13. bölüm · YARIM KALAN

13. Bölüm

Hasan Mantarcı

HATİCE'NİN HİKAYESİ

(UMUT)

Adım Hatice. Edebiyat öğretmeniyim. Ağrının Patnos ilçesinde iki yıldır görev yapıyorum. Doğuda görev yapmayı gönüllü olarak tercih ettim. Zorunlu olduğu için değil. Öğretmen olmaya lisenin son sınıfındayken karar verdim. Aslında hemşire olmak istiyordum. Çocukken küçük bir odun parçası alıp arkadaşlarımın kollarına hafifçe bastırır, hemşirecilik oynardım. Güya onlara aşı yapıp iyi ederdim.
Abimin vefatından sonra öğretmenlerimin bana yaklaşımı, hayatımı değiştirdi. İnsanlara yardım etmenin türlü çeşitli yönleri olabileceğini fark ettim. Öğretmen olmak bunlardan biriydi. Belki de birincisi. Bilmiyorum. Abim demişken biz iki kardeştik. Ahmet abim ve ben. Aramızda beş yaş vardı. Daha sonra bir kardeşimiz daha oldu. Adem. Aslında Adem amcamızın oğlu. Ama biz onu öz kardeşimiz bildik. Hala da öyle bilirim. Onunla benim aramda da iki yaş var. Doğduğu gün hem yetim hem de öksüz kaldı. Zor bir başlangıç. Ama her şeye rağmen tutunabildi hayata. Çok güçlü.
İki yıl önce Meryemle evlendi. Görseniz dünya tatlısı bir kız. Astım hastası ama çok dikkat ediyor kendine. Hele Adem. Gözünden sakınıyor toprak kokulusunu. Ne demek bilmiyorum ama öyle sesleniyor Meryeme. Toprak kokulum. Üç aylık bir oğulları var. Adını Ahmet Hamdi koydular. Abimin ve amcamın isimleri. Babamla annem köyde yaşıyorlar. Giresun'un Şebinkarahisar ilçesinde kırsal bir yer. Çakır köyü. Çiftçilik yapıyorlar. Babam dağ gibi adamdır. Annemde sanki o dağın başının üstündeki gökyüzü. Çok zorluklar gördüler ama yıkılmadılar. Hala gölgeleri üstümüzde. Bize her zaman kol kanat gerdiler. Haklarını ödeyemem.
Sözün dönüp dolaşıp Ahmet abime geleceğinin farkındayım. Bilerek uzatıyorum lafı. Ahmet abim hepimizin içinde ayrı bir hasret. Onunla ilgili konuşulmaz bizim ailede. Hiç birimiz konuyu abime getirmeyiz. Hayatımızda hiç olmamış gibi yapmak değilde sanki hayatımızdan hiç çıkmamış gibi hissederiz. Sonuçta biri hep yanınızdayken onunla ilgili çok fazla konuşmazsınız. Bu da böyle bir şey sanırım.

Abim düğün gününde vurularak hayatını kaybetti. Bizim oralarda düğünlerde silah atılır. Türlü türlü silahlar. İnsanlar bunu neden yapar hiç anlamıyorum. Sevincini anlatmaya çalışıyorlar desem olmaz. Çünkü halk oyunları bunun için var. Güçlerini göstermeye çalışıyorlar desem o da olmaz. Çünkü düğünler bunun ne yeri ne de zamanı. Her an tehlikeli bir sonuç doğurma ihtimali olan saçma sapan eylemler işte. Nitekimde öyle oldu. Müstakbel yengemi köyünden aldık, evimizin önüne geldik. Adet üzere abim gelinin başından aşağı şeker saçtı. Sonra yine adet üzere abime kör bir balta verdiler ve önüne kocaman bir odun kütüğü attılar. Abimin görevi belli bir süre içinde bu kütüğü parçalara ayırmaktı. Bunlar eğlenceli adetler. Neden yapıldığını anlayabiliyorum. İnsanlar düğünde gülmek, eğlenmek ister. Ağlamak değil. Abim baltayı savurmaya başlayınca etraftakiler de silah atmaya başladı. Mermilerden biri abimin göğsüne saplandı ve oracıkta can verdi. Garibim. Salim abi hapse girdi, müstakbel yengem baba evine döndü. Bizde yarım kaldık işte. Bu sözüde Ademden öğrendim. Yarım kaldık.

Liseden mezun olduğum yıl Atatürk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği bölümünü kazandım. Edebiyatı oldum olası severim. Sanki edebiyat insanın içini ısıtan bir şömine. Biz üniversitedeyken hep öyle derdik. Belki de Erzurumda olduğumuz için öyle hissetmek isterdik. Bilmiyorum. Erzurum çok soğuk bir şehir, bu doğru. Ama tarihi, kültürü, doğası insanın her zaman içinizi ısıtır. Gerçi canım memleketimin her yeri ayrı bir güzel.

Üniversitede çok değerli hocalarımdan eğitim aldım. Her biri ayrı bir derya. Ama ben en çok Eski Türk Edebiyatı dersi aldığımız Seyithan hocamın söylediklerini kendime ilke edindim. ‘Bir sınıfa girdiğinizde karşınızda sadece sıralarda oturan, kitaplarını ve ödevlerini hazır bulundurması ve nizami bir şekilde öğretmenini takip etmesi gereken öğrenciler olduğunu düşünmeyin. Onların her şeyden önce insan olduğunu unutmayın. Acıkabilir, susayabilir, sıkılabilir veya hasta olabilirler. Bu durumlarını görmezden gelmeyin. En önemlisi de karşınızdaki kişilerin en az sizin kadar onurlu insanlar olduğunu hatırlayın. İşinizi kolaylaştıracaktır’ demişti Seyithan hocam. İlk günümden beri her sınıfın kapısına geldiğim zaman içimden tekrar ederim bu sözleri. Hocam haklıymış. İşimi çok kolaylaştırıyor bu düşünceler.

Mezun olduğum yıl atandım. Bu her öğretmene kolay kolay nasip olmayan bir durum. Keşke bütün öğretmenler atanabilselerde çocuklarına kavuşabilseler. Çocukları diyorum çünkü ben öğrencilerimi çocuklarım gibi görüyorum. Bu tarif etmesi zor bir duygu. Aranızda doğrudan ve ya dolaylı herhangi bir kan bağı bulunmayan ve hayatınızda ilk defa gördüğünüz insanları görür görmez canınızdan birileriymiş gibi seviyorsunuz. Anlatabildim mi bilmiyorum ama ben tam olarak böyle hissediyorum. Meslektaşlarımın da benim gibi hissettiğini düşünüyorum. Ya da öyle umut ediyorum.

Atanma haberimi aldığım gün oturup ağlamıştım. Nedenini hala bilmiyorum. Sevinçten mi, heyecandan mı yoksa öğrencilerime yetememe korkusundan mı ağladım, gerçekten bilmiyorum. Saatlerce ağlamıştım. İlk dersimi hiç unutmuyorum. 10 C sınıfı. On beş kişilik bir sınıftı. Ben sınıfa girince bütün öğrenciler ayağa kalktı. Ne kadar çoklar, diye düşünmüştüm. Şimdilerde on beş kişilik sınıflara girdiğim zaman sınıfın yarısı dersten mi kaçtı acaba diye düşünüyorum. Öğrencilerimden oturmalarını istedim ve öğretmen masasına doğru yöneldim. Otursam mı yoksa ayakta mı dursam bilemedim. Oturdum ve başımı kaldırıp öğrencilere baktım. Hepsi gözümün içine bakıyordu. Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Kalbim yerinden çıkacak sandım. Tekrar ayağa kalkıp kendimi taktim ettim. Onlarında kendilerini tanıtmalarını istedim. İstediklerini de sorabileceklerini söyledim. Nerelisiniz, evli misiniz, kaç yaşındasınız soruları art arda geldi. Zaten beklediğim sorulardı. Biz de öğrenciyken sorardık hocalarımıza. Sanırım o zamanlarda ilk defa tanıştığımız insanlara neler sorulur tam olarak bilmediğimiz için bu soruları soruyorduk. Şimdi de öğrencilerim bana soruyordu.

Aydanur diye bir öğrencim vardı. Beni hayli üzen, biraz da korkutan bir soru sormuştu. ‘Öğrencilerinizi döver misiniz hocam?’ demişti. Acaba diğer hocalar öğrencileri mi dövüyor diye düşündüm. Bu durumun önüne geçmeliydim mutlaka. Bir kaç saniye içinde bir sürü senaryo geçti kafamdan. Sonradan öğrendim ki yeni gelen tüm öğretmenlere yapıyorlarmış bu şakayı. Hala takılıyorlar bana. Renginiz atmıştı hocam diyorlar.
Öğretmen denilince doğal olarak hepimizin aklına, bildiklerini başkalarına öğreten kişi geliyor. Ama ben göreve başladığım ilk günden beri bildiğimden çok daha fazlasını öğrencilerimden öğrendim.
Her insanın ayrı bir dünya olduğunu, görünenin ardında bambaşka gerçekler olduğunu ve insanın kalbinin aynı anda sonsuzluk kadar geniş ve toz zerresi kadar dar bir yer olduğunu öğrencilerimden öğrendim. Evet bu doğru. İnsanın kalbi sonsuzluk kadar geniş. Sevebildiğiniz insanların oranında büyüyor ve genişliyor. Sevmeyi seçtiğiniz her insan yanında sevebileceğiniz yeni insanlar için alanlar açıyor. Ve aynı zamanda toz zerresi kadar dar. Eğer kalbinizde nefret edecek biri olursa, başka hiç kimseye yer kalmıyor. Hatta nefret ettiğiniz kişi bile yerinde duramıyor, sıkıştıkça sıkışıyor. Dünyada nefret edecek o kadar çok insan var ki aslında. Kötülük yapan, insanlara zulüm eden, dünyayı katleden. Eğer bunlardan birini seçip kalbinize koyarsanız, her yeri tamamen kaplıyor ve aslında orada olmayı hak eden kişilerin yerini çalıyor. Ama sevmeyi seçerseniz, doldurun doldurabildiğiniz kadar.
Şu ana kadar aşağı yukarı iki yüz öğrencim oldu. Hepsi kalbimde ve yanlarında yeni öğrencilerim için ayırdıkları alanlarla bekliyorlar.

Görünenin ardında bambaşka gerçekler var. Bu cümle bir çırpıda çıkıveriyor insanın ağzından. Hele sırf süslü kelimeler topluluğu olarak söylenirse... Çıkıyor ve havaya karışıp gidiyor. Belki, bir ihtimal, duyanın aklında kısa süreliğine bir iz bırakıyor. Ama sonradan silinip gidiyor. Ama bu söz anlamı idrak edilerek söylenirse, bir çırpıda çıkmıyor insanın ağzından. Hatta çırpındıkça çırpınıyorsunuz tek bir cümle için. En sonunda dökülüyor dudaklardan kabul ama işte dökülen sözcükler mi yoksa içinizde kırılma sesini bile duyduğunuz kalbinizin parçaları mı o zaman anlıyorsunuz.

Bir öğrencim var. Adı Deniz. O kadar güler yüzlü, o kadar neşeli bir çocuk ki, görseniz bağrınıza basasınız gelir. Tabi o bilmiyor onunla ilgili düşüncelerimi. Duygularınızı kontrol etmelisiniz bu meslekte. Yoksa derslerim öğrencilerime sarılmakla geçer. Beni her gördüğünde mutlaka selam verir ve gülümseyerek geçip gider. Onu ilk tanıdığımda, ‘ne mutlu bir çocuk, keşke herkes onun gibi olabilse’ diye geçirmiştim içimden. Keşke haklı olsaydım.

Derslerimden birinde kendi yazdığım bir şiiri okudum Denizin sınıfında. Çok beğendiler. İsterlerse onların çok daha iyilerini yazabileceklerini söyledim. Hatta yazarlarsa memnuniyetle okuyacağımı ve verirlerse de her zaman saklayacağımı söyledim. Deniz teneffüste yanıma geldi. Biraz çekingen bir tavırla, yazdığı ilk ve son şiiri bana vermek istediğini söyledi. ‘Sadece siz okuyun hocam’ diye de tembihledi.

Akşamında heyecanla çıkardım çantamdan kağıdı ve okumaya başladım. Satırlar ilerledikçe heyecanım yerini bambaşka duygulara bıraktı. Tarif etmem imkansız. Bu şiiri paylaşmama izin vermediği için tamamını yazamıyorum. En azından bir cümle için iznini alabildim. “İntihar ipine asılı kaldı gözyaşım.” Bu cümleyi ilk okuduğumda kağıdı elimden düşürdüm. Saatlerce alamadım elime. Yakın zamanda vefat eden, çok sevdiği birini anlatıyordu. Bu kesin. Ama ben, bu şiiri yazarken hissettiği duyguları merak ettim en çok. Ertesi gün dersim yoktu. Ama yine de okula gidip buldum ve sordum şiirin hikayesini. Ortaokuldayken kuzeni vefat etmiş. İntihar olduğunu söylemişler. Çok seviyormuş kuzenini. Kendi canına kıydı, o yüzden ağlaman doğru olmaz demişer. O da ağlamamış. ‘O günden sonra her gece ağladım hocam. Ama acım hiç hafiflemedi. İnsan duygusal bir canlı. Sevinçte bizim için, üzüntü de. Ama her duygu günü gününe yaşanmalı,’ dedi.

Gencecik bir çocuktan dökülen kelimelere bakar mısınız. Neler öğretiyor insana. Aklıma abimin vefatında, komşularımızın bana yaptığı baskı geldi. Bende duygularımı o gün yaşayamamıştım. Anlayabiliyordum Denizi. Daha sonra intihar değil, malesef cinayet olduğu ortaya çıkmış. Garibim, yarım kalan göz yaşıyla kalakalmış. ‘Hepimiz bir gün bu hayata veda edeceğiz hocam. Ama yaşamak güzel şey’ diye sonlandırdı sohbetimizi. Gülümseyip uzaklaştı. Ben ikinci dersimi de aldım neredeyse yarı yaşımdaki bir çocuktan. Görünenin ardında bambaşka gerçekler vardı.

Daha sonraları yazdığı yazıları getirmeye başladı. Her yazısının sonuna paylaşabilirsiniz ya da paylaşamazsınız diye notlar düşüyordu. İznini aldığım bir iki yazısını paylaşacağım sizlerle. Belki başka bir zamanda izin verir ve hepsini paylaşabilirim.
Ben içime kapanık biriyim. Hayatım hep dışlanmakla, başkalarının gölgelerinin altında yaşamakla geçti. Anlayamadı hiç kimse beni. Her şeye sabrettim, ödünler verdim. Sonra dönüp baktım kendime, bütün ödünlerim bitmiş ve herkes gitmişti.
Bir insan kalbi kadar, merhameti kadar, sevgisi kadar insandır. Bizi biz yapan eksikliklerimiz değil midir? Özlediklerimiz değil midir? Nasıl ulaşacağımızı bilmediğimiz umutlarımız değil midir, bizi biz yapan?
Şu koskoca dünyada bir bana yer yoktu. Kalabalıklar içinde yapayalnız, hayalleri başına yıkılmış, boşluğa yaslanmış bir şekilde son günümü beklemekteyim. Tıpkı seni beklediğim gibi. Ama sen öyle bir zamanda gittin ki, her şeyin karmakarışık olduğu, dünyamın karanlık olduğu bir zamanda. Dünyamı aydınlatacağın gün, daha da karanlığa boğdun beni. Suçlamıyorum. Sadece üzgünüm. Çok üzgünüm.
Bazı boşluklar vardır ki, hiç görmek istemediğimiz, hiç duymak istemediğimiz hakikatleri gösterir. Ve ben o koca boşluğun içinde bir bilinmeze sürükleniyorum. Tıpkı havaya savrulan kum taneleri gibi. Kayıp ve karanlığa inat hiç sönmeyen bir ateş gibi yapayalnız...
Herkes sadece gözlerin görebildiğini sanıyor. Halbuki elleriyle de görür insan. Yeter ki hissettiği, dokunduğu varlığın kalp atışını duysun. Dokunuyorum toprağına. Göremiyorum seni. Buradasın biliyorum. Dokunabiliyorum. Göremiyorum.
Sonsuzluğun içinde cevapsız sorularla boğuşuyorum. Alışyorum galiba sensizliğe. Yalnızlığa alışıyorum. Tabi ki gözlerim hala arıyor seni. Gecelerim karanlık, dipsiz bir kuyu gibi. İp atan yok. Çekip çıkarsın gözyaşımı.
Senin için, senin adına, seninle yaşıyorum ve yaşayacağım. Nefes aldığım sürece sen de yaşayacaksın. Ömrün uzun olsun.

Bu satırları paylaşmama izin verdiğin için çok teşekkür ederim Deniz. Acını tam olarak anlayabilmem mümkün değil. Sana söyleyeceğim sözlerim tesiri olur mu olmaz mı bilemiyorum. O yüzden sadece dinliyorum seni. Ama bilmeni istediğim bir şey var. Senin sözlerim bana çok şey öğretiyor. İyi ki varsın.

Her insanın ayrı bir dünya olduğunu da öğrencilerimden öğrendim. Yazmaya kalkışsam muhtemelen kalemim eksik kalacak. Belki bir gün her birinin müsaadesini alıp paylaşırım hikayelerini sizinle. Ama bir kalp birden fazla dünya öğrencimi anlatmak istiyorum. Tabiki izniyle.
Sözel sınıflarımdan birinde Edebiyat akımları konusunu işlerken konu dönüp dolaşıp milliyetçilik alanına geldi. Zor bir konu. Herkesin farklı bir anlam yükleyebileceği, ya da başka başka sonuçlar çıkarabileceği bir konu. Fakat okul sıralarında temellerinin sağlam atılmadığı konular, ileri ki dönemlerde büyük sorunlar olarak insanların karşısına çıkabiliyor. Bunun farkındayım ve olabildiği kadar yalın ve dikkatli bir şekilde bu konuya değindim. Her toplumun farklı tarihi, farklı coğrafyaları, farklı dilleri ve inançları olabileceğini, bunun sonucunda kültürel farklılıkların çok normal olduğunu ve bu durumların insanların ayrışma sebepleri değil bir arada bulunup büyütebilecekleri zenginlikler olduğunu anlattım. Günümüzdeki dünya düzeninde her ülkede yaşayan insanların birer üst kimliğe sahip olduğunun kabul edildiğini de ekledim. Olabildiğince hassas ve yapıcı davrandım. Aslında anlattığım şeyler tamamen milliyetçilik olgusuna bakış açımdan ibaretti. O yüzden çok zorlanmadım ve öğrencilerimin de beni çok iyi anladığını fark ettim.

Tanıştığım insanların nereli olduğunu sormak adetim değildir. İnsan olmaları yeterlidir benim için. O yüzden sınıfımdaki öğrencilerin nereden geldiklerini bilmiyordum. Hala da bilmem.

Teneffüste Ömer geldi yanıma. Özel bir şey konuşmak istediğini söyledi. Sınıfta genelde sessizce dersi takip eden bir öğrencidir. Derse katılma konusunda çekimser kalır ama notları hep yüksek. İçine kapanık olmasının bir sebebi varmış. O gün anlayabildim. Keşke çok daha önceden farkedebilseydim. Dersimi yine aldım.
Kantine inip çaylarımızı alıp oturduk bir köşeye. ‘Hocam ben kimim?’ diye konuya sert bir giriş yaptı. Yaşından dolayı karşılaştığı kimlik arama çabalarının bir sonucu olduğunu düşündüm bu sorunun. Öğrenciyken aldığım gelişim psikolojisi dersine güvenerek soracağı soruları, muhtemel yaşadığı sorunları ve çözüm önerilerini sıraladım kafamda. Çayımdan bir yudum alıp - biraz da olgunca bir tavırla - ‘tam olarak neyi kastediyorsun Ömercim?’ diye dordum. Sohbetin devamında sorduğu sorular, yaşadığı sorunlar, benim olgunluğumu, aldığım eğitimi, kendime güvenimi yerle bir etti.

“Siz dersinizde milliyetçilikten bahsettiniz ya hocam.”
“Evet.”
“Onu soruyorum. Milliyetçiliğe göre ben kimim?”
“Biraz daha açar mısın?”
Bu sorumdan sonra Ömer hikayesini anlatmaya, bende her zamanki gibi dersimi almaya başladık.
“Hocam ben İran doğumluyum. Üç yaşıma gelince babam Türkiye'ye gelmeye karar vermiş, toplamış bütün ailesini gelmiş. O zamandan beri Patnosda yaşıyoruz.”
“Neden burası?”
“Anneannem küçükken ailesiyle birlikte buradan İrana göç etmiş. Büyüyünce İranlı biriyle evlenmiş. Dedem yani. O da İsfahanlı. Yani Arap aslına. ”
“Biraz kafam karıştı açıkçası. Biraz daha detaylı anlatır mısın ?”
“Benim kafam hep karışık hocam anlatayım.
Anneannem Patnosda doğmuş. Yedi sekiz yaşlarına gelince ailecek İrana göç etmişler. Sorduğum zaman o zaman öyle gerekiyordu diyor. On sekiz yaşına geldiği zaman İsfahanın ileri gelen ailelerinden birine gelin olmuş. İsfahan Arap bölgesi. Yani babam hem Kürt hem de Arap olarak dünyaya gelmiş. Babam evlilik çağına gelince, Kirmanşah bölgesinden evlendirmişler. Orası da Kürt yoğunluğunun olduğu bir bölgedir. Annemde orada doğmuş. Bende İsfahanda doğmuşum hocam. Babam Kürt bir anne ve Arap bir babanın oğlu, annem yarı Arap yarı Türk. Bunun nedeni sanırım annemin ailesiyle alakalı. Ben üç yaşına gelince tekrar Patnosa döndük. Babama sorduğum zaman bazı sorunlardan dolayı diyor. Bende çok fazla yormuyorum açıkçası. Belli ki anlatmak istemediği olaylar yaşamış.”

“Dünya kurulduğu günden beri insanlar farklı bölgelerden birbirleriyle evlenip çoğalıyorlar. Bu çok normal bir durum. Sen tam olarak neyi sorun ediyorsun?”
“Aslında benim hiç bir sorunum yok hocam. Ailemi seviyorum. Patnosu, İsfahanı, Kirmanşahı seviyorum. Ama insanlar beni çok sevmiyor.”
“Neden öyle düşünüyorsun?”
“Hocam, kendimi bildim bileli insanlar beni kendinden görmüyorlar. Her zaman dışlıyorlar. Burada bana sürekli, sen Arapsın diyorlar. Bayramlarda, düğünlerde İrana gidiyoruz. İsfahana gittiğim zaman sen Kürtsün diyorlar, Kirmanşaha gittiğim zaman da Türksün diyorlar. Yani hangi bölgede kim çoğunluktaysa ben azınlık taraftan oluyorum. İşin en garip tarafı da babamın yaptırdığı gen testi. Babamda benim gibi bu durumlardan rahatsız olmuş olacak ki geçen yıl gen testi yaptırdı. Bana kalırsa yaptırmak zorunda kaldıda neyse. Sonuç ne biliyormusunuz hocam. Yüksek oranda Kafkas Türkü. Yani babam hem Türk, hem Kürt, hem de Arap. Şimdi ben size her gün kendime sorduğum soruyu soruyorum hocam. Ben kimim?”

Tek cümlelik bir soruydu aslında. İki kelimeden oluşan tek cümlelik bir soru. Ama içinde yıllar, yollar, hayatlar, acılar barındırıyordu. Bu soruya verecek hiç bir cevabım yoktu. Sen Ömersin. Bizim Ömerimiz deyip bağrıma basmak istedim. Ama bunu yapmak ona tanıdığı bir duyguyu yaşatacaktı. Başkası olma duygusu. Sarılmaktan vazgeçip aklıma gelen ilk soruyu sordum. Keşke sarılmayı seçseydim. Sohbetin başından beri yaptığım en büyük hataydı bu soru. Ama Ömer bu hatayı alıp başıma çalmak yerine, almam gereken dersi verdi bana.

“Sen ne hissediyorsun kendini?”
“İnsan hocam. Bu kadar.”
Sorduğum sorunun ağırlığının farkına verdiği cevaptan sonra varabildim. Ne beklliyordum ki. Bir milliyet seçmesini mi. Belki de vereceği cevaba göre yorumlar yapacaktım. Edebiyat parçalayacaktım milliyet üzerine. Ama verdiği cevaptan sonra hiç bir şey söyleyemedim. Sadece başımı öne eğip devam etmesini bekledim. Ömer durumu fark etmiş olacak ki açıklamasına devam etti.

“Hocam insanlık bu konuların konuşulmamasını gerektirir. İlla konuşulacaksa utana sıkıla konuşulmalı. İnsan olanın yüzü kızarır bu konuları konuşurken. Sonuçta hiç birimize nerede doğmak istediğimiz sorulmadı. Ama doğduğumuz yerin hesabı sanırım ömür boyu sorulacak. Ben sadece insanca yaşamak istiyorum. Sizin söylediğiniz gibi farklılıkları zenginlik olarak görmek istiyorum. Çok şey mi istiyorum hocam? Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.”

Soğuyan çayını alıp sakince kalktı ve kantinden ayrıldı. Şimdi ben soruyorum aynı soruyu ama farklı bir anlamda. Benim aldığım ders buydu çünkü. Biz kimiz? Yani biz kim oluyoruz da insanları doğdukları yerlere, ailelere belki de cinsiyetlere göre yargılıyoruz. Biz kim oluyoruz da kendimizden başkasına huzurlu yaşama hakkı vermiyoruz.

Biz kim oluyoruz da insanların ne olması ya da olmaması gerektiğine karar veriyoruz. Bu soruların cevabını bilmesek de olur. Haddimizi bilsek yeter.

Edebiyatı çok seviyorum. Edebiyatçı olduğumu iddia etmek bir yana, düşünmeyi bile hadsizlik addediyorum. Meryem ve Adem’in hikayesinin anlatılması gerektiğini düşündüm ve dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Kara Mehmet’in de hikayesinin bir kısmından bahsettim. Umarım birgün tamamını anlatabilirim. Bu hikayelerin yarısı kurmaca yarısı gerçek. Kendim için ayırdığım bölüm için de durum aynı. Siz hangi kısmın gerçek olmasını isterseniz orası gerçek olsun. Gerisi de kurmacada kalsın. Ben Hatice.

SON