7. bölüm / 13
YARIM KALAN7. Bölüm
Bölümler 13Şu an: 7. Bölüm
- 1 1. Bölüm167 kelime
- 2 2. Bölüm1.035 kelime
- 3 3. Bölüm904 kelime
- 4 4. Bölüm1.009 kelime
- 5 5. Bölüm1.289 kelime
- 6 6. Bölüm628 kelime
- 7 7. Bölüm1.306 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm525 kelime
- 9 9. Bölüm1.675 kelime
- 10 10. Bölüm879 kelime
- 11 11. Bölüm1.313 kelime
- 12 12. Bölüm1.198 kelime
- 13 13. Bölüm2.723 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ağlarken bile seni sevdiğimi fark ettim sevgili
Seni haykırıyordu sanki bana
Yanağımdan süzülüp yere düşen her inci
Bu hissettiğim an koydum yüzümü yerdeki damlaların üstüne
Dudağının ıslaklığı değdi sanki biran yüzüme
Şimdi daha iyi anlıyorum sevgili
Kalpteki sevda ateşi sönmesin diye
Göz yaşları akmaz hiçbir zaman insanın içine
Ağustos’un sonu köye dönüş vakti demekti. İnsanların yaylada kalma umudu da dağ çayırları gibi solup giderdi Ağustos’un sonunda. Komşular birer ikişer dönmeye başlayınca ilk bahardaki şenlik yerini yavaş yavaş sessizliğe bırakırdı. Derenin suyu iyice azalır Totağ’ın sisi arttıkça artardı. Akşam eve dönen hayvanların tüyleri kabarır, sütleri azalırdı.
Adem amcasıyla güneş doğmadan kalktı o sabah. İnekleri beraber götürecekler, Ahmet abiside köyden traktörle gelip göçü götürecekti. Azıklarını alıp düştüler yola. İnekler dönüş vaktini anladı dizildiler sıraya. En önde sivri boynuz, arkasında kiraz en geride de koca inek ip gibi oldular. Kara Mehmet her dönüşte olduğu gibi helallik istedi dağlardan.
“Hakkınızı helal edin dağlar, çok gezdik üstünüzde. Seneye ya nasip, ya kısmet.”
Adem amcasının gözlerinin soğuktan mı yoksa ağlamaktan mı yaşardığını yine anlayamadı. O da içten içe helallik istedi dağlardan. Birde balıklardan istedi amcasından farklı olarak.
Isıtmanın dereyi geçerken Adem daldı yine hayallere. Buranın adı neden ısıtmanın dere acaba diye düşündü. Belki çobanlar koyunlarını burada ısıtmışlardır belki de hayvanlardan birini ısıtma tutmuştur. Doğrusu sıtma tutması diye düzeltti kendini. İlkokulda öğretmeni söyleyince çok gülmüştü. Yanlış biliyor öğretmen sanmıştı. Sonradan kabul etti ama yine de içten içe güldü. Sıtmayı biliyor ama setirgeni bilmiyor. O da benzer hastalık ama aynı değil.
Ahurcuk obasını geçerken kendine geldi, dikkatini topladı. Buradaki köpeklerden oldum olası korkardı. Amcası bu küçük ovayı görünce döndü ademe;
“Sen Erzincan ovasını bilir misin yeğen,” dedi.
Adem defalarca dinlediği hikayeyi, sonunda da türküyü tekrar dinlemek için başını sağa sola salladı.
“Bilmem,” dedi.
“O zaman türküsünü de bilmezsin.”
“Yok. Onu da bilmem.”
“Zaralı Halil söyler türküyü. Kan ağlıyor Erzincan'ın dağları, Viran kalmış mor sümbüllü bağları.”
Kara Mehmet türkülerden önce hep Zaralı Halilden bahsederdi. Ona göre bütün türküler Zaralı Halilindi. Türkülerin hikayelerini, sözlerini hep birbirine karıştırırdı. Bazen kendisinden, bazen de başka türkülerden eklemeler yapardı. Her türkü ayrı bir tat verirdi söyleyene de dinleyene de. Türküler Zaralı Halilin mi, başka birinin mi kimse bilmezdi. Kimse de işin bu tarafıyla ilgilenmezdi. Sadece Kara Mehmet’i dinlerlerdi. Zaten ona göre her türkü Zaralı Halilindi.
“1939 yılında Erzincanda büyük bir harekat olmuş. Çok kayıp verilmiş.”
Buralarda Erzincan depreminden harekat diye bahsederlerdi. Depremin canlarına, mallarına olan etkisi derin olsa gerek, hayatlarının bir parçası olmuştu. Birinin yaşı hesaplanırken, kafa kağıtları yerine deprem tarihine bakılırdı. Zira kimlikler bazen üç, bazen beş yıl geriden gelirdi.
“İki kardeş varmış. Bunların ikisi de aynı gün doğmuş. Birine bakmışlar gül yüzlü bir çocuk. Adına Nur demişler. Öbürüne bakmışlar kömür karası. Adına Zül demişler. Nur’u el üstünde tutmuşlar. Gözlerinden sakınmışlar. Başlarına taç, dertlerine ilaç etmişler. Zül’ü görmezden gelmişler. İtip kakmışlar. Önüne bir kap yemek, yanına yavan ekmek vermişler. Gel zaman git zaman büyümüş çocuklar. On beş yaşına basmışlar. Nur olmuş başlarına zalim, Zül olmuş önlerinde alim. 39 yılında gece yarısından sonra Zül’ün içini bir sıkıntı kaplamış. Uyuyanları yataktan kaldırıp dışarı çıkarmış. Nur uyanmak istememiş. Zül beklemiş yanında, ayrılmamış. Harekat başlamış, ev yıkılmış başlarına. Göçüğün altında bulmuşlar çocukları. Zül üstüne kapanmış ikizinin. Nur yüzünü kaybetmiş, Zül canını. Millet eyvah etmiş, pişman olmuş ama ne çare. Gül yüzlü yavrular sararmış, solmuş.”
Erzincan ovasında güzel ağaçlar
Yıkılmış binalar görünmez taşlar
Toprağa karıştı binlerce başlar
Şikayetim kimden kime de diyeyim
İki kardeş vardı biri ak biri kara
Birinden can aldı birinde yara
Geride kalanlar düştüler dara
Şikayetim kimden kime de diyeyim
Adem, amcasının başladığı türküyle devam etmediğinin farkındaydı. Sesini çıkarmadı. Önüne bakarak yürüdü. Tadına baktı yeni Hikayenin. Acıydı.
Köpeklerin sesi uzaktan geliyordu artık. Bu sene de sağ salim atlattı Ahurcuk obasını. Dolu taşlığından cebine birkaç taş aldı, alanı ıslık çalarak geçti. İt deresinin başına gelince çöktüler Maden suyu gözesine, azıklarını yediler. İkindiye yakın vardılar köye.
Ekinler biçilmiş, harmanlar çekilmiş, bulgurlar kaynatılmıştı. Bu sene bulgur kaynatma sırasını ilk onların ailesine vermişlerdi. Öyle ya düğüne yetişmeli bulgur. Ahmet abisi evlenecekti yaz sonu. Bütün hazıklıklar yapılmış, bacalı evin üstüne iki göz oda çıkılmıştı.
Yaz sonunda kazanlar kuruldu kapının önüne. Makbule geçti kazanların başına. Düğün yemeklerinin ayarını en iyi Makbule bilirdi. Altına atılacak odunları o seçer, dumanını o ayarlardı. Duman köyün her tarafından görülür, akşama ziyafet olduğu anlaşılırdı. Keşkek, yahni, un helvası servis edilirdi düğün yemeğine gelenlere. Köyün gençleri hizmet eder, arada karanlığa kaçıp torpil patlatırlardı.
“Adem iki kutu torpil almış.”
“Abisinin düğünü tabi ki alacak.”
“Valla ben abimin düğününde üç kutu alacağım.”
“Bir kutu aldın da üçü kaldı.”
Gecenin ilerleyen saatlerinde misafirler çekildi, yemek masaları gençlere kaldı. Adem hepsinin tabağına kıyak geçti.
“Siz karışmayın. Ben getiririm.”
En son kendine de kıyaklı bir tabak alıp oturdu arkadaşlarının karşısına. Güle eğlene bitirdiler yemeklerini.
“Torpillerin bitti mi?”
“Bir kutu daha var. Yarına sakladım.”
“Gelini almaya gidince mi atacaksın.”
“Yook. Atılmaz gelin almaya gidince. Ayıp olur. Buraya gelince atarım.”
Ertesi gün öğlene doğru düştüler yola. Traktörler, minibüsler, taksiler dizildi gelin alayına. Vardılar Elmaağaç köyüne sessizce yanaştılar gelin evine. Köye girerken ne bir korna sesi duyuldu ne de bir silah sesi nispet yapar gibi olmasın diye. Ahmet kapıya geldi tıkladı üç kere.
“Müsaadeniz var mı?”
“Kapı açılmıyor.”
Bahşişi uzattı.
“Şimdi açılır mı?”
“Açılmıyor.
Para ekleyip tekrar uzattı.
“Şimdi açılır mı?”
“Açılmıyor.
Biraz daha para ekleyip tekrar uzattı. Zaten adetin hesabı buraya kadar getireceğini biliyordu. Hazırlıklıydı.
“Şimdi açılır mı?”
“Açıldı.”
Kapının açılması gelinin evden hemen çıkarılabileceği anlamına gelmiyordu. Gelin sandığı olmadan çıkarılamazdı.
“Gelinin sandığı yerinden kalkmıyor. Kız kardeşi üstüne oturmuş.”
Ahmet buna da hazırlıklıydı. Hemen bahşişi uzattı.
“Şimdi kalkar mı?”
“Kalkmaz.”
“Şimdi kalkar mı?”
“Kalktı.”
Gelini evden babası çıkardı. Gelin arabasına kadar götürdü. Damat tam arabanın kapısını açacakken gelinin erkek kardeşi dikildi karşısına. Arabanın kapısını tuttu. Gelin evden çıktı çıkmasına da, yola çıkabilecek miydi?
“Arabanın kapısı açılmıyor.”
“Şimdi açılır mı?”
“Açılmaz.
“Şimdi açılır mı?”
“Açıldı.”
Gelin ve damat arabanın arka koltuğuna oturdu. Gelin arabası en önde yola koyuldu. Düğün alayı takip etti. Köyden çıkarken ne bir korna sesi duyuldu ne de bir silah sesi nispet yapar gibi olmasın diye. Çakır köyü tabelası görünür görünmez başladı konvoydakiler kornalara basmaya. Bayramlı mahallesine varır varmaz da başladılar mermi yakmaya.
Damat evinin önüne varınca, Damat hemen çıktı evin çatısına saçtı yukarıdan aşağı şekerleri. Çocuklar hücum etti kalabalığın ayak altlarına. Mermiler yakıldı. Damadın son bir görevi kaldı. İspat etmeli kendini. Yarım saate şu çıra kütüğünü parçalara ayırırsa geçindirebilir evi. Ayıramazsa vay başına gelecekler. Islatıp ıslatıp önüne atacaklar tekrar kütüğü. Verdiler eline kör baltayı, oluşturdular halkayı. Kahkahalar silah seslerine karıştı. Damat bir vurdu olmadı, bir daha vurdu olmadı.
Son silah sesi duyuldu. Bir sessizlik çöktü birden kalabalığa. Kahkahalar yerini feryatlara bıraktı. Al kana bulandı Ahmet’in gömleği. Yığıldı yere cansız bedeni. Adem elinde torpil kutusuyla kalakaldı.
Evin önündeki ocak tekrar yakıldı. Halis geçti bu sefer kazanın başına. Cenazeye yetecek suyu en iyi o bilirdi. Osman aldı gençleri yanına vardı mezarlığa. Dursun çarşının yolunu tuttu kefen biçtirmeye. Adem amcasıyla gasil haneye girdi. Cenazenin yanında tek ses köyün imamından çıkıyordu.
“Mehmet abi cenazenin kolunu kaldır.”
“Adem sen de ayaklarını birleştir.”
“Yüzünde nur var Mehmet abi. Haram lokma yememiş sağken.”
“Adem ayaklarını birleştir.”
Adem hiç bir şey duymuyordu. Sadece gözünün önünden Ahmet abisiyle yaşadıkları geçiyordu. Odun taşırken yaralamıştı dizini. Yara izi kalmış.
“Ne kadar büyük abi ayakların. Kırk iki numara.”
“Sen de benim yaşıma gelince senin de ayakların büyüyecek. Belki de kırk üç olur.”
“Abi bilek güreşinde seni ne zaman yenebilirim?”
“Daha çok fırın ekmek yemen lazım.”
“Abi nasıl yerim ben o kadar ekmeği.”
“Yersin yersin.”
Yıkadılar cenazeyi. Kefenleyip koydular tabuta. İkindi namazını müteakip omuzladılar vardılar mezarın başına. Kara Mehmet atladı mezarın içine.
“Adem sen de in. Yardım et cenazeye.”
İndirdiler mezara cenazeyi. Kıbleye doğru çevirdiler yüzünü. Üstüne dokuz tahta koydular başladılar toprak atmaya. Adem çöktü kaldı mezarın başucuna. İnsan ölünce adı cenaze oluyormuş meğer diye düşündü. Adı ne olursa olsun ölünce cenaze.
Bir daha hiç torpil patlatmayacaktı ne düğünde ne bayramda. Ahmet abisinin düğünü yarım kalmıştı. Kendisi zaten doğuştan yarım. Amcası desen baba yarısı. Her şeyi yarımdı. Her şeyi yarım.
Bölüm etkileşimi
