Bunları çıkardım.”
Defne belgelere baktı.
“Uyumadın mı?”
“Uyudum.”
“Ne kadar?”
Sophie sustu.
Jamie araya girdi.
“Bu sorunun doğru cevabı yok.”
Defne güldü.
“Bunların hepsini sen mi hazırladın?”
“Evet. Bir şeyi kaçırmayayım diye iki kere kontrol ettim.”
“İyi yapmışsın.”
Sophie belli belirsiz gülümsedi.
Defne onun bu titizliğini seviyordu. Sophie ekibin stajyer avukatıydı; mesleğin ilk yıllarındaydı ve bazen gereğinden fazla dikkatliydi. Bir belgeyi iki kez kontrol etmek işi uzatabilirdi ama Defne bunun kötü bir özellik olduğuna inanmıyordu. İnsan bazı şeyleri ancak yeterince önemsedikten sonra iyi yapabiliyordu.
Richard Bennett toplantı odasında onları bekliyordu.
Defne onu her gördüğünde aynı şeyi düşünürdü: Richard hiçbir zaman acele ediyor gibi görünmüyordu.
Oysa çoğu zaman herkesten önce gelmiş olurdu.
Bilgisayarı açıktı, dosya hazırdı, notları yanındaydı. Ellili yaşlarının başında bir partnerdi; herkes aynı anda konuşmaya başladığında sesini yükseltmek yerine daha da sakinleşirdi. Bu da çoğu zaman odadaki herkesin kendi sesini biraz alçaltmasına yeterdi.
“Günaydın.”
“Günaydın, Richard.”
Herkes yerine oturdu. Richard ekrandaki belgeyi açtı.
“Karşı tarafın dün gece gönderdiği yazı bu. Ne düşünüyorsun?”
Defne belgeye baktı. İlk bakışta yazının içeriği önemli görünüyordu; ama onu asıl durduran şey, belgenin ne söylediğinden çok ne zaman ortaya çıktığıydı.
“E-postanın kendisi çok güçlü değil.”
Jamie ona baktı.
“Neden?”
“Tarih yüzünden. E-posta on ikisinde gönderilmiş. Ek dosya da on ikisinde oluşturulmuş. Ama karşı tarafın daha önce sunduğu belge listesinde bu klasör yok.”
Sophie hemen kendi önündeki listeyi açtı. Parmağını satırların üzerinde gezdirerek aradığı bölüme döndü.
“Gerçekten yok.”
“Ben de onu diyorum.”
Richard arkasına yaslandı.
“Peki sence?”
“Önce ellerindeki belge zincirini anlamamız lazım. Bugün bize gösterdikleri şeyin gerçekten yeni mi olduğunu, yoksa daha önce mevcut olup bize verilmediğini kesinleştirelim. Sonra müvekkille konuşuruz. Bu belgenin onların anlatımını değiştirip değiştirmediğini anlamamız lazım.”
Richard başını salladı.
“Daniel’in de görüşünü al. Karşı tarafa şimdilik cevap yok.”
“Tamam.”
Richard dosyayı kapattı. Sonra bakışlarını Defne’ye çevirdi.
“Defne?”
“Efendim?”
“İyi yakaladın.”
Defne küçük bir gülümsemeyle başını salladı.
“Teşekkürler.”
Toplantı sona erdiğinde herkes kendi işine dağıldı. Sophie belge listesini yeniden çıkardı. Jamie karşı tarafın yazısını baştan sona okumaya başladı.
Defne ise dosyadaki belgeleri kronolojik sıraya koydu.
Dokuzuncu tarih.
Onuncu.
On birinci.
On ikinci.
Bir toplantı notu. Bir e-posta. Bir telefon kaydı. Bir sözleşme eki.
Belgeler yan yana geldikçe dosyanın kendi içinde kurduğu zaman çizgisi belirginleşiyordu. Defne’nin işi yalnızca yazılanları okumak değildi; belgelerin birbirine ne söylediğini, aralarındaki boşlukların neye işaret edebileceğini anlamaya çalışıyordu.
Bazen bir dosyanın içindeki insanların kendisinden daha çok belge bıraktığını düşünürdü.
İnsanlar konuştuklarını unutuyordu.
Belgeler unutmuyordu.
Saat 11.20’de Daniel Hughes’la kısa bir görüşme yaptılar.
Daniel yıllardır ticari uyuşmazlık dosyalarına bakan bir barrister’dı; ofisin çalışanı değildi, gerektiğinde dosyaya dışarıdan dahil olur, özellikle hukuki argüman ve duruşma tarafında ekibin yanında yer alırdı. Belgeleri inceledi, birkaç soru sordu. Soruları, meselenin hangi noktalarda açıklığa kavuşması gerektiğini ortaya çıkarıyordu.
Sonra şöyle dedi:
“Bence burada asıl mesele bu e-postanın ne söylediği değil.”
Defne ona baktı.
“Neden şimdi ortaya çıktığı mı?”
Daniel gülümsedi.
“Tam olarak.”
Defne not aldı. Görüşme kısa sürdü ama Defne’nin kafasında yeterince uzun kalacak kadar şey bırakmıştı. Daniel, sabah beri üzerinde durduğu noktayı başka bir açıdan doğruluyordu.
Öğleden sonra müvekkille bir görüşme daha yapıldı. Ardından Richard’la kısa bir toplantı, sonra yine Jamie’yle dosyanın başına dönüş. Her yeni bilgi bir öncekinin yanına ekleniyor; kimi noktaları açıklığa kavuştururken kimi soruları da beraberinde getiriyordu. İşin en dikkat isteyen kısmı buydu: bir ayrıntıyı erken bir sonuca dönüştürmeden, dosyanın bütünü içinde değerlendirmek.
Bu kez elindeki iki belgeyi yan yana koydu.
“Jamie.”
“Efendim?”
“Şuna bak. Bu toplantı on altısında yapılmış.”
“Evet.”
“Karşı taraf bugün gönderdiği yazıda kararın on sekizinde alındığını söylüyor.”
Jamie iki belgeye baktı. Önce birinden diğerine, sonra yeniden ilkine döndü. Defne bekledi. Bulduğu ayrıntıyı açıklamak için acele etmesine gerek yoktu; Jamie’nin belgeleri kendi gözleriyle karşılaştırmasını istiyordu.
“Bu önemli.”
“Bence de.”
“Bunu Richard’a göster.”
Defne ayağa kalktı.
“Gösteriyorum.”
Jamie arkasından seslendi.
“Ve öğle yemeği yedin mi?”
Defne durdu.
“Bu dosyada mı yazıyor?”
“Hayır.”
“O zaman bilemem.”
“Richard’a göster, sonra sandviç. Bu bir talimat.”
“Partner misin sen?”
“Senior Associate. Yetkim dahilinde.”
Defne dosyayı alıp Richard’a doğru yürürken gülümsemekten kendini alamadı. Günün başından beri tarihlerle uğraşıyordu; Jamie’nin öğle yemeğini hatırlatması, bütün o ciddiyetin arasına kısa, tanıdık bir ara sokmuştu.
***
Akşam altıya doğru ofis yavaş yavaş boşalmaya başladı. Telefonlar eskisi kadar sık çalmıyor, toplantı odalarının kapıları birer birer kapanıyor, masaların üzerindeki dosyalar ertesi güne bırakılmak üzere toparlanıyordu.
Sophie çantasını topladı.
“Ben çıkıyorum. Sen?”
“Birazdan.”
Sophie ona birkaç saniye baktı.
“Gerçekten birazdan mı?”
“Ne demek o?”
“Hiç.”
“Git.”
Sophie güldü.
“İyi akşamlar.”
Jamie de kısa süre sonra ceketini aldı.
“Yarın görüşürüz.”
Kapıya yöneldi, sonra dönüp Defne’ye baktı.
“Dosyayı eve götürme.”
“Götürmeyecektim.”
Jamie’nin yüzündeki ifade “inanmadım” diyordu.
“Gerçekten.”
“Tamam.”
Çıktı.
Defne sonunda dosyayı kapattı. Bilgisayar ekranını kararttı, masasının üzerindeki kâğıtları yarın devam edebileceği şekilde düzenledi. İşin bitmiş olması, bütün soruların cevaplandığı anlamına gelmiyordu; yalnızca o gün için yapılabilecekleri tamamlamıştı.
Telefonunu aldı. Ekranda birkaç mesaj vardı.
Mark:
Yaşıyor musun?
Annesinden kısa bir mesaj:
Kızım, nasılsın?
Eylül:
Müsait olduğunda ara.
Defne üç mesaja da baktı. Gün boyunca bildirimleri görmüş ama cevap vermeye fırsat bulamamıştı. İşin içinde kaybolduğu saatler boyunca hayatının geri kalanı durmamıştı; Mark, annesi ve Eylül kendi akışlarının içinden ona ulaşmaya çalışmışlardı.
Önce Eylül’ü aradı.
Telefon iki kez çaldı.
“Sonunda.”
Defne sandalyesine yaslandı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Eylül.”
“Ne?”
“Sen ‘hiç’ dediğinde hiçbir zaman hiçbir şey olmuyor.”
Eylül güldü.
“Tamam. Seni özledim.”
Defne bir an sustu.
Sonra gülümsedi.
“Ben de seni.”
Ofisin camından dışarı baktı. Londra’nın ışıkları çoktan yanmıştı; camın ardında uzanan ışıklar, mesai saatlerinin dışında da devam eden başka hayatları gösteriyordu.
Dün papatyaları denize bırakmıştı.
Bugün sekiz saat boyunca bir dosyanın içindeki birkaç tarihin peşinden koşmuştu.
İkisi de hayatının parçasıydı.
Biri geçmişinden geliyordu.
Diğeri bugünün içinden.
Ve Defne, uzun zamandır ilk kez, ikisinin arasında sıkışmış gibi hissetmiyordu. Geçmiş canını yakmayı bırakmamıştı; yalnızca günün içinde başka şeylere de yer açabilmişti.
Telefonu kulağında, Eylül’ü dinlemeye devam etti.
Sonra çantasını aldı.
Işıkları kapattı.
Ve ofisten çıktı.
Bölüm etkileşimi
