15. bölüm / 23
Yeryüzü Koruyucuları -BAŞLANGIÇ-KİTAP OLUYOR14.BÖLÜM (HASTA KALP)
Bölümler 23Şu an: 14.BÖLÜM (HASTA KALP)
- 1 YERYÜZÜ KORUYUCULARI (BAŞLANGIÇ)1.797 kelime
- 2 1.BÖLÜM (YALAN HAYAT)2.260 kelime
- 3 2.BÖLÜM (ENERJİ GRUBU)3.700 kelime
- 4 3.BÖLÜM (ASTRAL GEZGİNİ)4.183 kelime
- 5 4.BÖLÜM (ENERJİ İKİZİ)3.609 kelime
- 6 5.BÖLÜM (YILLARDIR BEKLENEN)3.408 kelime
- 7 6.BÖLÜM (İSYAN)3.104 kelime
- 8 7.BÖLÜM (KRİTİK 24 SAAT)3.235 kelime
- 9 8.BÖLÜM (ESKİ ALFA TAKIMI)3.179 kelime
- 10 9.BÖLÜM (ALTERNATİF GELECEK)3.882 kelime
- 11 10.BÖLÜM (BÜYÜK TOPLANTI)4.719 kelime
- 12 11.BÖLÜM (BİR KARMAŞIK GÜN)4.270 kelime
- 13 12.BÖLÜM (KIYAMET PROJESİ)5.140 kelime
- 14 13.BÖLÜM (SAHİPSİZ KORUYUCU)4.588 kelime
- 15 14.BÖLÜM (HASTA KALP)7.506 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 15.BÖLÜM (ÖLÜME YAKIN)5.569 kelime
- 17 16.BÖLÜM (YERYÜZÜ OYUNLARI PART-1)6.656 kelime
- 18 17.BÖLÜM (YERYÜZÜ OYUNLARI PART-2)5.274 kelime
- 19 18.BÖLÜM (SEÇİMLER-SONUÇLAR)5.970 kelime
- 20 19.BÖLÜM (ŞİFACI)5.915 kelime
- 21 20.BÖLÜM (KIYAMET DENEKLERİ)6.128 kelime
- 22 KARAKTERLERİN SON BİR MESAJI VAR!620 kelime
- 23 TEŞEKKÜRLER...1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bayrama 3 gün kala ancak vakit bulabilmişti oğlu için bayramlık almaya, işlerini çabucak halledip karargâha geri dönmeliydi, bayram öncesi işleri bitmek bilmiyordu bir türlü.
“Anne! İleride park var lütfen biraz oynayabilir miyim?” Cavidan Hanım tam eve gitme hayallerine dalmışken oğlunun ani çıkışıyla durdu, şu an isteklerine cevap verebileceğini sanmıyordu.
“Tuğracığım sonra gitsek, annenin işe dönmesi gerekiyor çünkü.”
“Anne ama söz vermiştin?” Arabada seyir halindeyken bir de oğlunun ısrarları iyice bunaltmaya başlamıştı, ne zaman vakit yaratmaya çalışsa da işleri yüzünden bir türlü fırsat bulamıyordu. Yakınlarda bir parka denk geldiklerinde kısa süreliğine de olsa oğlunun istediğini yapacak ve biraz da olsa yatıştıracaktı.
“Bak bebeğim, fazla vaktimiz yok o yüzden biraz oynarsın sonrasında karargâha döneriz anlaştık mı?” Tuğra annesinden gelen onay cümlesiyle oturduğu yerden sevinmeye başladı, anne ve babasının sürekli işi vardı, uslu bir çocuk olduğunda istediğini yapabileceğine dair söz almıştı ebeveynlerinin yerine getirmesini istiyordu.
Cavidan Hanım arabasını parkın yanındaki yolun kenarına koyduğunda Tuğra kendini dışarı attı, Cavidan’ın; “Koşma, düşeceksin!” ihtarlarına karşı uyumsuzdu, dinlemiyordu bile. Dönen kaydırağa ilerledi birkaç kere kaydıktan sonra salıncağa binmek istedi fakat sallanan çocukların yanında sıra bekleyenlerin de olduğunu gördü, belki daha sonra binerse azalabilir diye düşünerek tutunma demirine yöneldi. Cavidan parkın etrafında konumlandırılmış banklardan birine oturmuş oğlunu seyrediyor geç kalmamak için de ara sıra saatin kaç olduğunu yokluyordu.
Tuğra, tutunma demirinde vakit geçirse de sıkılmıştı salıncağa binmek istiyordu fakat sıra az olsa da bitmiş görünmüyordu, tutunma demirinden ayrılıp salıncaklara yöneldi en azından sıra beklemek daha iyi bir seçenek gibi görünüyordu.
“Salıncak sıramı kapmak istiyorsan çok beklersin önce ben bineceğim.” Az çok onun yaşlarında olan kız çocuğu sırasını kaptırmamak konusunda kararlı görünüyordu, büyük çocuklar sürekli onunla uğraşıyordu çünkü.
“Yok kapmak istemiyorum, binmek için sıra beklemeye geldim.” Alin biraz da olsa rahatlamıştı, en azından zorbalık yapmak için gelmeyen bir çocuktu tanışmak için elini uzattı.
“Benim adım Alin, seninki ne?” Tuğra, salıncak demirine yaslanmış kızın aniden tanışmak için elini uzatmasına çok şaşırmıştı. “Büyükler gibi mi tanışacağız?” Alin’in rahat ve kendinden emin duruşu Tuğra’yı biraz korkutmuştu, utana sıkıla elini sıktığında; “Benim adım da Tuğra.” Diyerek elini çekmek için ani bir hamlede bulundu.
Alin, kalbine saplanan acıyla birlikte Tuğra’nın bırakmayı denemiş olsa da elini daha sıkı tutmaya başladı. “Elimi bırak, çok acıyor!” Ne kadar söylemiş olursa olsun karşısındaki kız daha sıkı tutmaya devam ediyordu, ikisinin etrafında enerji özlerinden yayılan aurayı fark ettiğinde artık çok geçti. Benzer bir sızı Tuğra’yı da esir aldığında; “Anne!” diyerek bağırmaya başladı. Durumu fark eden Cavidan endişelenmiş olsa da sebep olan şeyi çok iyi biliyordu, çocukların yanına ulaştığında ikisi de acıyla yere çöktü.
“Çocuklar iyisiniz korkmayın, bu kötü bir şey değil.” Cavidan Hanım rahatlatmaya çalışıyordu fakat gören olmayacağını bilse de hala insan nüfusunun çoğunlukta olduğu mahallede olmaları büyük bir sorundu.
“Alin! Kızıma ne oldu?” Uzaktaki banklardan birinden kalkan kadın koşarak yanlarına varmıştı bile, Cavidan’ın aksine daha telaşlı görünüyordu. “Uzun zamandır atakları yoktu, acil ambulansı arayın kızım kalp hastası.” İlk kelimelerini kendi kendine söylüyormuş gibiydi sonra Cavidan’a ambulansı araması için direktif verdiğinde gözlerini çocuklardan ayırıp kadına döndü.
“Ambulansı beklersek uzun sürer, sokağın kenarında arabam var daha çabuk gideriz.” Şermin Hanım yaşanan duruma anlam vermekte güçlük çekiyordu, görü yeteneği sayesinde kendini bildi bileli enerji denen renkli ışıkları görebiliyordu fakat kendi kızının etrafında görmesi tamamen yeni bir şeydi, cevabını sonra da alabileceği bu konuyu şimdilik rafa kaldırıp çocukların ellerini zorla ayırdılar. Kucaklarına aldıkları gibi yola koyuldular, parkın etrafındaki çoğu meraklı gözleri artlarında bırakarak arabaya bindirdiler.
“Siz koruyucu musunuz?” Cavidan arabayı çalıştırırken arka koltukta çocukların yanına geçen Şermin’e anlamayan gözlerle döndü. “Siz değil misiniz?” Soru sormaktan ziyade normal bir cümle söyler gibi tonlama yaptıktan sonra hızla bulundukları yerden uzaklaştı, direksiyonu karargâh yönünde çevirdi.
“Endişelenecek bir şey yok, bende doktorum. Kalbinde ne gibi bir sorun var sık sık atak geçiriyor mu?” Oğlunun enerji ikiziyle tanışmış olmasına sevinse mi yoksa kızın hastalığına üzülse mi bilememişti, rahatsızlığıyla ilgili soru sorarak branşı olmasa dahi müdahale edecek doktora doğru bilgi verebilmeyi unut ediyordu.
“Doğuştan kalp kasları sorunlu, Kardiyomiyopati dedi doktorlar. Çok çabuk yoruluyor parkta oynasın hiç istemiyorum ama çocuk işte, yaşıtları gibi normal bir hayat süremiyor güzel kızım.” Alin acıdan bayılmış annesinin kucağında öylece yatıyordu, Tuğra ise olaylara anlam veremediği için fazlasıyla korkmuş görünüyordu arka koltukların diğer köşesine iyice sinmişti.
“Bir de karargâh doktorlarımız baksınlar, insanların doktorları da iyidir fakat koruyucularımızın elindeki imkanlar daha kapsamlı, hiç endişelenmeyin.” Onlar birbiriyle konuşurken karargâhın önüne varmışlardı bile güvenli enerji bariyeri sayesinde sadece öndeki okul görünüyordu, kapıdaki güvenlik arabanın geçmesine izin verdi, kapıdan geçtikleri anda bütün ihtişamıyla karargâh görünüyordu. Cavidan arabalar için ayrılmış yoldan karargâh hastanesinin acil kapısına kadar sürmeye devam etti.
“10 yaşında kız çocuğu, Kardiyomiyopati teşhisi konmuş acil müdahale gerekiyor.” Kapıya koşan hemşireye apar topar açıkladıktan sonra görevliler sedyeyle arkalarında bitti, Alin’i yatırdıktan sonra hızlıca içeri götürdüler.
“Tuğracım, sen beni Şermin Teyzeyle bekle olur mu? Arabayı park ettikten sonra hemen yanınıza geliyorum.” Tuğra annesine olumlu anlamda kafa salladıktan sonra Cavidan arabaya atlayıp uzaklaştı. Şermin Hanım, Tuğra’nın elini tuttuktan sonra müdahale odasını bulmak için içeri girdi. Hemen kapının ilerisindeki danışmadan tiraj yerini öğrendi, kızının kimliğini kayıt için verdiğinde hızlıca işlemlerin halledilmesini izledi.
Sorarak görevlilerden müdahale odasını öğrendiğinde kapısına kadar gitti, gerekli müdahaleler yapılırken koridora konumlandırılmış sandalyelerden birine Tuğra diğerine de kendi oturdu.
Doktorun içeriden çıkmasını beklerken Cavidan da yanlarına ulaşıp sandalyelerden birine oturdu. “Tekrar geçmiş olsun, Şermin Hanımdı değil mi?” Şermin şans eseri de olsa ilk kez karargâhı görme şansı bulmuştu, ninesi sürekli hikayelerde anlatırdı gerçek olabileceğine ihtimal bile vermiyordu ta ki gözleri onu yanıltmayana dek, düşüncelerinden sıyrıldı Cavidan Hanım’a cevap vermemişti.
“Evet adım Şermin, fark ettiğinizden emin değilim ama ben koruyucu değilim, annem de öyle sadece ninem koruyucu ailemizde, kendimi bildim bileli burası hakkında hikayeler anlatırdı ilk kez gerçekten görüyorum.” Bunca senedir gördüklerini sadece aile geleneği olarak deftere yazıyordu, koruyucuları sadece ismen bildiği için çok kapsamlı oldukları söylenemezdi. Özel biri olduğunu biliyordu ve şimdi kızının bir koruyucunun önünde rahatsızlanması ailesindeki sır perdesini aralayacaktı.
“O zaman siz görü yeteneğine sahip insanlardansınız anladığım kadarıyla ama sanırım Alin koruyucu potansiyeli gösteriyor, doktordan genel bilgiyi aldıktan sonra sizi karargahımızın yöneticisiyle tanıştırmam gerekecek, yabancı birini karargâha izinsiz getirmem hoş karşılanmayabilir.”
Şermin onaylarcasına kafasını salladı, bir süre sonra doktor müdahale odasından çıktığında herkes neler olduğunu merak ettiğinden ayaklandı. “Korkulacak bir şey yok, Kardiyovertör defibrilatör takılı olduğu için şansı yaver gitmiş fakat hareketli bir yaşam onun için çok fazla lütfen azami özen gösterelim, kullandığı ilaçların listesini istiyorum bir de hangisini kullanmaya devam edip etmeyeceğine bakalım, bu gece burada kalsın kalp ritim değişikliğini ölçmek için biraz misafir edeceğiz küçük hanımı, tekrar geçmiş olsun.”
“Teşekkür ederiz doktor bey.” Şermin doktoru uğurlarken ardından öylece bakakaldı, Cavidan destek olmak adına elini Şermin’in omzuna koydu. “Burada böyle durmayalım, Alin’i görmek istemez misin?” Şermin’in gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken içeri girdiler, yıllardır hastane köşelerinde sabahlamaya o kadar alışmıştı ki. İkinci çocuğu doğduğunda dünyalar onun olmuştu ta ki büyümesi yavaş diye bilgi almak için gittiği doktorun kalp cerrahine yönlendirmesine kadar, o raddeden sonra her şey haram olmuştu sanki.
Her Allah’ın günü sabaha çıkabilir mi korkusuyla uykusundan uyandırdığı yavrusunu yine hastane köşelerine hapsetmişti hayat, bir süredir herhangi bir sorun yaşamadıkları için kızının ısrarlarına dayanamayarak parkta oynama isteğini kıramamıştı. ‘Keşke hiç çıkarmasaydım bugün.’ Diye düşünmekten de geri duramıyordu.
İçeri girdiklerinde hala derin bir uykuda gibiydi, ses çıkarmadan biraz dinlenmesine müsaade etmenin mantıklı olacağına kanaat getiren Şermin dışarı çıkmak için ayaklandığında Tuğra fısıltıyla annesine; “Biraz yanında durabilir miyim anne, söz asla rahatsız etmeyeceğim” diyerek Alin’in yanında kalmak ve onu daha yakından tanıma isteğini belirtti.
“Tamam ama fazla kalmak yok sonra odana dönersin.” Cavidan da odayı terk ettiğinde Tuğra, küçük adımlarla sessiz olmaya çalışarak Alin’in yanına kadar geldi. Öylece izledi bir süre, dokunmaya yeltense de parkta olanlar yüzünden vazgeçti. Az çok neler döndüğünü çözmüştü, arkadaşlarının bazıları deneyim olarak anlatıp hava attığı şeyi daha bir saat öncesine kadar yaşamış olmasına inanamıyordu.
“İyi olman için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum.” Kendi küçük olsa da kalbindeki sevginin kocaman olduğunu biliyordu, bu daha onlar için bir başlangıçtı.
---
Cavidan ve Şermin, baş koruyucunun odasına ulaşmıştı bile, kapıyı iki kez tıklayıp içeri giren ilk kişi Cavidan oldu. Şermin yabancısı olduğu için fazlaca utangaç tavırlar sergiliyordu. “Efendim rahatsız ediyorum ama bir konu hakkında danışmak için gelmiştik.”
Bayram öncesi işleri yoğun bir diğer kişiyse Ömer Arslan’dı, kafasını kâğıt yığınlarından kaldırıp gelenlere baktığında yabancı birinin de olduğunu gördü. “Hoş geldiniz, geçin oturun şöyle.” Karşısındaki misafirlere masasının yanındaki koltukları gösterdiğinde iki hanımefendi de oturdu.
“Danışacağınız konu neydi?” Bir an önce misafirlerini yolcu edip işlerini bitirmek istiyordu, sabırsızlığını belli etme için sesli olarak birkaç kez nefesini dışarıya verdi.
“Şermin Hanımla bugün şans eseri tanıştık, kızı ile oğlumun enerji ikizi olduklarına eminim ama asıl sorun anne ve baba insan olmasına rağmen kızlarının aynı koruyucularda olduğu gibi yoğun bir enerji özüne sahip olması, Şermin Hanım koruyucuları ve yaptığı ayinleri gördüğünü söyledi bizde size danışmak istedik.”
Başta ilgi çekici gelmeyen konu sonlara doğru dikkatini onlara vermesini sağlamıştı, farklı etkenlerin neden olduğuna emindi yine de birkaç cevap daha almalıydı.
“Bizim enerjilerimizin renkleri olduğu gibi insanların da var fakat koruyucularınki kadar belirin değil, tam olarak nasıl olduğunu tarif edebilir misiniz?” Cavidan aklında o anın yaşandığı kısmı canlandırdı, koruyucu olduklarını düşündüğü için pek takılmamış olsa da Şermin’in söylediklerine oldukça tersti.
“Belirgin şekilde ateş grubuydu Ömer Bey, anne-baba ateş grubu olsa dahi zor aktarılan bir enerji geni nasıl ortaya çıkabilir düşünmeden edemiyorum.” Odadaki iki kişi şaşkınken Şermin konuşulanlara tamamen Fransız kaldığı için ne tepki vereceğini bilememişti.
“Birçok neden olabilir fakat önceliğimiz kızın koruyucu olup olmadığından emin olmak, şayet koruyucuysa karargâhta eğitimlerine başlaması daha doğru olur, kızı görme şansım var mı?” Farklı türden koruyucular yetiştirmek dünyadaki karargahlar için bir statü meselesiydi, batı karargahının bu konuda bir adım öne geçmesi ve uluslararası oturumlarda söz sahibi olması için güzel bir fırsattı Ömer Arslan bu ayağına kadar gelen şansı değerlendirmek için fazlaca sabırsızdı.
“Alin maalesef şu an karargâh hastanesinde, annesi Şermin Hanım’ın söylediğine göre doğuştan kalp hastası. Oğlum Tuğra ile enerjilerinin birbirine çekildiği sırada rahatsızlandı.” Cavidan’ın bu cümlesi yüzünden hepsinin suratı düşmüştü.
“Enerji özlerimizin anormal hareketleri kalp ve solunum yollarını etkiler bu normal kabul edilebilir, karargâh doktorlarımız ülkenin en iyileridir içiniz rahat olsun, Şermin Hanımdı değil mi?” Ömer Arslan, telkin etmek ve biraz olsun anneyi rahatlatmak adına cümlesini kurduğunda aklına başka bir şey daha takılmıştı. “Koruyucuları bilip şahit olduğunuza göre ailenizde koruyucu olduğunu düşünüyorum.” Dedi.
“Annemin ninesi koruyucu, hala da yaşıyor. Sürekli burasıyla ilgili, takımlarıyla alt ettikleri gece yaratıklarını anlatırdı, ailedeki neredeyse herkese kendi gibi olup olmadığını anlamak için değişik testler yaptırır hatta gördüklerimizi günlük gibi defterlere yazdırırdı; sülalemizdeki bütün kadınların bu yüzden günlükleri var.” Şermin koruyucular hakkında az çok ne biliyorsa aktarmış Cavidan ve Ömer Bey de can kulağıyla dinlemişti.
“İşte şimdi gerçek ortaya çıktı!” Ömer Arslan hem ortaya hem de kendiyle konuşuyormuşçasına tepki verdiğinde iki kadın devamının geleceğinden emindi.
“Fazla detaya girip kafanızı karıştırmak istemiyorum, tarihte benzer birkaç vaka var kayıtların bilgisini vereceğim size referans olacağından eminim. Ailenizin tuttuğu günlüklerin bir kopyasını karargâha teslim edebilirseniz çok memnun olacağım bir de kızınızın koruyucu olup olmadığını teyit etmemiz gerekiyor.”
---
BİRKAÇ YIL SONRA…
“Yüzyıllar boyunca koruyucular hakkında keşfedilen iki kilit özellik; atalardan kalma miras yetenekler ve enerji ikizleri. Koruyucu-koruyucu arasında olabildiği gibi birçok farklı tür kombinasyonları da mevcut.” Öğretmen lafının yarısına gelmeden zil çaldığı için birçok kişi aniden odağını kesmişti, sınıfı yeniden kendine çekebilmek için birkaç kez uyarmak zorunda kaldı.
“Bir sonraki derse farklı türlerin birleşimleri hakkındaki konuyu işleyeceğiz, herkes güvenilir kaynaklardan makaleleri araştırıp gelsin lütfen.” Öğretmen son ekleyeceklerini de söyleyip eşyalarını topladı o sınıftan çıkarken Alin tahtada yazılanları defterine geçiriyordu.
“Bu sefer şanslıyız sanırım, en çok araştırdığımız yerden geldi.” Tuğra, düşüncesini belirtirken Alin yazı yazmaktan duymuyor gibiydi, odağını kendisine çekmek adına kolunu dürttü fakat irkildiğinden kağıdında boylu boyunca bir çizik oluştu.
“Tuğra ya! Kaç kere dedim sana dürtme beni diye, al yaptığına bak.” Alin dikkatini dağıtan ruh eşine küçük bir sitemle cevap verdiğinde Tuğra eline silgiyi aldı. “Kurşun kalem zaten bak sildim geçti.”
Çoğu sınıfı dolaşmış olan Aslı bir sonraki sınıfa girmeye hazırlanıyordu yanında güvendiği arkadaşı Gizem ile yeni kuracakları takım için duyuru yapmaya çıkmıştı. Tuğra ve Alin’in olduğu sınıfa geldiğinde dikkatleri üzerine çekmek için; “Millet biraz beni dinleyebilir misiniz?” diyerek meraklı gözlerin ona dönmesini sağladı.
“Biliyorsunuz ki yakın zamanda yeni bir takım kuracağımı duyurmuştum fakat katılmak isteyen bir hayli fazla oldu, öncelikle ilginize teşekkür ediyorum, sizde farkındasınız ki bir takım en fazla 12 kişi olabilir bu yüzden katılmak isteyenler arasından seçim yapabilmek için küçük bir turnuva hazırladık eğer isimlerinizi yazdırmak isterseniz arkadaşım Gizem’e isminizi ve enerji grubunuzu söylemeniz yeterli, şimdiden başarılar.”
Bir kısım tezahüratını eksik etmiyordu birkaç küçük gruplaşmada ise fısıltılar çoktan başlamıştı bile, birkaçı Gizem’e isim yazdırmaya giderken Aslı, Tuğra’nın oturduğu sıraya geçti. “Halamın oğlu olduğun için takıma girmek istersen turnuvaya katılmana gerek yok, sana kapım her zaman açık biliyorsun.”
Tuğra sesin sahibine donuk bir ifade ile bakarak; “Alin olmazsa katılmayacağımı birçok kez söylediğimi hatırlıyorum, boşuna uğraşma fikrim değişmeyecek!” dediğinde Aslı gözlerini devirdi.
Alin ikisi arasında gözleriyle mekik dokuyor gibi hissetti, enerji ortağını ne kadar ikna etmeye çalışsa da başarılı olamamış ‘sensiz hiçbir şey yapmak istemiyorum’ deyip konuyu kapatmıştı.
“Kimseyi dinlemek istemiyorsun ama Alin hasta bir koruyucu, hadi diyelim takıma girdi sahada başına bir şey gelse sorumluluk alacak mısın? Sen ne düşünürsün bilmiyorum ama ben o sorumluluğu alamam. Ha! Bir mucizeyi gerçekleştirir iyileştirecek bir çözüm bulursan seve seve takıma kabul edebilirim.”
Tuğra, daha fazla Aslı’yı dinlemek istemediğine karar verdi ve bir anda oturduğu yerden kalktı. “Gözlerimin içine iyice bak kuzin, senin mucize dediğin şeyi yapacağım ve o gün geldiğinde bütün Tan ailesi lanet çenesini kapamak zorunda kalacak.”
Bir hışımla sınıftan çıktı, koridordaki öğrencileri resmen yararak merdivenlere yöneldi. Hızlıca merdivenleri bitirip çıkışın olduğu koridorda koşar adım giderken Alin’in arkasından geldiğini tahmin etmemişti.
Nefes nefese kalsa da arkasından güçlükle bağırıp sesini duyurmaya çalışıyordu. “Tuğra! Nereye gidiyorsun? Dursana!” Tuğra ’ya yetişmek bir tarafa dursun göğsüne saplanan acı yüzünden yere düştü, ciğerlerine temiz hava çekmeye çalışmak şu an için ekstra bir eziyet gibiydi. “Dur Allah’ın cezası!”
Alin yere düştüğü için dizlerinin yere vurduğu ses koridoru inletti, Tuğra o anda arkasını döndüğü için enerji ikizini görmüştü. Çıkışa birkaç adım kala durdu geri Alin’in yanına koştu. “Niye arkamdan geldin ki?”
Sevdiğinin yanına çöktü ve nefesinin düzene girmesini beklediler, koridordan geçen birkaç öğrenci ne olduğunu görmek için baksalar da sorun olmadığından emin olduktan sonra yollarına devam ediyorlardı. “Daha iyi hissediyorsan kalkalım yerden.”
Alin, bir eliyle göğsünü tutuyordu. Boşta kalan elini de Tuğra’ ya verdiğinde kalkmak için niyetlendi fakat acı geçmek bilmiyordu bir türlü ‘hayır’ anlamında kafasını sağa sola salladı. “Keşke o parka yolunuz hiç düşmemiş olsaydı.”
Tuğra bi’ an Alin’in kurduğu cümlenin ciddiliğine inanmayarak sevdiği kızın suratına bakmaya başladı fakat yüzü gülmüyordu, aksine fazlasıyla donuktu.
“Seninle o parkta tanışmış olmasaydık belki de sadece duru görü yeteneğim var zanneder bahtsız hayatıma devam ederdim, şimdi sanki her kötü şeye seni de sürüklüyormuş gibi hissediyorum.”
Birkaç damla yaş yanağından arsızca süzülürken bir çırpıda yanaklarından toplayan kişi Tuğra olmuştu, umudunu yitirmek istemiyordu illaki bir çözümü olmalıydı. “Belki insanların dünyasında oturup kabullenmek ya da senelerce nakil sırası beklemek en kolay çözüm yöntemi ama koruyucuların dünyasında bizim için bir mucizenin olduğuna eminim, gerekirse müttefik tarafta olan gece halkından birileriyle de iletişime geçerim, biz insanların imkânsız gözüyle baktığı ırkların soyundan geliyoruz farkında mısın acaba?”
Cavidan da dahil tanıdık yardım edebilecek birçok kişiyi devreye sokup bir çözüm arıyor olsalar da çaldıkları her kapıdan elleri boş dönüyorlardı. Mevcut işinin ehli koruyucu doktorlar bile ancak etkileri hafifletip uzun vadede geciktirecek kadar müdahale edebiliyorlardı. Tuğra her ne kadar umudunu yitirmemiş olsa da Alin için her yol bir çıkmaz sokak gibiydi.
“Allah aşkına Tuğra, daha 15 yaşındayız yetişkinlerin gözünde ergen veletlerden başka bir şey değiliz, koruyucu dünyasıymış burada bile sağlam torpilin olmadan istediğin kapı açılmıyor, bir şeye umutlanıyoruz ama eninde sonunda ellerimiz yine boş.” En acı verici olanın umutsuzluk olduğunu söylerler Alin ve Tuğra iliklerine kadar yaşıyorlardı, gepegenç ruhları, yetişkinlerin bile kaldıramayacağı yüklerin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Belki de bu yüzdendir birbirlerine olan aşkları, onlarca zorluğun üstesinden birlikte gelmeye çalışarak büyüyorlardı.
Tuğra bir anda heyecanla ayaklandı, aklına gelen birinin yardım edebileceğinden az çok emindi, Alin olanlara anlam veremediği için soru soran bakışlarla ayaklandı. “Ben niye onu düşünemedim ki istediğimiz kaynakları bulabilir.”
“Hayır olsun, kimden bahsediyorsun?” Tuğra elinden tutarak tabiri caizse karargâha kadar sevgilisini sürüklemeye başladı, hayır sorularına da yanıt alamıyordu bir türlü. Alt kata devasa kütüphanenin önüne geldiklerinde Tuğra değneğiyle kapıdaki şekli çizdi ve kapı kendiliğinden açıldı, birçok koruyucu içeride çalıştığından fısıldayarak; “Toprakla 1-2 yıl kadar önce tanıştım, enerji ikizi mevzusuna kafayı öyle takmış ki en eski kitaplara kadar araştırıyor, geçen araştırdığımız milattan öncesine ait şifa kitabını temin edebilecek kadar geniş bir ağı var.” Dedi.
Alin, ruh eşinin söylediği her kelime de daha çok şaşırmıştı, koruyucularda araştırma yapmayı sevenler pek azdı hatta çoğunun sadece savaş sanatlarını önemsediğine kalıbını basabilirdi.
Bir süre kitap okuyan insanların arasında dolandıktan sonra duvara üç masa uzaklıktaki çalışma masasında yerden masa yüksekliğine kadar dağ olmuş kitapların arasındaki Toprak’ı fark ettiler, gözlerini bir an olsun ayırıp etrafına dahi bakmıyordu. “Seni ne zaman aramaya kalksam hep buradasın.” Tuğra, arkadaşının omzuna elini koyduğunda aniden transtan çıkmış gibi irkildi.
“Şu an hiper odaklanmadayım, biraz bekleyebilir misin sana cevap veremem.” Toprak kafasını asla kaldırmadan dümdüz, duygusuz bir cümle kurduğu için Alin’in allak bullak tepkisi gecikmemişti.
“Çocuk kendini telesekretere bağlamış.” Tuğra, Alin’in bu tepkisine sessiz bir kahkaha attı. “O öyledir, gel şu masada biraz bekleyelim.” Toprak’a yakın bir çalışma masasına oturdular, kütüphanenin sıkıcı sessizliğinden bunalan Alin yerinden kalkıp biraz rafların içinde dolanmaya karar verdi. Birkaç kitaba göz gezdirirken Tuğra da yanında bitti. “1. Dünya savaşı sonrası koruyucu tarihi, dünyanın en çalkantılı zamanları ilgini çekiyor galiba.” Alin, kitabı öyle eline rastgele aldığı için ruh eşinin söylemlerini bir anlığına da olsa garip bulmuştu ancak kitabın kapağındaki yazıya bakınca olanları anladı.
“Öylesine rafları karıştırıyordum vakit geçsin işte, sırf bize yardım etsin diye kafadan kontak birini beklediğimize inanamıyorum.” Alin’in ilk izlenimlerine göre çocuğun kafayı kırmak üzere olduğunu seziyordu, bazen bir şeyi aşırı takıntı haline getirmek bir süre sonra insanı deliliğin eşiğine getirebiliyordu.
“Normalde bir sorunu veya başka bir şeyi olmadığını söylüyorlar, sadece bu durumu biraz fazla kafaya taktığından artık deli gözüyle bakıyorlar. Maalesef bir şeyi delilik derecesinde takıntı yapmak sağlıklı değil ama ailesi dahi müdahale edemiyormuş artık, Aslı gibi umurunda olmayan da var Toprak gibi takıntı yapanlarda, ben sadece hasta olsan da sana sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.”
Tuğra derin derin Alin’in gözlerinin içine bakarak gerçek hislerini hiç düşünmeden söylemişti fakat ses desibelini sonlara doğru yükselttiğinden kütüphanedeki birkaç insandan uyarı yedi.
Uzaktaki masadan gel gel işareti yapan Toprak’ı fark ettiklerinde adımlarını o yöne doğru çevirdiler. “Burada rahat konuşamayız, benimle gelin.” İkisi birden yolu tarif eden Toprak’ı takip ediyorlardı, kütüphanenin en uç köşesinde bir oda olduğunu yeni fark ettiler.
Toprak büyük bir ciddiyetle enerji özünden bir parça ortaya çıkarıp anahtar deliğine yönlendirdi, kilidin açılış sesi duyulduğunda kapı gıcırdayarak açıldı. Girin işareti yaptığında iki meraklı göz odayı taramaya başladı. “Burası neresi böyle?” Alin kendini tutamayarak ağzına gelen ilk cümleyi kurmuştu.
“Karargâh projesindeki çılgın mimarın gizli eserlerinden biri de bu oda işte, zamandan ve mekândan bağımsız. Bu odaya girdiğinde gerçek dünyadaki zaman akmıyor, odaya girdiğimiz ve çıktığımız saat aynı olacak, çok iyi değil mi?”
Tuğra arkadaşının ne yapmak istediğini az çok anladığı için garip karşılamamıştı o yüzden direkt konuya girmeye karar verdi. “Biliyorsun arkadaşım sana Alin’in durumundan biraz bahsetmiştim, geçen biri milattan önce yazılmış tesirli bir şifa kitabından bahsetti İskandinav ülkelerinden bir karargâhta olduğunu duydum bizim için temin edebilir misin diye soracaktım aslında.”
Toprak kendisine düşünmek için biraz zaman tanıdı, sonra aklına bir şey gelmiş olacak ki çenesindeki elini çekip işaret parmağını Tuğra’ ya doğru uzattı. “Size kitabı temin etmeye çalışırım ama elinize ulaşana kadar başka bir alternatifte aklıma geldi, çocukluk arkadaşım Uzay’ın ata miras yeteneği tılsımlı eşyalar oluşturmak belki Alin’e şifa kitabından daha çok yararı dokunabilir.”
İkisinin de gözleri sevinçten parlıyordu, en azından tünelde küçükte olsa bir ışık olduğuna çok memnundular birbirlerine döndüklerinde Tuğra heyecandan Alin’in ellerini sıkı sıkıya tuttu. “Bak sana umutsuzluğa kapılma demedim mi her zaman bir yolu vardır.”
---
“Kitaplardan kafanı kaldırıp apar topar çağırdığına göre önemli bir mesele.” Uzay, tanıdık olmadığı iki kişiye ufak bir göz gezdirip tekrar Toprak’ı radarına aldı.
“Seni çağırdım çünkü acil bir çözüm arayan iki koruyucu arkadaşım var, Tuğra ve enerji ikizi Alin.” Toprak teker teker tanıttığında diyeceklerinin geri kalanını merak etmeye başlamıştı, alanı olan bir konuysa yardım etmekten çekinmeyecekti.
“Kalp rahatsızlığım yüzünden tam olarak bir koruyucu olamıyorum maalesef, Tuğra da bensiz bir takıma girmeyi reddediyor, bir şekilde beni iyileştirecek çözüm yolları ararken Toprak seni önerdi, belki şifa tılsımı yaparsın diye.” Alin üzgün bir ses tonuyla bütün ortamı kasavetlendirmişti, iyileşmenin bir yolunu bulamazsa mahvolan hayatının peşinden sevdiği adamı da sürükleyecekti, bunların yaşanmasını asla istemiyordu.
“Şifa tılsımı yapabilmem için bir şifacıya ihtiyacım var tek başıma oluşturduklarım sadece etkilerini hafifletir, şansa bak ki enerji ikizim şifacı fakat insanların dünyasında yaşıyor ve koruyucu olmaktan bihaber.” Umut yüklü gözler teker teker solduğunda ne yapacakları hakkında en ufak fikirleri bile yoktu, yardım edebilecek tek insan da koruyucular hakkında hiçbir şey bilmiyordu.
“Yüzünüzü düşürmeyin hemen, empat-şifacı olduğundan gücünün farkında olmasa bile iyileştirebiliyor. Sadece sizden ricam ona koruyuculardan, koruyuculara da ondan bahsetmemeniz.” En ufak bir umut ışığına dahi ihtiyaçları olan iki genç şimdi önlerini görebiliyordu, tek yapmaları gereken küçük bir sırdı tutmak hiçte zor olmayacaktı.
---
“Ben sana ne dedim ama sevgilin her zaman bir çözüm yolu bulur.” Yüzlerinde saklayamadıkları gülümsemeleri ve birbirlerine duydukları saf sevginin en güzel halini yansıtıyorlardı uçurum kenarında, mis gibi içlerine çektiler deniz havasını elleri birbirine kenetliydi. Alin, kafasını Tuğra’nın omzuna koymuştu bir anda sevdiğine yaslanarak anın tadını çıkardılar bir süre.
“Şimdi olmayabilir ama en kısa zamanda sana ayak bağı olmayacağım sevgilim, iyileşmekten başka bir hayal kuramıyordum, sanırım senin sayende yeni hayaller kurabilirim hatta senin hayallerine ortak olmak istiyorum.” Alin ne kadar şey söylemiş olursa olsun Tuğra’nın takıldığı tek bir kelime olmuştu, kibarca omzunu silktiğinde Alin kafasını kaldırdı, tekrar göz göze gelmişlerdi.
“O nasıl laf öyle! Ayak bağı falan, ben bizi asla ayrı düşünmedim tek bir gün bile.” Kibarca sevdiği kızın yanaklarını okşadı, dudaklarına küçük bir buse kondurmayı da ihmal etmedi. “Sakın ağzından bir daha böyle kelimeler duymayayım.” İki parmağıyla Alin’in dudaklarını kıstırdı, acıdan bir anlık refleksle Tuğra’nın kolunu cimcirdiğinde artık şakalaşmanın fitilini ateşlemişlerdi.
Oturdukları yerden kalkan ikili birbirini kovalayarak çarşıya kadar geldiler, müdavimi oldukları kafeye her zaman ki koltuklarına oturdular, birer tane orta Türk kahvesi söyleyen ikili hala uçurumdaki şakalaşmalarını devam ettiriyorlardı.
“Sevgili olduğumuz ilk aylarda doğum gününü de burada kutlamıştık hatırlıyor musun?” Alin, yaşadıklarını hatırlayınca tripli bir ses tonuyla; “Hatırlamaz olur muyum hiç kafamı pastaya gömmüştün, hala çocuk gibisin.” Dediğinde, Tuğra ağdalı bir üslup ile karşılık vermekten çekinmedi.
“Ne yapayım, kesmeye yeltendiğin anda patlayan pastadan yaptırmıştım ama patlamadı, bende kafanı pastaya gömdüm.” Tuğra’nın bu tavırlarına içinden gülse de tripli tavrını bozmadan; “Al işte, ya benim sevgilim hiç büyümeyecek mi?” Tuğra’nın yanaklarını sertçe sıktı cümlesini kurarken.
Garson kahvelerini getirdiğinde cıvık hallerinden sıyrıldılar, bazen böyle anlarda toplum içinde olduklarını unutuyorlardı. “Sevgilim, ben bi’ şeyi çok merak ettim?”
Tuğra tam kahvesinden yudum almışken göz ucuyla sevgilisine baktı, aldığı yudumu mideye gönderdikten sonra fincanı masaya bırakıp Alin’e döndü. “Söyle bakalım neyi merak ettin?”
“Şimdi biz şifacı kızla görüşeceğiz ama neden koruyucuları söyleyemiyoruz, acaba duru görüsü olan bir insan mı ama o zaman gücü niye olsun ki, yoksa koruyucu ama bilmiyor mu? Ama koruyucu olsa enerjileri görüp hisseder duru görüsü olsa da görürdü zaten aman kafam çok karıştı.” Alin, Tuğra ‘ya değil de kendi kendiyle sesli muhakeme yapıyormuş gibiydi, koluna dokunduğunda beyin fırtınasını sonlandırdı.
“Dur kız bi’ motorun soğusun önce, sen doktor kontrolündeyken öğrendim ben ne olduğunu. Bak şimdi kız da kızın ailesi de koruyucu ama ailesinin peşinde belalı tipler dolanıyormuş gece halkından falan dediler her neyse, öldürmesinler şantaj yapmasınlar diye normal insanların arasında saklıyorlarmış kızı, kendini normal düz insan sanıyormuş. Görü yeteneklerini kısıtlamışlar, gerçekleri öğrenene kadar da açılmaması için mühürlemişler o yüzden kıza koruyucuları anlatmamalıymışız.”
Tuğra, gizem dolu bir hikâye anlatıyormuşçasına abartılı bir şekilde cümlelerini sonlandırdığında Alin, inanmaz tavırlar sergiledi. “Ya Tuğra! Benimle eğleniyorsan hiç komik değil, aksiyon filmi gibi hikâye mi olur, doğru düzgün anlatsana şunu.”
Alin, sevgilisinin onunla eğlendiğini düşündüğü için kollarını kavuşturdu küsüyormuş gibi yaparken Tuğra ciddi tavırlar sergiledi. “Bi’ tanem niye seninle eğleneyim, sence içinde bulunduğumuz dünyada insanlara göre aşırı fantastik değil mi?” İçinde biraz düşünüp muhakeme yaptıktan sonra; ‘aman bana ne!’ der gibi bir tavır takındı, konudan konuya atlayıp eğlenen iki sevgili bulundukları kafeden hesabı ödeyip kalktılar.
Birlikte yapmayı sevdikleri aktivitelerden biri de şehrin bilmedikleri mahallelerinde tur atmaktı, belki bir gün takıma girdiklerinde veya oyunlara katıldıklarında sahada zorlanmamak için ara sokaklara kadar inceler ve kendilerince olabilecek senaryolar oluşturup bunlarla ilgili çıkarımlarda bulunurlardı.
“Bak sevgilim şu alt sokağa bağlanan sağ tarafta küçük bir patika var, iki bina arasında, görüyor musun?” Tuğra, Alin’in bahsettiği patikaya dikti gözlerini. “Gördüm ne olmuş ki?”
“Hadi gidelim.” Daha Tuğra ne olduğunu anlamadan Alin yanından koşar adımlarla fırlamıştı bile. ‘Dur, ne yapıyorsun?’ diyemeden takip etmeye başladı, tam yetiştiğini düşündüğü sırada Alin’i donmuş bir halde buldu, gözlerini dikip baktığı yeri merak edip kafasını o yöne çevirdi.
“Hassiktir!” Karşılarında resmen kara bir portal duruyordu, herhangi bir hareketlilik olmadığına sevinseler de her an bir yaratığın fırlama ihtimaline karşı atağa geçen ilk kişi Alin olmuştu. “Çıkış yönü buradan herhalde şurada köşede bekleyelim.” Tuğra’yı kolundan tuttuğu gibi sokağın başındaki büyümeye başlayan genç fidanların arkasına sürükledi.
“Alin saçmalama! Bu portalı karargâha bildirmemiz lazım.” Alin ne kadar dik başlıysa Tuğra o kadar kurallara uyan uslu biriydi haliyle sevdiği kızı uyarmaktan kendini alamamıştı.
Onlar aralarında muhakeme yaparken ağaçların dibindeki evin sahibesi usulca yanlarına yaklaşmıştı, şimdiki gençlerin çok arsız olduğunu düşünüyordu kendince. “Sizi gidi eşek sıpaları! Ne saklanıyorsunuz burada kime zarar ettiniz bakayım.” Kalın ağaçtan oyma bastonuyla ikisini de dürttüğünde ne olduğunu anlamayan iki genç, yaşlı kadına gözlerini dikti.
“Kimsenin bir şeyine zarar vermedik teyze, rahat versene biraz.” Alin’in ilgi odağı teyze olmadığından takmayarak portalı izlemeye dönmüştü ki kafasına da bir tane baston darbesi yemişti.
“Şimdiki gençlerde hiç saygı da kalmamış, çıkın şuradan ağaçlarıma zarar veriyorsunuz.” Tuğra, aralarındaki küçük münakaşayı özür dileyerek azaltmaya çalışsa da başarılı olamamıştı. “Valla teyze biz sadece arkadaşlarımıza şaka olsun diye saklanıyorduk, ağaçlara niye zarar verelim.” Huysuz teyze sonunda bastonunu savurmaktan yorulmuş olacak ki kaldırımın dibine çöktü.
“Siz genç koruyucularsınız değil mi?” Bir an gitmeye yeltendikleri sırada yaşlı kadının sözleriyle durdular Tuğra, yaşlı kadının önüne çöktü. “Sizde koruyucu musunuz?” Olaya dahil olan Alin’de yaşlı teyzenin yanına çöktü.
“Tahmin edeceğinizden bile yaşlı bir koruyucuyum ama bunları mahallenin ortasında daha fazla konuşmayalım hava da soğuk sobanın başında ısınırsınız.” Tuğra, yaşlı kadına yerden kalkması için yardım etti beraberce içeri girdiler.
Yaşlı kadının gösterdiği odaya girdiklerinde sobanın sıcaklığıyla karşılaştılar Tuğra kendine oturacak bir yer bulurken Alin camdan bakıyordu tam da portal ile karşı karşıyaydılar. “Bunca zamandır portalı gözetliyormuş.”
Alin, kendi kendine konuşurken yaşlı kadın çay ve yanında atıştırmalık birkaç şey getirmeye uğraşıyordu. Tuğra, kapıda kadını gördüğü gibi yardımına koştu, elindekileri aldığında koltukların önündeki tekerlekli, üstü fayans kaplı olan sehpaya bıraktı.
“Sizden önceki birkaç koruyucuya daha söyledim, portalı bildirmeseniz olur değil mi? Nüfustan düşürüldükten sonra yalnız kaldım bu portalı pek kullanmıyorlar ama gördükçe eski güzel günlerimi anımsıyorum, siz iyi çocuklara benziyorsunuz.”
Tuğra kararsız bakışlarını teyzeye atarken göz hapsinden kurtulmak için sehpadaki çayından büyükçe bir yudum aldı ve atıştırmalık bisküvilerden birini bütünlemesine ağzına attı, kendince bu isteğe bir cevap veremeyeceğini kanıtlamıştı.
“Portalı daha çok kim kullanıyor, yaratıklar mı yoksa gece halkı mı?” Alin camdan sıyrılıp Tuğra’nın yanına oturdu, çayına iki şeker atıp karıştırmaya başladı.
“Daha bir tane bile yaratık görmedim, zaten portal açılalı fazla olmadı.” Yaşlı kadın sehpadaki bisküvilerden bir tane alıp usul, usul çiğnemeye başladı.
Dışarıdan gelen konuşma sesleri hepsini hareketlendirmeye yetmişti, camın başında ne olduğuna bakarlarken portal hareketlendi, içinden gelenler Erdi ve adamlarından başkası değildi.
Alin, konuşmaları net olarak duyamadığından dudak okumaya çalışıyordu, tam o sırada yaşlı koruyucu; “Yüce Omar’ın tahsis edeceği yaratık birliklerinin hazır olduğu söylendi fakat isyanı erteleme niyetinde, ne yapıp edip ikna etmek zorundayım.” Dediğinde Tuğra da Alin de yaşlı teyzeye bakıyordu, söylediği şeyler onun ağzından çıksa da cümlelerin hiçbiri ona ait değildi.
“Lordu, kararınızda emin olduğunuz konusunda ikna etmeden bunu başarabileceğinizi sanmıyorum efendim.” Portaldan geçip sokağı bitiren grup gitmeden önce yaşlı koruyucu son kez denileni aktardı; “En kısa sürede karargahların kökünü kazıyacağım.” O anda yaşlı teyze odaklandığı yerden kurtardı kendini.
“Korkuttuysam özür dilerim çocuklarım, ata miras yeteneğimi fark ettiniz sanırım.” Dikildiği camdan sızlanarak ayrılıp yerine oturdu, dizlerini ovuşturuyordu.
“Teyzeciğim kusura bakma ama isyancılar karargahları yok etme planı yapıyorlar bunu bildirmeliyiz.” Alin az önce yaşanan olaylar silsilesinden kurtulup mantık çerçevesindeki fikrini söylemişti.
“Arkadaşım haklı teyzeciğim, mecbur portalın da icabına bakmak zorundalar. Belki yalnız kaldım diye düşünüyorsun ama artık bizi de torunun olarak görebilirsin, kalan ömrünü iyi bir şekilde yaşamana yardımcı olabiliriz.”
---
(1 HAFTA SONRA)
Tan ailesi tam kadro büyük yemek masasında yerlerini almıştı, hizmetçiler servisini tamamladıktan sonra odanın bir duvarına konumdandılar. “Bütün ailemi bir arada görmek çok güzel, herkese afiyet olsun.”
Ailenin en büyük ferdi ve aynı zamanda Tan Holding’in sahibi Şafak Tan sözünü söyledikten sonra önündeki çorbadan bir yudum aldı, diğer aile fertleri de büyüklerinin yemeğe başlamasıyla önlerindeki servis edilen çorbadan yudum almışlardı. Genelde ayda bir kez bütün aile toplanır ve ayrı hayatlarını bir günlüğüne birleştirirlerdi bu artık bir ritüel gibiydi.
Çorbalar bittiğinde ana yemek servisi başladı Aslı göğsünü gere, gere; “Hazır bütün aile büyüklerim toplanmışken sizlere güzel bir haber vermek istiyorum.” Dediğinde masadakiler Aslı’ya dikkat kesildi.
“Geçen ay karargâh takımı kurmak istediğimi söylemiştim sizlere, bugün resmi bütün prosedürleri hallettim Galaxi Takımı artık resmi karargâh takımlarından biridir.” Masadaki herkes kısa cümlelerle Aslı’yı tebrik etti.
“Aferin benim güzel torunum. Karargâhın en güçlülerini topladığından eminim, Tuğra ile bir sonraki Alfa Takımı unvanını alacağınızdan hiç şüphem yok.” Şafak Bey torunlarının doğal olarak takım arkadaşı olacağını düşündüğünden Tuğra’yı da katmıştı.
Tuğra, ne kadar isminin geçtiği bir cümle kurulsa da aklı başka bir yerdeydi. Annesi Cavidan dikkatini toplaması için omzuyla biraz dürtmek zorunda kalsa da nafileydi bir an önce yemek olayının bitmesini ve sevdiği kızın yanına hastaneye dönmeyi diliyordu.
“Yalnız dedeciğim, Tuğra benim takımıma girmek istemiyor, neymiş enerji ikizi iyileşsin onunla gelecekmiş.” Aslı misilleme yapar gibi Tuğra’yı dedesine şikâyet etmişti, ana yemeklerin servisi bittiğinde birkaç kişi muhatabı olmadığı konu sebebiyle yemeklerine odaklanmayı seçti.
“Tuğra, Aslı doğru mu söylüyor? Hasta bir kız için geleceğini hiçe sayacaksın yani.” Şafak Bey, Tuğra’nın verdiği karar yüzünden canı bir hayli sıkılmıştı. Bütün aile olan bitenin farkındaydı fakat büyüklerine saygıda kusur etmemek için seslerini çıkaramıyorlardı, ses desibeli yükseldiğinden masadaki kimse okların kendine dönmesini istemediğinden ilgilenmiyormuş gibi yaptılar.
“Geleceğimi hiç ettiğim falan yok dede, enerji ikizim yoksa bende takımda yokum, sen o çok sevgili torunun Aslı’yı tebrik etmeye devam et!” Elindeki çatalı masaya sertçe bırakıp oturduğu sandalyeden kalktı.
“Saygısız çocuk! Sana masadan kalkman için izin vermedim.” Şafak Bey bir anda masaya vurduğunda yemeklerini yemeye çalışan birkaçının irkilmesine sebep oldu.
“Takım kurma isteğimi ilk ben açtım ama beni görmezden geldin, sonra sevgili torunun Aslı aynı şeyi söyledi her adımda yanında oldun, sırf soyadım Tan değil diye. Şimdi gelmiş bana saygıdan bahsediyorsun dede, saygı talep edilmez onu hak edersin. Şimdi izin verirseniz sizin hasta diye yerden yere vurduğunuz o kıza gidiyorum.” Masadaki sinir küpü olmuş gözleri bırakıp büyük salondan dışarı çıktı.
Ardında bıraktığı ebeveynleri dedesinden tonla azar işitecek olsa da umurunda değildi, sevdiği kız hastanede canıyla uğraşırken Tuğra dedesinin ayrımcılığı ve aşağılamalarına maruz kalmıştı.
Değneğini cebinden çıkardı ve boyutsal sıçrama yaptı, üstündeki enerji aurası kalktığında hastanedeydi. Gün içinde fenalaşmış apar topar hastaneye kaldırılmıştı Alin, müdahale sırasında kalbi durmuş doktorların çabasıyla tekrar çalışmıştı.
Her şeyin ortasında yemeğe zorla çağırılıp bir de aşağılanmış olmak Tuğra’nın zoruna gidiyordu, yanında olamadığı zamanın bilgisini almak için doktorun kapısını çaldı. İçeri girmek için komut aldığında doktoru önündeki kağıtlarla haşır neşir buldu. “Rahatsız etmiyorum değil mi?”
“Yok Tuğra, geldiğin çok iyi oldu bende seninle konuşmak istiyordum zaten.” Doktor önündeki kağıtlarla ilgilenmeyi bırakıp gözlüğünü düzeltti. “Şermin Hanım’a daha haber vermedik ama artık Alin’in kalp nakli olması gerek, elimizden geleni yapıyoruz fakat tedaviye zor yanıt veriyor.”
Tuğra, dünyası bir anda başına yıkılmış gibi hissediyordu, ne zaman bir çözüm için umutlansalar kendilerini hastane köşelerinde buluyorlardı. Alin’e umutsuzluğa kapılmamasını söyleyen kendisiyken şimdi tam olarak ruh eşi gibi hissediyordu. “Alin’i görebilmem mümkün mü?”
“Şu an yoğun bakımda tutuyoruz, fazla uzun sürmesin olur mu?” Doktoru onaylarcasına kafa salladı ve ayaklandı, niyeti doğruca sevdiğinin yanına gitmekti.
Koridorların bitmeyişine lanet ediyordu, sorun artık sevdiğinin hasta olması değil elinden geleni yapmasına rağmen bir arpa boyu yol alamıyor olduğuydu. Yoğun bakım yazan kapının önündeydi, girip girmemek konusunda bir anlık tereddüt sardı etrafını, hayatlarının yeniden buraya sürükleyişine lanetler yağdırıyordu.
Hemşirenin yardımıyla mavi önlüğü giydi, bone ve maskesi de taktı, yoğun bakım ünitesindeki sıralı yataklarda yatan hastaların arasından Alin’i buldu, öylece hareketsiz yatıyordu. Yatağın yanındaki monitörlerden gelen sesler ve hemşirelerin konuşmaları dışında çıt çıkmıyordu, ne zaman sevdiği kızı bu halde görse aklına ilk tanıştıkları gün olanlar geliyordu.
Yatağın yanına düşmüş elini avuçlarının arasına aldı; “İyi olman için elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum.” Bir eli hala sevdiği kızın eline kenetliyken diğeriyle saçlarını okşuyordu.
“O çözüm dünyanın öbür ucunda da olsa yerin yedi kat dibinde de olsa bulup getireceğim.” Gözlerine dolan yaşların aktığını fark etmesiyle bir çırpıda koluna sildi, burnunu çeke çeke genizlerine gitmesini sağladı.
Daha fazla onu bu halde görmek istemediğine ikna etti kendini, artık sevdiği kadını hastane köşelerinde yataklara hapsolmuş halde bırakmak istemiyordu. Alına ufak bir buse kondurup yoğun bakım ünitesinden çıktı kendini koridordaki sıralı koltuklardan birine bıraktı.
Orada ne kadar zaman geçirdiğini hatırlamıyorken yanına koşarak gelen Toprak’ı fark etmemişti bile. “Tuğra, sana güzel haberlerle geldim kardeşim.” Hayattan tamamen kopmuş görünen arkadaşını gerçek dünyaya dönmesini sağlamak amacıyla elini omzuna koymuştu.
“Biraz geç kaldın arkadaşım şu an yoğun bakımda, doktorlar artık nakil şart diyor.” Kendini umutsuzluk uçurumunun kenarından çoktan bırakmıştı bile, ruhu öylece boşlukta süzülüyormuş gibi hissediyordu. Sevdiğini bırak çözüme götürmeyi yoğun bakımdan çıkarabilecek kadar gücü kendinde bulamıyordu, tam o sırada Toprak cebinden doğal taşa benzeyen şekilsiz bir nesne çıkardı.
“Asla erken konuşmamak lazım, bu elimdeki ne biliyor musun? Şifa tılsımı.” Toprak, arkadaşının sevinmesini beklerken tam aksi tavırlar görünce sevinçli tavrını bozdu. “Şansa bak ki Uzay, kızın yardımıyla bir tane yapmayı başardı Alin’i şifacıya götürecek kadar iyileştirebilir, hadi kalk artık!”
Güç bela Tuğra’yı yoğun bakım ünitesine sokmayı başardı, hemşirelerden biraz izin isteyip yapacakları adımları anlatmak adına yanında girdi. “Bunun bir süre işe yarayacağına eminsin değil mi?” Tuğra gerçekliğini sorgulasa da en ufak bir çözüm parçasına dahi aç görünüyordu.
“Sen tılsımı kullan, yarıyor mu yaramıyor mu kendi gözlerinle gör. Bak şimdi tılsımı bir eline al diğer elini üstüne koy önce.” Tuğra, arkadaşının söylediklerini harfiyen uygulamaya başladı bir yandan da işe yaraması için dua ediyordu.
“Tılsımlar imgeleme yöntemiyle çalışır, Alin’in kalbine doğru tut ve içindeki hastalıklı enerjiyi taşa aktardığını hayal et tılsım kendiliğinden çalışacak.” Tuğra aynen söylediği gibi gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı, gözleri karanlığa alışmışken kapaklarından sızan ışıkla refleks olarak açtı, taş simsiyah bir haldeyken Alin’in enerjisini çektiği için kızarmıştı.
Elinde sıcaklık hissetmeye başladı, başta idare edilebilir bir durumdayken enerjiyi almaya devam ettikçe sıcaklığı arttı en sonunda daha fazla dayanamayarak ellerinden atmak zorunda kaldı, taş yere düştü fakat aynı şekilde parlamaya devam ediyordu.
Sesleri duyan bir hemşire yanlarına ulaştığında soru soran gözlerle karşısında yaşananlara bakıyordu. “Enerji grubu su olan biri var mı acaba, tılsımı en acil şekilde toprakla buluşturmamız gerekiyor.” Toprak, yerdeki tılsımı işaret edip görevliye soru sorarken Alin uyanmıştı. Gözlerini açtığında, gözleri dolu bir halde Tuğra bakıyordu.
“Neler oldu bana?” Yaşananlardan bi’ haber boş gözlerle etrafını süzüyordu, Tuğra baş ucunda sevdiğinin saçlarını okşuyordu. “İyisin sevgilim bir şeyin yok merak etme bizi biraz korkuttun sadece.”
Toprak, yanlarına gelen hemşirenin yardımıyla su grubu koruyucu ayarlayıp portal açtırdı, tılsımla yanlarından ayrılmadan önce Tuğra’nın kulağına eğilip; “Alin’in çabucak taburcu olması gerek, tılsım belli bir vakte kadar işe yarayacak en kısa zamanda şifacıyı görmeli.” Sonra sesli bir şekilde Alin’e bakarak; “Tekrar geçmiş olsun.” Diyerek tılsımla beraber portaldan geçip gözden kayboldu.
---
İkisinin de ağzı kulaklarındaydı, elleri birbirine kenetli halde buluşma yerine doğru yol alıyorlardı. “Heyecandan ne yapacağımı bilemiyorum sevgilim, sence işe yarayacak mı?” Alin, hareketlerini küçük bir çocuk gibi savurgan bir şekilde ifade ederek ne kadar sabırsız olduğunu göstermeye çalışıyordu. Tuğra ise birbirine kenetli ellerini ona eşlik etmek adına öne arkaya sallıyordu.
“Bende en az senin kadar heyecanlıyım ama şifacı kıza yalan söyleyeceğimiz için biraz gerginim.” Bir de Alin’i tedirgin etmemek için söylemese de şifacı olan kızın ne kadar işe yarar olacağını bilemiyor oluşu da canını sıkıyordu, tam olarak iyileştirebilecek mi emin olamıyordu.
Uzaktan koşarak yanlarına ulaşan Toprak, nefesini düzene sokmak için biraz beklemek zorunda kalmıştı. “Geç kalmadım değil mi?” Alin, Tuğra ikilisi arkadaşlarının bu haline gülerek tepki vermişlerdi. “Yok kalmadın biraz ileride bizi bekliyor olmalılar.”
“Uzay yanınızda olacağı için illüzyon çemberi oluşturamayacak, onun yerine ben uzaktan düşünce çemberi yaratacağım bölgeden geçenler sizi ve yaptıklarınızı hatırlamayacaklar bile içiniz rahat olsun.”
Toprak yapacağı şeylerden koruyucu çifti haber ettikten sonra arkalarına geçip ittirdi; “Hadi ne duruyorsunuz!” Çiftten daha fazla heyecanlı görünüyordu, kendisi enerji ikizini bulamasa da bulmuş ve yardıma ihtiyacı olan hiçbir çifti geri çevirmek istemiyordu, elinden ne gelirse yapmaya hazırdı.
Tuğra ve Alin, Toprak’ın yanından ayrılıp ilerideki ağaçlıkta yere serilen kilimin üstünde oturan Uzay ve Evrin’i fark ettiler, Uzay onları görür görmez elini ‘buradayız’ manasında salladı. “Bunlar da sana bahsettiğim dershaneden arkadaşlarım Tuğra ve kız arkadaşı Alin.”
Uzay, daha önce söyleyecekleri şeyler konusunda çifti uyarmıştı. Evrin’in koruyuculardan haberi olmadığı için karargâha gittiği zamanlarda dershaneye gittiğine dair yalanı bu sefer de işe yarayacaktı. “Tanıştığımıza memnun oldum Evrin bende.” Kısa bir tokalaşmanın ardından yere serilmiş kilime oturdular, Uzay’ın verdiği direktife uyarak Alin, Evrin’in tam yanına oturdu.
‘Sen hastalığından bahsederken empati kurmaya başladıkça dokunmak isteyecek müdahale etme.’ Diyerek ekleyen Uzay’ı dinlemeye karar verdiler. Onlar muhabbet etmeye başladıkça etraflarında saydam bir çember oluşuyordu, üçü yarım dairenin onları çevrelediğini fark ederken Evrin tamamen kör gibiydi. Alin, şifacı kızın gerçekten hiçbir şeyden haberi olmadığına emin oldu.
“Öyle işte, hastalığım yüzünden okulum aksıyor diye ailem beni dershaneye yazdırdı yaşıtlarımdan geri kalmak istemiyorum.” Alin, yalanın üstünden hastalığının konusunu açtığında Evrin meraklı gözlerle Alin’e bakmaya başladı. “Şimdi anlamadım ben tam kalp kasların mı sorunlu?” Evrin sorusunu Alin’e içtenlikle bakarak sormuştu, incitmek onu üzmek gibi bir niyeti yoktu.
“Aynen öyle belki de günlerim sayılı bile olabilir, doktorlar nakil şart diyorlar.” Hastanede yaşadıkları aklına geldikçe eğdi kafasını. Gözleri dolu, dolu olmuştu yine ne zaman ağlamayacağım diye şartlasa da kendini başaramıyordu.
Evrin, o anda Alin ile empati kurmuş olacak ki ellerini sıkıca tuttu. “Lütfen üzme kendini, bak seni seven insanlar var, başaracağına inanan, destekleyen. Sen kendini bırakırsan kimse sana yardım edemez, sen güçlü olacaksın ki etrafındakiler de senden güç bulsun.”
Şifacı fark edemese de etrafındaki herkes Alin’in hastalık enerjisini tuttuğu ellerinden kendine çektiğini görebiliyordu, bir şeyler daha söylemek istiyor ama başaramıyor gibiydi en son bir elini Uzay’ın kolunu sıkmak için kullandı ama bu sadece birkaç saniyelik bir şeydi, gözleri ağırlaşarak kapandı hala Alin’in elini sıkıca tutuyordu.
“Gözlemlediğimiz süre boyunca elini bırakma!” Uzay ayağa kalkıp yavaşça altlarındaki kilimi topladı Evrin’i toprakla rahatça temas edebileceği şekilde uzanmasını sağladı. “Alin yanına uzanabilirsin, senden aldığı enerjiyi nötrlemesi için toprağa ihtiyacı var.”
Uzay ve Tuğra yanlarına oturmuş enerji akışının bitmesini bekliyorlardı. Tuğra; “Sence ne kadar sürer?” Diyerek Uzay’a soru soran gözlerle bakmaya başladı.
“Emin ol bende kestiremiyorum ilk kez yeni tanıştığı, onun için yabancı sayılabilecek birini iyileştirirken görüyorum.” Öyle ne kadar beklediklerini kendileri de bilmiyordu fakat birbirine kenetli ellerinden yayılan enerji kaybolmak üzereydi, biraz daha gözlemlediklerinde solarak kayboldu.
Alin, kızın elini bırakıp yerden kalktı oturur pozisyona geldi Evrin onun aksine hala baygındı. “Evrin biraz daha baygın kalacak siz gönül rahatlığıyla karargâha dönebilirsiniz ama unutmayın kimseye enerji ikizimden bahsetmeyeceksiniz!” Uzay, son kez uyarısını yaptığında gençler teşekkür edip yanlarından ayrıldılar. Uzay da Evrin’in zihnindeki anı merkezine girip biraz daha oturduklarını ve evlere dağıldıklarını sanacağı anı illüzyonunu yarattı ve oldukları yere bir portal açtı.
Uzay, kucağında baygın olan Evrin’i götürürken Toprak uzakta düşünce bariyerini kaldırıyordu tam o sırada göğsüne saplanan acıyla beraber irkildi az ileride Uzay, kucağındaki kızı götürürken tam arkalarındaki ağaçta onları izleyen biri olduğunu fark etti, ağacın arkasından bakan kızı seyretmeye çalışsa da kafesini baskılayan acı buna engel oluyordu. “Yoksa o kız, benim enerji ikizim mi?”
---
“Hayır yanlış görüyor olamam değil mi? Daha bir hafta önceki değerlerinle şimdiki değerler tamamen başka bir insana ait gibi, bu imkânsız!” Doktor, raporları karşılaştırırken şaşkınlığını gizleyemiyordu içten içe ‘mucize’ olduğunu düşünüyordu.
“İmkânsız gibi görünen bir şeydi doktor bey ama biz başardık.” Alin yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanında oturan Tuğra’nın elini sımsıkı tuttu.
“Seni iyileştiren şifacıyla tanışma şansım olmadığı için üzüldüm, hastanemizde birçok hayatı kurtarabilirdi, yabancı demiştiniz doğru mu anladım?”
Evrin’i anlatamasalar da biraz beyaz yalandan zarar gelmez diye düşünmüşlerdi, başka türlü iyileşmesini karargâha açıklayamazlardı.
“Evet doktor bey, koruyuculara yabancı, iyilik sever bir yabancı.” Uzaklara dalmış içten içe hayatını tamamen değiştiren ve yeni bir sayfa açmasını sağlayan şifacıya teşekkür ediyordu, bir gün ne olursa olsun ona minnet borcunu ödeyecek ve büyük gün gelip gerçekleri öğrendiğinde yanında olacaktı.
Doktorun odasından çıktıklarında derin bir nefes çekti içine, yapmak istediği bir sürü şey olduğunu düşündü bir an, hastalığında ona zorluk çıkaran yapamadığı her şeyi yapmak istediğini fark etti. “Yeni hayatının ilk günleri sevgilim, nasıl hissediyorsun?” Tuğra, kolunu sevdiği kızın omuzlarına attı. Hastane koridorunda ağır adımlarla ilerliyorlardı.
“Bir sürü şey hissettim aslında ama sonra hepsi anlamsızlaştı, sanırım zamanla ne istediğimi bulacağım sevgilim.” Alin, asansörü kullanmak için ilerlediğinde Tuğra onu durdurdu.
“Artık kalbin seni yormuyor hayatım bence merdivenleri kullanabiliriz.” Bazen alışkanlıklar bizlerle gelmeye devam eder bir süre, Alin de alışkanlıktan asansöre yönelmişti ki sevdiği adamın direktifine kadar fark etmedi bile.
Tuğra, Alin’in omzundan elini çekti ve merdivenleri hızlıca inmeye başladı. “Hadi hızlan bakalım, bana yetişmen gerek.” Birkaç adımı sakince atsa da sonrasında hızlı adımlarla merdivenleri inmeye başladı hatta bir an uçuyormuş gibi bir hisse kapıldığını bile söylemeliydi.
Merdivenleri bitirip alt koridora geçtiklerinde büyük bir kaosla karşılaştılar, acile giden koridor tıklım, tıklım doluydu hatta çoğu hastaya sedye yetmediği için koridordaki koltuklara yatırmışlardı. Tuğra kendini tutamayarak; “Neler oluyor böyle?” demekten kendini alamadı.
Yaralılar ve sağlık görevlilerin arasından geçerek çıkışı zor buldurdular fakat dışarıdaki manzara hastaneden daha beter görünüyordu. “Sanırım bizi dinlemedikleri isyan girişimi bu.” Alin karşılaştığı kaosun nedenini anlamlandıran kişi olmuştu.
Tuğra, hiç vakit kaybetmeden değneğini cebinden çıkardı ve etraflarına kendilerini koruyacak kalkanı oluşturmaya başladı. “Beklediğimiz fırsat ayağımıza geldi desene, kendimizi kanıtlayabiliriz.” Alin, sevdiği adamın sözlerine hak verircesine onayladı o da cebinden değneğini çıkardığında önlerine gelen ilk yaratığı haklamaya koyuldular.
BİRKAÇ YIL SONRA…
İki aile bir araya toplanmış, deniz kenarına yakın ağaçlık bir konum seçilmiş ve mangalları közlenmeye hazırdı. “Yakup, hadi nerede kaldı etler hepsini başında pişirirken yemeyin!” Şermin, eşine oturdukları tahta piknik masasından söyleniyordu.
“Sen boş tabağı getir hanım birazdan hazır olurlar.” Kimseye çaktırmadan pişen köftenin birini bütünlemesine ağzına atmıştı.
“Biberlerle patlıcanları getirelim mi?” Cavidan poşetten közlenecek sebzeleri çıkarıp boş bir tabağa alıyordu birkaçını çiğ bırakma kararı alıp salata için domates doğrayan Alin’in önüne bıraktı. “Çok közlenmiş sevmiyorum ben taze de doğrayalım.”
“Tamam Cavidan Teyze.” Alin domatesleri doğramayı bitirmişti Cavidan’ın uzattığı biberlerden birini eline aldı.
“Su çok güzeldi, kaçırdın.” Aykut, kardeşinin yanında duran havluyu eline aldı kurulanmadan önce saçlarından damlayan suları Alin’in üstüne şaka olsun diye sıçrattı.
“Abi ya! Anne oğluna bir şey desene.” Alin, abisine sitemkâr bir şekilde söylenirken Tuğra, Aykut’u kız arkadaşından uzaklaştırmak için kendi havlusunu Aykut’un kafasına geçirdi.
“Of ete bak be şaheser!” Fırat Bey mangal başından pişen etleri masaya bıraktığında ailenin hanımları da masayı hazırlamayı bitirmişti. Görgün ve Sancar ailesi birlikte güle oynaya yemeklerini yedikten sonra kalan köz ile semaveri hazırlayıp çay demleye karar verdiler.
“Çocuğunu evlendirip torun seveceğin yaşta hamileyim diyorsun valla helal olsun.” Bir süre önce haberdar olduğu hamilelik haberiyle resmen şok olmuştu, kendisi Alin ile evlenmek istediğini açıklayacakken annesinin bu haberi karşısında resmen dünyası başına yıkılmıştı tabi ki kimse serzenişini umursamadan Cavidan’ı tebrik ediyorlardı.
“Siz daha gençsiniz oğlum hem Yakup amcan verecek mi Alin’i” Cavidan da oğlunun serzenişini esprili bir dille bertaraf edip konuyu dağıtmayı seçen taraf olmuştu, kendisi için de sürpriz bir hamilelik olduğundan konusunu pek açmak istemiyordu.
“Turşusunu mu kuracağız, babamı bilmem valla ben verdim gitti.” Aykut, Tuğra’nın sırtını haşlayacak şekilde vurdu, darbeden kaçmak için biraz ileri atılmıştı ama acısını hissediyordu.
“Büyükler varken sana laf mı düşüyor eşekoğlueşek.” Yakup, semaverden çay doldurmuş yerine otururken de oğlunun ensesine bir tane şaplak indirmeyi ihmal etmemişti.
Çaylar içilip muhabbetlerin dibine vurulurken iki sevgili ailelerinden biraz uzaklaşıp kumsalda yürüyüş yapmaya karar verdiler, gün artık gece hazırlanırken güneşin batışını kumsalda oturarak seyretmek istediler.
“Bir de ismini Buğra koyacaklarmış benimkiyle uyumlu olsun diye, valla çıldıracağım.” Tuğra’nın aklı hala 20 sene sonra annesinin verdiği ona göre absürt olan o haberdeydi, duyduğundan beri sürekli Alin’i darlaması da üstüne tuz biber ekiyordu.
“Sevgilim ama sen böyle yaptıkça Cavidan Teyze de mahcup oluyor görmüyor musun, yapma böyle bir kazadır olmuş işte senin desteğine daha çok ihtiyacı var şu an.” Alin, her seferinde anlatsa da ruh eşi kabul etmeyi reddediyordu.
“Sence zamanı gelmedi mi, ben artık ailemin çocuk haberini değil seninle düğün tarihimizi konuşmak istiyorum.” Alin, Tuğra’nın çıldırdığını düşünüyordu. Kendisine göre yaşları daha genç sayılırdı, bunları konuşmak yerine önce geleceklerini detaylıca planlamak isteyen taraftı.
“Canımın içi, 20 yaşındayız sence bunları konuşmak için daha erken değil mi?” Bir şekilde konuyu değiştirdiğine sevinse de bu sefer kendinin zan altında kaldığı bir konu açılmıştı, Tuğra ne kadar sabırsızsa Alin o kadar ağırdan almak isteyen taraftı.
“Sen beni istemiyorsun anladım ben.” Tuğra, Küsüyormuş gibi yapıp Alin’in tam aksi yönüne dönüp kollarını göğsünde kavuşturdu, kastettiği bambaşka şeylerdi fakat ruh eşi bir türlü anlamak istemiyordu. O da arkasından sarıldı kollarını Tuğra’nın bağladığı kollarına sardı. “Seni dünyadaki her şeyden daha çok istiyorum, sadece kardeşin olsun biraz büyüsün hem ailelerimiz de finansal olarak kendilerini toparlasın, hem ben daha çeyiz hazırlamadım hemen evlenemeyiz.” Sonrasında boynuna bir öpücük kondurdu, sevdiği ufak çaplı bir irkilme yaşadıktan sonra ayrıldılar Tuğra sonunda önüne döndü.
“Sen böyle şeyler yapıyorsun, sonra diyorsun bekle!” Tuğra, gülerek söylediğinden karşılıklı biraz gülüşmeye devam ettiler. Derin bir nefes çektiler ciğerlerine yarımadanın ortasındaki dağın arkasına saklanan güneşi izlemeye başladılar sessizce.
Orada birbirlerine sarılır vaziyette sessizliklerini koruyarak ne kadar durduklarını kendileri de bilmiyorlardı, birlikte iken zamanı tutmayı bırakmışlardı. Tuğra, omzuna kafası yaslanmış sevgilisinin saçlarından öptü, şair ruhunu yeniden canlandıran sevgilisinin kokusu eşliğinde dizelerini sıraladı;
“Katili saçların olan ne hayallerim boğuldu sularında,
Bir anda buldum kendimi yüreğinin ortasında.
Dalgaları aniden savrulurken rüzgârdan,
Seni tarif edercesine ciğerime dolan bir deniz kokusu geliyor az uzaktan.
Batıyor sularına gözbebeklerim, gönlümce ıslanıyorum.
Sen yağdıkça nisan dökülüyor topraklarıma,
Bir damlıyorsun ve ben yine bir ölümden dönüyorum…”
Bölüm etkileşimi
