8. bölüm · YARALARIMIZIN HATIRALARI

8- Sorumlu/Sorunlu

Vasilyaves .

Gözlerim dalıyor boşluğa. Eksik kalan yanımı var. Varlığını hissettirmeyen biri gidince boşluğu o kadar derin hissettiriyor ki. İlk kez yaşamıyordum bu duyguyu ama ilk kez bu kadar derin yaşıyorum. Belki de daha çok büyüdüğüm, olgunlaştığım için. Saçlarımı okşayan bir el yoktu. En ufak bir günde yanına gittiğim adam yoktu. Günün yirmi üç saati kavga ettiğimiz adam yoktu. Babam yoktu. Saatlerdir sesi yoktu.

Evimin duvarları bana yabancı geliyordu. Misafir gibi hissettim. Duvarlar üzerime geliyordu. Üzerimde baskı hissediyordum. Ev bir cenaze evinden farkı yoktu. Haberi duyan gelmişti. Tüm akrabalar buradaydı. Ne ben, ne annem hiçbiri ile ilgilenecek durumda değildi. Begümü sabah görmüştüm. O zamandan beri odasındaydı.

Gözlerimi uyku akıyordu. Koltuğun bir köşesine kıvrılmış. Tek bir noktaya bakıyordum. Elim bileğime dalmıştı. Babamın verdiği bir bileklikte takılı kaldı. Daha önce takmadığım bir bilekliği babamı yanımda hissetmek için takmıştım. Beyaz damla şeklinde taşlarla kaplıydı. Bir elim onunla oynuyordu. Yanıma gelen her kişiye başımı sallayıp selamını alıyordum. Kim olduğuna bakmadan yapıyordum. Etraf kalabalıktı. Telefonlar susmuyordu. Herkes adamına haber salıyordu. Sanki ben aynısını yapmamışım gibi.

Benim beklediğim telefon hiç gelmedi. Kapanmak için direndim gözlerim. Saat üç olmuştu ve ben bütün gece uyumamıştım. Uyuyamamıştım.

Elimden başka hiç birşey gelmiyordu. Babamın telefonundan sinyal alamıyordum. Ya da akla gelebilecek hiç bir işaret alamıyordum.

Anneme bakmaya korkuyordum. Ne halde olduğunu düşünemiyorum. Benden kötü olduğunu biliyorum. Duyduğum ses onun ağlama sesiydi. Saatlerdir dikkatimi verdiğim tek ses. Ben ağlayamıyordum. Gözyaşım akmıyor, kirpiklerimin arasından bir sıvı çıkmıyordu.

Omuzumda bir el hissedince titredim. Başımı kaldırıp gelene baktım. Poyrazdı. Babamın bir numaralı yalakası. Artık zihnime böyle kazınmıştı. Babama değil duyduğum sinir ona geçmişti. Neyse diyerek bu konuyu da unutmaya çalıştım. “Delfin. İyi misin?” Sence iyi gibi mi duruyorum? Başımı olumsuz anlamda salladım. Omuzumdaki elimi çekmemesine takılmadım değil. Sorun çıkarmak istemediğim için sırtımı geriye çekip koltuğa yasladım. “Affedersin. Lafın gelişi işte. Senin için yapabileceğim bir şey var mı?”

Konuşmak istemiyordum ama zor da olsa birbirine yapışmış dudaklarımı ayırıp konuştum. “Yok. Teşekkürler.” Başını sallayıp geriye doğru çekildi. “Buralardayım ihtiyacın olursa haber vermen yeter” Yine konuşmadan başımı salladım. Ona ihtiyacım yoktu. Babama ihtiyacım vardı. Bir günü geçkin süredir yoktu. Daha ne kadar sürecekti bu? Kaç gün? Haftayı bulacak mıydı?

Gözlerim acıdı. Yandı. Kavruldu. Toplum içinde ağlamayı sevmezdim. Bir yerde ben hariç bir kişi olsa bile onun yanında bile ağlamak istemezdim. Rahat hissetmiyordum. Yalnız olmayı seviyordum. Şimdi istemeyeceğim kadar çok kişi vardı. Tüm gün tuttuğum gözyaşlarımı bir kez daha itip burnumu çektim.

Başımı geriye atıp gözlerimi kapattım. Açmadım. Kaç saniye kaldım hatırlamıyorum. Bir kaç sesin kesilmesi ve hareketlenmenin artması ile gözlerimi açtım.

Karşımda annem olduğu için önce ona baktım. Yere eğdiği başı arkama bakıyordu. Kaşları hafif çatılmıştı. Ona baktığımı hissedince arkama bakmam için işaret etti. Gözü ile kimi takip ediyorsa yaklaştığını anladım. Arkamı döndüğümde barıştığım kişinin burada olmasını beklemiyordum. Belki de alışık değildim. Olmam gerekmezdi.

Oturduğum yerden kalktığımda başım döndü. Belki açlıktan, belki uykusuzluktandı. Açlığımı hissetmiyordum. Karnım ağrıyor ve midem bulunmaya başlamışken yemek yemek istemezdim. Atlas ile göz göze geldim. Meraklı gözler ile bana bakıyordu. Baştan aşağıya süzüp ne durumda olduğuma baktı. Ben de onu süzdüm. Beyaz bir kısa kollu, lacivert bir pantolon giymişti. Dün gördüğüm yüzün aksine daha sağlıklı bir yüzü vardı. Göz altındaki mor halkalar gitmişti. Benden daha iyi gözüktüğüne şüphem yok.

Aramızda bir kaç adımlık mesafe vardı. Her yerde olduğu gibi tüm gözler üzerimizdeydi. En son ki konuşmamızda temas sevmediğimi söylediğim için ne yapacağını bilmiyordu. Belki sarılmak isterdi. Yada elimi tutmak... bunu sevgili olduğumuzu göstermek için değil. Yanımda destek olduğunu hissettirmek için yapabilirdi. Daha onu tanımasam da hislerimde yanılmazdım. Yüz ifadesi de aksini söylemiyordu.

İlk adım benden gelmişti bu sefer. Onu düşman olarak değil. Bir arkadaşım olarak gördüm. Bir kaç saniye boyunca. Aramızdaki mesafeyi kapatıp kollarımı ona sardım. O da buna karşılık verirken kulağıma fısıldadı. “Sarılsam rahatsız olur musun?”

“Hayır” Aslında ona sarılmamı bende beklemiyordum ama içimden bir dürtü beni buna yöneltti. Pişman olmadım. Sanki birisinin yanımda olduğunu bilme ihtiyacım vardı. Birisine sarılmaya ihtiyacım vardı. Burada bir sürü kişi vardı. Hepsi yanımdaydı. Bana destek veriyordu ama sadece bir kişide bu duyguyu hissettim. Hissetmemem gereken bir kişide hissettim. Kısa bir süre her şeyi kafamdan attım. Benim ve onun kim olduğunu... kurduğumuz bu oyunu.. Bizi izleyen gözleri... Hepsini unutup sarıldım sadece. Üzerimizden gözler yavaş yavaş ayrıldı. Sırtımda duran Atlasın elini artık hissetmedim. Orada olduğunu biliyordum buna rağmen sanki vücudum ile bütünleşmişti. Sırtımı hafifçe sıvazladı. Berbat halime rağmen yüzüme baktı. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirmemiştim. Makyajımı bile silmemiştim.

Ne zamandır kapalı olduğunu bilmediğim gözlerimi yavaşça açtım. Etraftaki bakışlardan rahatsız olduğum için sarılmamıza da son verdim. “Gelmeni beklemiyordum. Birine sarılma ihtiyacım varmış. Kusura bakma. Öyle bir anda oldu.” Kendimi açıklamaya çalıştım. Ben bile neden yaptığımı bilmiyordum. “Açıklamana gerek yok. En azından şu durumda kendini yorma” Başımı salladım. Tekrar koltuğa geçip oturdum. Bu sefer yanıma o da oturdu. Bir eli omuzumdayken sıvazlıyordu. Bunu yapmak için de benden izin almıştı. Ama hiç biri umurumda değildi.

Annemin bakışlarına şahit oldum. Bu durumu normal karşılamıyordu. Normal olması gerekmezdi. Bacaklarımı kendime çekmiş diz kapaklarıma bakıyordum. Kulağıma ilişen ses ile odağım kaydı. “Senin için yapabileceğim ne var?” Başımı sağa sola salladım. Yapacağı hiç bir şey yoktu. Gerekli olan her şeyi ben yapmıştım. Dudaklarımın arasından kaçan cümlelere engel olamadım. “Neden geldin?” Artık nasıl bir durumda olduğumu anlatmama gerek yoktu. Az önce sarıldığım kişiye hesap sormak kötü değildi. Ben bile psikolojimi anlamamıştım.

Ondan ses çıkmayınca başımı ona doğru çevirip daha açıklayıcı konuştum. “Kapıda beni dikizleyen magazinciler yok. Kovdum hepsini. Yani bir şey kanıtlamaya gerek yok.” Anlamsız bakışlarından azarlamaya hazır bir bakış geçti. “Kimseye kanıtlamaya çalıştığım bir şey yok.” Daha önce çıkan habere bakmayı unutmuştum. Kim bilir yine ne yazmışlardı. “Benim merak ettiğim sensin” dedi. Yeşil gözlerinde tutuklu kaldı gözlerim. Gördüğü gibiydim. Belki saniyeler dakikaları devirdi. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama aynı pozisyonda oturmaktan ürperti yayıldı içime. O zaman gözümü ayırıp geriye doğru yaslandım. “Gerek yoktu.” Kendimce mırıldandım. Sabahtan beri eğilmekten ağrıyan Başımı geriye yaşlanınca tüm vücudum rahatladı. Gözlerimi ele geçiren uykuya daha fazla direnmedim.

Güneşin battığı yerde bir başkasının hayatı başlıyordu. Yeniden doğuyordu. Gecenin bir vakti aldığı kararları gerçekleştirme amacı içinde çırpınıyordu. Eğer yeterince kararlıysa yapacağına inanıyorum. Gece ondan sonra verilen kararların sağlıklı olmadığını söylüyorlar. Ondan sonra verilen kararların da mantıklı olmadığı gibi.

Neyse ki bu bahsettiğim kişi ben değilim. Olmak istemem. Benim kurulu bir düzenim var. Kolay kolay alışkanlıklarından vazgeçmem. Değiştirmeyi de sevmem. Özellikle birisine bağlı hayatımı yaşamam. Kimisi buna büyük konuşma der. Kimisi.. Kimse.

Büyük konuştuğum çok konu oldu. Sonunda benim istediğim olmadı. Olan bana oldu.

Güneş çoktan batmıştı. Ben odamdaydım. Odamdaydım. Nasıl gelmiştim ben buraya? En son salonda herkesin içinde uyuduğumu hatırlıyorum. Aşağıdan ses gelmiyordu. Herkes gitmiş olmalıydı. Bu saate kadar kimseyle uğraşacak değildim. Yine de uyku düzenim bozulmuştu. Çok sık bozuluyordu. Bu saatte uyumadım yada uyanmazdım. Yani başımdaki telefonumdan saate baktığımda sekize geldiğini gördüm. Beş saatten az uyumuştum. Kalan zaman ertesi gün beşte uyanırdım. Kalan zamanda tabi. Uykum hala vardı. Tekrar uyumayı denesem bile olmadı. Odamın kapısının hafifçe aralandığını duydum. Adım seslerinden annem mi Begüm mü olduğunu anlamaya çalıştım. Bu sefer ikisinin de sesine benzemiyordu. Üstelik nefes sesi bile benzemiyordu. Babam mı gelmişti?

Arkamı dönünce görmek istediğim yüzü görememenin etkisiyle yüzüm düştü. Çoktan gittiğini düşünüyordum. Atlas hâla buradaydı. Yanımdaki loş gece lambasını yaktım. Diğer ışık gözümü alırdı. “Günaydın”

“Gitmedin mi sen?” Sabahki görüntüsü ile aynı olan yüzü görüş acıma girdiği. Yüzüne loş ışık yansıdı. “Henüz değil. Kaynanam kovdu beni” Bana annemi şikayet etti. Kaynanam mi dedi o? “Kırıldım ona söylersin” Küçük çocuk gibi davranıyordu. Yüzümde aptal bir sırıtış oldu. “Yarın uyanır o kolay kolay uyanmaz dedi ama ben gitmeden önce bakayım dedim.” Anladığımı belirtircesine başımı salladım. Yattığım yerden doğrulup sırtımı yatağın başlığına yasladım. “Bilmem gereken başka bir şey var mı?” Yaslandığı duvardan ayrılıp karşımdaki camdan duvara ilerledi. “Eda geldi sen uyurken. Çok durmadı uyandığımda geldiğimi söylersin dedi.”

“Eda ile Ufuk’un arası nasıl?” Aslında bilmeme rağmen bir de onun düşüncelerine danışma gereğinde bulundum. Yada Ufuk ona nasıl anlatmıştı? Bacaklarımı yorganın altından çıkarıp aşağıya doğru uzattım. Komidinin üzerinden kendime su doldurdum. “Ne biliyorsan öyle” Bir az daha konuyu açması için üsteledim. İçtiğim suyu geri komidinin üzerine koyup onun yanına gittim. Cam duvarın önünde dikilmiş dışarısını izliyordu. Sağ tarafına geçip ben de aynı manzaraya baktım. Aslında buradan manzara gözükmüyordu. Önümdeki kilitli balkon kapısının anahtarını çevirip balkona çıktım. Benim ardımdan o da geldi.

Evdeki en geniş balkon benimdi. Asma bir salıncak vardı. Geniş bir oturma alanı ve Led ışıklar ile süslenmiş sarmaşıklar. En sonda ise şehrin en güzel manzarasına bakan tablo. Balkon demirlerine ilerleyip manzarayı seyrettim. Denizden geçen gemileri görebiliyordum. Denizin hışırtısını ve martıların sesini duyabiliyorum. Benim ardımdan o da yanımda belirdi. Eda ile Ufuk’un ilişkisinden bahsetti. “Şuan ikisinin de birbirine karşı his beslediğini düşünmüyorum. Ne yaşandıysa eskide kaldı. Sen de Edanın arkadaşısın bana neden soruyorsun?”

“O zaman yeteri kadar yakın değildik. Yani benim başka sorunlarım vardı. Şimdi eski defterleri tekrar açıp onu rahatsız etmek istemiyorum.” Gözlerimi denizden ayırmadım ama onun bakışları benim üzerimdeydi. “Ergenlik aşkı diye geçiştiriyorlar şimdi. O zamanda ergen değillerdi bana göre.” Üzerimde gereksiz uzun duran bakışlarına karşı bende ona bakmaya başladım. Düz ifadeyle beni izliyordu. “Tekrar barışmazlar mi diyorsun?” Edanın hayatında biri yoktu. Dünkü tepkisine bakılırsa rahatsız olmasını anlardım. Yine de aralarındaki meseleyi yarım bırakıp ayrılmak bir yanı boşluk hissettirirdi. Benim için tamamlamayan meseleler normaldi ama onun için değil.

“İkiside değişti. Birbirlerini seveceğini sanmıyorum.”

“Neden?”

“Birisine duyduğun aşksa değişmez. Ama geçici bir duyguysa kalıcı değildir. Bitmiş bir konu.”

“Kim için bitmiş?”

“İkisi için bitmiş.”

“Sanmam” Neden der gibi baktı. “İkisi için de bitseydi..” Devamını getirmeden sustum. Boğazıma dizilen tüm cümleleri geri ittim. “Neyse. Sanki kendi derdim yetmiyor gibi başkasının aşkı ile uğraşmayacağım”

Yeşil harelerinden ayırdım gözlerimi. Tekrar manzaraya çevrildiler. Ne durumda olduğum kafama dank etti. Babam hala yoktu . Kimseden ses yoktu. Kaç saattir kayıptı? Gözlerim sulandı. Ağlamadım. Göz yaşım akmadı. Gözümün içinde kurudu. Ben gibi. Ben de bu evin içinde kurudum. Kafamı dağıtmak istedim. Aramızdaki kısa süreli sessizliği bozarak soğuk havada titrek bir ses çıkardım. “Harrison’u ne yapacağız?” Üç noktalı bir mesele daha. “Hallettim ben onu.” Ne demişti o? Hallettim. Dokuz harfli basit bir kelime.

“Nasıl? Ben de varım bu olayda biliyorsun değil mi? Benim de sorunum.” Başını biliyorum der gibi salladı. “Benim yüzümden başına gelen bir işin faturasını sana kilitlemeyeceğim.”

İki dudağımın arasına şaşkınlığını etkisiyle bir boşluk açıldı. Hallettim. Benim duyduğum tek söz bizim kız halleder olduğu için ilk defa birisi bana böyle bir cümle kuruyordu. Sevinmeli miyim? Üzülmeli miyim? Ne yapmalıyım?

“Yine de beni ilgilendiriyor.” Direttim. “Başında onca iş varken bunu yapmak sana düşmez. Ben halletmiş olayım. Aradan çıksın.” Gözlerimden bir parıltı geçti. Ben göremedim ama ışığı o kadar büyüktü ki tüm şehri aydınlattı. Mutluluktu bu duygu. Tekrar duygularımı hissettim. Duyduğum acı bastırıldı. Küçücük bir olay beni bu kadar mutlu edebilir miydi? İfademi tekrar topladım. “Ne yaptın peki?”

“Söylenmez ayıp.”

“Aşk olsun. Sevgilin değil miyim ben senin neden söylemeyeceksin?” Takıldığımın farkındaydı. Ağzım neredeyse kulaklarıma varacak kadar sırıtıyordum. Onun da benden bir farkı yoktu. Söylememek için inat etti. Kendi kendine mırıldandı. “Aşk olsun” Kısık sesini zar zor duyabilmişim. “Sahte sevgilime hesap mı vereceğim?” Kızan, azarlayan bir ses tonuyla değil daha çok şakacı bir tonlamayla konuşuyordu.

Renkli gözlü insanlarda gözünün bir sürü tonu oluyordu. Yeşil bir göze yeşil demek doğru değildi. Açık yeşil diyebilirdim şuan. Aşk merdiveni rengine yakın bir renk. “Hesap vermeni istemiyorum. Dümdüz ne yaptığını soruyorum.”

“Fark ne?”

“Hesap sormak modern bir isim değil. Beğenmedim. Yeni ismini bulana kadar dümdüz sormak. Sen nerden anlarsın zaten.” Belimi demir korkulukları yaslayıp kollarımı göğsümün altında birleştirerek ona döndüm. Bu sefer tüm dikkatim ondaydı.

Gözleri gülerken hafif kısıldı. Yüzünden gerçekten mutluluğun emaresi geçti. Hayattan soyutlandım. “Üşüdün mü sen?” Hava fazlasıyla serindi. Tüylerim diken diken olmuştu. “Hayır.” Aslında evet ama hasta olmak umurumda değildi. Basit bir üşüme de beni hasta yapamazdı. “Farkında mısın bilmiyorum ama tartışmadan ili defa konuşuyoruz.”

“Sohbetin sarıyor demiyorsun da” Gözlerimi devirdim. Yalan değil ama kabul edecek değilim. “En son ne zaman yemek yedin?” Bu soruyu ben bile düşündüm. Yanlış hatırlamıyorsam dün şirkette atıştırdığım kadardı. Açlık şuana kadar aklıma bile gelmemişti. “Oldu biraz.” Tam cevap vermedim. Rüzgar sırtıma vuruyor ve saçlarımı önüme ittiriyordu. Kulağımın arkasına sıkıştırıp gözlerini kısmış bana bakan Atlasa döndüm. “Ne kadar biraz?”

“Biraz işte.” Bir güne yakın biraz.

“Aç değil misin?”

“Hayır” Bunun ardından midem guruldadı. İnanmadığını belli ederek baktı. “Yanımdayken gurur yapmana gerek yok.”

“Gurur yapmıyorum. Sen sorana kadar aç değildim.” Gülerek balkondan çıkıp odama geçtim. Benim ardımdan o da gelmişti.

Beş dakika dahi olsa bu konuşma beni hüzünlü havamdan çıkarıp mutlu etmişti. Odama gelince babamın yokluğu tekrar bana hatırlattı.

“Gitmiyor musun sen?”

“Kovuyor musun sen beni?”

“Anlamana sevindim”

“Temiz hava yaramamış sana gel tekrar çıkalım balkona” Belli belirsiz bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. Cıklayıp haksız olduğunu belirttim. “Yılanım ben deri değiştiriyorum. Havayla bir ilgisi yok.”

Bu sefer o kahkaha attı. Odamın kapısını açmış geçmesi için işaret ettim. Ben mutfağa inerken o da evden çıkar diye umuyordum. “Hangi yılan zehirsiz olur?” Beni zehirsiz olarak mı görüyordu. Uysal bir yılan değildim. Ki bence yılan kötü bir canlı değildi. “Herkes yılanı sinsi bir hayvan olarak görüyor. Tamam dilini çıkarması korkunçtu. Yine de sevilebilecek bir hayvan. Evcil değil belki ama o da bir canlı.”

Ekledim. “Ayrıca ben zehirsiz değilim. Sana henüz zehrimi akıtmadım.” Sormadı ama ben yine ekledim. “Çok merak etme bir gün gelecek işte o zaman görürsün zehrimi.” Elimi yavaşça alnıma vurup ofladım. Yine fark etmeden çok konuşmaya başlamıştım. “Fazla konuştum değil mi?” Oteldeyken kızdığını hala unutmadım. Fazlasıyla içime işlemişti. Özür dilese bile kırıldım. Aslında özür dilemesini de pek sevmem. Onun yerine özür dilemek gerekmeyen şeyler yapsın. Yada hiç yapmasın.

“Hayır. Çok konuşmadın. Sende travma mı bıraktım. Neden hep yarıda kesiyorsun konuşmanı?” Saçımı omzumun üzerinden geriye attım. “Bende travma bırakabilecek biri değilsin.” Tüm bu konuşma sırasında merdivenlerden inmiş kendimi kapının önünde onu uğurlarken bulmuştum. “Her şey için teşekkürler.” Kapıyı açıp geçmesi için alan açtım. Bir şey olursa aramamız söyleyip evden çıktı.

2 GÜN SONRA

Günler geçiyor, aylar geçiyor ama içimdeki acı bir türlü dinmiyordu.

Babamdan hiç ses yoktu. Geçen gün ben aramıştım her yerde. Elime geçen bir hiçten ibaret olsa da en azından çabalamıştım. Dün yine aramıştım. Gidip en yakın düşmanlarımız ile de görüşmüştüm. Orada değildi. Söylemeden geçemeyeceğim yine magazine düşmüştük.

Kapının önünde her anı çeken paparaziler doluydu. Begüm odasına kapatılmış gibi günlerdir odadan çıkmıyordu. Annem günlerdir gözümün önünde eriyordu. Kahroluyor, mahvoluyordu. Evden çıkıp babamı aramama ise bu sebep oluyordu onların bu halini görmek beni üzüyordu. Bugün yeniden çıkacaktım aramaya belki yurt dışına bile gidebilirim. Her şeyi yaparım.

Her gün Atlas gelmişti. Gündüz evde olmadığım için bazen akşamı bekliyordu bazen de akşam geliyordu. Yanımda durmaya çalışıyordu. Aramızdaki buzulları eritmeyeceğim. Elbette yaptığı bu davranış benim için çok değerliydi. Yine söylemeden geçemeyeceğim. Biz yine magazine düştük. Balkonumda sohbet ederken dışarıdan bizi gözetleyen bir adam çekmişti. Benim kameraya sırtım dönüktü. Saçlarım rüzgarda uçuşurken güzel çıkmıştı. Olumlu olan tek tarafı bu. Başka yok. Yorumlara kısaca göz atınca hakkımda ne iyi ne de kötü yorum yapılmıştı. Olmayan aşk üzerine serpilen birkaç tebrik.

Gereksiz şeyler.

Öğleni geçmişti vakit. Ev yine kalabalıktı. Her Allah’ın günü teselli vermeye geliyordu duyanlar. Artık rahatsız oluyordum. Atlas bu sefer bir başka köşeden beni izliyordu. Gözü üzerimde olmasına takılmadım. Annem bile alışmıştı. Eda gelmişti geçen günlerde. Ama o bu zamanları yalnız geçirmeyi sevdiğimi biliyordu. O yüzden bugün geleceğini sanmıyorum. Yanımda olduğunu biliyorum. Belli etmesine gerek yok. Alnımı ovuştururken evin kapısı büyük bir gürültü ile açıldı. Fısıldayan sesler bile sustu.

Sonunda evin yolunu bilenler geldi. Yada telefonları açmayanlar mi demeliyim? Annem yerinden hızla ayaklanıp oğluna sarıldı. Bitmiş mi tatilleri? Abim yeşil sportif takımı ile salondaki bakışların esiri oldu. Üzerinde leke vardı. Kan lekesi. Uzaktan fark edilmiyordu ama ben ettim. Ayaklanıp ben de onlara doğru yürüdüm. Arkasındaki Leylaya baktım. Pembe renkli diz kapağının üzerinde biten bir elbisesi vardı. Onun üzerinde kan yoktu. Kimi öldürüp gelmişlerdi buraya? Abim uzak tutardı tabi sevgilisini bu işlerden. Annem sarılmaya ara verip sorgulamaya başladı.

“Neden açmıyorsun oğlum telefonlarını biz kaç gündür ne yaşıyoruz sen biliyor musun?” Abim başını öne eğdi. Annem abim ile samimiyetini kesip Leylaya sarıldı. Gözü ile onu kontrol etti. Abimden kan lekesini fark etmedi. Kulağının altındaki küçük kan damlasını...

“Gelebilmişsin abi. Biliyor musun dört gündür babam yok. Tatilini bozup gelemeyecek kadar mı umursamıyorsun?” Gözleri benim ardımdan kaydı. Kaşları çatılıp alnındaki tüm çizgiler belli oldu. “Bunun ne işi var bizim evde?”

“Kes sesini soruma cevap ver!” Atlastan bahsettiğini arkama bakmaya gerek duymadan anladım. “Kaç gündür ölü gibi yaşıyorum ben. Babam yok! Anlıyor musun? Babam yok! Ülkenin altını üstüne getirdim. Yok!” Sesim titredi. Ağlayacak dereceye geldim. Boğazımı temizledim. Her şehri tek tek aratmıştım. Seksen bir ilin hiç bir yerinde yoktu. “Yaşıyor mu onu bile bilmiyorum. Bilmiyorum ya! Umut veren bir olay dahi yok. Ona rağmen..” Konuşamadım. Saçlarımı geriye doğru ittirdim. Burnum sulandı. Omzumun üzerinde bir el hissetim. Atlasın eli değildi. O dokunmadan önce izin alırdı benden. Başımı kaldırıp baktım. Leylanın eli. Omuzumu geri çektim.

“Yaşıyor” Abimin sesi ile çalışmayan tüm hücrelerimi kaybettim. Ne demem yaşıyor, kim yaşıyor? Babam mı yaşıyor? O nerden biliyor?

“Babam yaşıyor bizzat ben gördüm.” Zihnimin derinlerinde soğuk bir depoya kadar ulaştı bu sesler. Gördüm dedi o. Ben neyin içine düştüm böyle. Sadece ben değil. Salon sessizliğe büründü. Ardından şaşkınlık nidaları döküldü.