1. bölüm / 6
Yaz Kış AşkBölüm 1: Seminer
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1: Seminer
Yazın son günleriydi. Defne ile kardeşi Rana evde otururken kapı aniden çaldı. Rana önce ablasına baktı; sonra işten yorgun döndüğü için koltuğa uzanmış olan Defne'nin, telefonunun altından ona attığı yalvaran bakışı görünce istemeye istemeye kapıya yöneldi.Verdikleri yemek siparişinin geldiğini görünce içi biraz açıldı. Kapıdaki adamdan poşetleri alırken karnının gerçekten ne kadar acıktığını fark etti. Kapıyı kapatır kapatmaz seslendi:"Abla, pizzalar geldi. Mutfağa geçiyorum, hadi sen de gel, soğumadan."Defne "pizza" kelimesini duyar duymaz yerinden fırladı. Az önce yatar vaziyette olduğu için bu ani kalkış başını biraz döndürdü, yine de dengesini bulup koşar adım mutfağa yöneldi. Onu bu halde masaya gelirken gören Rana, sert bir bakışla durdurdu:"Elini yıka da gel."Defne, kardeşinin sinirlendiğini bilmesine rağmen onu yine de annelerine benzetti:"Öff, tamam anne."Rana gözlerini devirdi, telefonundan Manifest'in "Toz Pembe" şarkısını açıp pizzaları iki ayrı tabağa böldü. Defne bir yandan elini yıkarken bir yandan da mutfaktan gelen, artık kendisinin de ezberlediği şarkıya eşlik ediyordu. Aynada kendine bakıp kendi kendine eğlenerek elini yıkamayı bitirdi, yarım yamalak kurulandı; elinde kalan birkaç su damlasını ayaklarına doğru attı. Neşeyle mutfağa gidip kendi yerine oturdu. Defne sağ eline bir pizza dilimi alıp, sol eliyle de kumandayı alarak televizyonu açtı. Kısa bir kanal turundan sonra gene izleyecek bir şey bulamayarak televizyonun Youtube’una girdi. Bir yandan da pizzasını gömüyordu. Rana’nın ise canı sıkkın gibiydi. Defne ilk dilimini bitirdikten sonra Ranaya dönerek sordu:“Ne oldu bebitom canın sıkkın gibi?”Rana dalgın dalgın ablasına döndü:“Acaba gerçekten bir dizide oynayabilecek miyim onu düşünüyorum. Bursa’dan buraya ailemizi bırakıp taşındık ikimizde aynı üniversitede okuduk ama cidden buna değecek mi?”Defne başını salladı. Sonra kardeşinin yanağına tatlı bir öpücük kondurmayı düşündü ama dudaklarının yağlı olduğu aklına gelince bundan vazgeçti. Onun yerine Adamlar’ın “Ah Benim Hayatım” şarkısını açtı. En az milyon kere dinlediği bu şarkı her seferinde farklı bir tat veriyordu. Şarkının verdiği o hazla kardeşine dönüp:“Üzme kendini ya ayrıca biz buraya sadece sen oyuncu ol diye gelmedik bu bizim küçüklük hayalimizdi. Zor olsa da gerçekleştirdik işte. Hem daha görülecek çok şey var sıkma canını ikimizde hedefimize ulaşıcaz inanıyorum ben.”Rana ablasının verdiği moralle biraz motive olmuş gibiydi. Gene de aklı şüphelerle doluydu. Pizzasının ikinci dilimine geçerken ablasına dönüp sordu:
“Mesela sen Bilgisayar Mühendisliği bitirdin. 27 yaşındasın ama hala daha istediğin işte çalışmıyorsun. Küçük bir ofiste orta düzey bir maaşla çalışmak sana yetiyor mu?”
Defne dördüncü dilimine uzanırken kardeşine salla der gibi bakış atıp omuz silkerek:
“Üniversite okurken hedeflediğim yerde çalışmıyor olabilirim evet ama şuan bu maaş ikimizinde geçinmesine yetiyor. Yani şu an memnunum ama ileride ne olur bilmem. Ayrıca sen oyuncu olursan sırf dizi setlerini ve ortamları merak ettiğimden şuan ki işimi bırakıp, bir iki yıl senin menajerinde olabilirim yani ne yapacağım hiç belli olmaz.”
Rana ablasının son dediğine abartılı bir şekilde gülmüştü. Henüz oyuncu değildi ve hala daha üniversite de okuyordu ve ablasının bu son dediği ona çok absürt bir hayal gibi gelmişti. Gülerek tam ablasına cevap verecekken telefonun sesiyle telefonuna uzandı. Ellerini bir peçeteye silerek telefonunu aldı ve gelen maili incelemeye koyuldu.
Defne tabağındaki tüm pizzaları bitirdikten sonra, ellerini yıkayıp çay suyu koymaya kalktı. Suyu yarıya kadar doldurup demlenmesini beklerken Ranaya dönüp baktı. Rana’nın önünde hala daha iki dilim pizza olmasına rağmen telefonuyla uğraşmasına anlam veremeyerek tekrar önüne döndü ve kendi tabağını yıkamaya koyuldu.
Tam o sırada telefonundaki maili inanamayarak içinden tekrar tekrar okuyan ve kalbinin çarpıntısını kulaklarında hisseden Rana ablasına dönerek:
“ABLA YARIŞMAYI KAZANMIŞIM!”
Defne o an hafif irkildi az kalsın elindeki tabağı lavaboya düşürecekti. Hızlıca tabağı yıkayıp bulaşıklığa dizdikten sonra kardeşine merakla döndü:
“Ne yarışması ne oluyor?”
Rana mutluluktan ne yapacağını bilemiyordu. Sevinçle ayağa kalktı. Oda da bir ileri iki geri yürüyerek ablasına anlatmaya başladı:
“Ya sana bahsetmiştim ya bir yarışma var. Yeni yüzler aranıyormuş sektörde ben de hiç umut etmeyerek bu yarışmaya katıldım. Binlerce kişi arasından 10 kişi seçilecek ve audition a katılacaktı. Bende 10 kişiden biriyim ve haftaya deneme çekimi olacak!!!”
Defne ben biliyordum bakışıyla kardeşine güldü. Sonra ellerini yıkayıp onu iki yanağından öptü. Sonra neşeyle masanın üstündeki televizyon kumandasına uzanarak çalmakta olan müzik listesini kapatıp kardeşine dönerek:
“O zaman bunu kutlamalıyız DJ lik time! Ama önce Ağustos ayı bitmeden senin şarkıyı açalım.”
Rana’nın en sevdiği anlardan biri gelmişti. Ablası dj lik yaparken o bol bol oynayacak ve bunu ablasıyla kutlayacaktı. Ama önce tabiki ayın anlam ve önemine ithafen Taylor Swift - Agust şarkısını dinlemeleri gerekiyordu.
Defne şarkıyı açtıktan sonra kumandanın ses açma kapama tuşlarıyla ritme göre bir ileri bir geri yaparak kardeşinin neşesine eşlik etti. Defne oturarak dj lik yapmaya devam ederken Rana ilk hareketli şarkıda mutfağın ortasına geçerek dans etmeye başladı.
Ertesi gün Defne işyerinin fazlasıyla hareketli olduğunu fark etti. Bugün herkes bir garipti. İşine odaklanmaya çalışsa da bir türlü kendini işine veremiyordu. Sonunda dayanamayıp iş arkadaşı Emrenin yanına gelerek sordu:
“Bugün özel bir gün mü? Herkes bir telaşlı sanki müdürümüz toplantıdan toplantıya koşuyor. Normalde öğle arasına kadar görmüyorduk adamı şimdi bizden bile önce gelmiş.”
Emre şirkette Defneden 4 yaş küçüktü ama şirkette daha eskiydi. Şirket ile ilgili bütün önemli bilgileri ilk o öğrenir gerekli olan bilgileri de iş arkadaşlarıyla paylaşırdı. Sevecen bir tavırla:
“Bugün şirketin en büyük ortağı Barış Bey gelecek. Uzun zamandır yurtdışındaydı. Şimdi sabahtan onun odasını hazırlıyorlar. Barış Bey çok iyi biridir ama fazla işkolik ve düzenli biri. Ona şirketin şu ana kadarki raporları ve geldiği noktayı sunmak için toplantı yapıyorlar. Onların toplantısı bitince Barış Bey şirkete yeni gelen senin gibi arkadaşlarla tanışmak için bir etkinlik düzenleyecek. Muhtemelen uzun bir süre yurtdışına gitmeyeceği için artık müdürümüz kendi işlerini Barış Beye bırakacak. Zaten Barış Beyin kendi ekibi var. İşlere tamamen hakim olacak yani Barış Beye alışsan iyi edersin.”
Defne içinden başım şişti ne Barış Beymiş ya diye düşünse de Emrenin bu yaşta kendinden üst konumda olup, her detaya hakim olmasına duyduğu saygıyla:
“Teşekkürler Emre. Anlaşılan sen bu Barış Beyi çok seviyorsun?”
Emre bu soru karşısında afalladı aklına geçirdiği kötü günler ve onun tüm bu süreçte yanında olan Barış Bey gelince gözünün dolmasını engelleyemedi. Normalde kendinden emin uzun cümleler kuran Emre kısa bir cümleyle bu soruyu geçiştirdi:
“Şu an buradaysam Barış Bey sayesinde diyebilirim.”
Defne genelde duygularını kolay kolay belli etmeyen Emrenin gözlerinin dolduğunu görünce ne diyeceğini bilemedi. Şaşırmıştı ama bunu Emreye belli etmedi. Anlayışla başını anladım anlamında salladı. Kendi masasına yöneldi ve işine koyuldu.
Barış uçaktan iner inmez ilk gördüğü haylaz kardeşi Mert oldu. Meşhur Mert Akdeniz magazine yakalanmamak için şapka ve gözlük takmıştı. Gene her zamanki gibi aşırı komik gözüküyordu.Barış ona koşarak gelen kardeşine sarılmak için kollarını açtı içinden sanırsın hala 5 yaşında çocuk diye geçirse de Merti görmek ona iyi gelmişti. 3 yıldır ekibiyle birlikte yurtdışındaydı yalnız yaşıyordu ve artık yalnızlık onu boğmuştu. Tabi Mert de birazdan kendisini boğabilirdi.
“Oğlum anladık özledin beni de biraz daha sıkarsan boğulucam.”
Mert Barışa sımsıkı sarılmış olduğunu yeni fark eder gibi kollarını yavaşça gevşedip abisinden ayrıldı. Abisine doğru şaşkınlıkla özür dilercesine:
“Kusura bakma abi ya deminden beri bir çocuk bana gözünü dikmiş bakıyor. Ondan saklanabilmek için sana yapıştım çocuk gibi 🙂”
Barış kardeşine gülümseyerek bakarken Melis yanlarına geldi Barışın ekibinin koordinasyonu Melisteydi. Uzmanlık alanı grafik tasarım olsa da Barışın sağ kolu gibi her işine koştururdu.Melis her zamanki gibi Barışa hayran hayran bakarak ona olabilecek en yakın mesafedeyken:
“Demek Barış’ın küçük erkek kardeşi sensin Mertti değil mi?”
Mert bu küçük erkek kardeş tanımına bozulmuştu. Sonuçta kendisi son birkaç yıldır oyunculuk kariyerinde yükselmiş 2 milyon takipçili genç kızların gözdesi 27 yaşında Türkiye'de hemen hemen her yerde tanınan bir oyuncuydu. Gene de abisinin yanın daki kızın güzelliği onu etkilemişti o yüzden çok fazla soğuk yapmadan:
“Evet zaten abimin başka kardeşi de olmadığına göre küçük diye betimlemeye gerek yok. Sizin adınız neydi hanımefendiciğim?”
Melis ufak çaplı bir kahkaha ile Barışa biraz daha sokularak:
“Melis. Tanıştığıma memnun oldum Barışın tek kardeşi Mert.”
Barış kendini Melisten geri çekme ihtiyacı hissetti. Melis ile 4 yıldır tanışıyorlardı. Onun işine düşkünlüğünü seviyordu. Ancak bazen fazla dibine girmesi kendisini rahatsız ediyordu. İstese Melis ile bu süreçte çoktan romantik bir ilişkiye girebilirdi ancak o Melise hiç bu gözle bakmamıştı. Ayrıca Üniversitedeki ilk aşkı Edadan sonra hiçbir kadınla ciddi ilişkiye girmemişti. Çünkü her ne kadar kendine itiraf etmekte zorlansa da Edayı hala unutamamıştı.
Melis Barışın kendini geri çekişiyle biraz afallamış olsada kendini topladı:
“O zaman biz şirkete geçelim artık.”
Barış Melisin cümlesiyle derin düşüncelerinden sıyrıldı:
“Tabi tabi geçelim. Mert teşekkürler abicim. O kadar işin gücün arasında bir de bizi karşıladın.”
Mert abisinin teşekkür edişiyle yeniden özgüvenli haline geri döndü:
“Ne demek abi zaten benimde pek işim yoktu bugün iyi oldu. Birazdan eve gidicem sonra da Üniversite de konuşma yapmaya sevilen bir oyuncuyum malum.”
Mert son cümlesini kurarken Melise göz kırpmıştı. Melis ise sadece gülüp geçmişti. Aklı hala Barışın ona karşı mesafeli oluşundaydı. Barış ise kardeşiyle gurur duymakla birlikte bu çocuğu ciddiye alanlara Allah akıl fikir versin diye içinden geçirerek:
“Eyvallah kardeşim akşama görüşürüz.”
Barış ve Melis Mertin onlar için ayarladığı arabaya binerek şirkete gitmek üzere yola çıktılar. Mert de daha fazla dikkat çekmeden kendi arabasına binerek abisiyle kalacakları eve gitti.
Defne ofisteki işlerinin çoğunu bitirmişti. Öğle arasında tam dışarı çıkacağı sırada kapıdan giren sarışın kendisinden epey uzun yeni patronları Barış Bey olduğunu tahmin ettiği adamla yanında ki kendisiyle hemen hemen aynı yaşta olan sarışın kadını gördü.Yan masadan Emre hemen onları karşılamak için ayağa fırladı. Ancak daha önce geçirdiği araba kazasından ötürü sol bacağı acıyla sızladı. Yavaş yavaş topallayarak kapıya yürüdü:“Barış Bey, Melis Hanım hoş geldiniz!”Barış uzun bir aradan sonra Emre'yi görünce önce onun neşeli haline önce gülümsedi ve içten içe sevinmişti. Onu Mertten ayırmazdı. Ama sonra sol bacağından dolayı hafif topalladığını fark edince gülüşü soldu. Bakışları Emrenin topallayan bacağına daldı. İçi acıdı ama gene de kendini toparlayıp Emreye ve başkalarına fark ettirmeden gülümseyerek:“Hoş bulduk Emre. Öğle arasından sonra odama gel ufak bir toplantı yapalım sonra yeni arkadaşlarla bizi tanıştırırsın olur mu?”Emre memnuniyetle başını salladı ve kendi yerine geçti. Evden kendine ekmek yapıp getirmişti. Defne'nin yanındaki masaya geçerek getirdiği ekmeği çıkarıp yemeye başladı.Barışın gözleri Emreden bir süre ayrılmadı. Emre’nin yerine geçerken Emreyi izleyen gözleri Emre’nin yan masasındaki kumral kadının kendisine ve Emreye karşı şaşkın bakışlarını yakaladı. Garip bir kıza benziyor diye içinden geçirdi.Şirketteki çalışanlar 5 kişiydi: Emre, Defne, Ali, Tolga ve Ege. Defne oradaki tek kızdı. O yüzden Melisin buraya gelmesine içten içe en çok o sevinmişti. Emre dışında bütün erkekler yavaş yavaş yemek yemek için dışarı çıkarken, Defne de yavaşça cüzdanını alarak ofisin karşısındaki ufak lokantanın yolunu tuttu. Zorunda olmadıkça iş arkadaşlarıyla muhabbete girmiyordu. Zaten erkeklerde kendi aralarında Melis ile ilgili konuşuyordu. Erkeklerin klasik güzel kız muhabbeti. Defne daha önce iki yıllık Mekatronik bölümü bitirdiğinden erkeklere alışıktı. Hiç onlarla muhabbete girmeden lokantaya girdi bir ezogelin bir de tavuk pilav alarak yemeye koyuldu.
Öğle saatleriydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nın Maltepe'deki kampüsünde tatlı bir telaş vardı. Öğrenciler yaz tatilinden dolayı dersleri olmamasına rağmen okulda düzenlenecek ünlü oyuncu Mert Akdeniz semineri için gelmişti. Rana ve Selin'de bu seminere katılacaktı. Seminer 15.00'daydı ama Rana, saat daha 14.00'ü gösterirken tiyatro bölümünün büyük konferans salonuna çoktan girmişti bile.İçerisi henüz çok fazla dolmamıştı. Rana, gözleriyle sahneyi en iyi gören noktayı aradı. En ön sıraya oturmak "fazla hevesli" ve dikkat çekici görünür diye düşünerek stratejik bir hamle yaptı ve ikinci sıranın tam ortasındaki iki koltuğa çantasını ve ceketini özenle yerleştirdi.Bugün okulda Mert Akdeniz'in söyleşisi vardı. 27 yaşındaki başarılı oyuncu, Rana'nın uzun zamandır gizliden gizliye takip ettiği ve hayran olduğu isimdi. Ancak Rana bunu çevresine asla belli etmiyordu. Ne de olsa o, sanatın tozunu yutan idealist bir konservatuvar öğrencisiydi; öyle "popüler dizi oyuncularına çığlık atan kız" imajı çizmek hiç ona göre değildi.Koltukta tek başına geçirdiği kırk beş dakikanın ardından, salon yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Tam o sırada Selin içeri girdi, kalabalığın arasından sıyrılıp Rana'nın yanına ulaştı. Çantayı kenara itip kendini koltuğa atarken yüzünde alaycı bir gülümseme vardı."Kızım sen delirdin mi?" dedi Selin, saatine bakarak. "Seminere daha 15 dakika var. Sen saat ikiden beri burada nöbet mi tutuyorsun? Hayırdır bu ne heves?"Rana hemen omuzlarını dikleştirip ciddiyet maskesini takındı. "Ne hevesi ya? Sektörel gözlem yapıyorum sadece. Adam sonuçta piyasanın en çok aranan isimlerinden biri. Sektörde işler nasıl yürüyor, kamera önü dinamikleri nasıl, onları dinlemek lazım. Yoksa Mert Akdeniz’in kara kaşına kara gözüne gelmedik herhalde."Selin tek kaşını kaldırıp arkadaşını şöyle bir süzdü. "Tabii canım, kesin öyledir. O yüzden seminerden bir saat önce gelip ikinci sıradan yer kapmak için nöbet tuttun."Rana, Selin'in onu sıkıştırmasından kurtulmak hem de içindeki o devasa heyecanı daha fazla tutamamak arasında gidip gelirken aniden arkadaşının koluna yapıştı. Gözlerinin içi parlıyordu."Tamam şimdi Mert'i falan boş ver, sana asıl bombayı patlatıyorum!" diye fısıldadı heyecanla. Etrafı kolaçan edip sesini daha da alçalttı: "Ben yarışmayı kazandım!"Selin'in gözleri şaşkınlıkla kocaman oldu. "Ne? Hangi yarışmayı?""Yeni yüzler aranan o yarışma var ya hani... Sana bahsetmiştim. İnanabiliyor musun, binlerce kişi arasından seçilen o 10 kişiden biri oldum! Haftaya audition’a gideceğim!"Selin duydukları karşısında o kadar sevindi ki, az kalsın salonun ortasında çığlık atacaktı. Son anda Rana onun ağzını eliyle kapatıp telaşla tısladı: "Şşşt! Sakın bağırma! Kimse bilmeyecek tamam mı? Hele okuldan hiç kimse duymamalı, hocaların kulağına giderse biterim. Sadece sana söylüyorum, lütfen aramızda sır kalacak."Selin başını sallayıp Rana’nın elini yavaşça çekerken yüzünde kocaman, gururlu bir gülümseme vardı. Kendisi o yarışmaya katılmamış olsa da, sanki kendi başarmış gibi mutlu olmuştu. Rana'nın ellerini sımsıkı tuttu. "Rana, bu inanamayacak kadar harika bir haber! O kadar sevindim ki anlatamam. Senden harika bir oyuncu olacak, hem de hepsini cebinden çıkaracaksın göreceksin! Söz veriyorum, bu sır bende mezara kadar güvende!"Rana derin bir oh çekip tam Selin'e sarılacaktı ki, salonda birden büyük bir uğultu koptu ve hemen ardından derin bir sessizlik çöktü. Kapıda, o meşhur şapkası, güneş gözlüğü ve kendine has rahat tavırlarıyla Mert Akdeniz belirmişti.Mert Akdeniz sahneye adımını attığı an, salonda bir alkış koptu. O bildiğimiz rahat tavırlarıyla mikrofonu eline aldı, sahnenin ortasında şöyle bir tur attı ve güneş gözlüklerini saçının üstüne doğru itti. Söyleşinin ilk yarım saati tam anlamıyla bir stand-up gösterisi gibi geçmişti.Mert aslında oyunculukla, set ortamıyla ve kamera önü dinamikleriyle ilgili çok doğru ve teknik şeyler söylüyordu ama bunları öyle bir üslupla anlatıyordu ki, salon her iki dakikada bir kahkahaya boğuluyordu."Bakın gençler," dedi Mert, elindeki mikrofonu havada sallayarak. "Kamera önünde ağlamanız gerekiyorsa ve o an o duyguya giremiyorsanız, içinizdeki travmaları falan deşmeyin, boşuna yorulursunuz. Ay sonu gelen kredi kartı ekstrenizi veya İstanbul'daki kira fiyatlarını düşünün. Gözyaşlarınız sel olur akar, yönetmen bile 'Kestik, helal olsun ne oynadı be!' der. Gerçekçilik budur."Salon bu lafın üzerine yıkılırken Selin de koltuğunda gülmekten iki büklüm olmuştu. Fakat Rana'nın yüzünde en ufak bir neşe belirtisi yoktu. Sadece nezaketen dudaklarının ucuna yerleştirdiği zoraki bir tebessümle sahnedeki adamı izliyordu. Kendi kendine, "Ben bu şaklabanlıkları dinlemek için mi saat ikiden beri burada bekliyorum? Boşuna bir saat beklemişim," diye geçirdi içinden. Mert, yıllardır hayranlık duyduğu, oyunculuğunu zirveye koyduğu o adam değildi sanki. Karşısında sadece ilgi arsızı, ciddiyetsiz bir çocuk vardı.Söyleşinin sonlarına doğru Mert sahnenin kenarına oturdu, bacaklarını sarkıttı ve kalabalığa doğru gülümsedi. "Evet, benim çenem düştü yine. Sizin sormak istediğiniz bir şeyler var mı? Yalnız lütfen 'Nasıl ünlü oldunuz?' diye sormayın, valla ben de bilmiyorum, bir sabah uyandım setlere çağırıyorlardı."Salondan yine bir kıkırdama koptu. Birkaç öğrenci el kaldırdı. Mert, sorulan klişe sorulara yine aynı alaycı ve esprili üslupla, dalga geçer gibi cevaplar veriyordu. Rana birkaç soruyu ve Mert'in lakayt cevaplarını dinledikten sonra daha fazla dayanamadı. İçindeki o disiplinli ve sanata saygı duyan konservatuvar öğrencisi isyan bayrağını çekmişti. Kararlılıkla elini havaya kaldırdı.Mert, ön sıralardan kalkan bu eli görünce doğrudan ona işaret etti. "Evet, ikinci sıradaki ciddi bakışlı hanımefendi. Sizi dinliyoruz."Görevlilerden biri mikrofonu Rana'ya uzattı. Rana ayağa kalkmadı, oturduğu yerden mikrofonu alıp derin bir nefes çekti. Gözlerini doğrudan Mert'in gözlerine dikti. Sesinde en ufak bir titreme veya hayranlık kırıntısı yoktu."Neden her soruya dalga geçerek cevap veriyorsunuz?" dedi Rana buz gibi bir ses tonuyla. "Anlattığınız şeyler, verdiğiniz bilgiler aslında bizim için çok değerli. Kamera önü tecrübeleriniz çok kıymetli. Ama bu tavrınız yüzünden... Sizi pek ciddiye alamıyorum."Rana'nın bu sözleri üzerine salondaki o neşeli uğultu bıçak gibi kesildi. Yüzlerce kişinin bulunduğu koca salonda bir anlığına sadece havalandırmanın sesi duyuldu. Ortam resmen buz kesmişti. Selin bile şaşkınlıkla arkadaşına dönmüş, gözleriyle "Ne yapıyorsun sen?" dercesine bakakalmıştı.Mert ise hiç bozulmadı. Yüzündeki o meşhur, umursamaz sırıtışı yavaşça genişledi. Gözlerini Rana'dan ayırmadan mikrofonu dudaklarına yaklaştırdı."Bu hayatta her şeyi ciddiye alırsak, hayat aşırı sıkıcı ve durağan olmaz mı?" dedi gayet rahat bir tavırla. "Ayrıca şu an anlattıklarımı bu şekilde anlattığım için hepinizin aklında çok daha kalıcı olacağına eminim. Hayatı biraz akışına göre yaşamak lazım bence. Çok da takmayın kafaya. Eğlenmenize bakın."Mert'in bu havalı ve hazırcevap tavrı, salondaki sessizliği bozdu. Öğrenciler bu cevaba bayılmıştı, saniyeler içinde salon alkıştan yıkılmaya başladı.Herkes Mert'i coşkuyla alkışlarken Rana sadece gözlerini devirdi. Mikrofonu yanından geçen görevliye geri tutuşturup Selin'e doğru eğildi."Boşuna gelmişim," diye fısıldadı sinirle. "Çok lakayt bir çocuk, bomboş bir seminerdi."Selin ise ellerini çırpmaya devam ederken arkadaşına hiç katılmadığını belirten bir baş hareketi yaptı. "Saçmalama Rana, bence adam çok iyiydi. Hem çok eğlendik hem de dediği gibi akılda kalıcı şeyler anlattı. Bence sen fazla kasıyorsun."Söyleşi biterken Mert ayağa kalktı, telefonunu çıkarıp arkasını kalabalığa döndü. "Hadi gençler, arkada toplanın da bir selfie alalım, ajans çalışıyor sansın beni!"Salondaki herkes Mert'le aynı kareye girebilmek için ayaklanıp birbirini ezerken, Rana yerinden bile kıpırdamadı. Kollarını göğsünde bağlamış, yüzünde büyük bir hayal kırıklığıyla sahneye bakıyordu. Yıllardır hayran olduğu, bir gün onun gibi sahnelerde olmayı hayal ettiği Mert Akdeniz'den o an, o saniye tamamen soğumuştu. Artık onun için Mert, yetenekli bir oyuncu değil, sadece şımarık bir şovmendi.
Defne öğle arasından dönüp çalışmaya devam edeli yaklaşık bir buçuk saat olmuştu. O sırada içeride devam eden toplantı nihayet sona ermiş, odanın kapısı açılmıştı. Müdürleri Cenk Bey, yüzünde yılların yorgunluğunu üzerinden atmış olmanın verdiği o geniş ve rahatlamış gülümsemeyle odadan çıktı. Arkasından Barış, Melis ve Emre geliyordu.
Tüm ekip dikkatini Cenk Beye vermişti. Cenk Bey: "Evet arkadaşlar," dedi neşeli bir sesle. "Biliyorsunuz Barış nihayet aramıza döndü. Benim için artık bu şirketteki yöneticilik devri kapanmıştır. Bundan sonra sadece uzaktan sizi izleyen ve kâr payını bekleyen o rahat hissedar olacağım. Yönetim tamamen Barış ve Melis’te. Hepinize kolay gelsin!" Cenk Bey, ofisteki herkesle kısa kısa vedalaşıp ceketini alarak kapıdan çıktı.
Ofiste kalanlar şimdi yeni patronlarıyla baş başaydı. Barış, kendinden emin ama bir o kadar da sakin bir tavırla ekibi süzdü. Bakışları kısa bir an Defne’nin üzerinde duraksasa da hemen toparlanıp konuşmaya başladı:"Ben Barış. Aranızda beni tanıyanlar var, yeni katılanlarla da şimdi tanışacağız. Şirketin kurucu ortağı ve Sistem Mimarıyım. ODTÜ mezunuyum. Çok büyük bir kriz çıkmadığı sürece günlük kodlamaya girmeyeceğim; daha çok büyük resim, müşteri anlaşmaları ve teknoloji stratejisi bende. Bu süreçte sağ kolum, projelerimizin estetik ve kullanıcı dostu olmasını sağlayacak UI/UX Tasarımcımız Melis."
Melis, zarif ama bariz bir şekilde üstten bakan bir tebessümle ekibe başıyla selam verdi. Özellikle ofisteki tek kadın olan Defne’yi süzerken gözlerinde beliren o hafif küçümseyici tavır dikkat çekiciydi. Defne ise bu bakışı anında fark etmesine rağmen zerre umursamadı; onun derdi ego savaşları değil, işini yapıp maaşını almaktı.
Barış, Emre'nin omuzuna hafifçe dokunarak devam etti. "Emre'yi biliyorsunuz, o bizim kalbimiz. Kıdemli Arka Yüz (Backend) Geliştiricimiz olarak C# ve MySQL veri tabanı mimarisi tamamen onda. Kriz anlarında sistemi çökmeden kurtarma becerisine sonuna kadar güveniyorum." Ardından bakışlarını diğerlerine çevirdi. "Ali, Mobil Uygulama Geliştiricimiz olarak Flutter ve Firebase ile iOS ve Android uygulamaları senden bekliyoruz. Tolga, İş Analisti ve QA olarak müşterinin ne istediğini anlayıp görevleri bölmek ve ekibin yazdığı kodları canlıya almadan önce test edip hataları yakalamak senin işin. Ege, sen de Ön Yüz (Frontend) Geliştirici olarak Melis'in çizdiği tasarımları sessiz sedasız ama kusursuzca koda dökeceksin."
Sıra Defne'ye geldiğinde Barış dikkatle ona baktı. "Ve sen..."
Defne oturduğu sandalyede dikleşerek son derece net, düz ve kısa bir şekilde kendini tanıttı:"Defne. Tam Donanımlı (Full-Stack) Yazılım Geliştiriciyim. HTML, CSS ve JavaScript ile arayüzleri kodlayıp Emre'nin yazdığı arka yüz mimarisine API entegrasyonuyla bağlıyorum. Öncesinde iki yıllık Mekatronik geçmişim var, o yüzden otomasyon veya donanımdan gelen verilerin entegrasyonu gerektiğinde devreye giriyorum."
Melis, iki yıllık kelimesini duyunca hafifçe dudak bükse de Defne bunu umursamadı. Barış'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Çoğu insanın kendini ispatlamak için uzun uzun cümleler kurduğu iş ortamında, Defne'nin bu kadar sade ve doğrudan konuşması çok hoşuna gitmişti. Ne kadar garip ama bir o kadar da net bir kız diye geçirdi içinden.
Defne ise Barış'ın o ilk içeri girdiği andaki etkileyici duruşundan etkilenmiş ve hatta onu lisede hayranı olduğu ünlü oyuncu Berk Çetin’e benzetmiş olsa da Barışa her baktığında içinde oluşan garip adlandırmak istemediği o duyguyu batırmıştı. Barış gibi tipler kendisi gibi kadınlardan hoşlanmazdı. Barış ancak Melis gibi kadınlardan hoşlanabilirdi. Boşuna kendini kandırmak istemedi. Gözlerini Barış’ın ela gözlerinden ayırıp tekrar bilgisayar ekranına çevirdi.
Defne işten eve geldiğinde saat 19.47 di. Rana eve sadece bir saat önce gelmesine rağmen tarhana çorbası ve makarna yapmıştı. Defne üstünü değiştirip elini yüzünü yıkadıktan sonra masaya oturdu. Rana’nın tabaklara çorbayı koyduğunu gören Defne minnettarlıkla:
“Eline sağlık kardeşim. Allah razı olsun. Nasıldı bakalım Mert Akdenizin semineri?”
Rana Mert’in adını duyunca göz devirdi:
“Berbattı abla. Lütfen bana bir daha Mert Akdeniz deme. Adamdan öyle bir soğudum ki.”
Defne ergenliğinden beri Mert Akdenize hayran olan kız kardeşinin bu lafları karşısında şaşırarak:
“Niye kız? Ne yaptı da soğudun adamdan. 5 yıldır Mert Akdenize hayran olan sen değil miydin?”Rana o an baya bir utanmıştı. Aslında utanılacak bir şey yoktu ablasıda o zamanlar Berk Çetin’e hayrandı. Üstelik ablası ondan çok daha çılgın bir hayrandı. Instagram da fan hesabı bile vardı.Eskiden odası Berk Çetin posterleriyle doluydu. Sonra adam evlenince ablası aniden adamdan soğmuştu. Posterlerini kaldırmış, Instagramdaki fan hesabını silmişti. Onun yerine Adamlar grubuna başlanmış ve odasını Adamlar posterleriyle donatmıştı. Kısaca bağımlılık geçici bir şeydi. Bir iki dakikalık sessizlikten sonra ablasına çorbasına uzatırken:
“Boşa geçen bir ömür. Adam tüm seminer boş yaptı bende ne kadar sinir bozucu bir karakter olduğunu fark ettim. Artık kimseye hayran değilim sadece kendimin hayranıyım ayrıca ben senin hayranlığın kadar abartı bir şey yapmadım adam saygı duyuyorum yakışıklı da çocuk yalan değil ama içi boş o yüzden artık sadece ben varım ablacım.”
Defne kardeşine gurur dolu gözlerle bakarak:
“Helal kız sana! Bu senin hikayen! Herkes kendi hikayesinin başrolü boşver. Böyle devam et. Sen haftaya olacak deneme çekimine odaklan canım kardeşim.”Rana da kendi tabağını alara masaya ablasının karşısına geçti:“Teşekkür ederim ablacım. Senin günün nasıldı?”Defne bir an daldı gitti. Barış… Barış Bey. Yeni geldi. Bu kadar genç bir ortak beklemiyordum. Ranaya her şeyi anlatmalı mıyım? Gerçi anlatacak bir şey olmadı ki. Hayatım boyunca uzaktan sevdim ben. Değişen bir şey yok. İşin kötüsü yakışıklı biri. Nasıl olacak? Ben o şirkette patronumdan hoşlanarak bütün günlerimi nasıl geçiricem? YOK DEFNE TOPARLAN. Hoşlanma falan yok. Allah sahibine bağışlasın de geç. Neyse Ranaya kısaca anlatayım:“Müdürümüz değişti yerine daha genç biri geldi Barış Bey. Cenk Bey de gitti çok şükür. Zaten 6 aydır çalışmama rağmen o adamın asla bu işi severek yapmadığını ben bile fark etmiştim. 3 yıl şirketi idare etmiş adam. Ama yaptığı da bir şey yok anca emir veriyordu. Bir görev dağılımı bile yoktu o dağılımı arkadaşlarla aramızda yapıyorduk. Ha bir de iyi mi kötü mü bilmem ama artık tek kız değilim. Barış Bey yanında sağ kolu Melis Hanımla geldi. Kadın çok ukala bir tip asla arkadaş olamam onunla. Görev dağılımını Barış Bey yeniden yaptı. Rana adam çok yakışıklı ya. Gene fall in love oldu ablan. Sarışın ela gözlü biraz Berk Çetini de andırıyor. Resmen sınav gibi maaştan ve ortamdan memnun değildim. Ayrılmayı düşünüyordum ama şimdi hiç ayrılamam. Barış Bey geldi diye değil. Şartlar belki daha iyi olur. Şirket büyümeye gider diye.” Rana ablasını gülümseyerek dinlerken çorbasını yemeye başlamıştı. Ablasının sonunda sustuğunu görünce gülerek söze girdi:“Abla seni biraz tanıyorsam sen aşık olma evresindesin. Senin aşk yaşama stilin bir garip asla gidip konuşmazsın arkasından da ağlamazsın ama sevdiğin erkeği ballandıra ballandıra tüm arkadaşlarına adeta bir prens gibi anlatır, sonra da hiç umurunda değilmiş gibi davranırsın ama ben yemem sen şimdi uykuya dalmadan önce bile Barış Beyi düşüneceksin eminim.”Defne kız kardeşinin bu harika tespitine şaşırmamıştı. İkiside birbiriyle bakışarak bile anlaşabiliyordu. Ama Rananın tek atladığı nokta: Defne artık o üniversite deki kız değildi. İlk aşık olduğu hovarda ve ukala çocuk Emiri herkese anlatmıştı. Yaşadıkları en ufak olayda bile kendisi deli gibi etkilenmişti. Emirde etkileniyor sanıyordu. Emire hiç soramadı: “Benden hoşlanıyor musun?” diye. Çünkü kendisi bile kendine itiraf edememişti Emirden hoşlandığını. Emir ile birbirlerine bro diye hitap ediyorlardı ve gerçektende arkadaş gibi takılıyorlardı ama Defne bazı şeyleri ilk kez yaşıyordu o yüzden hala düşününce yüzünde tatlı bir tebessüm oluşuyordu yüzünde. Barış Bey başkaydı. Emir ile arasındaki engel kendisiydi. Defne hislerini itiraf etmemişti. Emir de daha sonra alt sınıflardan bir kızla çıkmıştı. Barış Bey patronuydu. Yani aralarında iki ayrı engel var profesyonellik ve gene Defnenin kendisi. Barış bey iki kat imkansızdı. O yüzden ona karşı hislerini bir tek kardeşine anlatacaktı. Bu sefer başka hiçbir arkadaşının içinde kopan fırtınadan haberi olmayacaktı. Uzun bir süre anılara dalıp çorbasını bitirdikten sonra makarna almak için ayağa kalktı ve kız kardeşine dönerek:“Evet Ranacım Barış Beyden hoşlandım ama bu sefer içinde kopan fırtınayı bir tek sana anlatıcam.”Rana inanmayarak ablasına döndü ve:“Hiç sanmıyorum ablacım. Yavaş yavaş gün geçtikçe en ufak detayı bile atlamadan lise arkadaşlarından başlayarak bütün yakın arkadaşlarına anlatırsın sen.”Defne konudan sıkılmaya başlamıştı. Makarnasını alıp masaya dönerek:“Tamam peki. Artık konuyu değiştirelim ne izliyoruz?”Rana gene çok sevdiği avukat dizilerinden birini söyledi. Defne de sitcom istedi en sonunda sorunu taş kağıt makasla çözdüler. Defne kazandı ve 5 bölüm art arda 20 dk lık sitcom dizisi izledikten sonra odalarına geçtiler.Rana haklıydı. Defne odasında tek başına uyumaya çalışırken bile Barışın ela gözlerini düşünüyordu. 1-2 saat yatakta döndü. Emir ile yaşadığı eski üniversite anılardan sıyrılmaya çalıştı ve sonunda kendini derin bir uykunun kollarına bıraktı.
