6.BÖLÜM (İSYAN)

Vaveyla Yazarı: Esra Iraz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: 6.BÖLÜM (İSYAN)

8 YIL ÖNCE…

“Türk edebiyatının ilk tiyatro denemelerinden olan şair evlenmesinin yazarını söyleyecek olan var mı?” Sıkıcı derslerden birinin daha içindeydim yine, öğretmenin tüm o anlattıkları kafamı sıraya gömüp uyumaya çalıştığım için boğuk, boğuk geliyordu.

“Evrin… Evrin!” Bu kadın beni delirtecek yemin ederim, hayır uyumama da izin vermiyordu ki.

“Bir daha seni uyurken görmek istemiyorum bu son olsun yoksa disiplin kurulunu tekrar görmen gerekecek.” Of ya! Funda karısından da kalırsam annem kesin beni öldürürdü, cevabını da bilmiyordum üstelik, tam o sırada Uzay dürtüp defterime karaladığı şeyi gösterdi, ya sen süpersin! “Tamam hocam uyumak yok, bu arada cevap Şinasi.”

“İyi derse çalışılmış, evet konumuza dönelim.” Bana karşı gözlerini devirerek dersinin konusunu anlatmaya kaldığı yerden devam etmeyi seçti, bense minnet dolu bakışlarımı Uzay’a doğru attım. Yazdığı cevabın altına; ‘ya sen süpersin’ yazdım. O da kalemini eline alıp; ‘ne demek’ yazdı.

Şu şirret kadın konuşmamıza bile kızıyordu, hayır son ders olunca da geçmek bilmiyordu bir türlü, son 5 dakika bile 1 saat gibi gelmişti, zilin sesini duymamla sırada ne varsa çantama sıkıştırdım. “Hemen eve gidelim be açlıktan ölüyorum.”

Sınıftan çıkarken Uzay önüme geçip geri geri yürürken, şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Yuh be kızım, daha öğlen koca bir döner ayran gömdün, hala aç mısın?” Bilmiyorum anlamında ellerimi iki yana açtığımda daha çok güldü. “Valla hemen eve gitmek yok, sana bir şey göstermem gerek.”

Şimdi heyecanlanmaya başlamıştım işte, Uzay’ı soru yağmuruna tutmam bir şeyi değiştirmeyecekti istesem de imkânı yok söylemezdi, bu huyunu annesinden mi yoksa babasından mı aldığını bilmiyordum ama kimden aldıysa tebrik edecektim, çünkü tam bir katır inadı vardı.

Şehrin bilmediğim mahallelerine gelmiştik, pek sık bina yoktu, geniş bahçeli yerleşim yerleri o kadar çoktu ki zengin inanların yaşadığına ikna olabilirdim, belki devlet başkanının evi bile buradadır kim bilir? Bir konu açmazsam artık sıkıntıdan patlayacaktım. “Ya Uzay, sana bir şey sorabilir miyim?”

Derin düşüncelerinden sıyrılıp bana döndü. Hızlı, hızlı yürüdüğümüz için yavaşlayınca anlamıştım, bacaklarım deli gibi sızlıyordu. “Söyle güzelim, ne takıldı aklına?” Biraz özel konulara girmek için güzel bir yerdi. Sessiz sakin, utanıp sıkılmadan anlatabileceğim ama konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum.

“Seni her gördüğümde kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor, normal mi bu?” Ne dediğimi az çok anlamış gibiydi sanırım, başını hafif tebessüm ederek eğmişti, ah hayır ya! Ya ters bir şey söylerse? Ya arkadaşlığımızı bitirirse? “Nasıl yani, anlamadım?”

“Tamam bak demedim say, sana aşık falan değilim, arkadaşlığımızın bitmesini hiç istemiyorum.” Yürümeyi bile bırakmıştım, dediğim şey yüzünden yerin dibine girebilirdim, Uzay’dan bir şey saklayamıyordum, nasılsa bir şekilde anlıyordu. Yani uzun zamandır birbirimizi tanıyorduk bunun da etkisinin olabileceğini kendime hatırlattım.

“Evrin bana bak, arkadaşlığımız bozulmayacak, doğal şeyler bunlar kalbinin atması falan sadece kafan karışık o kadar, sadece zamana bırakalım sende emin olursun olmaz mı?” Gözlerimin içine öyle bakma be vicdansız! Salak, salak şeyler söyleyip kendini rezil eden insanlardan da oldum sonunda, gerçekten tebrik ediyordum kendimi.

“Tamam şimdilik unutalım bunları, oha! O ne be!” İleride insanların bazıları aksi yöne koşuyor karşılarında beliren devasa yaratıkları ellerindeki sopalardan çıkan renkli ışıklarla durdurmaya çalışıyorlardı, iki genç ele ele tutuşmuş sopalarını yaratığa uzatmışlar etraf bir anda duman altı olmuştu, yoğun gri sis kaybolmaya başladığında görüş alanımız yeniden açıldı fakat ortadan kaybolan devasa yaratığın yerinde irili ufaklı yeni yaratıklar ortaya çıkmıştı.

Az ileriden gelen biri vardı nefes nefese önümüzde durduğunda dinlenmek için kendine biraz zaman tanıdı ama bu en fazla 10 saniye sürmüştü. “Uzay neredeydin oğlum sen! İsyan çıktı, her yerden gece yaratığı çıkıyor durduramıyoruz.”

“İsyan mı, kimin işi olduğunu biliyor musun? Evrin, buradan gitmemiz lazım hemen.” Uzay aniden koluma yapıştığında hala karşımda yaşananlara bakıyordum, herkes Harry Potter filmlerinden çıkmış gibiydiler tek eksik, pelerinleri yoktu, Allahım ben neler diyordum böyle? “Burada ne döndüğünü anlatmadan bir yere gitmiyorum, duydun mu beni hem bu çocuk kim?”

“Kim başlattı bilmiyorum ama gitmem gerek doğu kanadını rapor etmeliyim.” Aniden kahverengi ışık huzmeleri çocuğun etrafını sardı ve ortadan kayboldu, ağzım açık bir şekilde olanı izlerken tam yakınımıza bomba gibi bir şey düştüğünde ikimizde birkaç metre geri savrulduk.

Zorla yerde oturur pozisyona geldim, aniden yere düşmenin etkisi şiddetli bir ağrıyı da beraberinde getirmişti, gözlerime kaçan tozlardan bahsetmiyordum bile çünkü gözlerimi kırpamayacak kadar acıyordu. “Bak anlaşma şu; İlerideki büyük binaya girmemiz gerekiyor, sonra ne istersen anlatacağım, tamam mı?”

Daha gençliğimin baharında ölmeye niyetli değildim, ayrıca uçan tuhaf şeyler acayip ödümü patlatmıştı, kafamı olumlu anlamda salladığım an aynı şekilde karşılık verdi, bir şekilde yerden kalkmayı başardığımda koluma tekrar yapışıp beni ara sokaklardan birine sürükledi. Açık alan güvenli gözükmüyordu zaten, en iyisi ara sokaklardan birine gitmekti orası daha güvenli duruyordu.

Ah ne diyordum ben! Ara sokakların güvenli olduğunu mu? Ne kadar erken konuştuğumu şu an karşımda olan yaratığa bakarak anlayabiliyordum, Uzay beni geri sürüklediğinde fazla uzağa gidemeden oraya da bir yaratık inivermişti, ben böyle işi sikerim şimdi! Ölmek istemiyorum lan ben. “Uzay bir şeyler yapalım, bir şekilde kaçalım hatta ölü taklidine bile razıyım, bu siktiğimin şeyleri bizi yemeye istekli görünüyor.”

Uzay birden elimi tuttu. “Sakın bırakma!” Nereden çıkardığını bilmiyordum ama onun da mavi sopası vardı! Anlamadığım dilde bir şeyler söylemeye başladığında korkudan iyice yerime mıhlandım. “Şimdi dediklerimi beraber sesli söyleyeceğiz aynı anda.” Altıma edeceğim şimdi eşek kadar kızım Uzay bana neler diyordu, sihirli sözcüklerin işi yaramasını umarak el mahkûm kafa salladım.

“Sant-i Amon, Sent-e İn. Yaratıklar yok olana kadar söylemeye devam etmeliyiz anladın mı, şimdi!” Aynı anda söylemeye başladık, sanki bizden çıkıyormuşçasına ortamızdan göğe yükselen mavi ve turuncu karışık bulutlar üzerimizden aşağıya doğru inmeye başlamışlardı, Uzay ses desibelini yükselttiğinde elimi sıktı, benim de yapmamı istiyor olmalıydı, sesimi yükselterek söylemeyi bırakın tam olarak cümleyi kuramıyordum bile yuvarlayarak söylüyordum, ne biçim dil yapmışlarsa.

Elektriklenmiş bulutlar yönlerini bulamıyor gibiydi, Uzay elimi bırakmadan arkama doğru döndü sırtını sırtıma yasladı. “Bak şimdi, boştaki elinin avuç içini önündeki yaratığa uzat, ona nişan aldığını düşün.” Dediğini yaptım ama bir şey olmuyordu. “Sözleri söylesene!”

Aman onu unutmuştum, bir yandan sözleri söylemeye çalışıyor bir yandan da sakin kalmaya ama dizlerimin bağları çözülmüştü bir kere titriyorlardı. Elektriklenmiş renkli bulutlar artık yönlerini bulmuş gibiydiler doğruca kat kat büyüyerek yaratığın etrafını sarıyordu, sanki onu sıkarak boğuyormuş gibiydi.

Bir anda büyük bir patlamayla yaratık ortadan kayboldu, arkamda ne olduğunu görmek için döndüğümde oradaki yaratıkta ortadan kaybolmuştu. “Lan bunları bi, biz mi öldürdük?” Uzay kafasını gülümseyerek salladığında korku dolu gözlerle ona bakmaya devam ediyordum, binaya gidene kadar sorgulamak yok, hay buna evet diyen kafama sıçayım. “Evet biz öldürdük, hadi sallanmadan gidelim.”

Her yandan dumanlar yükseliyordu, kuytu birkaç yerde yaralanmış insanlar vardı, yanlarına ulaşmış sağlık görevlileri tedavi etmeye çalışıyordu, kanalizasyon borusunun önüne geldiğimizde Uzay içine girmek için atıldı. “Dur lan! Onun içine girmeyeceğiz değil mi?”

“Evrin, Allah aşkına soru sorma, kafamda bin türlü şey var zaten, binaya girmemiz için en güvenli yol bu hadi sallanma.” Oldukça dar olan boruya daldığında başka şansımın olmadığını biliyordum, dışarda kaldığım her an ölebilirdim. Zaten biraz süründükten sonra kanalizasyon borusunun yerini metro tünellerine bırakmıştı, sessiz geçen 15 dakikanın sonunda yukarı çıkan bir merdivenin önüne gelmiştik, Uzay hiç düşünmeden yukarıya tırmandığında peşinden çıktım, kendimi kocaman bir holde bulacağımı bilmiyordum tabi. “Ee, şimdi ne yapıyoruz?”

“Sağdan gideceğiz.” Zorunda olmadıkça benimle konuşmuyordu bile, delirmek üzereydim çünkü yaşadıklarımı bir türlü anlamlandıramıyordum. Dediği gibi sağdan gidiyorduk karşımıza bir kapı çıkmasına sevinsem mi, korksam mı bilememiştim her an bir şey çıkacakmış gibiydi.

Uzay kapıyı açtığı gibi beni içine ittirdi ardımdan kapıyı kapatıp kilitledi. “Uzay açsana kapıyı, neden kilitledin beni, mal mısın?” Bir yandan kapıyı yumruklayıp, bir yandan tekme atıyordum, şerefsiz piç! Ne yapmaya çalışıyordu? “Bu senin iyiliğin için, şimdi uslu bir kız ol ve beni burada bekle.”

---

UZAY

“Her yerde seni arıyordum, koruma kalkanı zayıflıyor her an içeri girebilirler.” ‘Hassiktir! Bir bu eksikti’ demeyi istiyordum fakat bir türlü içimden gelmiyordu. “Kurul içeriden çıkmadı mı daha, bir açıklama yapmaları gerekiyor.”

“Bilmiyorum ortak iç kuvvetler tetikte bekliyor, hazır durumda olan tüm takımları sahaya yolluyorlar, şimdiden 20 kişiyi kaybettik.” Toprak’ın söylediklerine inanasım gelmiyordu, nasıl bu kadar kısa zamanda binlerce gece yaratığı dünyamıza sızabiliyordu, sıkıntıyla iç geçirdim.

“Peki Doğu Karargâhı ne durumda?” Endişeli hali beni de geriyordu, sabahtan beri anneme ulaşamamıştım, işi vardır herhalde deyip geçiştirmiştim, hay sikeyim böyle işi. “Orası da aynı durumda sanırım, oradan hiçbir koruyucuyla bağlantı kuramıyoruz.”

“Merak etme ortak, bunun da altından kalkarız evvel Allah.” Omzuna dokunduğumda o da aynısını yaptı, doğu karargahında beraber büyümüştük sonra Evrin’in yanına gönderileceğimi öğrendiğimde kısa bir süre ayrı kaldık çok geçmeden ailesi Batı karargahına eğitmen olarak atandığında beraber eğitim görmeye devam etme şansımız olmuştu.

“Hadi şu yaratıkların kıçını tekmeleyelim.”

---

Toplantı odasında gerginlik ve endişe hakimdi, üst rütbeli koruyucular aralarında tartışıyorlardı. Odayı büyük çapta bir uğultu kaplamıştı her kafadan bir fikir çıkıyordu, baş koruyucu söze girdiğinde uğultular aniden kesildi. “Evet konsey üyeleri, olası bir isyan durumundayız. Takımların büyük çoğunluğunu sahaya gönderdik fakat kayıplarımız artıyor, karargâhın tahliyesini öneriyorum.”

Birden kesilen uğultular yeniden yükseldi, kimileri; “Hayır evimizi terk etmiyoruz, sonuna kadar savaşalım.” Diyordu. Kimileriyse; “Tahliye etmemiz birçok koruyucuyu ayakta tutacak, buna mecburuz.” Olmuştu.

Baş koruyucu derin bir nefes çekti içine, böyle her kafadan ses çıkması hayra alamet değildi, karar veremedikleri her anda sevdikleri ölüyordu, ailesi ölüyordu, herkes panik içindeydi. “Saygıdeğer konsey üyeleri, oylamanıza sunuyorum. Kabul edenler, etmeyenler?”

Herkes fikrini oyunu kullanarak belirttikten sonra baş koruyucu ayağa kalktı. “Evet oy çokluğuna göre karargâhın tahliyesine karar verilmiştir.”

Ve tekrar uğultular… Baş koruyucu sıkıntıyla yerine oturduğunda aniden kapının sertçe açılmasıyla bütün sesler kesildi. “Demek kaçmaya karar verdiniz sizi korkaklar.”
Herkes sesin geldiği yöne bakarken Erdi gayet neşeliydi, dediği olmuştu çünkü, koruyucular bir korkak gibi kaçıyorlardı. “Demek Doğu ve Batı Karargahlarını karıştıran sensin, kendini bu kadar küçük düşüreceğini tahmin etmemiştik.”

Erdi o anda iştahlı bir kahkaha patlattı, konsey üyeleri yerlerinden kalkıp ona karşı siper aldığında Erdi’nin yanındaki adamları da onlara karşı değneklerini doğrulttu. “Asıl kendini küçük düşüren sensin sözde baş koruyucu Ömer Arslan, yeraltı halkını küçük gördünüz, onları sindirmeye çalıştınız ama onların soyundan geldiğinizi unuttunuz, bu sana küçük bir ders olsun sevgili koruyucu kardeşim, bir gün yeraltı halkı bütün dünyaya hükmederken ben sizin köleler gibi sefil olmuş halinizi uzaktan izleyeceğim.”

Erdi adamlarına işaret verdi, bir kısmı konsey üyelerini rehin alırken yanında kalan kısmıyla odadan çıktı, koridordan sola saptı, aşağı kata ana kumanda odasına doğru yürürken hala Ömer sefilinin şok olmuş suratını düşünüyordu, her şey daha yeni başlıyordu. Asırlar boyunca kendini koruyucu zırvalığına inandırmış bir nesil tarih sahnelerinden yavaş, yavaş temizlenecekti, onun yerine sayfalar Erdi Aksu komutanlığında yıkılan eski düzenin yeni bir düzene boyun eğdiğini yazacaktı, o günün gelmesini iple çekiyordu.

Gece yaratıkları kalkanların düşmesiyle karargâhın içine kadar girmişlerdi, birkaç koruyucu onları yok etmek için çeşitli ayinler yapıyorlardı, Uzay bir yandan önündeki yaratığı haklamaya çalışıyor bir yandan da tabiri caizse ölmemeye, sayıları gittikçe artıyordu. İçeride ne varsa tuzla buz olmuştu, bazı yerler alev almıştı, o sırada Toprak bir gece yaratığını ortadan ikiye ayırdı, nefesini zar zor toparlıyordu ikisi de çok yorulmuştu. “Bu siktiğimin şeyleri her yerde.”

“Aynen ortak, öldürmeye bak riskli yaralar almaktan kaçın.” Erdi ana kumanda odasına giriş yaptığında yanındaki adamları değnekleriyle üzerlerine koruyucu kalkan oluşturdular, içeride hali hazırda savaşan bazı koruyucular Erdi ‘ye karşı savunmaya geçmişlerdi ama maalesef korumaları savaş ayinleriyle etkisiz hale getiriyorlardı.

“Burada daha fazla koruyucu rolü oynamana gerek kalmadı oğlum, gidiyoruz.” Uzay ve Toprak birbirlerine baktılar, karşılarında Erdi ve adamları en ufak bir ters hareketi bekliyorlardı. “Ne rolü lan ne diyor bu şerefsiz, konuşsana!”

Toprak, Erdi’nin suratına tükürürcesine konuşuyordu, daha az önceden beri sırt sırta savaştığı arkadaşı babasının buradaki casusluğunu yapıyor olamazdı. “Üzgünüm ortak.” Uzay konuşmayı reddediyordu, ‘zavallı Toprak gerçekten neler döndüğünü anlatabilsem sana.’ Diye geçiriyordu içinden çünkü bilmediği o kadar çok şey vardı ki, belki günün birinde onu anlayabilirdi.

Babasının yanında durduğunda korumalardan biri portal açtı, herkes sırayla içinden geçerken belki de bir daha aralarının hiç iyi olmayacağını bildiği arkadaşına son kez baktı.

---

“Bana biriniz burada ne olduğunu açıklayabilir mi, ayrıca bu insanlar kim?” Evrin herkese meraklı gözlerle bakıyordu, annesi, Uzay, tanımadığı başka bir kadın ve adam vardı, şaşkın ruh hali herkesi tedirgin ediyordu. Haklılardı da karşılarında tam her şeyi öğrenmesi gerekirken kafası karışan etrafındaki herkese deli gözüyle bakan bir adet Evrin duruyordu.

“Alya sana söylemiştim, daha erken demiştim.” Alya bir sağa, bir sola volta atıyordu, kocasının dedikleri doğru olamazdı, artık bir saniye daha kızından ayrı kalmak istemiyordu. “Hayır Sadi amca geç bile kaldık, artık kendini koruyabilecek yaşta.”

Uzay konuşmayı devraldığında, Alya haklı olduğunu başkası tarafından teyit ettirmenin haklı guruyla kocasına bakıyordu, sonra Uzay’a dönüp memnuniyet yüklü tavrıyla omzuna dokundu. “Uzay haklı hayatım, Nermin hanıma da senelerdir yük olduk.”

Alya ve Sadi, Nermin’e minnetle baktılar, senelerdir kızlarını bir anne şefkatiyle seviyor ve sahip çıkıyordu, onu Erdi de dahil gelebilecek tüm kötülüklerden korumuştu ve hala üstüne düşen görevi ihya ediyordu. “Alya Hanım 12 sene bunu layıkıyla sürdürdüm bir gün bile yük değildi emin olun.”

Bu sefer konuşma sırası Nermin Ulus’taydı, asla Evrin’in ona yük olduğunu düşünmemişti, Allahtan hep bir çocuk sahibi olabilmek için dua etmişti fakat rahmetli kocasının terk edip gittikten 2 yıl sonra evde sakladığı mektupta kısır olduğunu ve onu üzmemek için gittiğini söylediğinde artık çok geçti. Sonra günün birinde Sadi kucağında Evrin ile geldiğinde dünyalar onun olmuştu.

“Anne sen bir şey söyle bari ne görevi ne yük olması? Daha saatler önce bir yaratık beni öldürmek üzereydi ama, ama.” Evrin ayağa kalkmış Nermin annesinin karşısına dikilmiş gerçekten elle tutulur bir cevap arıyordu. “Uzay beni bir yere getirdi sonra anlamadığım bir şekilde ışınlanarak buraya geldik, anne bir şey desene?” Şimdiyse herkesin teker teker yüzüne bakarak konuşuyordu, sağlam cevaplara ihtiyacı vardı yoksa kafayı yiyebilirdi.

“Anne, Uzay amına koyayım konuşun be! Durun biraz kamera şakası falan değil mi? Tabi ya kesinlikle bu bir rüya ya da ben deliriyorumdur, ben, ben!” Sadi kızını daha fazla acı çekerken görmek istemiyordu, zamanının gelmediğini gayet iyi bilmesine rağmen Uzay ve karısını kıramamıştı, inanmak istemiyordu ve inanmayacaktı da şu an bu dünyaya ait değildi ve üstündeki tehditten bihaberdi. Cebinden değneğini çıkardı ve Evrin’in önünde durdu, alnına dokundurduğu an yere yığıldı, Uzay çabuk bir hamleyle kavradı üçlü koltuğa yatırdı.

“Sadi ne yaptın sen!” Alya olanları anlamış eşine içten içe kızıyordu, Uzay itiraf etme işinin bozulduğuna üzülüyor ve oynadıkları oyunun daha fazla süreceğine kızıyordu belki de şimdi olanları anlayabilse Evrin ile tarihin görüp görebileceği en güçlü koruyucu takımını kurabilirlerdi ama maalesef bu artık olmayacaktı, Nermin ise bu işten en karlı çıkan kişiydi, kızının yanında kalmasını istiyordu, onu gerçek anlamda sahiplenmişti.

“Bi’ tanem Evrin bir süre daha Nermin’de kalmalı, hepiniz gördünüz ruhu gücünü kabul etmiyor, Uzay ile gece yaratığını öldürmek için kullandıkları ayini dahi inkâr etti.” Sadi doğruyu söylüyordu, herkes hemfikirdi bu konuda, Erdi durmayacaktı Evrin’i bulduğu ilk fırsatta öldürmeyi deneyecekti, şimdilik bir süre daha bu sır saklı kalmalıydı.

“Sadi haklı maalesef, bende isterim Evrin gerçekleri kabul etsin, sahiplensin, ilerde güçlü bir savaşçı olsun, fakat şimdilik benim yanımda kalmaya devam etmesi daha mantıklı.” Nermin de sözünü söylediğinde herkes ikna olmuş görünüyordu, Sadi odadakilerden onayını aldığında Evrin’in başucuna oturdu, değneğini tekrar baş kısmında döndürerek ayin sözlerini söyledi, hafızasının içine girerek bugün içinde yaşadığı anıların bir kısmını rüya görmüş gibi gösterdi, onlara ait anılarını da bir siluet gibi bulanıklaştırdı ve son bir şey kalmıştı, küçük bir inanç tohumunu kızının ruhuna yerleştirdi, onunla bütünleşecek ve o gün geldiğinde yaşadığı her şeye inanacaktı.

---

Nermin; Alya, Sadi ve Uzay’ı kapıdan geçirdikten sonra mutfağa girerek akşam yemeklerini hazırladı, bugün yaşananlar onu fazlasıyla korkutmaya yetmişti. Evrin’in evden gidecek olması onu fazlaca gaflete düşürmüştü, fakat kızının uzun süre daha yanında kalacak olması içinin bir nebze de olsa rahatlamasına yetmişti.

“Uyandın mı hayatım?” Evrin yatakta yarı uykulu bir vaziyette yatıyordu, hala yanında olduğunu görmek bile ona yetiyordu, Evrin sadece “Hı, hı!” Diyebilmişti çünkü.

“Hadi toparlan da salona gel akşam yemeği yiyelim.” Nermin tam arkasını dönüp odadan çıkacak iken Evrin’in “Annecim.” Demesiyle durdu. “Seni seviyorum.” Bir de peşinden öpücük atmıştı, Nermin’de aynı şekilde kızına karşılık verdi.

“Bende seni seviyorum, istiridyedeki incim.” Nermin hanım salona doğru ilerlerken içeriden gelen seslerle irkildi, temkinli adımlarla koridorun sonuna ulaştığında salonun ortasında beliren portaldan gelen yabancı adamlara karşılık vermek amacıyla mutfağa uğrayıp ekmek bıçağı almayı ihmal etmemişti.

“Evimden hemen çıkın!” Yabancı birkaç adamdan sonra içeriye giren kişi Erdi ’den başkası değildi, en son gelen kişi olsa da adamları öne geçmesi için ona alan açmıştı. “Sadece içerideki sünepeyi alıp gideceğim, canını seviyorsan yolumdan çekil.”

Nermin arkasına sakladığı ekmek bıçağını öne çıkarıp beceriksizce sağa sola savuruyordu, Erdi gördüğü manzara karşısında alaycı gülüşünü sergilemeden edememişti. “Kızımı götürmek için önce cesedimi çiğnemen gerek.”

“Bir sıradana göre fazla cesaretlisin, dağıtın burayı!” Erdi karşısındaki kadının cesaretine çok kısa bir süre de olsa hayran kalmıştı, sıradanların bir koruyucu karşında bile hiç şansı yoktu bunu bilmesine rağmen karşı koymaktan çekinmemişti, adamları silah sesleriyle evin tamamını hatta mahalleyi inletiyorlardı, rastgele açılan silahlardan saçılan kurşunlardan birin Nermin’ e isabet etmesiyle acı bir çığlık attı.

Açık portaldan geri giden Erdi ve arkasından susturdukları silahlarıyla adamları eşlik etmişti, hepsi gitmeden önce son kalan adamlardan biri kadının yanına katlanmış bir kâğıt attı.

---

Gözlerimi zorlukla araladığımda kaç saat uyumuş olabileceğimi hesaplamaya çalışıyordum, çok garip rüyalar görmüştüm hatta ona rüya denemezdi kesinlikle kabustu. “Uyandın mı hayatım?”

Annem kapıdan bana gülümsüyordu, boğazım uyumaktan dolayı kurumuş ve tuhaf bir tada bürünmüştü bu yüzden sadece “Hı! Hı” Diyebilmiştim. “Hadi bakalım toparlan da salona gel akşam yemeği yiyelim.”

“Annecim.” Tam arkasını dönecek iken dediğime durdu ve tekrar bana döndü. “Seni seviyorum.” Bir de peşinden öpücük gönderdiğimde gülümseyip aynı şekilde karşılık verdi.

“Bende seni seviyorum, istiridyedeki incim.” Annem salona doğru gittiğinde bende usulca yatakta doğruldum, her yanım tutulmuş olmalıydı, ayrıca gördüğüm rüya aklımdan bir türlü gitmiyordu. Kaçmaya çalıştığım ama başarılı olamadığım bir yol ve karşımda devasa yaratıklar vardı, Uzay’la el ele vermiş savaşıyorduk sonra okuldan sonra ona aşkımı itiraf ettiğim an geldi aklıma, o anda ellerimi suratıma kapatmaktan kendimi alamamıştım, Allahım ben nasıl öyle şeyler söyledim ya?

İçeriden gelen kaba erkek sesiyle evde yalnız olmadığımızı fark etmem uzun sürmedi, elime geçen sert bir vazoyu kapıp yavaşça salona doğru ilerledim, sesler yaklaştıkça artıyordu hatta birinin; “Bir sıradana göre fazla cesaretlisin, dağıtın burayı!” dediğini bile duymuştum, silah sesleri bütün evi inletirken annemin çığlığını duyabiliyordum, koridor duvarına çöküp kendimi gelecek olası mermilerden korumaya çalıştım.

Sesler kesildiğinde ne olacağını umursamadan ölmeyi dahi göze alarak salona koştum fakat etrafta kimse yoktu, sadece yerde kanlar içinde annem yatıyordu. “Anne! Ambulansı arayacağım, ölmeyeceksin, bırakma beni.”

Yanına diz çökmüştüm gözlerimden yanaklarıma ulaşan göz yaşlarına lanet ediyordum, ellerim titreyerek telefonun tuşlarına basmaya çalışıyordu. “Alo! Annem ölüyor, ne olur çabuk gelin, gürbüz mahallesi 75 numaraya ambulans gönderin, annem vuruldu yalvarırım çabuk olun!”

Üstümdeki tişörtü çıkarıp yaraya bastırdım bu ambulans gelene kadar annemi canlı tutmaya yetmeliydi, hayatımdaki tek ailemi böyle kaybetmemeliydim. “Meleğim, bana bir şey, olursa.”

“Hayır annem bir şey olmayacak merak etme, ambulans yolda.” Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırmıştı, boşta kalan elimin tersiyle sildim, O kadar acı çekmesine rağmen gülümsemeye çalışıyordu, hep istiridyedeki incim derdi bana, annemde benim incimdi, hayattaki tek varlığımdı.

“Büyüyeceksin ve güçlü bir, koru…” Sözlerini tamamlayamadan ecel onu benden alıp götürmüştü, açık kalan gözlerini elimle kapattım. Son kez sarıldım, son kez öptüm, rabbimin onu bana tekrar geri getirmeyeceğini bilerek daha çok ağladım başında, yararı yoktu. Akşam üzeri eve giren şerefsizler bu dünyadaki en değerlimi hiç acımadan koparmışlardı hayattan.

Gözden kaçırdığım bir kâğıt parçası ilişti, annemin cansız bedeninin hemen yanında duruyordu, elime alıp katlarını açtım yazanı okudukça daha da bir dehşete düştüm, gelenler her kimse beni de öldürmek istiyorlardı.

“Sıra Sende…”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.